"İlber Ortaylı" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "İlber Ortaylı" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
İlber Ortaylı

Osmanlı'nın ağır yükü

24 Şubat 2019

Osmanlı tarihinin içinde en problemli ve hem uzman tarihçilerin hem de tarih meraklılarının “Şöyle olsaydı böyle olurdu”, “Olmasaydı iyi olurdu” gibi tarih yazımı dışı sorular ortaya attıkları devir Büyük Fatih Sultan Mehmed’den sonra oğulları Şehzade Cem Sultan ve İkinci Bayezid arasındaki taht kavgasıdır. Her ikisi de farklı mizaçtaydılar. İkisi de bilgili padişahlardı, sanatlardan anlarlardı. Ne var ki bu sanat zevkleri ve birikimleri birbiriyle kesişmeyen dallardaydı. Adeta Batı-Doğu kavgasına Türk toplumunun ve saltanat çevrelerinin başladığı bir dönemdir. Cem Sultan hazin hayatı ve dramatik sonu ile devletin dış politikasına ve maliyesine de ağır yük getirdi.

KARDEŞ KATLİ MESELESİ

Bütün bunlara baktığınız zaman Osmanlı’nın bugünkü sözde çok tenkit ettiğimiz “kardeş katli” meselesinin pek de öyle kolay hüküm verilmeyecek bir sorun olduğunu görürüz. “Gökte bir güneş olduğu gibi Osmanlı saltanatında sadece bir hükümdar olabilir” diyen 16. yüzyıl seyyahı Salomon Schweigger’i haklı gösterecek manzara. Cem Sultan, büyük hükümdar Fatih Sultan Mehmed, Gebze sahrasında ordugâhında ruhunu teslim ettiğinde Karaman valisiydi. Fatih’in ölümünün Venedik’ten beslenen hekimin marifeti olduğu söyleniyor. Her halükârda ani ölümlerde saltanata karar verenler mevcut sadrazam ve vezirlerdir. Karamanlı Mehmed Paşa, divan üyeleri ve yandaş ulema Amasya’daki Şehzade Bayezid’e başsağlığını süratle ulaştırdılar. Cem Sultan da vefatı duymuştu. O da kendisini destekleyen ordu ve kapıkulu yeniçerilerle İstanbul’a yöneldi. Ne var ki Bayezid artık tahttaydı. Zaten o gelene kadar 11 yaşındaki oğlu şehzade Korkud naip ilan edilmişti. Görülmüş bir kurnazlık değildir ama devlet katında usulsüzlük ananeyi yaratmaya kâfi gelebilir. Elverir ki adil ve kanuna düşkün bir tepki ortaya çıkmaya...

BABASININ MODELİYDİ

Yazının devamı...

Mirasa sahip çıkalım

17 Şubat 2019

GÖREME Vadisi’ni ilk gördüğüm zaman 1963 yılı bahar aylarıydı. Basın Yayın Turizm Bakanlığı içindeki küçük Turizm Dairesi’nin başkanı olan Mukadder Sezgin Bey Ankara’nın ihtiyacını karşılamak için bir amatör tercüman rehber kursu açmıştı. Lisan bilen lise ve üniversite öğrencileri olarak bu kursu görüyorduk. Teorik dersler yanında çevreyi de geziyorduk. Ankara-Göreme arası beş-altı saat tuttu. Bir o kadar da Göreme-Ürgüp-Uçhisar turu yaptık ve gece yarısından sonra şehrimize dönmüştük, çünkü bu kadar insanın kalacağı otel henüz yoktu. Ürgüp’te bir Tusan Oteli vardı. Öncü bir kuruluş olan Turing Kulübü’nün eseriydi. Bu otel bile sonradan büyütüldü. İsmi ve sahibi değişti. Fakir ve iptidai gibi lafları hiç kullanmıyorum. Kayaların içini oyarak yapılan evlerde alışılmış orta Anadolu köyünden daha fazla bir konfor vardı. Kaya içi konutlar yazın serin, kışın ısıtması kolay yerlerdi. Meyve ziraatı yaygındı ve kayaların içinde de ısının eşitliği dolayısıyla meyveleri saklamak mümkün oluyordu, bu da bir ticaret konusuydu. Küçük arazilerde hayat verimli fakat çok zordu. Ailenin üç-dört çocuğundan bir-ikisi mutlaka okutulurdu. O yıllarda Türkiye’ye 120 bin kadar yıllık turist geliyordu. Hatta bunlara tam turist de denmez, gelip geçenler denir.

ÇİMENTO GİRDİ

1993’te Kapadokya ismi resmen ve alenen kullanıldı. Bu gibi isimler konusunda çok hassas olan Orta Anadolu halkı Kapadokya kelimesine hiç itiraz etmez oldu. Önce açıkta alakasız yerlere yapılan otelleri 1990’lı yıllarda “kaya otel” denen bir cins almaya başladı. Bu yetmedi! Kayaların yanına yöresine betonarme binalar yapıldı. Bunun hangi imar planında olduğunu bilmiyorum. Yörenin kesme tüf taşından başka malzemeyle inşaat yapılmayan yerde binlerce yıllık anane terk edildi ve çimento girdi.

SOSYAL MEDYA FARKI

Bölgenin müteahhitleri alelacele iş yapmayı hızlı işletmecilik olarak düşünüyor. Kayaların üstüne grup tırmanırken “Tahrip ediyorsunuz” diye müdahale eden açık hava müzesi görevlileri şimdi nedense bu betonlaşmaya pek ses çıkarmaz olmuşlar. TV’de bu yapıların tabiatı kurtardığını, peribacalarıyla adeta bir nefes alıp vermeyi sağladığı gibi dâhiyane yorumlar yapan eski ve yeni belediye reislerini de dinledik. Mahzurları da olsa sosyal medya bu gibi durumlarda çok yararlı olan bir platform. Yörenin sakinleri birbirlerinin bu gibi yaptığı işlere pek ses çıkarmazken yurdun dört bucağından protesto sesleri yükseldi ve Sayın Bakan’ın isabetli kararı ve emriyle bu gibi inşaatlar yıkılmaya başladı. İnşallah arkası gelir.

1970’TEKİ GİBİ DEĞİL

Yazının devamı...

‘Rum azınlık’, ‘Müslüman azınlık’ dedi... ‘Türk’ demedi

10 Şubat 2019

ÇARŞAMBA günü Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras Heybeliada Ruhban Okulu’nu ziyaret etti. Bu Eleftherios Venizelos’un ziyaretinden sonra ilk başbakan ziyaretiymiş. Kendisine refakat eden Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Prof. Dr. İbrahim Kalın’dı ve Fener Rum Patriği Bartholomeos cenapları ev sahibiydi. Ruhban Okulu Müdürü Prof. Dr. Elpidophoros Lambriniadis de başbakan ve heyeti karşıladı.

SIKINTILAR ÜZÜCÜ

Ayasofya ziyaretinden sonra başbakan ayinin son safhasına katıldı. Davetlilerle birlikte kütüphane ve kütüphanenin üstündeki salonda karşılıklı konuşmalar yapıldı. Patrik Bartholomeos bunun büyük bir gün olduğunu ve 48 yıldır kapalı olan okulun açılış gününün çok uzak olmayacağını belirtti. Müdür Prof. Dr. Elpidophoros Lambriniadis gelişmelerin olumlu olduğunu ve açılışı beklediklerini söyledi. Başbakan Aleksis Çipras ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’la olumlu bir diyalog içinde olduklarını ve her iki ülkede Rum azınlığın ve Batı Trakya’daki Müslüman azınlığın (“Türk” demedi) dinleri yüzünden sıkıntı yaşamalarının üzüntü olduğunu belirtti. “Son yıllardaki olumlu diyaloglarımızın netice vermesini bekliyoruz, gelecek ziyaretimde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la birlikte bu okulun kapsını açmayı ümit ediyoruz” dedi.

ORADA DA MÜFTÜLÜK

Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılması sorunu devam ediyor. Yunanistan bürokrasisi ve politikacılar bu ilişkileri olumlu yorumlarken, basın “Bundan hiçbir şey çıkmaz” diyormuş. En azından Yorgo Kırbaki’nin nakli bu. Görünüşte bu artık Türkiye ve Yunanistan değil, Ortodokslar arası sorunların da arttığı bu dönemde çözüm bekleyen bir alan. Çözüm nasıl olacak bunu göreceğiz. Karşılıklılık ilkesi yani Batı Trakya’da müftülük ve burada Ruhban Okulu bu sorunun ortasına konuyor.

YENİ MANZARALAR

Heybeliada halkı başbakana ve heyete yakınlık gösterdi. Okul her an eğitime başlayacakmış gibi düzenli ve bakımlı tutuluyor. Profesör İbrahim Kalın kütüphanedeki antika kitapların tamiri ve bakımını üstlenebileceklerini söyledi, bu iyi bir jest. Patrik Bartholomeos, Başbakan Çipras, profesör İbrahim Kalın’ın birlikte diktikleri ağaç Heybeliada Okulu’nun bahçesindedir. Bunlar kuşkusuz yeni manzaralar ve Fener Patrikhanesi’nin Ortodoks dünyasındaki etkisinin artmasını gösteriyor.

Yazının devamı...

Bir 4'üncüsü yok

3 Şubat 2019

BU ayın ortalarında Dışişleri Bakanımız Sayın Mevlüt Çavuşoğlu “en başarılı büyükelçilerin dışarıdan atanan isimler olduğunu” söyledi. Hatta “Birinci sıraya Tokyo Büyükelçimiz Murat Mercan’ı, ikinci sıraya Pekin Büyükelçimiz Abdülkadir Emin Önen’i koyarım” demiş. Bu çok tartışılır bir konu oldu. Evvelen, bir büyükelçinin performansı bir sahne sanatçısının veya olimpiyat koşucusununkisine benzemez. Şartları etrafınız, bakanlığınız, devletinizin, hükümetinizin dış politikaları tayin eder. Bir büyükelçinin başarısı insan ilişkilerinde sağlayacağı sempati ve güvenilirlik, zekâ ve bilgi birikiminin etrafı etkilemesidir.

ESKİSİ ŞANS VE YETKİ MÜMKÜN DEĞİL

Günümüzün büyükelçileri 18. asır ve 19. asır Avrupası’nın diplomatlarına benzemezler, ayrı dünyanın insanıdırlar. O zaman dünyada bizim de dahil olduğumuz sekiz-dokuz büyük devletin büyükelçisi vardı. İletişim imkânlarının kıtlığından umumi politikayı kendi ustalıklarıyla götürürlerdi. Küçük devletler ortaelçiyle temsil edilirdi ve inisiyatifleri sınırlıydı. Klemens von Metternich ve Talleyrand’ın bu dünyada var olması artık mümkün değildir. Henry Kissinger çok büyük devletin hariciye nazırı olarak fevkalade yetkiyle böyle bir şansa sahip oldu. Bugünün dünyasındaki yüzlerce büyükelçinin Avrupa devletleri de dahil aynı şans ve yetkiye sahip olması mümkün değildir. Dolayısıyla bakanlığın yüksek memurlarını bu şekilde derecelendirmek bazı ahvalde onların aleyhine bir antipati yaratır. Mazide böyle üstün yetkili diplomatların pek de bekleneni veremediği görülmüştür. Herkesin Mehmed Emin Âli Paşa, Fuad Paşa veya Mustafa Reşid Paşa gibi olması mümkün değildir. Bu beynelmilel şöhretli Osmanlı sefirlerinin üstüne bir dördüncüsünü daha saymak mümkün değildir.

TAYİN KARADAĞ’A DİYE SIRPÇA ÖĞRENDİ

Üstelik burada bir not düşeyim: Yakın zamanlarda mesela valilikten gelme Niyazi Tanılır, Karadağ’a büyükelçi olarak yollandı. İngilizcesi iyiydi. İçişleri Bakanlığı’nın bursla lisan için gönderdiklerinden en iyi dereceyi alan oymuş. Bir önemli özelliği vardı, “Karadağ’a tayin edildim” diye oturup Sırpça öğrenmiş. Dağdaki belediye reisinden, manastırlardaki başrahipten, başkentte Bilimler Akademisi’ndeki âlimlere kadar herkesin gözdesi, saygısını kazanmış bir Türk temsilciydi. Mamafih Niyazi Tanılır pek dışarıdan gelme değil, çünkü devlet fikrine ve memurluğuna alışmış, devleti temsili etme ustalığına erişmiş, Mülkiyeli bir valiydi. Bakan tarafından bu ismin zikredildiğini duymadım.

Yazının devamı...

Zaferin başlama anının paşası

27 Ocak 2019

71 yıl önce, 26 Ocak 1948’de Türk askeri tarihinin en müstesna komutanlarından biri olan Kâzım Karabekir Paşa Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1946’dan beri deruhte ettiği başkanlığı sırasında ani bir kalp kriziyle vefat etti. Başarılı, fedakâr bir asker, iyi bir kurmay ve entelektüel kişiliğiyle önde gelenlerdendi. Fakat şunu da belirtmek gerekir ki o kuşağın bütün genç komutanları gibi Türk ordusundaki yeni yüzü temsil eden biridir. Türk subayı o dönemde her zaman olduğu gibi mütevazı ve orta sınıf halk kademelerinden gelir. Hüviyetine baktığımızda bu genç komutanın babasının da paşa olduğu görülüyor. Babası Mehmed Emin Paşa Karamanlı bir Türk çocuğu (Köyü bugün Kâzım Karabekir adını taşıyor). 16 yaşında gönüllü olarak Kırım Savaşı’na katılmış. Zekâsı ve cesaretiyle temayüz etmiş, ordunun subay kadrosu içinde bulunduğu Doğu kentlerinde idarecilik de yapmıştı. Son olarak Mekke’de vali vekiliyken koleradan öldü. Perişan aile dul Refika Havva Hanım’ın yanında uzun bir yolculuktan sonra İstanbul’a döndü. 5 erkek çocuk en iyi şekilde yetişmişlerdi ve tabii burs sistemine dayalı Osmanlı askeri eğitim ve terbiyesi ailenin ayakta kalmasına yardım etmiştir. Bu şekilde yetişen sivil ve asker memurların çok erken yaşlarda devlet fikri ve millete hizmet ülküsü etrafında şekillendikleri açıktır.

3 DİL BİLİYORDU

19. yüzyılda Türk imparatorluğunun geçirdiği en önemli değişiklik bu ideolojik yapıdır. Fatih Askeri Rüştiyesi ve Kuleli İdadisi’nden birincilikle mezun olan Kâzım, asrın başında Pangaltı’da bulunan bugünkü Askeri Müze olan Harbiye Mektebi’ne girmiş, burada Enver Paşa, Fevzi Paşa, Mustafa Kemal Paşa, Nureddin (sakallı) Paşa gibi matematik ve yabancı dillerde iyi bir eğitim almıştır. Piyade teğmeni olarak mezun olduğunda Kâzım Bey kurmay sınıfına ayrıldı ve Erkân-ı Harbiye mektebini bitirdiği zaman Almanca, Rusça ve Fransızca gibi dilleri biliyordu. Kendi isteğiyle derhal faal kıta görevine tayin edilmiş, Rumeli’de Bulgar ve Rum çeteleriyle mücadele etmiştir ve bu yıllarda hiç şüphe yok ki tarihi kaderin I. Dünya Savaşı’na ve İstiklal Savaşı’na sürüklediği genç komutan sınıfının umumi çizgilerini o da kazandı: Erken yaşta imparatorluk coğrafyasını kan ve ateş içinde tanımak, muasır Avrupa ordularına göre tecrübeli ve genç komutan vasfını edinmiş olmak.

ERMENİLERDEN ALDI

31 Mart olayı üzerine o da Selanik’ten gelen Hareket Ordusu’nu içindeydi. 1912’de binbaşı rütbesiyle Balkan Savaşı’nın içinde Edirne müdafaasındaydı. 10. Tümen Kurmay Başkanı olan Binbaşı Kâzım Bey Bulgarların Edirne kuşatması karşısında Şükrü Paşa gibi seçkin komutanın yanında düşmana karşı koydu ve Nisan 1913’te ordu teslim oldu, o da esir düşerek Sofya’ya gönderildi. Edirne’nin istirdadının (geri alınmasının) ve II. Balkan Savaşı’nın bitiminden sonra İstanbul’a geldi. Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Muharebesi’nde bulunmuş, albaylığa terfi etmiş, sonra Irak’taki orduya kurmay başkanı olarak gitmiş, Bağdat Savaşı’nın sonuna kadar bu cephede kalmıştır. 1917 başlarında Diyarbakır mıntıkasındaki ikinci kolorduya nakolundu. 18 Şubat 1918’de Erzincan’ı, 12 Mart 1918’de Erzurum’u, Sarıkamış ve Kars’ı Ermenilerin elinden aldı. Rusya’da ihtilal olmuş, Ruslar bu bölgeden çekilince yeni kurulan Ermenistan ordusu burayı ele geçirmişti. Başarılarıyla mirlivalığa yükseltildi ve 15 Mayıs 1918’de Gümrü şehrini işgal etti, oradan Tebriz’e hareket ederek İngilizleri şehirden çıkarmaya muvaffak oldu.

EMRİNİZDEYİM PAŞAM

Şüphesiz ki Mondros Mütarekesi’yle bu sahalardaki zaferlerin ve hareketin arkası durdu. İstanbul’a geldiğinde payitahtta Genelkurmay’da ve Tekirdağ Kolordu Komutanlığı’ndaki görev tayinlerini değiştirterek doğu cephesine tayin ettirdi. 1919 Nisan ayında Trabzon ve ardından Erzurum’da kolordunun başına geçerek doğu illerinde tekrardan işgale başlayan Ermenistan kuvvetleriyle savaştı. Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa’yla temasa geçti. Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul hükümeti tarafından azli ile İstiklal Savaşı’mızın en muhteşem görünümü ortaya çıktı. Kâzım Karabekir Paşa tevkifiyle görevlendirildiği ordu müfettişiyle Mustafa Kemal Paşa’nın karşısına geçip bütün karargâh ve askerle emirinde olduğunu söyledi. Aslında İstiklal Savaşı’nın o gün kazanılmaya başladığı çok açıktır. Doğu cephesindeki muvaffakiyetiyle dolayısıyla sınırlar belirlendi, batıya asker ve silah göndermek mümkün oldu. İtilaf devletleri arasındaki politik ayrılık başladı. Kâzım Karabekir’in doğudaki başarıları, bir taraftan da güney cephesindeki direnişler Fransa’yı genç Türkiye’nin Büyük Millet Meclisi hükümetiyle musalahaya, bir barışa zorladı.

Yazının devamı...

Artık herkes onun yolunda

20 Ocak 2019

İlk bakışta Kıbrıslı toprak sahibi, ehlikeyif biri gibiydi. Aslında Kıbrıslıların içinde tükenmeyen enerjisiyle öne çıktı. Rauf Denktaş’ı gazetedeki fotoğrafları dışında ilk defa Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde 1966 yılındaki bir konferansta dinledim. Tezlerinde gayet sağlam bir mantığı ve kuvvetli hitabeti vardı. Biyografisini soruşturduğum ve okuduğum zaman Kıbrıs Türk’ünün güçlü bir azınlık lideri karşıma çıktı. Nadir olarak hukuku hem de İngiltere’de okuyanlardandı. Bu sayede Kıbrıs’ın adliye mekanizmasına ve idareye nüfuz edebilmiştir.

Savcıydı. Kıbrıslılar daha çok polis teşkilatındaydı. EOKA’cılar ve adadaki Türklere hak vermek istemeyenler onları Britanya idaresinin piyonu olarak nitelerlerdi. Boş bir demogogyadır. Azınlık çoğunluğun benimsemediğini benimsemeyi tercih eder, bu umumi bir kuraldır.

DİRENİŞİN ADI

Denktaş Londra, Zürih antlaşmalarıyla ikinci dereceye itilen bir halk grubunu eşitlik düzeyinde kavgaya ve direnmeye çekti. Bu anlamda Kıbrıs’ın tarihinde iki lider varsa birisi odur. Öbürü, Başpiskopos Makarios’tur ama yarışa daha avantajlı başlamıştı. Kıbrıs sadece EOKA’cılarla ve İngiliz yönetimiyle değil bazen Ankara’nın pasif liderleriyle ve yorgun bir halkla da yola devam etti. Kıbrıslılara enerji aşıladı. Kavga edilecek yerde kavgaya girdi, sükûnetin ve diplomasinin gerektiği yerde bu yöntemi sonuna kadar kullandı. En güçlü silahı sivri deyimleri ama onun yanında nüktedanlığıydı. Kıbrıs Türk’ünün Anadolu’yla olan tarihi bağlantısını bir an dahi unutmadı. Ancak bunun sayesinde ayakta kalınacağının bilincindeydi.

TARİH HAKLI ÇIKARDI

Mücadelesi sırasında ada Türkleri arasındaki muhalifler kadar Anadolu’dan yerleştirilenlerin arasındaki zıt davranışlarla da karşılaştığı açıktır. Annan Planı’nı destekleyenler içinde bu grup bilhassa ağırlıklıdır. Helen unsurunun içinde eriyecek bir Kıbrıs Türk’ünün bu adanın istikbalinde yeri olmayacağını biliyordu. Bunun gerçekleşmemesi için çabaladı, tarih onu haklı çıkardı. Hem geçmiş hükümetler hem de bugünküler Denktaş’ın yolunu takip etmek zorunda kaldılar, Denktaş tarafından ikna edildiler ve bugünkü duruma gelindi. Bazı liderlerin yaptıkları kendilerinden sonra daha da iyi anlaşılır. Yakın Türk tarihinin en önemli liderlerinden birisi hiç şüphesiz Rauf Denktaş’tır.

Yazının devamı...

Türk'ün ağır yükü

13 Ocak 2019

BASINDAKİ makaleleri okumaya başladığım zaman dehşet içinde kaldım. Birtakım adamlar hem milliyetçiliğin virüs olduğundan bahsediyorlar hem de Rumeli’den gelenlere bîmanâ ve akılsızca imalarda bulunuyorlar. Şunu hemen peşinen söyleyeyim: Rumeli’den son gelen muhacirler kendileri de gelmedi. Mücrim ve kıt akıllı Todor Jivkov ekibinin aklınca Bulgarlaştırma kampanyasından sonra 1989’da sınır kapımızın önüne konuluverdiler. Sayıları 350 bindi. O günlerde de birtakım densizler konuşuyordu, “Bu gelenleri ne yapacağız? İçleri ajan dolu” diye. Rumeli Türkiye’si nedir, Osmanlı İmparatorluğu nerede kuruldu? O boş toprakların nüfusunu dolduran Orta Anadolu sürgünleri ne? Anlat ki anlayan çıkarsa...

KURTULAMAZSIN

Türklerin üzerinde büyük bir tarihi yük vardır. Üstelik bunu yurtdışında yaşayanlar daha iyi bilirler, her köşede bihaber Türk’ün olur olmaz adamlar tarafından sorguya çekilmesi şeklinde de tezahür eder. Hiç de milliyetçilikle alakası olmayan bazı arkadaşlarımız ABD’ye göçtükten 40 yıl sonra beni konferanslara çağırmaya başladılar. Hiçbirine gidemedim. “Şu şu eserleri bastırıp okuyun” dedim. Okudular mı okumadılar mı bilmiyorum. Geçen sene Chicago ve Los Angeles’taki konferans turunda gördüm ki ABD’ye göçmekle ve Amerikalılığı benimsemekle bu Türklüğün yükünden kurtulamıyorsun.

‘AHMAK’ DERLER

Anadolu’da, öteden beri gelen göçmenlerle rekabet, istenmeyen misafir havası vardır ama şunu da söyleyelim, bizim buralardan Yunanistan’a göç edenlere göre ister Anadolu Rum’u, ister İstanbul Rum’u ve tabii Karamanlı Hıristiyan Türkler (Karaman Rumları) kadar sıkıntı çekmedikleri de bir gerçektir. Şimdi yeniden bu “muhacir” lafı piyasaya çıktı. Hiç kimsenin Avusturya’da Südet Almanlarına veya Hırvatistan’dan gelip yerleşen etnik Avusturya Almanlarına dil uzattığını görmedim. Böylesine herkes “ahmak” diye bakar. Ama burada zaman zaman ya kahve konuşmalarında ve de şimdi olduğu gibi basının bazı sütunlarında laf edenler, Rumeli’den gelenler yerine Suriyeliyi tercih ediyor görünenler var. Türk basınının sicilindeki pozisyonları belli. Sözde Müslüman mürşidi görünmelerine rağmen milli şairimiz Mehmed Âkif’e bile dil uzatacak kadar şaşkınlar. Ondaki irfan ve bilgiden habersiz echel alayı. Mühim değil. Ayrım galiba kayboldu zannedilen etnik duygulardan ileri geliyor.

YÜZ GÜLDÜRDÜLER

Yazının devamı...

Granada’nın düşüşü-1492

6 Ocak 2019

Elhamra’nın bulunduğu kale ve etrafındaki yeşil alan bugün bile Alanya Kalesi’ni, batıda deniz tarafından seyredermişçesine bir benzerlik hissi verir. İslam medeniyetinin yayıldığı ilk asırlarda (yani miladi 10.-12. yüzyıl arasında) Müslüman coğrafyanın her tarafındaki eserler birbirine benzer. Bu bir tesadüf değildir. Askeri ihtiyaçlar, coğrafyanın savunma ve yerleşme için kullanılması, inşaat usta ve mimarlarının ülkeler arasında gidiş gelişi gibi bugün dahi yeterince tetkik etmediğimiz olaylar bu benzerliklerin nedenidir. Kuşkusuz en büyük benzerlik astronomi ilminin inkişafında bir devir açan gözlemevleridir. Orta Asya’daki Semerkand’dan İran’daki Meraga’ya kadar her yerde bu ilmin hadimlerinin ihtiyacı düşünülerek ortaya çıkmıştır. Kuşkusuz İstanbul’daki Takiyüddin’in 16. asırda kurulup kısa süre sonra yıktırılan gözlemevi de bu silsilenin içinde olmalıydı.

SARNIÇ ŞEHİRLER

Mısır’ı Amr bin Âs 642’de fethetmişti ve İslam adeta Mısırlılaştı. Ta Firavunlardan ve Helenistik dönemden kalan medeni yapının bu kadar ustalıkla benimsenip geliştirilmesi ardından Ukbe bin Nafî’nin Kuzey Afrika fethini daha bugünkü Cezayir’e kadar götürmesi ilginç bir gelişimdir. Ukbe bin Nafî Tunus’taki Kayrevan gibi büyük sarnıç şehirler meydana getirdi. Bu mimarinin ve sistemin esasları Mısır’dan geliyordu. Afrika’daki İslam’da yerli Berberilerin büyük payı var, öncü kuvvet onlardı.

BANLİYÖ ŞEHİRLER

Andalusya’ya muhtemelen Vandal kelimesinden gelen bu toprak parçasına çıkan kuvvetlerin başında da Tarık bin Ziyad vardı. İspanya’ya dönmemek üzere gemilerini yakarak çıktı. Bu, tarihte stratejik bakımdan yer alan bir ilk olaydır. Andalusya aşağı yukarı bugünkü İber Yarımadası’nın yeni ismi olmuştu. Nitekim Portekiz bölümüne de Garb-el Andalus deniyordu. Yeni şehirler kurmadılar çünkü kuzey Afrika’nın aksine Endülüs toprağı yerleşmelere müsait, su sistemlerinin kuruluşu bakımından Mısır’daki Fustat ve Tunus Kayrevan’daki sarnıç şehirlere ihtiyaç göstermiyordu. Vizigot Krallığı’nın bıraktığı miras hiç kuşkusuz ki ziraat bakımından önemliydi ama kuzey Afrika’dan da yeni teknikler getiriliyordu. Kullanılan şehirlerin yanına Kurtuba’da olan Medinetü’l-Zehra gibi banliyö şehirler ilave edildi. Asıl önemlisi Müslüman nüfusun yanında Yahudiler de beraber gelmişlerdi ve daha evvel gelenler doğudan gelenlere intibak ettiler. Doğrusu ilk dönemden itibaren İspanya’nın Hıristiyanları içinde yeni dini kabul edenler çoktur, bunlara “Muvelledun” deniyor fakat asıl bugüne kadar kalan tabirler başkadır.

MOZARAB ŞAPELİ

İslamiyet’i din olarak değil ama yaşam biçimi, edebiyat, sanatlar olarak benimseyen bir Hıristiyan nüfus da vardı. Bunlar Araplaşmış yani musta’arib’den bozma bir tabirle “Mozarab” diye adlandırılıyor. Mozarab Hıristiyanlaşan Araplar değil, Arap dinine ve medeniyetine hayran yeni bir takım demektir. Sevil piskoposu İzedor “Hıristiyan gençlerimiz Latince bir Pater Noster duası bile okuyamazken Arap edebiyatından şerhler, Kuran üzerinde çeviriler ve kaynaklarla meşguller” demişti. Nitekim bugün Toledo’daki Hıristiyan fethinden sonra dikilen büyük kilisede bile bir Mozarab Şapeli var.

Yazının devamı...