‘Sayın’ hitabını siyasete sokan saygın siyasetçi: Bülent Ecevit

Bugün Bülent Ecevit adına bir panel düzenleniyor. Bu vesileyle onu anmak istiyorum. Ecevit dürüst bir politikacıydı. Mütevazı bir yaşamı vardı. Şark toplumlarının ihtiyacı olan ‘bizden biri’ tipini getiren bir kişilikti. Bunu zaman daha iyi takdir edecek.

‘Sayın’ hitabını siyasete sokan saygın siyasetçi: Bülent EcevitBUGÜN Ecevit Vakfı, Çankaya Kültür Merkezi’nde Bülent Ecevit adına bir panel düzenliyor. Sayın Rahşan Ecevit lütfedip beni de bu panele davet etti.

Ecevit, ömrünün son yıllarında, yaşayan en eski Millet Meclisi üyesiydi. 1957’de parlamentoya girmişti. Ondan sonra da siyasi hayatı kesintisiz devam etti. Çalışma Bakanlığı performansı ve hazırladığı kanun metinleri, sahanın uzmanları tarafından da belirtildiği gibi mükemmeldi. Türkiye, 1961’den sonra sendikalı yaşama onun çalışma bakanlığı sayesinde daha rahat girdi. Bu herkesin hemfikir olduğu bir konu.

1965’ten sonraki dönemde İsmet Paşa’nın “Ortanın solundayım” sözünü Ecevit ve arkadaşları benimsedi ve politika haline getirdiler. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Deniz Baykal başta olmak üzere profesör Turan Güneş ve Ahmed Yücekök gibi partililer bu hareketi yürüttü. İçlerinde Kemal Satır, Emin Paksüt gibi isimlerin olduğu ‘eski’ grup da CHP’de ikinci plana düştü. Yine bu son grubun içinde Ali İhsan Göğüş gibi Türk siyasi hayatının en dürüst, en milliyetperver, en başarılı bakanlarından biri de vardı.

YÜZDE 41.4’E RAĞMEN UZLAŞMAk ZORUNDA KALDI

‘Ortanın solu’ hareketi de, karşıtları da parti içindeki kişiselliklerle ilerlemiştir. O yılların yazılarına bakarsanız bilhassa yeni muhalefeti temsil edenlerin bazı ifadelerinin Bülent Ecevit’in şahsi görüşleriyle ve realiteyle ilgisi azdır. Bülent Ecevit’in politikasını büyük ölçüde yalnız yürüttüğü, etrafındakilerin dahi çoğunlukla onu yanlış anladığı açıktır.

Ecevit, Türkiye için uyumsuz bir seçim sistemi altında politik hayatını sürdürdü. Onu değiştirmek için 1980 sonrası politikacıların el çabukluğu marifetini de gösteremedi. Türk seçmeni 1960’tan evvelki aşırı mutlak çoğunluk sisteminden garip nispi sistemlere geçmişti. 1977’de yüzde 41.4 gibi yüksek bir oy oranına ulaşmasına rağmen hükümeti kurmak için talihsiz bir uzlaşmaya gitmek zorunda kaldı.

Türkiye o yıllarda çatışma içindeydi. Politikayı ne köyler, ne de şehirler tayin ediyordu. Kasaba politikacılarının zihniyeti, kasabalı gençlerin hiddetiyle günden güne artan bir terör yarattı. Türkiye maalesef 1970-80 arasında demokrasiyi bitirdi.

Ecevit de 12 Mart’ın hemen ertesinde istifa etti ve ardından partinin değişmez şefi İsmet İnönü’yü demokratik yollarla siyasi hayatı terk etmeye zorladı. Gerçi İsmet Paşa bu inişi de centilmence yaptı. Ecevit’in bu ikinci dönemi büyük umutla başladı ve 1980 darbesiyle bitti. Üçüncü dönemin Ecevit’i hepsinden farklıdır.

1980 sonrası Hamzakoy’da gözaltını takiben Ecevit’in üçüncü dönemi başladı. Bu dönemde haklı olarak CHP’nin kendi içindeki siyasi uyumsuzluğunu reddetti. Birlikte çalıştığı bürokratlar ve milletvekillerinin hepsiyle alakasını kesti. Bu isimler, onunla görüşmeyi dahi başaramadılar. Bu çok sert bir tedbirdi ama galiba CHP’yle ilgiyi kesmek için radikal ve zorunlu bir tavırdı. Yeni seçmen odaklarına yöneldi. Kafkasya ve Balkan göçmenleri, kurduğu yeni partiyi destekleyen kesimler haline geldi.

BANA FARKLI BİR BAKIŞ AÇISI KAZANDIRDI

İşte ben de Bülent Bey’i o zamanlarda tanıdım. Doğrusu sorduğu sorulara hazırlanarak cevap veriyordum. Aktif politikaya karışmaya niyetim yoktu ama Ecevitlerle görüşmekten dolayı çok farklı bir bakış kazandığımı itiraf etmeliyim.

DSP süratle büyüdü. Mutlak çoğunluğu alamasa da koalisyonla Bülent Bey tekrar başbakan oldu. Ne yazık ki Türkiye ekonomisinin ve mali sisteminin ihtiyacı olan acı reçeteyi tatbik etmek de ona kalmıştır. Maalesef bu zor dönemde koalisyon ortağı olan partiler iyi imtihan veremediler.

1980 sonrası Türkiye’nin gelişmeleri, DSP döneminin ve bu koalisyonun uygulamalarıyla hızlandı ama yaratılan uygun ortam ve zenginliğin etkisiyle Türkiye’nin dirilen bedenini sevk etmek ve nemasından faydalanmak bugünkülere kaldı.

Ecevit dürüst politikacıydı. Şark toplumlarının ihtiyacı olan ‘bizden biri’ tipini getiren bir kişilikti. Bunu zaman daha iyi takdir edecek. 17 Aralık, Sayın Rahşan Ecevit’in de doğum günüdür. Gayretleri ve birlikteliği Bülent Ecevit’in hayatında ayrılmaz bir yere sahiptir. Bülent Bey’i andığımız bugün ona da şükranlarımızı sunmak vazifemiz olmalı.

‘Sayın’ hitabını siyasete sokan saygın siyasetçi: Bülent Ecevit

ECEVİT ÇİFTİNİN YAŞAMI, TÜRK YÖNETİCİLERİN TARİHİNDE BİR KIRILMADIR

BÜLENT Ecevit Türkiye toplumunun özlediği bir siyasetçi olarak sahneye çıktı. Mütevazı bir yaşamı vardı. Bu tevazuda onun bir yardımcısı, asistanı gibi çalışan, okul arkadaşı ve eşi Rahşan Ecevit’in de rolü vardı. Protokol ve tevazu bakımından Ecevitler, Türk yöneticilerinin tarihi içinde bir kırılma, istisnai bir dönem meydana getirdiler. Bülent Bey, kibar üslupla konuşan bir siyasetçiydi. Türkiye’de protokole ve hitap edebiyatına ‘Sayın’ kelimesini o getirdi. Genel müdüre de, bakana da, falanca kasabanın ilkokul öğretmenine de ‘Sayın’ kelimesi ve soy isimle hitap edilir oldu. Giyimler sadeleşti. Mavi renk yaygınlaştı. Mavi rengi Türk çinilerinden Türk politikasına getirmek Ecevit’in işidir. 

Şairdi Ecevit. Yunanistan’a bağlı kuvvetlerle, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra ilk sıcak çatışmaya onun döneminde girildi ama Türk-Yunan kardeşliği üzerindeki en sıcak şiir de yine onun kaleminden çıktı. Türklerin az ilgilendiği konularla, Sanskritçe ve Hint edebiyatıyla uğraştı, tercümeler yaptı.

İLBER HOCA ÖNERİYOR

KÜLTÜR VARLIKLARINI ANLAMAK İÇİN

TUĞRUL Katoğlu, kültür hayatımızda tanıdığımız bir çiftin oğlu. Bunu nepotist bir değerlendirme olarak almayın. Küçük yaşından beri sanatın ve Türkiye kültürünün tartışılıp değerlendirildiği bir ortamda yetişti. Hukuk tahsil etti ve ceza hukukçusu oldu. Sevdiğimiz Bilkent Hukuk Fakültesi’nin değerli bir hocasıydı.

Katoğlu, şimdi sanat ve arkeoloji dünyamızın en büyük problemi olan eski eserlerin tahribi ve kaçakçılıkla ilgili bir tez meydana getirdi. Bu eserde, sadece Türk mevzuatı değil paralel milletlerarası metinler de ele alınıyor ve inceleniyor. Yani Katoğlu, bu alanda mukayeseli bir hukuk incelemesi yaptı.

KÜLTÜREL ENTERNASYONALİZM BAHSİ İLGİ ÇEKİCİ

Bunun kaçakçılıkla ilgili ulusal mahkemelerimizde ve milletlerarası davalarda yararlı bir kaynak olması bir yana, sahada kullanılan birtakım kavramların açıklanmasına yer vermesi sebebiyle pratik bir tarafı da var. Mesela arkeoloji ve sanat tarihiyle ilgili eserlerin dışında, taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarıyla, taşınır kültür varlıkları izah ediliyor. En ilgi duyulacak bölüm, kültür varlıklarına bakışta kültürel milliyetçilik ve kültürel enternasyonalizmin işlendiği sayfalar.

Kitap, boğucu olmayan güzel bir Türkçeyle, hukukçu olmayanlara da sesleniyor. Özellikle ceza hukuku açısından devletler hukuku alanındaki koruma tedbirleri de eserde mevcut. Bu kitapta geniş bir literatür taraması var. Hukukçuların eserleri dışında tarihçilerin de, sanatçıların da önemli yaklaşımları ele alınmış. Her halükârda yararlı bir başvuru kaynağı olduğu açık.

Ceza Hukuku ve Kültür Varlıkları, Seçkin Yayınları, 2017.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

110. ölüm yıldönümünde L.N. Tolstoy

Hırpaladığı Rusya’yı severdi. Eğer Türkiye’nin böyle bir yazarı olsa toplumumuzu çok hırpalardı ama aynı zamanda ondaki cevheri yakalayıp gürültüsüzce, uzun romanlarındaki kısa ve öz diyaloglarla daha doğrusu diyalog düzeniyle yüceltmeyi bilirdi.

20 Kasım 1910’da, yani bundan 110 sene evvel dünya edebiyatının en seçkin üç romancısından biri bu dünyadan ayrıldı. Diğerleri Rusya’nın Dostoyevski’si ve Fransız edebiyatının Balzac’ıdır. Tabii ki bu liste genişletilebilir ama hangi değişikliği yaparsak yapalım Tolstoy ve Dostoyevski kalır. “Bu Kont kadar Rus köylüsünü tanıyan yoktur” diyor Vlamidir İlyiç Lenin. Topkapı Sarayı Müzesi ziyaretinde Kazan Tataristan’ının entelektüel başbakan yardımcısı hanımefendi “Tolstoy bütün enternasyonalist görünümüne rağmen bir Rus’tur. Dostoyevski ise siz onu Rus olarak görseniz de insanlığın yazarıdır ve insanı tasvir eder” demişti.

NİÇİN NOBEL VERİLMEDİ

Halen edebiyat tarihinde ikisinin mukayesesi devam ediyor. Bana göre Nobel Edebiyat Komitesi daha başından nakiseler içinde olduğunu 1900’lerde gösterdi. Tolstoy gibi bir dev, onun yanı başında Çehov ve Gorki varken üstelik Lev Tolstoy daha başından beri kaç kere Nobel’e resmen aday olarak gösterilmişken bu ödül onlardan esirgendi. İlk Nobel alanların listesine baktığınız zaman tabii ki Quo Vadis’in yazarı Henryk Sienkiewicz ve Theodor Mommsen’den başka parlak yazar da pek göremezsiniz; üstelik o, romancı değil, tarihçi ve hukuk tarihçisi olmasına rağmen Mommsen’in taltifini anlamaya çalışırım ama niçin Tolstoy’a bu ödül verilmedi? Akademideki görgüsüz hesaplardan veya başka etkilenmelerden olmalılar.

1’İNCİ GRUP ARİSTOKRAT

Tolstoy, Eski Rusya’nın semaverleri ve eski inanışa (staraverst) mensup zanaatçı ve tüccarlarıyla ünlü Tula yakınında “Yasnaya Polyana”da kendi malikânelerinde doğdu (9 Eylül 1828). Rusya’nın birinci grup aristokratlarındandı. Tolstoy, “Şişmanzadeler”in karşılığı için kullanılır. Mesela Puşkinlerin “Topçuzadeler” olması ya da Dolgarukilerin “uzun eller” olması misali. Bütün Rusya’nın asilleri efsanevi geçmişlerini Baltık ülkelerinden gelmekle tanımlarlar. İkinci grup aristokratlar ise Turgenyev, ünlü Pan-Slavist Maarif Nazırı Şırınski Şahmatov veya Yusupov gibi düpedüz Altın Orda’nın klanlarından çıkmadır. Bu grubun uzak akrabalarını, Rusya’nın Müslüman mirzaları arasında da görmek mümkündür.

MARX VE ENGELS’E YAKIN

Tolstoy, Rusya’nın köylüsünü ve aristokratını yüceltse de yerden yere vursa da realist olarak tahlil etti ve onları damarındaki kanı kadar sevdiği açıktır; ama bir yandan da tıpkı Puşkin ve Lermontov gibi Kafkas halklarına olan romantik yaklaşımı yanında Tolstoy’un duruşu, Türkiye imparatorluğuna karşı Rusya’nın politikasını desteklememesinde adeta Karl Marx ve Engels’e yakın tutumuyla dikkati çeker.

SİVASTOPOL’DE SAVAŞTI

Yazının Devamını Oku

Kars'ın kurtuluşu

100 yıl önce, 30 Ekim 1920’de Türk askeri tarihinin en gözde komutanlarından, entelektüel kişiliğiyle dikkati çeken Kâzım Karabekir Paşa, Doğu Cephesi Komutanı olarak Kars’ı kesinlikle Türk anavatanına yeniden kazandırdı.

Türk tarihinin en ilginç bölgelerinden biridir. Kars yaylasının coğrafyasında dahi bu fark görülür. Yazın ortasında temmuzda yağmur ve serinlik, tatlı bir meltem, kış aylarında ise en sert iklimin yaşandığı bir yerdir. Bununla birlikte hayvancılık ve yan ürünlerin elde edilmesinde bugün de seçkin yere sahiptir.



OKUMA ORANI YÜKSEK

Çok değil 50 sene evvel Kars, şark vilayetlerimiz içinde eğitim bakımından şaşılacak derecede öndeydi. Hatta o zaman için ilginç bir rakam şehirde yüzde 90’a yakın insan okuma-yazma biliyordu. Çok yakın zamanlara kadar vilayetin içindeki Kara Papaklar başta olmak üzere Türkmen aşiretlerin yaygınlığı yanında Çarlık Rusya’dan kalma Ruslar, Estonyalılar, Polonyalı ve Alman cemaatlerin yaşadığı malumdur. Hele Rus nüfusun içinde Büyük Petro’nun kilise reformlarından kaçan eski inançlıların meydana getirdiği bir cemaat de vardı. Yakın zamanlarda sakal bırakan, belirli yorumlarıyla “Staravertsiy” denen cemaate yakınlığı olan Ruslar, Amerika ve Rusya’ya göç ettiler. Bunlar, Kars’ın işgal dönemiyle gelen değil, Petro’nun kilise politikasından yılıp bize sığınanlardır.

BÖLGE KİMLİK DEĞİŞTİRDİ

Yazının Devamını Oku

Dorileon

Türk dünyasının Doğu Roma ile olan kavgasından sonra, Batı Hıristiyanlığıyla ilk ciddi karşılaşması 1147 yılının ekim ayının sonunda gerçekleşti. Muharebenin tam yeri (Dorileon) hâlâ münakaşalıdır.

Bugünkü Sarısu Irmağı’nın yakınında Alman Haçlı ordusunun kamp kurduğu ve yol boyu, Sultan Mesud’un süvarileri tarafından hücumlara maruz kaldığı ve aynı yerde kesin bir gece baskınıyla darmadağın oldukları bellidir. Muharebenin tam yeri neresi? Yine buradaki kuvvetlerin sayısı üzerinde abartmalar vardır. Bölgenin topografyasına bakıldığında, bu kadar büyük bir ordunun iaşesinin temin edilemeyeceği açık. Dolayısıyla Haçlılara az sayıda Türk’ün direndiği Anadolu’da ilk ciddi savaşla bölgeye damgalarını vurdukları anlaşılıyor.



HEDEF SAPMALAR VARDI

Haçlıların nasıl olup da doğuya geçtikleri bir muammadır. Kilisenin güçlenmesi, Pierre l’Ermite gibi misyoner keşişlerin propagandası, şövalyelerin yanında fakir halkın yağma için bu sefere katılması gibi nedenler buna açıklık getiremiyor, kaldı ki Haçlı seferleri bir yıl, iki yıl, üç yıl değil daha uzun bir süreyi kapsamaktadır. Arada hedef sapmalar vardı. Birinci hedef, daha ordular Almanya ve Fransa’dan sefere çıkarken etraftaki Yahudi cemaatlerini katletmeleri, yağmalamalarıdır. İkincisi ise sefere katılan gençlerin bazılarının bilhassa İtalyan gemicileri tarafından Mağrib limanlarına götürülüp köle diye satıldıkları biliniyor. Sekiz büyük seferde böyle olaylar oluyor. Nihayet IV. Haçlı Seferi, 1204’te Venedik Cumhuriyeti tarafından Kudüs yerine düpedüz Doğu Roma’nın merkezine yöneltilmiş ve Konstantinopolis 50 yıllık feci bir Latin hâkimiyetine girmiş, katliam ve yağma birbirini izlemiştir.

Haçlı seferleriyle ilgili bilinmesi gereken önemli bir nokta ilk Haçlı seferinin, her şeye rağmen Anadolu ortasından geçip Antakya’ya inen bir ordu, daha doğrusu düzensiz kalabalık sayesinde

Yazının Devamını Oku

Trablusgarp

29 Eylül 1911’de İtalya bir yılı biraz aşkın süre devam edecek Trablusgarp Savaşı’na kendi tabirleriyle Libya Harbi’ne başladı. Resmi tarihlerde, İtalya’nın savaşı zaferle bitirdiği söyleniyor. Bu sadece Uşi Antlaşması’ndaki neticelerle böyle görünüyor. Genç İtalya’nın büyük devletler safında kolonyal isteklere sahip olmasına rağmen bu gibi savaşları yürütecek gücü olmadığı hem bu savaşta hem de Habeşistan Harbi’nde başarısızlığıyla görüldü.

Trablusgarp Savaşı, İtalyanların tam donanımla ve hiç şüphesiz ki Osmanlı bahriyesiyle mukayese edilmeyecek bir deniz gücüyle saldırmalarına rağmen varlık gösterememelerine neden oldu. Osmanlı bahriyesinin durumu çok hazindi. Uzun süre Haliç’e çekilen donanma, subayların yetiştirilmesi dışında, bir ölçekte bahriye erlerine talim yaptırılmasına rağmen yeterli teknik sınıfların yetiştirilmesini sağlayamamıştır ve donanmanın teknik bakımı da sağlanamıyordu. Bu nedenle denizden Kuzey Afrika’daki bu son imparatorluk parçasının savunmasına destek mümkün olmadı. Osmanlı diplomasinin ağır bir atalet içine girdiği yıllardı. Bizzat sadrazamın, İtalya’yla ilişkilerin iyi olduğunu iddia ettiği bir nutuktan sonra ani hücum yaşanmıştı.



KOLONYALİST UZLAŞMASI

İtalya’nın tasarladığı hücum uzun zamandan beri tartışılıyordu. Daha 1878 Berlin Kongresi’nde Fransa ve Britanya’nın Tunus ve Kıbrıs’ı işgalleri sorunu, kolonyalist devletlerin uzlaşması olarak görülürken İtalya, bu işi tasdik edip etmeyeceğini belirsizce ima etmiştir. Ve bu arada Trablusgarp’ın İtalya’ya ait olduğunu İngiltere ve Fransa kabul etmiştir.

SORUN DÜNYAYI PAYLAŞMAK

Yazının Devamını Oku

Sokullu Mehmed Paşa

1579’da, 12 Ekim günü İkindi Divanı dediğimiz toplantı sırasında, yanına sokulan mecnun bir derviş tarafından katledildi. Osmanlı tarihinde ilk önce, bu uzun boylu Bosnalıya “Tavîl Mehmed Paşa” derlerken daha sonra Bosna’da geldiği kazaya istinaden Sokoloviç/Sokullu Mehmed Paşa unvanı galip geldi. Hazin suikasttan sonra “Şehid Mehmed” Paşa diye de anılır.

İSTANBUL’a iki güzel cami yaptırmıştır. Birisi Unkapanı Köprüsü başında, tersane askerlerine tahsis edildiği için “Azebhane” diye anılan inci gibi bir camidir. Maalesef son Haliç üstü metro köprüsü hem onun görünümünü katletti hem de Süleymaniye Camisi’nin siluetini! Mühendisliğin çok iyi olduğu fakat sanat tarihi ve mimariden anlamayan bir niteliğe sahip ülke için daha iyi bir örnek olamaz. Hatta metro geçirmeyi de hiçbir akıllı şehir plancısı tasdik etmez. Mimar Sinan’ın ona yaptığı ikinci cami ancak onun ölümünden sonra tamamlandı ve son cemaat mahallindeki kemer altları Fatiha süresini içeren çinilerle bezendi. Sultanahmet ile Kadırga semti arasındaki Osmanlı İstanbul’unun süslerindendir.

AKILLI DEVLET ADAMIYDI

Osmanlı tarihinin en uzun süreyle, kesintisiz sadrazamlık yapan devlet adamıdır. Devşirilmesi ilginçtir; devşirme kanununca zorla yazılmış ve genç yaşta devşirme emini tarafından seçilenlerden değildir. Bir papaz ailesinin çocuğudur. Devşirme emini, onu ikna yolu dediğimiz, aileyle yüz yüze konuşarak, çocuğun geleceğinin parlak olduğuna ikna ederek almıştır. Venedik büyükelçisi (Balyo) Marc-Antonio Tiepolo’ya “devşirildiği sırada manastırda yüksek sesle ilahi okumakla görevli olduğunu” söylemiştir. O sırada yaşı yirmiye yakındı. Edirne Sarayı’ndaki Enderun eğitiminden sonra Saray-ı Amire’deki yani bugünkü Topkapı Sarayı’ndaki eğitimi çok kısa sürdü. Çabuk terfi etti. Hatta vezir rütbesine ulaşmadan kaptan-ı derya tayin edildiği biliniyor. Çabuk terfi ettiği için haset rüzgârlarını çektiyse de kısa zamanda münafık takımının çenesi dahi kilitlendi. Akıllı devlet adamıydı.

SUİKASTA KURBAN GİTTİ

Sokullu’nun, bazı aile mensuplarını mesela Mustafa Paşa’yı Budine beylerbeyi tayin etmesi, aynı şekilde diğer kardeşini yeniden müstakil Sırbistan kilisesini kurarak Peç (İpek) patriği yaptırtması onun katline ve III. Murad ve etrafının nepotizm (akrabacılık) eğiliminden ürkmesine sebep olarak gösterilir. Bu değerlendirmelerin dışında Büyük Kanuni’nin son sadrazamıydı. Zigetvar kuşatmasında yanındaydı ve ölümünün ustaca saklanması, onun tertiplediği bir sahnelemedir. II. Selim devrinin satveti, büyük ölçüde Sokullu Mehmed Paşa ve Lala Mustafa Paşa gibi büyük devlet adamlarının eseridir. Emrinde devlet yönettiği üçüncü padişah ise III. Murad’dır ve o dönemde suikastla devlet sahnesinden çekildi.

Yazının Devamını Oku

Azerbaycan’ın Karabağ’ı

18. asır sonundan itibaren bugünkü Azerbaycan, muhtelif hanlıkların idaresi altındaydı.

Karabağ Hanlığı da bunlardan birisidir. Türkmen asıllı Safevi hanedanının hâkim olduğu dönemde bugünkü Azerbaycan da İran Şahlığı’nın sınırları içine girmişti. Nadir Şah’tan sonra arada bir Osmanlı devri hâkimiyeti de vardır. Safevilerden sonra burada yerli hanedanlar yönetimi ele aldı. Kafkas’ın en ilginç bölgelerinden biridir. Güzelliği ve verimliliği bir tesadüf değil, bilhassa ‘muganni’ ve ‘muganniye’lerinin renkli sesleriyle tanınır. Birçok ülkede böyle bölgeler vardır. Muhtemelen Karabağ’ın coğrafi konumu, rakımı ve halkının folkloru buna imkân sağlıyor. Geçmiş asırlarda ve halihazırda birçok Azerbaycanlı ses sanatçısı Karabağ’dan çıkmıştır.



RUSYA’NIN ELİNE GEÇTİ

19. asırda Osmanlı İmparatorluğu’ndan Rusya’ya Ermeni göçü başlayınca bunların bir kısmı Karabağ’a yerleştirildi, bu, 1828 Türkmençay Antlaşması sonrasıdır. Bugünkü Azerbaycan Cumhuriyeti yani İran şahlarının kuzey kesimini kontrol ettiği İran bölgesi, bu antlaşmayla birden Rusya’nın eline geçmişti. Nüfus hareketlerinin kontrolü tamamıyla Rusya İmparatorluğu’nun bürokrasisine bağlıydı ve Çarlık bürokrasisi nüfus hareketlerini gerçekten etkin bir politika için kullanmayı biliyordu. Çarlık, bütün imparatorluklar için kaçınılmaz olan bu politikayı en fazla uygulayanlardandır.

STALİN KULLANMADI

Yazının Devamını Oku

Yıldırım Seferi yapan ilk mareşal Yavuz Sultan Selim

Tam 500 sene evvel, 20 Eylül gününde cihan tarihinin ve ateşli silahlar devrinin en önemli mareşallerinden biri Yavuz Sultan Selim Han vefat etti. Babasının öldüğü noktada ölmüştü. Rumeli seferi yolunda... Dünya tarihinde ateşli silahlar döneminin başlangıcında “Yıldırım Seferi” yapan ilk mareşal olduğunu belirtmek abartma sayılmamalıdır.

'Yavuzculuğu her yerde kullanmaktan imtina etmeyen anlayış ve kültür çevreleri nedense bu 500. yılı pek çabuk geçiştirdiler. Akademik çevrelerden en hafif anlamıyla ciddi olan, yeni buluşlar ve tetkikler içeren bir sempozyum görmedik, “Çelebi böyle olur bizde Yavuz Selim olmak”. Büyük hükümdarın 500. ölüm yıldönümü sessiz sedasız geçti. Yavuz Sultan Selim’i kasaba mahallelerinde ucuz politika malzemesi olarak tartışmak dururken ciddiyet nemize gerek!

ÇÖLÜ AŞIP KAHİRE’YE GİRDİ

Yavuz Sultan Selim Han, şairdi, Farsçası mükemmeldi, Arapçası da öyleydi. Kırım Hanlığı bölgesini, Kafkasya ve Karadeniz’i onun kadar iyi bilen bir komutan yoktur. Sekiz yıllık saltanatın öncesinde 20 yılı aşkın bir süre valiliği (Trabzon sancak beyi), daha doğrusu komutanlığı vardır. Âdeta bağımsız hareket eden bir prensti. Kanuni’nin de kendisinin de talihini o tayin etmiştir. Onun tasavvuru sayesinde Muhteşem Süleyman’ın dikensiz bir yolu oldu. Yavuz’a “tiran” ve “müstebit” gibi lafları yalnızca cahiller eder. 16. asırda tahta geçmenin yolu hem Doğu’da, hem de Batı’da onunkinden daha farklı yöntemlerle olmuyordu. Sina Çölü’nü, çöl tarafından geçip Kahire’ye giren o oldu. Bunun örneği de yoktur. Kendisinden sonraki örnek Birinci Cihan Harbi’ndeki Cemal Paşa hezimetidir. 1914 yılında Kanal Harekâtı’nda ordunun lojistiği hazindi ve askerimiz kum fırtınalarında telef oldu.

YENİ BİR KİTAP

Bu sıralarda Yale Üniversitesi tarih profesörlerinden Alan Mikhail, Yavuz Sultan Selim’in bir dünya cihangiri olduğunu ve tarihi değiştirdiğini ileri sürdü (Yavuz Sultan Selim’i anlattığı “God’s Shadow” kitabının yazarı). Yazarın 18. asır Mısır ekolojisi üzerine yazdığı kitap da ciddi bir eserdir (“Osman’ın Ağacı Altında - Osmanlı İmparatorluğu, Mısır ve Çevre Tarihi”, İş Kültür Yayınları). Her tarihçinin okumasını tavsiye etmişimdir. Yazık ki Anadolu üzerine böyle bir eser yok.

ELEŞTİRİ İNSAFLI DEĞİL

Bu profesörü eleştiride Amerikan usulü bir modelle karşı karşıyayız. Harvard Üniversitesi Türk araştırmaları profesörü Cemal Kafadar ile Chicago Üniversitesi’nden Cornell Fleischer meslektaşlarımız ortaklaşa bildiriyle Alan Mikhail’i yerden yere vuruyorlar (“How to Write Fake Global History”, Cyber Review of Modern Historiography). Bu makaledeki eleştirileri pek insaflı bulmadığımı söylemeliyim. Mikhail’in abartmaları ondan daha fazla abartılarak tenkit ediliyor. Bu gibi usullerin genç nesiller tarafından benimsenmemesi gerektiğini ve eski oryantalistiler döneminin tenkit ciddiyetine avdet edilmesini tavsiye ediyorum.

DENİZCİLİĞİ GELİŞTİRDİ

Yazının Devamını Oku

Suna Kıraç'ın ardından...

Bu hafta çarşamba günü, Türkiye sanayinin şu ana kadarki en etkili kişiliklerinden birini, Suna Kıraç’ı ebediyete yolladık.

19. asır ağır sanayinin yüzünü, Türkiye İmparatorluğu kendi tebaasından görmedi; bizim sanayicilerimiz ancak Cumhuriyet’te ortaya çıkmaya başlayan, Türkiye’nin ve Cumhuriyet’in kurucu neslinden sonraki kuşaktır. İlk kuşağın kahramanları kendi geleneksel kültürleri, aile ve çevre içindeki yetişme disiplinleri ve çekinceleriyle önemli birikimi fedakârlık ve düzgünlükle yaptılar. Mesela kahve dedikoduları ve efsaneleri dışında Vehbi Koç eğitimsiz değildir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Hıfzı Veldet (Velidedeoğlu) ve Mahir (İz) Hoca’yla birlikteki ilk zabıt kâtiplerindendir. 1920’lerin tahsillilerindendir, Ankara İdadisi’nde okumuştur. Merhum Asım Kocabıyık İstanbul Üniversitelidir. Ama tevazu ile öğrenmeye devam eden etkili bir öğrenciydi. Borusan onun sayesinde hem iktisadi hayatımızı ve sanayimizi hem de kültürel hayatımızı katkılarıyla zenginleştirmeye devam ediyor.



İNGİLİZ DİLİ ÇEVRESİNDE EĞİTİM

Birinci kuşak, ikinci kuşağın Avrupa eğitimi görmesini ama bunun daha çok İngiliz dili çerçevesinde olmasını haklı olarak istedi ve devleti de böyle bir eğitime yöneltti. Suna Kıraç Arnavutköy Amerikan Kız Koleji mezunu, Semahat Arsel ve rahmetli Sevgi Gönül de Robert Kolejlidirler. İçlerinde en genci olan Suna Kıraç’ın Robert Koleji’nde açılan yükseköğretimde ‘İş idaresi’nden mezun olduğu, aynı zamanda da dışarıdaki tetkiklerini yaptığı açıktır.

ÇALIŞKAN VE DİKKATLİYDİ

Yazının Devamını Oku

Sakarya zaferi

Sakarya Muharebesi 22 gün, 22 gece sürecek, yani 23 Ağustos 1921’de başlayıp 13 Eylül 1921’de bitecektir. Sakarya Muharebesi’yle Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, tanınan ve ön planda tutulan, önerilerinden ve stratejik planlamalarından çekinilen orduya sahip bir kuvvet olarak görüldü. Bu, 30 Ağustos için kaçınılmaz, dinamik bir dönemi başlattı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin iç isyanları bastırdığı ve mahalli direnişe halk kuvvetlerini de kattığı dönem 1920’de bitmiştir. Bu dönemin en düzenli ve etkili direnişinin, Hatay Dörtyol’da başlayıp Maraş, Antep ve Urfa’da doruğa ulaşan savunmalar olduğu açıktır. 1920 yılının mayıs ayında Fransızlarla yapılan anlaşmayla güneydoğu cephesi teminat altına alınmıştır. Böylece ismi geçen savunma noktaları ve Sykes-Picot Anlaşması’nın Fransa’ya vaat ettiği, neredeyse Malatya’ya kadar olan bölge savaşın dışında kalacaktır. Fransa ile ilişkilerin sürdüğü bu dönem, 1921’de Sakarya Muharebesi sonunda Fransız dış politikasının kesin kararıyla artık karşılıklı tanımaya da dönüşecektir. Moskova ve Kars antlaşmalarıyla da Türkiye’nin doğusundaki sınır çizilmiştir.



Kütahya-Eskişehir muharebelerinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ordularının Yunanlar karşısında etkin bir savunma gösteremediği açıktır. Bununla birlikte başta Anastasios Papulas olmak üzere Yunan ordu komutanları Anadolu içlerine ilerlemekten, yani yeniden iktidara dönen Kral Konstantin’in stratejisinden pek hoşnut değillerdi. Bunun realist olmadığı açıktır.

ROMA TAKTİĞİ UYGULANDI

Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları Başkomutanı Mustafa Kemal Paşa ve İcra Vekilleri Heyeti Başkanı (yani başbakan derecesinde sayılabilir) Fevzi Paşa, Batı Cephesi birliklerinin Yunan ordusuyla mesafe bırakarak Sakarya hattının doğusuna çekilmesi gibi bir strateji uygulamaya başladılar. Bu ilginçtir, ancak tarihte uygulanmamış değildir. Roma orduları karşısındaki Mitridat’ın sistemidir. Aynı stratejiyi Napolyon’a karşı Kutuzov da uygulamıştır ama orada çok daha geniş bir alan ve Fransa için yabancı bir iklim söz konusuydu. Buna rağmen cesurane atılımın Sakarya’da tuttuğu görülecektir. Ordular bütün Osmanlı tarihi boyunca en güçlü zamanlarda bile düzenli bir ricat yapamıyordu. Ricat bir müddet sonra bir bozguna dönüşmekteydi. Hünyadi Yanoş’a karşı da 1440’larda bu görüldü. Ordu ancak Varna’da toparlanabildi ve müdafaaya geçebildi. 1683 yılının eylülündeki Viyana bozgunu ise ricatin bozguna dönüşmesidir. İlk defadır ki ricatin Roma ordularındaki recedere (Lat., geri çekilme) tarzında düzenli bir yöntemle uygulandığı görülür.

Yazının Devamını Oku

Muhteşem Süleyman

1566 yılında bugün (6 Eylül), Osmanlı tarihinin en uzun süre saltanatını süren, hayatı boyunca Bağdat, Tebriz, Viyana, Belgrad, Rodos deniz cengiyle Ortadoğu ve Avrupa atlasını değiştiren, Macaristan krallığının, 1526 yılı 29 Ağustos’undaki Mohaç cengiyle sonunu getiren Muhteşem Süleyman öldü.

Son seferi Zigetvar Kalesi’neydi, bu kalenin kuşatması süresince ölümcül şekilde hastalığı arttı. Son hücum emrini verdiğinde ruhunu da teslim etti ve bu son hücumla da kale düştü. Tıpkı bundan 177 sene evvel Kosova’da büyük ceddi Sultan I. Murad’ın naaşına yapıldığı gibi hükümdarın iç organları ruhunu teslim ettiği yere gömüldü. Daha sonra oraya bir türbe yapılacaktı. Bu türbe Macaristan’ın 1686-89 yeniden Habsburg Alman kuvvetlerinin eline geçişinden sonra tahrip edilmiştir. Türbe şu sırada Macar Bilimler Akademisi’nin desteği ile Macar mimar ve tarihçilerin takdire şayan mesaisiyle tekrardan tespit edilmiş bulunuyor, belirlenen yer tarihi belgelere de uyum göstermektedir.

ÖLÜMÜ GİZLENDİ

Padişahın ölümü tabii ki ordudan gizlendi. Âdeta mumyalanarak, Zigetvar’a gelirken olduğu gibi zaman zaman dönüş yolunda da arabaya oturtuldu. Tahtına oturtularak, zaferi kazanan ordu selamlattırıldı. Ne var ki Belgrad’a ulaştığında haber duyulmuştu. Ordunun feryad-ı figânı Şehzade Selim’in Kütahya Sancağı’ndan yetişmesinden sonra arttı. Dönüş yolunda Edirnekapı’ya yaklaşıldığında kapıkulu askerinin ilk isyanı ortaya çıktı. Zigetvar’dan dönüşteki başarılı ameliyeyi ve Edirnekapı önündeki kargaşayı Muhteşem Padişah’ın son sadrazamı Sokollu Mehmed Paşa geçiştirmiştir. Zeki ve büyük bir devlet adamı olduğunun ilk göstergesi de bu oldu denebilir.



Zigetvar önündeki cenkte Macaristan’ın ünlü komutanı Zrinyi Miklos cesur ve akıllı bir müdafiydi, ama Zigetvar’ın alınması Osmanlı İmparatorluğu’nun Macaristan üzerindeki hâkimiyetinin berkitilmesi ve Habsburgların imparatorluğunun devamlı müdahalelerinin önlenmesi bakımından önemliydi. Nitekim de öyle oldu.

Yazının Devamını Oku

Ağustos zaferleri

Ağustos ayının Türkiye tarihinde önemli meydan muharebelerinin ve zaferlerinin ayı olduğu bilinir.

Ağustosun bu alanda bereketli bir zafer kronolojisi göstermesi bir tesadüf değil; zamanın savaş teknolojisi ve Türk ordularının belirli bir stratejik alışkanlığı bu ay üzerinde bazı savaşların yığılmasına neden olmuştur. Hatta bu bazen bizim seçimimizin dışında zorunlu olarak da böyle gelmiş olabilir. Sultan Alp Arslan’ın Malazgirt’te Romanos Diogenes ile karşılaşması şüphesiz ki Selçuklu ordusunun, özellikle süvarinin savaş için kendine uygun bir mevsimi, yani ağustosu seçmesi ile ilgilidir. Sultanın amacı Anadolu’nun fethine devam etmekten çok güneyde Suriye, Filistin ve Mısır’a yönelmekti. 1526 Mohaç Cengi, Osmanlı ordularının Avrupa seferine belirgin bir mevsimde başlaması, mevsime göre konaklamalarla belirli mıntıkaya ulaşılmasıyla yakından ilgilidir. Daha erken ulaşma iklim, daha geç kalma da yine iklim nedeniyle tercih edilmiyordu. Her halükârda Mohaç’la Osmanlı İmparatorluğu büyük Macar krallığını ortadan kaldırdı ve bir gün içinde zaferle Avrupa kuvvetler dengesini altüst ederek, iki asır kadar süren ayrı dengelere dayalı yeni bir dönemi başlattı.



AĞUSTOSUN SON SAVAŞI

Hiç şüphesiz ki Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu sağlayan Birinci Cihan Savaşı’ndan sonraki vahim yenilgi ve istilayı getiren mütareke ve Sevr dönemi, diplomatik bakımdan daha erken, fakat ön planda yine ağustos-eylülde devam eden 1921 Sakarya Meydan Muharebesi ve onun neticesinde Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin ana strateji konusunda müttefiklerle tam anlaşamaması yüzünden zorunlu olarak ağustosa kaymış son büyük savaştı.

BÖLÜNME KESİNLEŞTİ

Yazının Devamını Oku

Evrak yanlış okunmuş

Cumhurbaşkanı ile Kars gezisinde temasa geçen Başvekil Şükrü Saracoğlu’nun, von Papen’in kendisine Almanya’nın adaları teklif ettiğini bildirdiği görülüyor. Cumhurbaşkanı, “Almanların adaları kayıtsız şartsız teslim etmeyeceğinin çok açık olduğunu, bu yüzden İngilizler ve Yunanlarla ihtilafa girilemeyeceğini” belirtiyor.

1943 yılında Türk dış politikası büyük gerilim içindeydi. Sovyetler Birliği ile istenen Saldırmazlık Paktı, Stalin’in açık reddine değil ama oyalamasına tosluyordu. İngiltere ve Fransa ile olan benzer antlaşmaların bu mekânda ve zamanda pek fazla bir şey ifade edemeyeceği açıktı.

Almanya, Türkiye’nin istediği bir müttefik değildir. Türkiye’ye bu dönemde ve hatta sonraki dönemdeki yönelen Alman taraftarlığı ithamları asılsızdır. Belirli istisnalar hariç bürokraside böyle bir hava yoktu ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün Alman antipatisi açıkça ifade edilmese de köklü prensiplerinden biridir. Türkiye her gününü endişe ile atlatan bir ülke haline dönmüştü. Savaşın sıkıntıları, alınan asayiş tedbirleri şüphesiz ki iktidarla geniş kitlelerin arasını soğutmaya yetiyordu. Üstelik Alman-Sovyet, Ribbentrop-Molotov Saldırmazlık Paktı ve ikisi arasında Doğu Avrupa’nın paylaşılmasının yarattığı havayı çaresizlik içinde seyretmekten başka bir durum düşünülemezdi.




UYKUDAN KALKIP ZEYBEK OYNADI

Yazının Devamını Oku

Sevr'in 100. yılı

Geçtiğimiz pazartesi, 10 Ağustos Sevr Antlaşması’nın 100. yıldönümüydü. Hiç şüphesiz o dönemde de ölü doğan bir antlaşma olduğunu söyleyenler oldu. Birinci Cihan Harbi’ni bitiren son antlaşma olması öngörülüyordu. Osmanlı’nın Avrupa ve Ortadoğu’daki topraklarının elinden alınması ve paylaşılmasını da hedefliyordu.

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndan farklı olarak orada yeni bağımsız ulusal devletlerin ortaya çıkışına rağmen sonra Ortadoğu Arap ulusunun adı kullanılarak İngiltere ve Fransa’nın Ortadoğu’daki yeni egemenliği belgelenmek gayretindeydi. Ulus-devletler yaratmayı amaçlayan Ermenistan ve Kürdistan projesi ise gayriciddi olarak kaldı. Konferans boyu ne hazırlık olan Londra Konferansı’nda ne de daha sonra Ermenilere gereken dikkatin gösterilmediği ve kaale alınmadıkları açık. Hesapça İstanbul dahil olmak üzere Trakya’daki topraklar Yunanistan’a verilecekti. Tepki sert oldu. Ama en önemli tepkilerden biri, o tarihte sayıları artık 80 milyonu geçen Hint Müslümanlarının protestosudur. Halifenin mekânını elinden alamazdılar. Lloyd George ileri gittiğini anlamıştı. Bizzat Hindistan Naibi Edwin Montagu bile bu konudaki genel ilkelere ihanet edildiği belirmekten kendini alamadı. Adaların Yunanistan’a verilmek için Türkiye’den tamamen alınmasında ise herkes müttefikti. Trakya’da ise Çatalca ve Istranca hattında duranlar vardı. Marmara bölgesinin hâkimiyeti Türklerde kalmakla birlikte Beynelmilel Boğazlar Komisyonu’na havale edilecekti.




TBMM’Yİ RESMEN TANIDI

Türkiye’nin mali kontrolü daha da güçlendi. Düyûn-u Umûmiye hayata devam etmekle birlikte İngiltere ve Fransa’nın çok fazla söz sahibi oldukları yeni mekanizmalar geliştirildi. Londra Konferansı’nda Sadrazam Tevfik Paşa antlaşmanın kabul edilemez olduğunu söyledi. Zaten Ankara hükümetine saygısını belirtmişti. Bütün mesele 1920’de kuruluşu tamamlanan TBMM’nin bilhassa 1919’daki Maraş, Antep ve Urfa savunmasından sonra varlığının açıkça ortada olmasıdır. Nitekim İstanbul’da son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı şehrin ikinci bir işgaliyle dağıtıldığı için bir Şûra-ı Saltanat toplandı. Mareşal Ferik Ali Rıza Paşa’nın reyi dışında davetli üyelerden kurulan Saltanat Şûrası Sevr’i kabul ettiği halde Ankara hükümeti reddetti. Padişahın tasdikine de sunulamadı. İtalya, Ankara hükümeti tarafındaydı. Saint Jean de Maurienne antlaşmalarında kendisine vaat edilen bölgelerin hiçbiri kendisine verilmiyordu. Adeta Muğla Antalya işgalini bile Yunanistan’ın İzmir’e çıkarılmasını protesto için emrivakiyle gerçekleştirmişti. Fransa, Britanya ile çaresiz beraberliğine 1921 Sakarya zaferinden sonra son verecek ve Ankara Antlaşması’yla TBMM hükümetinin varlığını resmen tanıyacaktı.

Yazının Devamını Oku

1967'den 2020'ye Lübnan

1967 yılıydı... Sınırdan içeri girdiğimizde Lübnan’ın ne olduğu anlaşılıyordu. Arap dünyasının refahına girmiştik. Baalbek, Efes’i, Aezani’yi, Antakya’yı gören beni bile çarptı. Burç Meydanı bir harikaydı. Bugün orada patlamanın vurduğu son darbeyle bir harabe doğdu.

1967 Mart ayı olmalı. Baharın ilk ayıydı. Türk-Arap öğrencilerin tertiplediği bir otobüs turuyla Ortadoğu sınırını geçtik. Ortadoğu’ya ilk girişim değildi ama en ilginci olacaktı, çünkü İskenderun’dan Halep’e geçiyorduk. Güzelim Halep’ten Şam’a, Beyrut’a, Beyrut’tan eski Kudüs’e. Tekrar Amman üzerinden Şam ve geri dönüş. O yıllardaki Türklerin Arabistan gezileri böyleydi. Çoğunlukla toplu pasaportla seyahate çıkan öğrenciler vardı. Kimsenin fazla alışveriş yapacak hali yoktu ama alışveriş yapacak bir-iki kişi de kafilede yer almıştı. Dünyayı gördükleri yoktu. İki kız daha Halep Kalesi’ndeyken “Bu harabenin ortasında ne yapacağız ki? Beyrut’a gidelim” diye yakındılar.
Beyrut’u niçin çarpıcı bulduğumuz açıktı. Halep’in eski atmosferi, Şam’ın yakın zamana kadar korunan tarihi folklorik görünümü bizim millete ilginç gelmiyordu ama sınırdan içeri girdiğimizde Lübnan’ın ne olduğu anlaşılıyordu. Gümrük memuru bir güney Fransız işadamı kılığında geldi. Gözlüğünden ceketine kadar havalıydı. Çapkın gözlerle kızlara baktı ve indi. Artık Arap dünyasının refahına girmiştik.



NE DE OLSA BAALBEK

Baalbek, Efes’i, Aezani’yi, Antakya’yı gören beni bile çarptı. Ne de olsa Baalbek’ti. Lübnan bütün yeşilliği ve güzelliğiyle önümüzdeydi. Harabenin girişindeki memurun bile bir refahı ve güveni aksettirdiği görülüyordu. Etraf daha bakımlıydı. Derken Cebel-i Lübnan gözümüzün önüne geldi. Dağdan yavaş yavaş Beyrut’a doğru iniliyordu. Etraf her birisi Arap dünyasının zenginliğini nakleden villalarla, iyi giyimli insanlarla, binaların önü pahalı otomobillerle doluydu. Beyrut uzakta göründü. Cebel’den iniş bir harikaydı. Beyrut’un, Chicago Üniversitesi profesörlerden Bert F. Hoselitz’in “Parazit şehirler” diye ifade ettiği kavramı bölgenin bütün iktisadi zenginliğini nakleden, ithal malını içerilere sevk eden, bankalarına birikimlerini toplayan örneklerine uyduğu açıktı.

Yazının Devamını Oku

Dikkati ve iştahı üzerine çeken mekân: Kıbrıs

Kıbrıs Adası Doğu Akdeniz’in müstakil en büyük adası, bütün Akdeniz’in ise üçüncü büyük merkezidir. Tarihteki rolü ve yerleşimi itibarıyla Sardinya ve Sicilya ile mukayese edildiğinde daha erkenden bakır ve bronz çağını yaşadığı görülür. Aslında siyasi önemi dolayısıyla diğer iki adadaki medeni olayları aynı yoğunlukta yaşayamadıysa da önemini her zaman korumuştur. Sicilya’da milattan önceki 6-7’nci yüzyıllardaki büyük Yunan kolonizasyonu hareketine benzer bir olay Kıbrıs’ta görülmez. Sakinleri ve sanat eserleri itibarıyla çok özgündür. Akdeniz’e ilk defa çıkan Mısırlılar hatta Fenikeliler evvelki Suriye ahalisi ve Hititler devrinde bile ismi sık geçmektedir. Siyaseten her zaman tercih edilen, dikkati ve iştahı üzerine çeken bir mekân olmuştur.

Bundan tam 449 yıl evvel, 1 Ağustos 1571 tarihinde Kıbrıs Osmanlılar tarafından fethedildi. Padişah II. Selim ve vezir-i azamı Sokullu Mehmed Paşa dikkatini Volga Don Kanalı bölgesine ve Süveyş’e yönelttiği için Kıbrıs’tan o kadar çok rahatsız olmuyor ve fethini tehir ediyordu. Padişahın civarı ve Lala Mustafa Paşa bu konuda çok ısrarcı olunca Kıbrıs kuşatması başladı.




1570’in mart ayı ile kuşatma başlar ve temmuz ortalarında Limasol Kalesi’ne ulaşılır. Kale Venedik tarafından boşaltıldığından Limasol fethedilmiştir. Demek ki güneyden bir fetih başlatılmıştı. İlerleyiş kolaydı, çünkü 1204 Haçlılar seferinden beri ada üzerine hâkimiyet kuran denizci İtalyanlar ve bilhassa Cenevizlilere karşı Venediklilerin galebe çalması yapıyı değiştirmişti.

Yazının Devamını Oku

Ayasofya

Ayasofya bir klasik Roma mimarlık ve mühendislik eseridir. Mimarları Trallesli (Aydın) Anthemius ve Miletoslu (Milet) İsidoros, Roma mimarisindeki geniş kubbelerin silindir dayanağı yerine burada kemerlere ve sütunlara dayandırma gibi zor bir iş başarmıştır. Unutmayalım ki Fatih Sultan Mehmed’ten beri Ayasofya’nın koruyucusu biziz.

Türkiye’de bazı insanların aslında kurnazlık sandıkları onulmaz bir açıkları vardır. Batı dünyasının gerçekten bir toleransa ve hoşgörüye doğru gittiğine herkesten fazla inanırlar ve bundan istifade ettiklerini düşünürler. Çünkü Avrupa’ya gelip gidenleri veya bir parça bulunanları her ne kadar Batı’nın bazı yönlerine dil uzatsalar da bir hayranlığa çok çabuk kapılırlar. Az okumuş bilmiş insanların bu genel bir vasfıdır, “ayran budalası” diye ifade edilir.

PAPA’NIN AYASOFYA DEMECİ

Batı Hıristiyanlığı, üç nesildir çocuğunu vaftiz ettirmese bile Hıristiyan kültürüne mensup münevverlere sahiptir. Solcu, ateist kültür yanında Yahudi aydınların beslediği bir kültürel dünya da vardır ve Germen-Fransız dünyasındaki bu zümre bütün katkılarına rağmen Hıristiyanların düşmanlığına da maruz kalmıştır. Sonu İkinci Dünya Savaşı’ndaki korkunç Holokost’la geldi. Batı’da insanlar Katoliktirler, başka mezhepten olanlar da vardır, gerçekten mutaassıp Protestanlar vardır. Ortodoks dünyası, Ortodoks rahiplerle geçinemese de, kiliselere pek uğramasa da Ortodoks’tur.




Yazının Devamını Oku

Türk edebiyatından Adalet Ağaoğlu geçti

Adalet önemli bir yazardı, eleştirilerinde yerine göre bir çocuk kadar saf bir kişilikti. Yazarken kişilik olarak iğneli bir üslubu yoktu, ama ağır hicve de çok gülerdi. Ankaralı bir yazar ve aydın oldu. Orada defnedildi.

1969 yılında Ankara’da tiyatro eleştiri seanslarıyla tanınan Sanat Sevenler Kulübü’nde “Çatıdaki Çatlak”ın değerlendirme akşamı vardı. Yazar aslında bilinmeyen bir portre değildi. Hatta devlet tiyatrosu seyircileri bile onu “Evcilik Oyunu”yla tanıyorlardı.



1960’LARIN GÖZDE YAZARI

Kendisini ilk defa yüz yüze orada tanıdım. Oyun üzerine söz aldığım zaman Adalet’ten çok yanında rahmetli Sevgi’nin bazı konularda eseri yorumladığını gördüm. İkisi de 1960’ların gözde yazarıydı. Sevgi “Tante Rosa” ile, Adalet tiyatro oyunlarıyla seyirci karşısına çıkmıştı. “Çatıdaki Çatlak” Türk hayatının yeni değişimler karşısındaki mikro bir analizi ve tasviriydi. Büyük sloganlar atmaktan çok, evde kalmış iki kardeşin ve o döngü etrafında apartmandaki komşuların çıkmazını veriyordu. Çarpıcı bir tasvir söz konusu değildi. Hatta rollerin bazılarının yüz kelimeyi bile geçmeyecek bir kelime haznesiyle çizilip sürdürüldüğünü gördüm. Belli ki yazarın dramaturji ustalığı ve talimi çok yüksekti. Hayatın doğal akışı içinde bize sıkıcı görünen manzara ve hikâyeleri böylesine incelemek ve renkli olarak vermek bir ustalıktı.

Yazının Devamını Oku

Yaşananlar ciddi biçimde düşünülmeli

15 Temmuz’daki darbe girişiminin ordumuzun içine sızanlar tarafından tertiplendiği görülüyor.

Tertipteki acemilik, program düşüklüğü bunu destekleyen birinci kanıt. Bahriye’de ve Hava Kuvvetleri’nde alıştığımız, yüksek rütbeli subay tiplerinin darbeciler arasında görülmediğini belirtmeliyiz. Zira yetişmeleri ve fizik yapılarıyla askerliğin şartlarına uyamamışlardır. Genç yaşlardan itibaren askerlikte yetişmek gibi bir vasıf bu adamlarda pek görülmüyor. Bu doğrudan bürokrasideki kayırmacılıkla destekleniyordu. 

Anlaşılan darbe için bürokrat kadroların içine sızmaya daha çok dikkat edilmiş.

Uzak ve bigâne kalmadılar

15 Temmuz’un sonunda Türkiye nasıl bir yere gidecek? Şayet adam kayırmadan, tertiplerden vazgeçilir; seçmelerde daha bağımsız olmaya dikkat edilirse 15 Temmuz darbecilerinin getirmek istediği dejenerasyon, temel çizgi ve unsurlarıyla birlikte çabuk silinebilir. Aksi takdirde memlekete zaman zaman rengi değişen ama mahiyeti aynı olan örgütlenme ve sızma ve darbe teşebbüsleri görülebilir. Bütün yapılanmanın açıklığına rağmen özellikle dış diplomatik çevrelerde darbeyi Kemalist subayların tertiplediğine dair rivayetler dolaşıyor. Bunlara itibar etmek tabii ki son derece mantık dışı. Zira şurası çok açık, FETÖ hareketiyle Türkiye’de başka bir kültürün ve yapılanmanın ortaya çıkacağına inanan dış çevreler var.

Bu, büyük programın bir parçası olarak mı böyle? Acaba bu hareketi ne kadar desteklediler? Uzak ve bigâne kaldıklarını düşünemeyiz. Ama şurası bir gerçek; milletimizin içinde hak etmeden; akraba, hemşeri desteğiyle siyasi grup veya tarikat desteğiyle bir yerlere yükselme alışkanlığı ve eğilimleri var. Maalesef bu gibi eğilimlerin darbeciliğe kadar gitmesi Türk cemiyeti için en büyük tehlikeyi gösteriyor.

Türk eğitiminin kendine güvenli, kendini yetiştirmeye dış dünyada bile açık insanları üretme kapasitesi vardır.

Her şeye rağmen bu gibi insanların yanında, bu yeteneklere sahip olmayanların da aynı imkânlara erişme ve buna göre bir hayat kurma özlemi görülüyor. Hak edilmeyen atiyelerin, hak edilmeyen terfilerin istenmesi bu gibi hareketleri her zaman besler. Türk eğitiminin gerek memuriyette gerek özel sektördeki seçim sisteminin buna uygun şekilde yapılanması gerekiyor. Aksi takdirde geleneksel kayırmacılık, nepotizm görülür. Bunu bu gibi zamanlarda tekrardan ele almak ve düşünmek gerekiyor.

Otoriter eğilimler kuvvetleniyor

Yazının Devamını Oku

Gelibolu yangını

Pazartesi günü başlayan yangın salı sabahı kontrol altına alındı.

Bu gibi faciaların karşısında bazı insanların fantezisi gelişiyor. Yanan, kül olan(?) şehitliklerden bahsedenler oldu. Köylerin bittiğini söylediler. Poyrazın süratini abartanlar da oldu ama facia açıktı. Gelibolu üzerindeki hassasiyet normal karşılanmalıdır. Akbaş Şehitliği’nin adı çok geçti. Neyse ki yangın oraya kadar ulaşamadı. Aslında yayılma alanı için tespit edilen kontrol noktalarına bazen birkaç metre kala yangının durulduğu görülüyor. Gelibolu Yarımadası’ndaki itfaiye teşkilatı ne kadar yeterlidir bilmiyorum. Lakin etraf kazalardan hatta İstanbul’dan dahi itfaiye araçlarının, helikopterlerin olaya müdahale ettiği görüldü. Çanakkale Tarihi Alan Başkanlığı müstakil ve bu nedenle etkin koordinasyon sağlanabildi.




Facia, bereketli bir yılın mahsulünün civar tarlalarda yok olduğu anlaşılıyor. Aşağı yukarı dört bin dönüm yer kaybolmuş vaziyette. Yangının büyümesinde bir neden olarak karaçam dediğimiz ağaçların plantasyon yani yeniden dikim sırasında çok kullanılmasını gösteriyorlar. Galiba coğrafyanın mevcut ağaç ve bitki örtüsüne dikkat etmesi ve muhafaza etmesi lazım. Akdeniz Bölgesi’nde hassaten Ege’de artan yangınların önünü almak için bu mühim.

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI