GeriFuat BOL Çerkes soykırımı
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Çerkes soykırımı

Kuzey Kafkasya’nın yerli halkı olan Çerkesler topraklarını işgal eden Rusya ile uzun yıllar mücadele etmiş, vatanlarından sürgün edilmiş, etnik temizliğe maruz kalmışlardır.

Rus İmparatorluğu’nun sözde sınırlarını genişletmek amacıyla başlattığı işgal, bir buçuk milyondan fazla Çerkesin vatanından sürüldüğü, 500 binden fazlasının yollarda hayatını kaybettiği, 600 binden fazlasının doğrudan öldürüldüğü bir soykırım olarak tarihe geçmiştir. Toprak işgalinden öte doğrudan Çerkes halkının yok edilmesinin amaçlandığı, etnik temizliğe dönüşen katliam 3-5 yıl değil 150 yıl sürmüştür. Çerkes köyleri basılmış, kadın-çocuk demeden binlerce insan korkunç şekilde katledilmiştir.

21 Mayıs 1864’te Çerkes’lerin yenilgisi ile resmi olarak savaş sona ermiş, teslim olup itaat etmeyen herkes hunharca öldürülmeye başlanmıştır. Sağ kalanlar ise, en ağır şartlarda Osmanlı topraklarına sürgün edilerek, ölümün envaı çeşidiyle yüz yüze bırakılmışlardır.

Yeme-içme, barınma, taşınma veya tıbbi ihtiyaçlar gibi hiçbir insani koşulun sağlanmadığı sürgünlerde insanlar adeta telef olmuştur. Bazı gemiler, gittikleri limanlara vardığında yolculardan sağ kalan olmamıştır. Rusya, katliam şeklindeki bu denli toplu ölümleri görmesine rağmen, hiçbir tedbir almadan sürgünlere devam etmiştir.

Karadeniz sahillerine sürülen yüz binlerce Çerkesin perişan haline şahit olan Rus tarihçi Berje’nin sözleri 1864 gerçeğini gözler önüne sermiştir: “Novorosisk Körfezi’nde toplanmış 17 bin dağlının bende bıraktığı korkunç izlenimi hiç unutmayacağım. Yılın bu sert zamanında neredeyse tamamen gıdasız kalan, tifüs ve çiçek salgınıyla kırılan bu halkın hali içler acısıdır. Gökyüzünün altında çıplak arazide yırtık elbiselerinin içinde katılaşmış cesediyle yatan genç Çerkes kadının ve biri can çekişen diğeri annesinin göğsünden süt emmeye çalışan çocukların manzarası hangi kalbi sızlatmaz? Benzer pek çok sahne gördüm...”

Çerkesler yolculuk ücretini ödeyebilmek için tüm mallarını hatta bazen aile bireylerini köle olarak satmak zorunda kalmıştır.

Osmanlı kıyılarına varmayı başaran insanların bir kısmı ise hastalıktan, bakımsızlıktan yine ölüme terkedilmiştir. Sürgün edilen Çerkesler için bu yolculuk ikinci bir soykırım gibi olmuş, sürülen halkın yarısı yollarda kötü şartlardan, hastalık ve gıdasızlıktan ölmüştür.

Beklenin çok çok üzerinde bir sürgünün yaşanması sebebiyle sığınılan Osmanlı topraklarında da sağ kalanların bir kısmı mevcut şartlarda hayatta kalamayacağından köle tacirleri tarafından satın alınmıştır.

Rus milliyetçileri her yıl 21 Mayıs’ı Kafkasya işgalinin sona erdiği “kutsal bir fetih günü” olarak kutlarken, Çerkesler bu soykırımın kutlanmasını insanlık suçu sayarak 21 Mayıs’ı soykırımın anıldığı bir yas günü ilan etmiştir.

Özvatanlarından sürgün edilen Çerkeslerin isteği bu vahşi soykırımın herkesçe bilinmesi ve tanınmasıdır.

Ve daha önemlisi, alınlarında bu kara leke ile yaşayanların; atalarına yaptıkları adına, Çerkeslerden özür dilemeleridir.

X

Eğitim ama nasıl? -2-

Dil, kâinatın planıdır. Evrendeki tüm olaylara dil ile nüfuz edebilir, onları dil ile ifade eder, dil ile yorumlayabilirsiniz.

Dil, bir milleti meydana getiren en önemli öğelerden biridir. Dilde birlik, haysiyetli her milletin şiarıdır, kimliklerinin sembolüdür.

Gerçek bağımsız olan her milletin eğitim dili, elbette ki kendi anadili olmalıdır. Bir ülkede yabancı dille eğitimin yaygınlaştırılması, o ülke insanını başkalarına, başka kültürlere uşak yapar.

Bize dilimizi kaybettirdiler, diğer bir deyişle evrenin planını kaybettik. Nereye, nasıl nüfuz edebileceğimizi bilmiyoruz ki, eşya ve olaylara tesir edebilelim ve onları hükmümüz altına alabilelim?

Batı, Batı diye yırtınıyoruz; Batı’nın hangi ülkesinde, kendi dillerinin dışında bir dille eğitimin yaygınlaştırıldığını görürsünüz?

Bir Alman’a ya da Fransız’a, İngilizce bir şey sorun bakalım; size cevap verirler mi? Bildikleri halde, asla İngilizce cevap vermezler. Almancanın ve Fransızcanın üzerine titrerler.

Biz ise, dilde tasfiyecilik diye bir ucubenin peşinde giderek güzel Türkçemizi mahvettik. Asırlar boyu oluşmuş medeniyet dilimizi köreltip kaybettik.

Sonunda utanmadan ne dedik biliyor musunuz, Türkçe bilim dili değildir; Türkçe ile bilim yapılamaz!

Elin oğlu (baskın kültür) kendi dilini sana dayatır ve sonunda seni böyle maskara yapar; kendi dilinle alay ettirir.

Yazının Devamını Oku

Eğitim ama nasıl? -1-

Eğitim, eğitim, eğitim...

Asıl olan eğitim diyor ve bütçenin aslan payını eğitime ayırıyoruz lakin sittin senedir, istenilen hedefin yakınına bile yaklaşamıyoruz.

Her kademedeki eğitim kurumlarının sayılarını çoğaltıyoruz, yıllarca ihmal ettiğimiz öğrenci yurtlarını da telafi etmeye başladık. Yurtsuzluğun ceremesini çok ağır bedeller ödeyerek çektik. Buradaki boşluğu, yıllar yılı FETÖ doldurdu ve çocuklarımızı bizden koparıp aldı.

Devlet bu işe uyandığında ise, ba’de harabil-Basra!

Dikkat edilirse, eğitimde dış görünüşü, yani okul ve yurt binalarını güzel şekilde yapmamıza rağmen, eğitimin içini bir türlü dolduramadık. Eğitimi eskilerin ifadesiyle tanımlarsak; zahir (dış) mamur, batın (iç) haraptır.

Eğitimin amacı, nesilleri kendine, ailesine, toplumuna, milletine ve insanlığa faydalı bireyler yetiştirmek olmalıdır.

Eğitimde en büyük yanlışımız, üretken nesiller yerine ezberci nesiller yetiştirmemiz oldu.

Eğitim için, boşuna ‘milli’ demiyoruz, aksi halde kuru kalabalıklar yetiştirmiş oluruz ki, bunların ne kendilerine, ne ailelerine, ne toplumlarına ve ne de insanlığa bir faydaları olmaz.

‘Milli’

Yazının Devamını Oku

Siyasette ilkeli olmak

Devlet ve siyaset insanları, ülke yönetimine talip olan öncü kişilerdir.

Bu kişiler, söylem ve eylemleriyle topluma yön verecek ve kalabalıkları peşinden sürükleyebilecek kıraatta olmalıdır.

Kısaca, liderlik vasfı taşımayan, o ruha sahip olmayan kişiler, bu arenada boy göstermemelidir. Hele Türkiye gibi, halkı büyük ekseriyetiyle başa bağlı bir milletin önüne düşecek kişinin, üstün vasıflarla donanımlı olması şarttır.

Aksi halde genel başkan olunabilir lakin lider olunamaz.

Siyasi partiler demokrasinin olmazsa olmazlarıdır. 2021 itibarıyla Türkiye’de 105 siyasi parti aktif haldedir. Biz gazeteciler bile, bunlardan 100’ünün ismini bilmiyoruz.

Belli ki, birileri siyasi partiyle derneği birbiriyle karıştırmış ve ortaya bu absürd manzara çıkmıştır. Zira bunların ülke yönetimine talip olma gibi bir arzuları yok, parti kurmak için parti kurmuşlar.

Halkın peşine takılacağı liderde aradığı en önemli vasıflardan biri de, kişinin ilkeli olmasıdır.

Özü-sözü bir, samimi, açık fikirli, seven ve sevilen, dava sahibi ve davasının yılmaz savunucusu, söylem ve eylemleriyle güven veren olmalıdır.

Hepsinden önemlisi, asla yalancı olmamalıdır!

Yazının Devamını Oku

Bu nasıl muhalefet?

AK Parti’nin yirmi yıla yakındır iktidarda kalmasının en büyük sebeplerinden bir tanesi de, Türkiye’de aklı başında, güven veren, tutarlı ve istikrarlı muhalefetin olmayışıdır.

Şu veya bu şekilde AK Parti’den bıkanlar bile, güvenip oy verebilecekleri bir siyasi lider veya parti göremedikleri için; ya hiç sandığa gitmiyor ya da ‘kerhen’ de olsa, gidip oyunu Erdoğan’a ve AK Parti’ye veriyor, vermek zorunda kalıyor.

Zira bir Sayın Erdoğan’a, bir de diğer, sözüm ona siyasi ‘lider’lere baktığında, mukayesenin bile mümkün olmadığını görüyor. Süleyman Demirel’in yerinde olan tabiriyle, bu ‘lider’ bozuntularına beş keçi emanet edip derenin karşına geçirmelerini isterseniz, karşıda iki keçiyle karşılaşırsınız; onları da yaralı bereli halde bulursunuz.

Allah aşkına! Kendi ülkesini yabancılara jurnalleyen ve ‘Sakın Türkiye’ye gitmeyin, orada can ve mal güvenliği yoktur’ diyen, diyebilen kişi ya da kişilerden bu memlekete ne hayır gelir? Bu ana muhalefet ‘lider’inin hali, gerçekten yürekler acısıdır. Ağzından çıkanı kulağı duymadığı gibi, nerede, hangi ülkede yaşadığının bile farkında değil.

Koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni adeta ilkel kabile devletçikleriyle bir tutuyor ve ‘Biz gelirsek, Kanal İstanbul Projesi’nde çalışmakta olan müteahhitlerin paralarını ödemeyiz’ lakırdısını edebiliyor.

Daha devlette devamlılığın asıl olduğunun bilincinde bile olmayana değil devlet idaresi, keçi çobanlığı bile verilmez, verilemez.

Bu kafa yarın kalkıp; ‘Ey bütün memurlar ve hatta emekliler! Sakın Erdoğan’a oy vermeyin! Bizi dinlemeyip AK Parti’ye oy verirseniz, yarın iktidara geldiğimizde maaşlarınızı keseriz!’ derse, hiç şaşırmayın!

Erdoğan düşmanlığı bunların akıllarını örtmüş; gözleri, hak ve hakikat namına hiçbir şeyi görmüyor ve algılayamıyor.

Yalan ve iftira üzerine kurdukları hayal dünyalarında günlerini gün ediyorlar, sözde muhalefetçilik oynuyorlar. Asla iktidara gelmek gibi bir niyetleri yok. Şayet olsaydı, AK Parti’nin uzun iktidar yıllarında, rakibinin onca yıpranmışlığına ve hatta zaman zaman metal yorgunluğuna karşı, insan, partisinin oylarını, bir milim olsun artırmaz mı?

Yazının Devamını Oku

Aydın ihaneti!

Öncellikle teşhisi doğru koymak gerekir; bizde gerçek aydın yani münevver çok azdır.

Bizde, ne okuduğuna bakmadan, okumuş insana (gazete ve hatta Tommiks-Teksas okuyana bile) aydın denmiştir. Zira kültür adına samyeli estirilen bizden başka bir ülke gösteremezsiniz!

Bizde aydın olmanın şartı kurulu düzene karşı olmak, halkının değerlerini bilmemek ve onlara, biliyormuş gibi yapıp düşman olmak, bir fikre saplanıp kalmak ve kendi doğrusundan başka doğru tanımamak.

Bakınız Attila İlhan, bizim aydınımızı nasıl tanımlıyor: “...Bizim aydınlarımızın önemli bir kesimi, kesinlikle cahildir. Dünyada ne oluyor, ne bitiyor, kesinlikle okumazlar, izlemezler. İkincisi muhakemeden yoksundurlar. Olay gözüne giriyor, onu doğru değerlendirip doğru sonuç çıkartamıyorlar. Aydınlarımızın büyük bir kısmı, inanışlarından önce menfaat peşindedirler. İşin püf noktası bu... Türkiye’nin toplumsal dinamiğinin çok hareketli, çok yüksek olduğunu düşünüyorum. Avrupa’nın en dinamik ülkesi. Bu dinamizmi büyük ölçüde halkta görüyorum. Aydınlar bitti. Aydın diye bir şey yok Türkiye’de. Çok ciddi bir ‘Kuvayımilliyeci’yim. ABD emperyalizmine bu platformda karşı çıkıyorum.”

Aydının (münevver) ilk işi, kendi medeniyetini, kendi medeniyetinin dinamiklerini bilmek ve bunları sindirmektir. Bundan başka diğer medeniyetleri de bilecek ve bunları, kendi medeniyeti ile kıyaslayıp sentez üretebilecektir.

Aydın (münevver) kendisi aydınlandığı gibi, başkalarını da aydınlatabilecektir.

Günümüzde aydın geçinen tiplere bakınız; hemen hepsinin ortak özelliği, kendi köklerine ihanet etmek ve kurtuluşu, Batı taklitçiliğinde buldum zannetmektir.

Bu yüzden kendilerini ya Amerikan, ya İngiliz, ya Fransız, ya Alman vb. ekolü olarak görürler.

Bu aydın tipinin düsturu

Yazının Devamını Oku

El insaf!

İnsaf kelimesi Arapçadır, ‘nısf’ (yarım, yarısı, yüzde 50’si) kökünden gelir.

İngilizcede fifty fifty, elli elli manasına. Dikkat edilirse, kelimenin yapısında bile bir denge, bir adalet duygusu var.

İlaç bile, yüzde 51 faydasına karşılık, yüzde 49 zararına rağmen kullanılır.

İnsanları değerlendirirken insaflı olmak gerektir. Hiçbir insana, baştan başa kapkaradır, ya da kar beyazıdır denemez. Yüzde elliden fazlasına göre hüküm verilmesi, adaletin, diğer bir deyişle insafın gereğidir.

Hatasız kul olmaz, zira insan melek değildir; hataları ve sevaplarıyla insandır. Değerlendirmede bulunurken, hataları fazlaysa kötü, sevapları fazlaysa iyi denir. Ne kadar iyi, ne kadar kötü olduğu ise yüzde 51’den yukarıya doğru gösterdiği, iyi veya kötünün durumuna göre değerlendirilir.

Siyasette ve devlette görevli olanlar da birer insandır ve hiçbirisi hatasız değildir.

Bir insan partili olabilir ancak partici olmamalıdır. Partici demek, kendi partisinde, parti mensuplarında ve liderinde asla hata görmeyen; her söyledikleri ve her yaptıklarını doğru gören kişi demektir. Objektif olamayan bu kişilerin sözlerine itibar edilmez, edilmemelidir.

Particilik, iflah olmaz bir hastalıktır, bu illete uğrayanlar asla sağlıklı düşünemezler.

Partili olmakta bir sakınca yoktur. Partili, hangi görevde olursa olsun, doğruya doğru, eğriye eğri demelidir. Partici bunu diyemez.

Yazının Devamını Oku

FETÖ biter mi?

FETÖ’nün belini kırdık, artık darbe marbe yapamazlar; dışarıdakiler Türkiye’ye gelemez, hapistekiler de çürüyüp giderler diye kimse umutlanmasın.

Zira FETÖ, alışageldiğimiz terör örgütlerinden hiçbirine benzemez, kendine özgü, evrensel bir yapısı vardır. Ve üstelik sahte de olsa din temellidir. Bu yüzden, Hasan Sabbah’ın Haşhaşilerini andırırlar. Beyinleri yıkanmış, hedefe kilitlenmiş; ne derseniz anlamaz, mankurt tipler bunlar.

Bu yapı, kendisine, Osmanlı’nın devşirme sistemini model almıştır. Aynı yöntemle, bu kez Osmanlı’nın torunlarından intikam alınmaktadır. Osmanlı’nın devşirdikleri Müslüman oluyor ve küffara karşı savaşıyordu.

FETÖ’cüler ise, devşirildikleri devlete ve devlette yaşayan Müslümanlara karşı savaşmaktalar.

Sözde işledikleri tüm bu cinayetleri İslamiyet adına yaptıklarını söylüyorlar lakin yapıp ettiklerinin İslamiyet’le yakından ve uzaktan bir ilgisi bulunmamaktadır.

Öyle ya; herhangi bir kurum veya kuruluşa giriş sınavlarının sorularının çalınıp yandaşlarına verilmesi, hırsızlık ve kul hakkını gasp değil de nedir? Bu denli alçaklıkları, İslamiyet adına işlemek ise, o dine yapılabilecek en büyük ihanettir.

Bakınız; tekrar tekrar belirtmek isteriz ki, FETÖ denilen zehirli aşta tuzu biberi olmayan tek siyasi lider merhum Necmettin Erbakan’dır. O da, bunların gerçek yüzünü bildiğinden değil, vaktiyle ihanetlerine uğrayıp, partisini (MSP) bölmelerinden dolayıdır.

Sivil olsun, asker olsun; hangi yönetim F. Gülen haininin elinden tutmadı ki?

Belli ki, bizim devlet ve millet hayatımızın tüm kurum ve kuruluşları, yerin altındakileri üstündekilerle birlikte seneler senesi, bizden habersiz sürülmüş.

Yazının Devamını Oku

Marmara da Erdoğan’ı bekliyor!

Önce, Çevre ve Şehircilik Bakan Yardımcısı, Sayın Prof. Dr. Mehmet Emin Birpınar’ın çok önemli tespitlerini sıralayalım: ‘... Bizlere nefes olmanın yanında birçok canlı türüne yuva olarak biyoçeşitliliğe ve gıda zenginliğine de büyük katkı sunuyor mavi vatanlarımız.

Bir taraftan küresel sorun iklim değişikliği ile oluşan asitleşme, diğer yandan doğrudan veya nehirlere boca edilen atıkların oluşturduğu kirlilik her geçen gün büyüyor.

Tüm bu olumsuzluklardan en fazla nasibini alan bir yer de bizim Marmara Denizi’miz.

Her bölgenin kendisine has özellikleri vardır. Bu bölgenin doğal dengesinin korunmasında bu yapının etkisi büyüktür.

Marmara’nın da böylesi bir yapısı vardır. Marmara Denizi esasında bir geçiş koridoru. Bu yönüyle zengin bir biyoçeşitliliğe sahiptir.

Ancak her iki yöndeki boğazlar, üç büyük çukurlu denizde adeta birer boğum işlevi görüyor.

Farklı tuzluluk oranlarına sahip iki denizin sularını barındıran Marmara’da, bu cihetle, iki katmanlı yapı var. Üstte düşük yoğunluklu Karadeniz suyu, altta ise yüksek yoğunluklu Akdeniz suyu bulunur. Üstte ısı değişikliği olurken, alt katmanda neredeyse bu değişim olmaz.

İki katmanlı yapı dikey yönlü karışımı sınırlandırıyor. Yüzeyde ise Marmara’nın derin çukurlarının bulunduğu Tekirdağ açıklarına nispeten oluşan sirkülasyon, özellikle de Körfez bölgelerinde çok nadir görülüyor.

Bu durum Marmara’da adeta bir durağanlık oluşturuyor.

Yazının Devamını Oku

Sosyal devlete doğru

Koronavirüs salgını, ekonomileri çok güçlü devletlerin bile ipliklerini pazara çıkardı.

ABD daha işin başında havlu attı, Japonya gibi çok dikkatli bir ülkenin de sağlık sistemi çöktü ve ülkenin başbakanı Japon halkından özür dilemek zorunda kaldı.

Aşı konusunda da dünyanın hali, altta kalanın canı çıksın anlayışından başka bir şeyi yansıtmıyor.

Halklardaki ekonomik tükenmişlikler, kısıtlamalarla birleşince, özellikle fakir ülkelerde içler acısı manzaralar meydana geldi.

Çok şükür; Türkiye’miz ta başından beri, konuya ciddiyetle eğildi ve işi dikkatle ve titizlikle götürmesini bildi. Ekonomimize ve sosyal hayatımıza olumsuz yansımaları olmadı mı? Elbette oldu lakin devlet-millet kaynaşmamız, bu durumu sabır ve sükûnla atlatmamıza vesile oldu.

Haklarını hiçbir zaman ödeyemeyeceğimiz sağlık çalışanlarımız, dünyada emsali görülmedik bir özveriyle çalışmalarını sürdürdü, sürdürüyor.

Sabırlı, kanaatkâr, zorluklara katlanan, çilekeş milletimizin gösterdiği olgunluk da her türlü takdire şayandır. Üç-beş kumarbazın ve zıpçıktı gencin bilinçsizce davranışları sizi yanıltmasın. 82 milyonluk bir ülkede, bu kadarının da olmaması anormaldir.

Sağlık altyapısında, dünyada parmakla gösterilebilecek birkaç ülkeden birisiyiz.

Bugün itibarıyla, günlük bir buçuk milyon doz aşıyı geçtik, eylül-ekim gibi de yerli aşılarımız, bizim olduğu kadar, dünyadaki fakir ülkelerin de imdadına yetişecek.

Yazının Devamını Oku

Çözülemeyecek mesele yok lakin...

Erdoğan–Biden görüşmesinin kazananı elbette ki diyalog olmuştur. Taraflar, eskiden beri birbirlerini biliyor ve tanıyordu. Zira Biden, uzun süre Obama’nın yardımcılığını yapmıştı ve özellikle Türkiye açısından oluşturulan tüm olumsuzluklarda onun bilgisi ve dahli vardı.

Uluslararası münasebetlerde esas olan, karşılıklı çıkarlardır. Türkiye-ABD münasebetlerinin temel sorunu yapısaldır. Zira ABD, karşısındaki ülkeyi eşit ortak olarak görmemektedir. O hâlâ Türkiye’yi 1940’ların Türkiye’si olarak düşünmekte ve ona göre davranış sergilemektedir.

Evet, o günlerde Türkiye, yaralarını sarmakta iken, Sovyet tehdidi ile karşı karşıyaydı. Diğer bir deyişle Türkiye, o vakitler apansız yakalanmıştı.

40’lı ve 50’li yıllardaki ikili anlaşmalarımıza bakın; hemen hepsinde kantarın topuzu kaçırılmıştır. İnönü’nün ve Menderes’in yaptığı anlaşmalar dikkatle incelendiğinde, ABD’nin niyetinin iyi olmadığı görülür.

Zira Türkiye’ye sömürge muamelesi yapmıştır. Üç kuruş verdiği borcu bile, nerelerde kullanabileceğimizi kendisi belirlemiştir. Türk Milli Eğitimi’nin yönlendirmesini, Ankara’daki ABD büyükelçisine havale etmiştir.

NATO’ya girebilmemiz için, Kore’ye asker göndermemizi şart koşmuştur.

Daha da korkuncu ise, FETÖ tipi bir yapılanmayla, devletin kılcallarına değin nüfuz ederek; eğitim adı altında, yetişkin insanımızı devşirmiştir.

O gün bugündür, içimizdeki Amerikancılara bakın, ne demek istediğimizi anlarsınız. ABD, işte bu devşirmelerle iş tutarak, içimizde fink attı. Kalkınmamızı engelledi ve darbe üstüne darbe yaptı.

Karşısında, diklenmeden dik durmaya çalışan tüm siyaset ve devlet insanlarımızı silindir gibi ezip geçti. Kimini tehdit etti, kimilerini darağaçlarına gönderdi, kimilerine ambargo uyguladı, kimilerini darbeyle alaşağı etti, vb.

Yazının Devamını Oku

Erdoğan-Biden düellosu!

Beklenen gün geldi; Erdoğan’la Biden Brüksel’de nihayet bir araya geliyor. Oysaki Biden’ın temsil ettiği demokrat başkanların, seçildiklerinde, ilk görüştükleri veya ziyaret ettikleri ülkeler arasında Türkiye de yer alırdı.

Mesela Biden’ın uzun yıllar yardımcılığını yaptığı Obama, ayağının tozuyla Türkiye’ye gelmiş ve bu fakirin de içinde bulunduğu TBMM’de tarihi konuşmasını yapmıştı.

Bu kez öyle olmadı zira Biden’ın seçimlerden takriben bir buçuk yıl önce, Erdoğan aleyhinde sarf ettiği sözler vardı. Erdoğan’ın iktidardan düşürülmesini arzuluyor ve bunun için de Türkiye’deki muhalefet partilerinin desteklenmesi gerektiğine işaret ediyordu.

Biden, seçildikten sonra, NATO’daki en büyük müttefiklerinden biri olan Türkiye’yi aramamakta uzun süre ayak diretti. Buna belki de, seçim öncesi ettiği çirkin sözler sebep oldu.

Her şeye rağmen Türkiye lideri (Erdoğan) kendisini, meşum gün olan 24 Nisan öncesinde aradı. Biden, şimdiye kadar hiçbir ABD başkanının yapmadığını yaparak; 1915 olayları için ‘soykırım’ ifadesini pervasızca kullandı.

Onun bu sorumsuz tavrı, ABD gibi büyük bir devletin başına ne denli küçük hesapçı birinin geçtiğini gösterdi. Devletine değil, ancak kendisine yakışanı yaptı.

ABD başkanı belli ki, Obama döneminde kalmış; o, hâlâ Türkiye’yi, ağzına vurulup lokması alınan eski Türkiye zannediyor.

Vaktiyle; onların amir, bizim memur olduğumuz şeklinde kurulan ortaklığın (!) devam ettiğini düşünüyor.

Halbuki Türkiye’de köprülerin altından çok sular aktı; Türk halkı vesayeti, vesayet ayaklanmasını çıplak elleriyle durdurup saf dışı etti.

Yazının Devamını Oku

Beklenen kutlu nesil

Yabancılar bizi, bizden daha iyi tanıyor.

Bizler, suyun içindeki balıklar gibi, derya içinde olup, deryanın kıymetini bilmeyenleriz.

Kendimizi tanımadığımız gibi, birbirimizin kıymetini de bilmiyoruz.

Batının bize dayattığı vesayetle hastalıklı demokrasi, gerçekte, ayaklarımıza vurulan prangadan farksızdı.

İ. İnönü, Türkiye’yi her şeyiyle ABD’nin hegemonyasına soktu. ABD; önceleri, sizin bir şey üretmenize gerek yok, her şeyi biz size temin ederiz, dedi. Peki dedik, kısa zamanda Türkiye, ABD’nin hurda mezarlığına döndü.

Asıl felaket ise, arkadan gelecekti, eğitim sistemimizi de iğdiş ederek, bizi “Biz bir şey yapamayız, üretemeyiz” noktasına getirdi. Daha yeni yeni o aşağılık kompleksini üzerimizden atmaya çalışıyoruz.

Halbuki daha o yıllarda Türkiye, uçak sanayisini kurmuş; uçak üretip dünyaya pazarlıyordu. O günün liselerinin ayarında, bugün çok az üniversite var.

ABD’ye teslim olduğumuz günden beri, bir gün olsun kendi ayaklarımız üzerinde duramadık. Hep ele güne muhtaç olduk.

Silah ve mühimmatlarına en muhtaç olduğumuz Kıbrıs Barış Harekâtı’nda ABD, bize dirsek gösterdi; yetmedi, ardından ambargo koydu.

Yazının Devamını Oku

Siyasette öncelik sıralaması!

Siyaseti şahsının ve partisinin menfaati için yapan siyasetçiden hayır gelmez. Siyaset, millet ve ülke için yapılır. Bizdeki siyasetçileri, genellikle liderler belirlemektedir. Şu halde herhangi bir siyasi mevkiye aday belirlerken liderlerin çok dikkatli olmaları gerekir.

Zira insan, evladını belirleyemez ama arkadaşlarını, kendisi belirler. Dolayısıyla bu belirlemedeki manevi sorumluluk, belirleyene aittir.

Liderlerin, kendilerini ve partilerini vasıta görüp, ülke için çalışacak, idealist kişileri bulup görevlendirmeleri lazımdır. Milletvekili ve bakanları, kendilerini aşmış ve ihtiyaç içinde olmayan kişilerden seçmek gerekir.

Hâlâ körü körüne bir sistem tartışması yapıp duruyoruz. Muhalefet tam bir şaşkınlık içinde, bindiği dalı kesiyor ve eski parlamenter sisteme geçmek için adeta yırtınıyor. Suyu tersine akıtmak için adeta yarış halindeler.

Halbuki cumhur ittifakı (AK Parti ve MHP) başkanlık sistemine geçmekle; kendilerinden ve partilerinden önce ülkelerini düşündüklerini sergilemiş oldular. Kendilerini ve partilerini düşünselerdi, parlamenter sistemde kalıp, sittinsene iktidarda olurlardı.

Bakınız; parlamenter sistemde AK Parti, 2002 seçimlerinde yüzde 34 oyla Meclis’in yüzde 65’ini oluşturdu ve tek başına iktidar oldu.

Bu tabloya bakıp, muhalefetin parlamenter sistemde ısrarını anlamak mümkün mü?

Daha sonraki yıllarda, AK Parti oyunu yüzde 49’lara çıkardı. Şu anda yapılan tüm anketlerde, AK Parti’nin ölüsü, en büyük parti olarak iktidara geliyor.

AK Parti, parlamenter sistemin altın tepsi içinde kendisine sunduğu bu denli iktidar imkânını elinin tersiyle itti ve başkanlık sistemini getirdi. Ve dedi ki, cumhurbaşkanı, en az yüzde 50 artı bir ile seçilsin.

Yazının Devamını Oku

Erken seçim hayali

Yenilen pehlivan güreşe doymazmış; muhalefet elbette erken seçimi isteyecektir. Lakin erken ya da zamanında seçim konusunda, bizim muhalefetin günah galerisine baktığımızda ‘girmişsin yenilmişsin’, ‘girmişsin yenilmişsin’, ‘girmişsin yenilmişsin’... şeklindeki hezimet tablosundan başka bir şey görülmüyor.

Dile kolay; AK Parti 2002’den beri girdiği her seçimi kazanıyor, muhalefet ise nal topluyor.

Dikkat edilirse, muhalefet partileri her altı ayda bir, erken seçim teranesiyle ortalığı velveleye veriyorlar.

Halbuki seçimlere daha iki yıl var ve ortada siyasi istikrarsızlıktan eser yok. Tüm dünyayı kasıp kavuran pandemiye rağmen, hükümet, zamanında aldığı tedbirlerle, salgından en az zararla sıyrılmak için yoğun bir gayret sarf ediyor.

Kötü gidişin çoğu gitti, azı kaldı. Sonbahara doğru düze çıkıyoruz.

Demem o ki, sadece Türkiye değil, tüm dünya ülkeleri büyük bir badire atlatıyor. Koronavirüs illetinden kurtulmak için, ülkeler adeta çırpınıyor.

Yüze yüze kuyruğuna gelmişken, dereyi geçerken at değiştirilir mi?

Muhalefet, aklı sıra pandeminin oluşturduğu olumsuz şartlardan bir an önce istifade etmek için erken seçimi dillendiriyor.

İktidar, yaptığı mücadelenin sonucunu alıp, ülkeyi rahata kavuşturmadan seçime gider mi? Gitmesi için aklını peynir-ekmekle yemesi gerekir!

Yazının Devamını Oku

ABD sirkatin söylüyor!

Duayen gazeteci ağabeyimiz Mehmet Barlas’ın, yakında yayınlanan bir makalesinin başlığı ‘Amerikalılar, yalancı Amerikan başkanlarını araştırırken doğru söyleyeni bulamadılar’ şeklindeydi.

Ne kadar doğru ve yerinde bir tespit!

Malum ABD, bir göçmenler ülkesi. Yeni kıtanın keşfiyle, Avrupa’nın gözlerini hırs bürümüş sakinleri buraya adeta hücum etti. Yerli halkı (Kızılderili) katliama tabi tutarak, köklerini kazıdı ve onların kanı üzerine oturdular.

Yaptıkları soykırımı dünyaya unutturmak için, tutunabilecekleri tek bir çürük dal vardı, o da yalandan başkası değildi. Bu yüzden ABD için herhangi bir medeniyetten bahsedilemez zira hayatiyetini gücü ve o güce dayalı yalan üzerine sürdürmektedir.

Amerikan sinema endüstrisinin çevirdiği sayısız kovboy filmleriyle, dünyanın gözü boyanmış ve gerçekler örtülmüştür. Zavallı Kızılderililer, kafa derisi yüzen vahşiler olarak gösterilmiş; toplu katliamlarına bile seyirci kalınmış ve hatta tüm bu cinayetler kahramanlık olarak sunulmuştur.

Medyanın gücüne bakar mısınız? Soykırımı yapan Amerikalı olunca, bunun adı Amerikan rüyası, Amerikan hayali oluyor!

Bu rüyayı görüp, bu hülyaya kapılmayan yok gibidir!

ABD Başkanı Biden, kalkmış, Rusya Devlet Başkanı Putin’i kendi ülkesindeki seçimlere karışmakla (manipülasyon yapmakla) suçluyor.

Şayet bahsedilen şekliyle, başka ülkelerin içişlerine karışmak suçsa, bunun daniskasını bizzat ABD yapıyor. Eli, hep Türkiye’nin içişlerinde. Türkiye’deki bütün darbelerin yönlendiricisi o. Bugün bile, darbeyle değilse de (!) Erdoğan’ı iktidardan indirmek için muhalefetle işbirliğinden bahsediyor.

Yazının Devamını Oku

Siyasette zehirli dil!

Siyasette iktidarla muhalefet partileri elbette rekabet edecekler. İktidarın icraatları muhalefet tarafından mutlaka eleştirilecektir.

Demokrasilerin olmazsa olmazı, iktidarları denetleyen muhalefet partileridir. Zira bugünkü muhalefet partileri yarının iktidarına namzettir.

Türk demokrasisi ta başından (1945) beri sorumlu muhalefet sıkıntısı çekmektedir. Bunun da sebebi, 27 yıl tek başına ve üstelik tek parti olarak iktidar olan CHP’nin, demokratik ilk seçimde hezimete uğrayıp muhalefete düşmesidir.

CHP, o gün bugündür, bu denli hezimeti hazmedebilmiş değildir. Nasıl hazmetsinler ki; devri iktidarlarında CHP’nin il başkanları, bulundukları şehrin hem belediye başkanıydılar ve hem de valilik görevini ifa ediyorlardı.

Muhalefetsiz bir sistemle ülkeyi uzun yıllar yönettiler. Bu yüzden olacak ki, iktidar olan rakibini tenkit etmek, sorumlu denetim yapmak yerine, rakibini inkâr, iptal ve hatta imha etmeyi maharet bilmiştir.

Bunu yerine getirebilmek için de, on parmağında on kara çalmayı düstur edinmiştir.

Karalamaktan öte, yıkıcı muhalefet yapmayı şiar edinmiştir. Nitekim bu durumu kendileri de övünerek dillendirmektedir: ‘AK Parti dünyanın en güzel işini de yapmış olsa, bizim görevimiz, bunu beğenmemek, yanlış bulmaktır. Millet bize bu görevi vermiştir.’

İyi de; millet size, millet adına yapılan en güzel işleri de karalayın, inkâr edin, görmezlikten gelin ve hatta bu denli hizmetleri ve yapanları imha edin diye bir görev vermedi. Millet, size, benim adıma iktidarı denetle, yanlış gördüğün icraatları tenkit et, dedi.

Benim (millet) adıma hayırlı gördüğün hizmetleri karalama, yapanları hor görme, aşağılama, dedi. Bilakis millet adına taş üstüne taş koyanı hayırla yâd et! İlle tenkit edeceksen, neden iki ve hatta üç taş koymadın diye muhalefet et.

Yazının Devamını Oku

Taksim Camisi

Taksim (Pera), ta Osmanlı’nın gününden beri, İman ve İslam noktainazarından mahzun kalmış bir beldedir. Dışarıdan bakıldığında ‘Vur patlasın, çal oynasın!’ dünyasıdır Pera. Lakin içine girildiğinde, derunları harap, kalpleri sızlayan, gözleri nemli yığınla insanla karşılaşırsınız.

Böylesi zıtlıkları bir arada tutan ilahi güce, tüm hayretinizle bir kez daha tanık olursunuz.

Geçen asrın başlarında yıkılan imparatorluğumuzla birlikte İstanbul’umuz da işgal edilmişti. Koca şehir, maddesiyle ve manasıyla mateme bürünmüştü. Her sokağında hüzün, her hanesinde yangın vardı.

Pera’nın gözbebeği Ağa Camii’nin mahzun halini, ünlü şair Nâzım Hikmet, şu dizeleriyle terennüm eder:

*

‘Ağa Camii

Havsalam almıyordu bu hazin hali önce

Ah, ey zavallı cami, seni böyle görünce

Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım;

Yazının Devamını Oku

Fetih ve Fatih

Peygamber müjdesine mazhar olan İstanbul’un fethi hadisesi, sıradan bir şehrin yönetiminin el değiştirmesi değildir.

Mehmet adlı Türk başbuğunun, Roma imparatorluk tacını giydiği ve bir çağı kapatıp yeni bir çağı açtığının resmidir bugün.

Sultan Mehmet hem fen bilimlerinde ve hem de dini ilimlerde çok iyi yetişmişti. Doğu’yu ve Batı’yı bilen ve bunları gerektiği gibi sentezleyen entelektüel bir kişiliğe sahipti.

İstanbul’un fethi, genç padişahın yegâne tutkusuydu ve bu yüzden; ‘Ya İstanbul beni alacak ya da ben İstanbul’u alacağım!’ diyerek, bu yola baş koydu.

Aynı ismi paylaştığı sevgili peygamberinin muştusuna nail olabilmek için adeta çırpınıyordu. Asırlar öncesinden bu fethi işaret eden kutlu mesaj şöyleydi: ‘Konstantiniyye (İstanbul) elbette fetholunacaktır. Onu fetheden emir ne güzel kumandan ve onun ordusu ne güzel ordudur!’

Uyanıklığındaki hülyasında, uykusundaki rüyasında hep bu müjdeli haber vardı. Gecesini gündüzüne katarak 7-24 çalıştı, gerekli tüm önlemleri aldı. Sonuçta, elbette takdir yerini bulacaktı ancak o da bunu ziyadesiyle merak ediyordu.

Onca teşebbüse rağmen, bir türlü düşürülemeyen bu kadim şehrin fethi, kendisine nasip olacak mıydı?

Fatih’in ordusu, devrinin en gelişmiş silah ve mühimmatlarının kullanmasının yanında, Akşemseddin gibi mana erlerinin dualarıyla da destekleniyordu. Maddi ve manevi ordular onun hizmetindeydi.

Zira muharebenin en kızıştığı anda, manevi hocası olan

Yazının Devamını Oku

Köklerimize saldırıyorlar!

Milletler meyve ağaçlarına benzer. Her meyve ağacının kökleri, gövdesi, dalları, meyveleri ve yaprakları vardır.

Milletlerin de kökleri (tarihi), gövdesi ve dalları (kurduğu devlet veya devletleriyle, bunların oluşturduğu medeniyeti), meyveleri (yarınlarını oluşturacak yeni nesilleri) vardır.

Milletler de tıpkı ağaçları gibi, köksüz, gövdesiz, dalsız ve meyvesiz yaşayamazlar.

Bunlar her ne kadar birbirinin tamamlayıcısı iseler de, asıl olan köktür.

Kök anadır, tarihtir, kültürdür, geleceğin muştusudur.

Ağacın dalları ve hatta gövdesi kesilebilir. Kökü sağlam oldukça, yeniden filiz verir, süzülür, boy atar; enli, boylu, devasa bir ağaç oluverir.

Kökü çıkarılırsa, büsbütün kurur veya köküne zehir dökülürse çürür ve bir daha asla sürgün vermez. Tarih sahnesinden silinir gider.

Gövdeye hasar vermek, dalları kesmek, ağaca zarar verse de, bunların telafisi zamanla mümkün olur.

Milletler (devletler) savaşlarda yenilse ve kırılsa bile, varlıklarını sürdürürler.

Yazının Devamını Oku

Kudüs siyaset üstü davadır

Şu andaki dünyanın çıban başı İsrail’dir. Hiçbir hukuk ve insanlık kuralı tanımadan, sivil yerleşim yerlerine bomba yağdırmakta; çoluk-çocuk, kadın, yaşlı demeden katliam yapmaktadır.

Dünyanın çeşitli yerlerindeki Yahudiler, Filistin topraklarına dağdan geldiler; geldikleri günden beri, bağdakileri (Filistinlileri) öz yurtlarından kovdular ve kovmaya devam ediyorlar.

Dile kolay, 500 sene Türklerin idaresinde kalan Kudüs’te kimsenin burnu kanamadı; her üç dinin mensupları da huzur içinde hayatlarını idame ettiler.

Türklerin Kudüs’ten ayrıldıkları tarih olan 1917’den beri, malum coğrafyada sürekli kan ve gözyaşı akmış, bölge halkı bir tek günü bile huzurla geçirmemiştir.

Şu hususu, sırası gelmişken ifade etmek lazım; İngiliz, Türklerle Araplar arasında nifak tohumları ekti. Türklerden de, Araplardan da kandırdığı ve birbirlerinin aleyhinde kullandığı aileler, gruplar oldu.

Mesela Bizim Cemal Paşamız, Şam’da genel vali iken, Arap kabilelerinin ileri gelenlerinin kızlarını, zorla alıp sarayına getirdiği, onları taciz ettiği ve bütün bu kepazeliklerin payitahta mal edildiği bilinen bir gerçektir.

Yine İngilizlerin, saltanat ve Hilafet vaadiyle kandırdığı Suud ve Haşimi gibi birkaç Arap aile ve aşiretin isyan ettiği ve Türkleri arkadan vurduğu da bilinen tarihi gerçeklerdir.

Mevzi olan ve hatta kendilerinin zorlamasıyla yapılan bu densizlikleri İngilizler köpürttü ve ‘Türkler, Hilafet makamını gasp etti ve Arapları sömürdü’ ile ‘Araplar, düşmanla işbirliği yaparak Türkleri sırtından vurdu’ yalanlarını yaydı; bunları okul kitaplarına koyarak, böylece her iki tarafın gelecek nesillerine de zehrini saçtı.

Bu trajik hali, Filistinli bir aydın, şu ibretli cümleyle özetliyor:

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI