Genci oynamaktan yoruldum

ZOR, çok zor bir haftaydı benim için...

Haberin Devamı

Hayatımın artçı depremlerinin son defa vurduğu bir haftaydı...
Ve galiba hayat bilgisi dersimi tam manasıyla aldığım mezuniyet haftasıydı...
“Graduate” filminin makarasının tersine sarıldığı bir mutsuz doğum haftasıydı.
Doğuştan bir öksüz ve yetim olarak, kendi kendimden yeniden doğdum...

***

Hafta, çok sevdiğim bir arkadaşımın şu sorusuyla başladı.
“Ağabey insan ne zaman yaşlanmaya başlar...”
Kırklı yaşlarının ikinci yarısındaydı...
Daha cümlesi bitmeden ne demek istediğini anladım.
Çünkü benim için bir “Deja vu”ydu o soru, yıllarca önce ben de kendi kendime sormuştum.

***

Aynı yaşlardaki bir kadın arkadaşım da o yaşlarda sık rastladığım kadınca bir telaşı şöyle anlatmıştı:
“İçimde durma koş, acele et, kaçırma, tamamla diyen bir kadın var.”
Her ikisine de dedim ki:
“İnsan bu soruyu ilk defa 40’lı yaşlarında sorar. Çünkü her şey yerli yerindedir... Hatta en güzel yıllardır.
Kendi eliyle çizdiği karizmasına, hafif bir yaş çizgisi atmayı, bir gözaltı kırışıklığı eklemeyi harika bir rötuş gibi görür...
Severek sorar bu soruyu kendi kendine...
Çünkü yaşlanmayı oynamayı sever...
Çünkü hem bedeninin, hem ruhunun her şeyle, herkesle rekabet edebileceği bir yaştır o...”

***

Devam ettim:
“Daha yaşlanmanıza epey var...”
Bu oyunu ben de çok sevmiştim, sonra yıllar geçti ve bir baktım ki artık genci oynamayı seviyorum...
Onlar o soruyu kendilerinden büyük birine sormuştu.
Benimse “İnsan kaç yaşında genci oynamaya başlar” sorusunu sorabileceğim bir küçüğüm yoktu...
Sorabileceğim büyükler ise ya zaten yaşlıydı...
Ya da genci çok kötü oynuyorlardı...

***

İşte o an, fark ettim.
Artık genci oynamaktan yorulmuşum...
Genç oyunculuk mektebinden diplomamı da aldım.
Ve o sırada “Big Lebowski” filminin harika müziği çalıyordu.
“Die Tote Stadt: Op. 12...”
Ölü bir şehrin artakalan son şarkısı...

Haberin Devamı

‘Ölü Şehir’i dinledim, sonra onu arayıp cevabını verdim

SON zamanlarda rock’n roll dinlemekten, aryaları fazlasıyla ihmal etmişim.
Sezen Aksu’nun geçen hafta Hürriyet Pazar’da söylediği o sözle kendime geldim.
Son zamanlarda Maria Callas’tan Norma dinliyormuş.
Casta Diva...
1980’li yıllarımdan beri kim bilir kaç defa tükenişin eşiğine gelmiş bir haletiruhiyeye itfaiyeci gibi yetişip o hayat yangınını söndürmüş şarkı...

***

Bu defa daha derinde, daha dipte, okyanusun ağabeyindeydim...
Norma kesmedi...
“Big Lebowski” filminin şahane müziği Die Tote Stadt’a (Ölü şehir) sığındım.
Hafta başından beri onu dinliyorum.
Durgun akan bir nehrin kenarındayım ve teşhisi hiç konamayan bir unutkanlık halindeyim.
Nâzım Hikmet’in şiirindeki o dizeler, mazimin bütün simalarıyla ve hatıralarıyla önümden geçiyor.
Ben mi ölüyüm, yoksa önümden akanlar mı, onu bile bilmiyorum.
“Halbuki yüzünüz bile aklımda değil.
Siz sadece bir rivayetsiniz.
Durup dinlenmeden işliyor kafam, durup dinlenmeden yaratıyor sizi...”

***

Heyhat, o yorgun dimağın yarattığı şey, bir aynanın sırrından ibaret...
Ayna onsuz olamıyor ama ben o aynaya baktığımda beni görmüyorum...

***

“Die Tote Stadt” harika bir düet...
Bir soprano ile bir tenorun sohbeti... İçinde sadece ölüm ve hüzün var, ama ölümü konuşmanın bile, bir yapayalnız bırakılmışlık halinden daha güzel olduğunu anlatıyor bana.
Tek kişilik bir tarikatın ilahisi gibi geliyor...
Fark ediyorum ki hüzün bazen insana yakışıyor...
Kırklı yaşların şen şakrak rötuşları ne kadar uzaksa, benim yaşlarımın hüzün çizgileri o kadar yakın...
Biri ne kadar suniyse, öteki o kadar hakikat...

***

Geçen hafta hayat okulumda tek başıma, yapayalnız ve kepsiz bir mezuniyet töreni yaptım. Zaten, kepim olsa bile havaya fırlatacak mecalim yoktu... Ve fark ettim ki, artık genci oynamaktan yorulmuşum...

***

Arkadaşımı aradım ve sorusunun tam cevabını verdim:
“Yaşlanma, artık kendinle bile rekabet edemediğin bir anda, ansızın bastıran bir haletiruhiyedir.”

***

Ve şöyle tamamladım: “Bugün, yaşlıyı oynamanın keyfini çıkar...
Çünkü yarın genci oynamak çok zor olacak...”

Yazarın Tüm Yazıları