Fırtınayı sevenler de bazen sakin limanlara sığınmalı

Dünyada ne ilginç şeyler oluyor...

Birleşik Arap Emirlikleri’nden sonra Bahreyn de İsrail’le diplomatik ilişkiler kurdu...

Yani...

Yanisi şu...

Türkiye’nin yıllarca önce yaptığı, bugün de yapmaya devam ettiği şeyi yapıyorlar...

Demek ki dış politikamızda serinkanlı bir akıl varmış...

*

Sırbistan ve Kosova...

Türkiye’nin Balkanlar’da en çok yardım yaptığı,
en dostane ilişkiler kurduğu iki ülke...

İsrail’i tanıma kararı aldı.

Orada da bir adım öteye gitti... Büyükelçiliklerini Kudüs’e taşıma kararı aldılar.

Yani şu sıralar bizim en çok karşı olduğumuz şeyi yaptılar...

Demek ki dış politikada dostluk başka, menfaatler başka şeymiş...

*

Mali’de askeri darbe oldu...

Oraya gidip masada darbeyi yapan askerin karşısına oturup ilk desteği veren yabancı, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu oldu...

Doğrudur, Macron’a karşı menfaatimiz bunu gerektirir...

Demek ki artık “darbeci” Sisi ve dolayısıyla Mısır’la da iyi ilişki kurabilirmişiz...

Çünkü orada da menfaatimiz bunu gerektiriyor.

*

Ve son olarak Oruç Reis Antalya Limanı’na döndü...

Miçotakis “Bu iyi bir hareket” dedi...

Böylece her an savaşa dönüşebilecek bir gerginlik sakin sularda demirledi...

Serinkanlı akıl, serinkanlı limana sığındı...

*

Benim bunlardan çıkardığım sonuç şu:

Bazen dış politikada sakin limanlara...

İç politikada fabrika ayarlarına dönmek herkes için en yararlı karardır.

*

Türkiye Cumhuriyeti’nin 100’üncü yılına giderken, bu yüzyılın felaketleri bize bunu söylemiyor mu...

SON YILLARDA DİNLEDİĞİM EN İLGİNÇ KLASİK MÜZİK YORUMU

Geçen cuma günü streaming platformlarına çok ilginç bir Schubert yorumu kondu.

Schubert’in “Auf dem Wasser zu Singen, D.774 Op.72” adlı bestesini Rosemary Standley söylüyor.

Ensemble Contrast ile Arnaud Thorette ve Johan Farjot çalıyor.

Schubert’in çok iyi bir bestesi.

*

Yorumu çok sevdim ama beni çok tuhaf, çok karışık duygulara götürdü...

Aksanlı olduğunu benim bile anladığım bir Almanca ile söylüyor.

Her dinleyişimde kendimi “Cabaret” filminin pervers âleminde buluyorum.

Karanlık bir yeraltı yani...

Bir yanda Nazi ürpertisi, öte yanda o korkuyu ve sıkıntıyı şizofrenik bir neşe ile yenmeye çalışan insanlar.

Boşvermişliğin, unutma çabasının direnişe dönüşmüş hali de diyebilirsiniz...

Herhalde uzun yıllar dinleyeceğim bu parçayı.

BASKET BİLE OKUMAZKEN BANA TENİS OKUTAN YAZAR

TENİS meraklısı değilim...

Televizyonda, seyircilerin hiç durmadan kafalarını bir o yana bir bu yana çevirmelerini seyretmek, bana bazen tenis maçını seyretmekten daha eğlenceli gelirdi...

Son zamanlarda birinin sayesinde seyretmeye başladım...

Bana göre Türkiye’nin en iyi tenis yazarı... Ve okuduğum tek tenis yazarı...

Bedri Baykam...

Nitekim futbol ve basket yazısını bile çok az okuduğum şu günlerde US Open turnuvası ile ilgili gelişmeleri onun OdaTV’deki yazısında okudum.

Orada anlattığı bir olay var ki, sporun çok ötesinde hepimiz için derslerle dolu...

Seyredenleriniz görmüştür ama seyretmeyenleriniz için size aktarayım.

Fırtınayı sevenler de bazen sakin limanlara sığınmalı

HAK EDİLMİŞ BİR EGODAN BİR KRİZ YÖNETİMİ DERSİ

Bu olay geçen hafta US Open Tenis Turnuvası’nda geçti...

“Son 15 yıla damga vuran üç muhteşem oyuncu Federer, Nadal ve Djokovic, bu sefer yarı finallerde yoktu.

İlk ikisi turnuvaya katılamamıştı ve herkes Djoko’nun bu turnuvayı nispeten rahatça aktifine geçirerek Nadal ile arasındaki slam şampiyonluk farkını bire indireceğini sanıyordu.

Oğlum Suphi’ye ‘Göreceksin, evdeki hesap çarşıya uymayacak, Djokovic, turnuvayı kazanamayacak. Murphy kanunları devreye girer’ dedim.

*

Ben bunu söyledikten iki gün sonra, Djoko turnuvadan diskalifiye edildi, malum olay nedeniyle. Bilmeyenler için hatırlatalım, 6-5 mağlup duruma düşünce, köşe değişimine giderken sinirle elindeki topu arkasına atıyor ve orada duran yan hakemin boğazına geliyor, kadın yere düşüyor 4 dakika maç duruyor ve arkasından başhakem sahaya inerek kendisini diskalifiye ettiklerini dünya bir numarasına bildiriyor.

*

Bu olay yaşandıktan hemen sonra her kafadan sesler çıkarken, Djokovic ve ekibi, kriz yönetimini çok başarılı bir şekilde yürütüyorlar ve Djokovic, gerek turnuvadan gerek toplumdan gerek topun geldiği hakemden özür dileyerek bunu bir olgunlaşma, özeleştiri ve gelişme fırsatı olarak değerlendirileceğini açıklıyor, tartışmaları bitiriyor.”

EGO DERSİ

BİR kere daha öğrendim...
Hak edilmemiş ego kontrolsüz bir felakettir...
Hak edilmiş ego ise...
Gerektiğinde özür dilemeyi...
Gerektiğinde geri çekilmeyi, yani kriz yönetmeyi bilir.

Fırtınayı sevenler de bazen sakin limanlara sığınmalı

ÇOK GÜZEL BİR CARMEN FOTOĞRAFI

UZUN yıllar gazete yöneticiliği yapmanın bende bıraktığı bazı izler var.
Instagram’da, Pinterest’te ne zaman çok güzel bir kadın fotoğrafı görsem kaydediyorum.
Bu da Pinterest’ten...
Bir “Carmen”
fotoğrafı...
Carmen, operaya hiç ilgisi olmayanların bile bildiği bir opera karakteri...
Operada kadın deyince herhalde çoğumuzun aklına gelen ilk isim...
Şunu söyleyebilirim.
Bugüne kadar gördüğüm en güzel Carmen fotoğrafı bu...

Fırtınayı sevenler de bazen sakin limanlara sığınmalı

PORTRE

DÜZELTMEN ANNE FOLKCU BİR BABA

Rosemary Standley 1979 Paris doğumlu bir Fransız-Amerikalı şarkıcı.

Annesi Le Monde gazetesinde düzeltmen olarak çalışan bir Fransız kadın.

Babası Ohio’lu bir Amerikalı folk şarkıcısı.

Sorbonne’da okumuş, sonra konservatuvara girmiş.

Birçok dilde şarkı söylüyor. Sahnede dinlemeyi çok istediğim bir sanatçı...

İKİ DÜZELTME

PAZAR ve pazartesi yayınlanan Spotify mülakatında iki küçük karışıklık olmuş.

1- Pazar günü koyduğum “Dört rap’çi bir Sezen” bu yaz en çok dinlenen 5 sanatçı demişim. Doğrusu “Bu yılın ilk 6 ayında en çok dinlenen 5 sanatçı” olacaktı.

2- Spotify’ın kullanıcı sayısının bu yıl pandemi döneminde geçen yıla göre yüzde 29 arttığını yazmıştım. Bu rakam da Türkiye değil dünya genelindeki büyüme olacaktı.

KATKIDA BULUNANLAR
Sayfa Editörü: Firuzan Demir
Foto Editörü: Umut Veis
Düzeltmen: Metin Usta
Tasarım ve Uygulama: Selma Songül Zengin

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Eminim MİT şu iki olayı ve bu fotoğrafları görmüştür

Şimdi yazacağım “perde arkası” bilgiler 24 saat arayla bana ulaştı.

Biri Kudüs’ten...

Öteki Riyad’dan...

Eminim bana ulaşan bu bilgiler ve bu fotoğraf şu an MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın önünde de bulunuyordur.

KUDÜS’TEN GELEN İSTİHBARAT: Önce Kudüs’ten gelen çok önemli bilgiyle başlayayım...

Konuşan kişi Majdi Khaldi...

Kudüs’ün tanınmış ailelerinden birinin mensubu...

Ancak 2006 yılından bu yana Filistin Devlet Başkanı

Yazının Devamını Oku

Cumhuriyet Gazetesinde gizli edebiyat savaşını kim kazandı

Cumhuriyet gazetesinde 18 Eylül gününden beri gizli bir edebiyat savaşı yaşanıyor.

Aslında savaş gazetenin açık sayfaları üzerinde...

Ama sayfalara yansımayan bir bölümü var ki onu da ben anlatayım.

*

Savaş 18 Eylül günü eski bir büyükelçi ve çok beğendiğim bir edebiyat denemecisi olan Oğuz Demiralp’in Cumhuriyet Kitap Eki’nde yayınlanan bir yazısıyla başladı.

Yazısı, kendi payıma resim sanatı konusunda Türkiye’nin en iyi denemecisi olarak gördüğüm Mehmet Ergüven’in kitapları üzerineydi. Ancak savaş Mehmet Ergüven yüzünden değil, yazının girişinde ve ileride bir yerde kullanılan kavram yüzünden patladı.


Yazının Devamını Oku

Muhafazakâr Cihangir'in kızı ve erkeği nerede tanışır

Bundan 6-7 yıl önce muhafazakâr bir gazetenin kadın muhabiri benimle röportaj yapmak istedi.

Fotoğraf çekmek ve konuşmayı yapmak için de beni İstanbul’un At Pazarı semtine götürdü.

At Pazarı Fatih’te bir yer...

Osmanlı döneminde at satılan yermiş. Bugün “Muhafazakârların Cihangir’i” olarak tanınıyor.



*

Yazının Devamını Oku

Arap âlemi ortasında çırılçıplak bir erkek

1) AH benim karışık başım...

Memleketin bunca sorunu varken bakın nelerle uğraşıyor.

Neyse ki şu fani dünyada yalnız değilmişim.

COVID-19 belasıyla mücadele eden İtalyan hükümeti de böyle bir günde bakın neyle uğraşmaya karar vermiş.

Michelangelo’nun ünlü Davut heykelinin bire bir ölçüde 3D replikası yapılacakmış.

Bence buraya kadar pek ilginç hiçbir bir şey yok.

Davut heykelinin bugüne kadar yüzlerce replikası yapıldı.

Las Vegas’ta Caesars Palace Oteli’nde bile bire bir replikası var.

Yazının Devamını Oku

Bu masadaki tabaklarda sarma ve sigara böreği var ama iki meyve eksik

Son zamanların en renkli ve ilginç dış politika yazısını dün Hürriyet’te Sedat Ergin’in köşesinde okudum.


Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Pompeo’nun Yunanistan’a yaptığı resmi ziyaretin perde arkasını çok güzel anlattı.

Böyle bir yazının çalıştığım Hürriyet gazetesinde çıkmasından dolayı da gurur duydum.

*

Yazı büyük ölçüde bu fotoğrafta gördüğünüz Girit’in Hanya bölgesinde çekilmiş fotoğraf üzerine kurulu.

Yer Yunanistan Başbakanı Miçotakis’in baba evi.

Sedat mönüde neler var onu bile yazmış.

Çok tanıdık bir mönü.

Yazının Devamını Oku

Fenerbahçe'nin takipçisi neden 3.4 milyon daha az

Kulüplerin sosyal medya hesaplarının rakamlarına girdim. Girdim ve bir Fenerbahçeli olarak beni çok şaşırtan bir durumla karşılaştım.

Instagram’da Fenerbahçe’nin, Galatasaray’dan 3.4 milyon daha az takipçisi var.

Eğer “takipçi” sayısı “taraftar” sayısını yansıtıyorsa yıllardır “Türkiye’de en çok taraftarı olan kulüp Fenerbahçe’dir” inancım yerle bir olacak demektir.

Ancak iki kulübün takipçi profillerini ve davranışlarını çok dikkatle izlediğimde tuhaf bir durumla karşılaştım.

Sekiz yaşımdan beri iyi bir Fenerbahçeliyim ama önyargılı bir Fenerbahçeli olmamaya çalıştım.

O nedenle kulüplerin takipçi profillerini ve davranış biçimlerini vereceğim, yorumu sosyal medya analizcilerine bırakacağım.

GALATASARAY

Yazının Devamını Oku

Bugün savaş olan o bölgede 3 yılda 4 büyük olay gördüm

Komünizm duvarlarının yıkılmasından bir yıl öncesi ile 3 yıl sonrası arasında, yani 1988 ile 92 arasında Kafkasya’da 4 olayın tanığı oldum.

Hürriyet’in hem Ankara hem de Moskova temsilcisiydim.

*

Birinci olay: Sovyetler Birliği döneminde 26 Ermeni’nin öldürülmesinden sonra bütün dünyaya kapatılan Sumgait şehrine girmesine izin verilen ilk iki gazeteci rahmetli Mehmet Ali Birand ve bendim...

Sumgait olayları hâlâ karanlıktır.

*

İkinci olayı 1989’da yaşadım. Yanımda Sovyet Dışişleri Bakanlığı’ndan bir yetkili ile birlikte Bakü’deydim.

Orada Azeri Yazarlar Birliği’nin düzenlediği bir basın toplantısındaydım.

Bir ara gözüm yan tarafta sessizce izleyen zayıf sakallı bir adama takıldı.

Yazının Devamını Oku

Müzikte müzayede tarihinin rekoru işte burada kırıldı

Baştan uyarayım.

Siz de “Memleketin bunca meselesi varken sen nelerle uğraşıyorsun lobisi”ndenseniz bu yazıyı atlayın.

Çünkü bugünkü konum, 1970’ler ve sonrasının en efsane rock gruplarından birinin gitarları olacak.



*

İlgilenenler okumuştur. Geçen yıl yine bir pazar günü Pink Floyd grubunun gitaristi

Yazının Devamını Oku

Türkiye'nin en gizli kapaklı ve en açık magazincileri kimlerdir

Pandemi sırasında magazinin önemini bir kere daha anladım. Setler, sahneler, kulüpler kapanınca magazin de en büyük kaynağını yitirdi. Zaten grileşmiş hayatımızın rengi iyice kaçtı. Eve kapandığım günlerde magazinin önemini daha da iyi anladım. Oturup küçük ve şahsi bir “Magazin ansiklopedisi” yaptım. İşte magazinde Türkiye’nin enleri...

MAGAZİN ÂLEMİNİN KURUCU BABALARI

En renkli ve en eski siyasi magazinci: Müşerref Hekimoğlu... 1970’lerde Ankara yıllarımın en renkli ve güzel gazetecisiydi. Cumhuriyet gazetesinde ve ANKA Ajansı’ndaki yazılarının hastasıydım.

En korkulan magazinci: Hiç kuşkusuz rahmetli Çetin Emeç ve başında olduğu Hafta Sonu gazetesi... Magazin haberi ile bakan deviren gazeteci olarak tarihe geçti.

Magazine en sınıf atlattıran fahri magazinci: Banko Hıncal Uluç. Sanat, edebiyat, kültür ve daha birçok alanı magazin coğrafyasına o soktu.

En edebi magazinci: Selim İleri. 70’li ve 80’li yıllarda hazırladığı kültür sanat sayfalarında edebiyat, sinema ve sanat dünyasının ünlü simalarının evlerini ve dedikodularını öyle harika bir tarzla anlatırdı ki, benim magazinci olmamda çok etkisi oldu.

Cihangir fısıltı magazininin en derin babası: Sabiha Deren ve Yeni Sabah gazetesindeki köşesi “Fısıltı”... Hiç şüphesiz bugün “Düzeyli magazin” denilen Cihangir magazinciliğinin kurucu babası o. Gerçek adı da Hakkı Devrim.

Babıâli’nin en yazmayan magazincisi: Ergil Tezerdi.

Yazının Devamını Oku

Bana ve Beatles'a siyah dik yaka kazak giydiren kadın

İzmirli bir delikanlı olarak bana “varoluşçuluğun siyah dik yaka kazağını” giydiren kadındı o...

Sadece bana değil, 1963 yılında Beatles’a da siyah dik yaka kazağı giydirip “With The Beatles” kapağına bu kazaklarla poz verdiren kadın yine oydu...

Adı Juliette Greco’ydu...

Fransa’da Saint Germain semtinin egzistansiyalizmin başkenti olduğu yıllarda, o sol entelektüel mahallenin kraliçesiydi...

Onun ilk fotoğraflarını, İzmir Namık Kemal Lisesi bahçesinde, Varlık Yayınları’ndan Sartre, Camus ve Gide’i okurken görmüştüm.

Ben, egzistansiyalizmin ne olduğunu öğrenmeden önce egzistansiyalist olan bir neslin çocuğuyum...

*

Beatles

Yazının Devamını Oku

İkinci bakışta bu karede gizli bir triumvira gördüm

Bu fotoğraf 2018 yılında İstanbul’da yapılan Suriye zirvesinden sonra çekilmiş bir kareydi...

Fotoğrafın en solunda bir lider daha vardı ve o da Putin’di.

O gün bu kareyi yorumlayan bir yazı yazmıştım...

Hepsinin beden dilini ve psikolojilerini yorumlamıştım.

Önceki gün telefonla yapılan üçlü zirveden ve AB’nin Türkiye’ye yaptırımlar çıkması beklenen zirvesi ertelendikten sonra bu kareye bir de şu açıdan baktım.

Bu fotoğrafı çok sevdim... Çünkü dış politikada Cumhurbaşkanı ve ülkemi görmek istediğim yeri anlatıyor...

Yani Avrupa’yı...

Dolayısıyla, ülkemin Cumhurbaşkanı’nı o fotoğrafta Avrupa ile el ele görmek bana umut veriyor.

Yazının Devamını Oku

Şömine odununu 'uncut' seyretmek istiyorum

Halil Sezai olayına bilerek mi girmedim...

Yoksa içimden mi gelmedi pek karar veremedim.

Ama bu topa girenlerin yazdıklarını, Instagram ve Twitter’da oluşturulan sosyal medya jürisinin neredeyse oybirliğiyle aldığı “Tutukla” kararını görünce, doğrusu bir jüri üyesi olarak ben de görüşümü yazmadan duramadım.

İşte benim itiraz şerhim:

*

BİR: Sosyal medyaya yansıtılan görüntüleri seyrettim, olayı tam anlayamadım.

Vardığım sonuç şu oldu:

Görüntüler ya çok yeteneksiz bir montajcının ya da çok manipülatif bir makasçının elinden çıkmış gibiydi.

*

Yazının Devamını Oku

Yuh artık, bu adamları bir de uçaklarınıza mı alıyorsunuz

O gazetenin manşeti önüme geldiğinde, önce üzerinde durmadım.

“Pisliğin teki” deyip geçtim...

Ama iş büyüdü...

Büyüyünce de Hürriyet’in Atina muhabiri Yorgo Kırbaki’yi arayıp sordum:

Neyin nesidir bu gazete?

“Aşırı sağın da aşırı sağı bir gazetedir...”

Ya tirajı nedir? Kim alır, kim okur?

“Yunan gazeteleri artık tiraj açıklamıyor. Ama son açıklamada 5-6 bin satan (bana göre bedava dağıtılan) bir gazete...

Yazının Devamını Oku

Erkek heykelleri arasında iki kadının iki ayrı hikâyesi

Sharon Stone... Patti Smith... Joan Baez... Jennifer Garner... Jennifer Lopez... Kristen Bell... Reese Witherspoon... Kate Hudson... Stevie Nicks... Barbra Streisand.. Annie Lenox... Dünyaca tanınmış sanatçılar...

Dünyaca tanınmış siyasetçiler... Bütün bu insanlar önceki gün ve dün Instagram’da bir kadının ardından veda mesajları attılar...

Bugün size, erkek heykelleri altında oturan bu iki kadının hikâyesini anlatacağım...



*

Hikâyeme, önce sağdaki kadından başlayacağım.

Yazının Devamını Oku

Hadi biz Türkleştirildik ya sen 'Ne'leştirildin'

Adının önünde Prof. unvanı var...

ODTÜ gibi muhteşem bir üniversitede sosyoloji okumuş...

Gidip Amerikalarda eğitimine devam etmiş....

Bir de İran Araştırma Merkezi’ni kuran kişiymiş...

*

İşte bu hoca çıkıp televizyonda insanların gözüne baka baka, “Balkan göçmenleri Türk değildir, Türkleştirilmiştir” diyor...

Orada da durmuyor devam ediyor:

“Bunlar Türkçeyi bile sonradan öğrenmiştir” diyor...

Ve sonunda asıl söylemek istediği noktaya geliyor:

Yazının Devamını Oku

'Tanrı parçacığı' yerin 100 metre altında mı, gökyüzünde mi

13 yıl önceki kazadan kurtulan CERN Yedilisi'nin son üyesi Prof. Serkant Ali Çetin anlatıyor (3)

Anladım, şimdi artık işin en heyecanlı bölümüne, çarpışma anına gelelim. Ama önce bana neyi hızlandırdığınızı ve protona bir tekme atmanın, bir tokat atmanın kaça mal olduğunu anlatın.

İşin aslında en ucuz kısmı neyi hızlandırdığımız. Protonu hızlandırıyoruz. Proton ne? Hidrojen. Hidrojen atomundaki elektronu sıyır, al sana proton. Çünkü hidrojen temelde bir proton ve etrafındaki bir elektrondur. En basit, periyodik cetveldeki başlangıç atomumuz yani.

Bunu nasıl elde ediyorsunuz?

Hidrojen tüpümüz var. Yani bildiğimiz küçük bir şişe büyüklüğünde oksijen tüpleri gibi. Bir tüp bizi aylarca götürüyor. Bir prosesle o hidrojenler elektronlarından ayrıştırılıyor ve haliyle artı yüklü hidrojen haline geliyorlar. Ama artı yüklü hidrojen dediğin, yani elektronsuz hidrojen dediğin şey zaten protonun tek başına hali. Biz onları alıyoruz ve bunları “bohça” haline sokuyoruz.

Bu bohçalardan iki tanesini mi alıp çarpıştırıyorsunuz?

Bir tane protonu elde ederek hızlandırmak hem zor hem de aynı zamanda değmez. Biz aşağı yukarı 10 üzeri 11 tane yani birin yanına 11 tane sıfır koyun o kadar sayıda proton hızlandırıyoruz, bir bohça dediğimiz bu. Bu da 100 milyar ediyor. Yaklaşık 100 küsur milyar tane protonu, bir arada hızlandırıyoruz. Ve bu çok ama çok küçük bir hacim içinde. Yani şu elimdeki çakmağı düşünün bunun gibi bir tane daha karşıda hazırlanmış...

HER SANİYE 40 MİLYON BOHÇA KARŞI KARŞIYA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Bir tekmeci, bir tokatçı ve tanrı parçacığına ilk adım

13 yıl önceki kazadan kurtulan CERN Yedilisi'nin son üyesi Prof. Serkant Ali Çetin anlatıyor(2)

Serkant Hocam, Dan Brown’ın romanında okuduğum günden beri CERN’e gitmek isterim. Ne yapıyorsunuz orada, yerin 100 metre altında? Nerede başladı bu hikâye?

Anneannemin evinde başladı. Ben küçükken anne ve babam çalıştığı için anneannem bana bakardı. Anneanne evinde de çok fazla oyuncak yoktu. En güzel meşgalem eski gazete kâğıtlarını alıp anneannemin yere serdiği bir çarşaf üzerinde kesmekti. Derdim gazeteyi kaç parçaya bölebileceğimi anlamaktı. Çünkü durmadan parçalayabildiğime göre içinde bir şey olması lazım. Sonradan öğrendim ki sadece matematiksel olarak bir şeyi sonsuz kere parçalayabiliriz. İşte buna ‘parçacık fiziği’ diyoruz. Her şeyin nüvesinde daha da ne olduğunu anlamak.

BİR PİNPON TOPU ATARAK DUVARI DELEBİLİRSİNİZ

İtalyan Fizikçi Carlo “Bilimde görmediğimiz bir şeyi anlamaya çalışırız” diyor. Siz görüyor musunuz?

Bir pinpon topu alalım, bunu bir duvara atarsak öteki tarafa geçmez. Ama teorik olarak geçmesi mümkündür. Biz buna “Tanımlanabilir olasılık” diyoruz. İşte evrenin şöyle bir gücü var. Bizim 30 birimle geçebileceğimiz bir duvarı o 3 birimlik enerjiyle atıp öbür tarafa geçirebiliyor. Günlük hayattaki işleyişte bunları beynimize kabul ettirmek zor. Kuantum deryası böyle sürprizlerle dolu.

CERN BİZİM BÜYÜK KULÜP GİBİ BİR YER

Peki İsviçre’deki CERN’e gidersek, orası neresi? Gerçekten Dan Brown’ın anlattığı gibi esrarengiz bir yer mi?

Yazının Devamını Oku

Ucu melekler ve şeytanlara giden bir kazadan 13 yıl sonra

Türk bilim tarihinin en karanlık 24 saati 30 Kasım 2007 günü yaşandı. Şimdi 13 yıl önce yaşanan o karanlık güne dönüyoruz.

O gün İstanbul-Isparta seferini yapan uçak, normal saatinde kalkmış ve rahat bir yolculuktan sonra Isparta Süleyman Demirel Havalimanı’na doğru alçalmaya başlamıştır.

World Focus şirketinden kiralanan yolcu uçağında 7’si mürettebat 57 kişi bulunmaktadır.

Ne olduysa o iniş anında olur. Uçak havalimanının yakındaki bir dağa çarparak parçalanır.

İşte bu uçak, Türk bilim tarihinde, ünlü romancı Dan Brown’a kadar uzanacak bir tartışmayı başlatacaktır.

MELEKLER VE ŞEYTANLARIN MERKEZİNE GELEN HABER

Uçağın yolcularından biri Engin Arık adında bir kadındır. Onun kazada öldüğü haberinin ulaştığı yerlerden biri, Türkiye’den uzakta, yerin 100 metre altında dünyanın en ilginç deneylerinden birinin yapıldığı yer.

Burası, bütün dünyanın

Yazının Devamını Oku