GeriAziz DEVRİMCİ Ölümsüz anlar
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Ölümsüz anlar

Bilir misiniz? Bir göz vizördeyken, deklanşöre yarım dokunuşla içinize derin çekip zamanı dondurmak için tuttuğunuz nefesin, vücudu kaskatı kestiği anları...

Ölümsüzleştirmek istediğiniz manzaranın, aşkın ve mutluluğun o eşsiz enstantanesi için doğru zamanda tam dokunuşu beklerken geçen sürenin yaşattığı gizemli bilinmezliği...
O anlarda tesadüfen kadraja giren martının deniz üzerindeki süzülüşünü kıskandığınız ama nefesinizi kaçırmamak için yutkunduğunuz sabrın, damağa bıraktığı lezzeti...
Tam dokunuştan sonra duyduğunuz deklanşör sesi ve boşalttığınız nefesinizin ısısıyla yeniden canlanan yaşamın oh! dedirten rahatlığını...
Her karesi hayal meyalken yıkandığında berraklaşan film şeridinde, merakla beklediğiniz “o ölümsüz anların” kâğıda basılı kokusunun kalp ritmine de yansıyan hazzını...
Bilir misiniz?

Ölümsüz anlar

ANADOLU LEZZETLERİ FOTOĞRAF YARIŞMASI

Belki bilemeyebilirsiniz. Bu tarif etmeye çalıştığım hisler, manuel fotoğraf makinesi kullanılan, duygunun deklanşöre bastığı dönemlerden kalma. Ölümsüz fotoğraf sanatçısı sevgili Semih Ural’ın fotoğrafla aşk yaşamasına sebep muhtemel hisler de olabilir. TED Ankara Koleji ve fotoğraf dünyasından isimlerin yer aldığı Semih Ural Arkadaşları Platformu(SUAP) ile Ankara Kızılay Rotary Kulübü işbirliğiyle “Gastronomi Fotoğrafçılığı” dalında “Anadolu Lezzetleri” başlıklı bir fotoğraf yarışması düzenleniyor. Anadolu’nun geleneksel yemek kültürünü canlı tutmak dileğini fotoğraflarına fazlasıyla yansıtan Semih Ural’ın, Anadolu’nun unutulmaz yemekleri ile birlikte ölümsüzleşmesi benim de en büyük dileğim. Halen öğrenciyseniz, bu yarışmaya yüreğinizi koyabilirsiniz. Çevrim içi düzenlenecek yarışmanın detayları, “Semih Ural Fotoğraf Yarışması” isimli Facebook hesabında. Göz atın!

Ölümsüz anlar

KUMSAL’DAKİ ÇOCUKLUK

Restorana gidilirken çocuklara en yeni kıyafetler giydirilir ve sıkı sıkı tembih edilirdi: “Yerinizden kalkmak yok”, “Yüksek sesle konuşmak yok.” Eğer kulak asmazsanız bir daha restorana götürülmez, orada önceden yediğiniz güzel yemeklerin, damağınızda kalan tadı ile avunurdunuz.
Hülya, RV, Washington, Körfez, Karadeniz... Çocukluğumuzun Ankara’sındaki unutulmaz restoranlarından aklıma gelenler. Bu restoranların değişmez çocuk menüsü ise ızgara köfte veya terbiye edilmemiş kuzu şişin yanında tereyağlı pirinç pilavı ve tabii ki altın sarısı renginde kızarmış patates. Uzun yıllardır, çocukken oralarda yediğim kuzu şişin damağımda kalan tadıyla avunur olmuştum. Yukarıda saydığım restoranların geleneğini gerek mutfağı, gerekse çalışanları ile sürdüren Nene Hatun Caddesi’ndeki Kumsal Lokantası’nda -Savaş Tütel’in ısrarıyla- yediğim terbiye edilmemiş kuzu şişin beni çocukluğuma götürdüğünün farkına vardığımda duygularımın da lezzeti çocukluktu ve “Bir daha istiyorum” dedim. Kuzu şişin yanındaki pilav ve kızarmış patates de aklımda kalan o çocukluk lezzetindeydi. Küçükken izin verilmezdi ama benim çaktırmadan ete sürdüğüm hardalın burnumdan çıkıp gözlerimi yaşartan acısı bile tatlı tatlı gülümsetti. 60 yıllık şef Osman ağabeyin, sırtıma koyduğu elinin sıcaklığı ile “Afiyet olsun” deyip göz kırpması da çocukluğumdan kalan tanıdık bir duyguydu. Bence çocuklarınızla Kumsal’a gidin, hatta anne ve babanızı da alın. Neden mi? Gidince hatırlayacaksınız.

FADO ‘KIVANÇ’LA SUNAR

CARPACCIO

Ölümsüz anlar

Ankara’nın bana göre en keyifli meydanıdır “Şili Meydanı.” Son zamanlarda açılan kafe ve restoranların kattığı şenlikli havasıyla da uzun yıllar bu durumunu koruyacak gibi görünüyor. Unutulan yemeklerin tadımcısı Savaş ve Bilkent’teki Üniversite yıllarımdan tanıdığım sevgili Gültekin Onay’la birlikte gittiğimiz “Fado Lounge”, atmosferiyle Şili Meydanı keyfini dorukta yaşatmasıyla biliniyor. “Lounge” kelimesini son zamanlarda açılan bazı mekânlar kullanıyor. Türkçe karşılığı, salon ya da dinlenme salonu. Diğer bir anlamı da bazen yaşlı-genç fark etmeden hepimizin ihtiyaç duyduğu, uygun bir tabir diye nitelendirebileceğim “aylaklık etmek.”
Birkaç saat önce Kumsal’da hatırladığım çocukluğumdan sonra geldiğim Fado’da gençlik günlerindeki aylak halimle adeta bir “dejavu” vaziyeti oluşmuş, uzun yıllardır görmediğim tanıdık yüzlerle karşılaşmakla da zihnim zevkten karıncalanmıştı. DJ Fatih’in geçmişten yolladığı nağmelere kapılmış, kimi ayakta, kimi oturarak sohbet edip aylaklığın keyfini çıkarırken, Fado’nun sevgili şefi Kıvanç Pehlivan’ın kendi elleriyle hazırlayıp, kendi elleriyle servis ettiği, portakal, zeytin ve meşe odunuyla islenmiş “carpaccio” anı donduruyor, lezzetten mest oluyorsunuz. Bazen aylaklık etmek gerek. Fado’ya uğrayın.

X

Yemeğin iyileştirici gücü

“Bir kalbi kazanmak ile kaybetmek arasında ince bir çizgi vardır. Adı, üslup.” (La edri)

Yemeğin esas anlamı sorulsa ben “paylaşmak” derim. Tabii ki yemeği paylaşmak en başında geliyor. Yemek pişirmenin iyileştirici gücünün farkında olanlar, yemek pişirmenin bir terapi yöntemi olduğunu bilir, yalnızlıklarını yemek pişirerek atlatır, pişirdikleri ile geçen zamanda mutluluğu duyumsarlar. Acı, sevinç, hüzün ve neşenin hiç kimse olmadan yaşanamayacağını düşünenler de yemeğin birleştirici gücüne inanırlar. Özelikle yemek pişirmeyi zül sayıp, yemekten içmekten kesildiğiniz zor günlerde; eş, dost, akrabanın sevgiyle pişirip getirdiği bir tencere çorbayı birlikte kaşıklarken aslında çorbayı değil içindeki sevgiyi kaşıkladığınızı fark edersiniz. Hastaysanız, içtiğiniz çorbanın şifa olduğunu sanırken, şifanın çorbayı pişiren elde olduğunu sevgisinden anlarsınız. Acı günlerinizi atlatmak için ihtiyacınız olan yemek değildi zaten, çorba bahaneydi kaybolacağını düşündüğünüz sevginin dostlarla birlikte geri dönüşü şahaneydi. Evlenirsiniz, bebeğiniz doğar, yeni işe başlarsınız, taşınırsınız, acıyı paylaştığınız gibi mutluluğu da paylaşmak gereksinimi duyarsınız. Dost, akraba, komşu yine devrededir, kimisi börek yapar, kimisi kek, kimisi bir tencere kuru fasulye pişirir, tuzu biberiyle sofrayı kurar kimisi... Hepsinde hedef paylaşmaktır ve bu paylaşımla açığa çıkan samimi sevginin ruhumuza verdiği güvende olma hissidir. Doğum ya da ölümün ağırlığı paylaştıkça hafifliyor; paylaşmanın en samimi yolu ise sevgiyle pişirdiğiniz yemeğin bahanesiyle sevdiklerinize sımsıkı sarılmaktır.



İŞKEMBE DOLMASI (KİBE)

Çok yakın zamanda yukarıda giriş yazısında bahsettiğim duyguları aile olarak bire bir yaşarken, kaybımızın acısını akraba ve dostlarımızın yakın ilgisiyle, sevgisiyle hafiflettik. Sevgili kardeşim Metin’in aramızdan ayrılışının kırkıncı gününü zikredene kadar tek gün dahi dost ve akrabadan yoksun geçirmedik. Geçirdiği ağır hastalığı yeni atlatmasına aldırmadan, çok ağır emek isteyen, külfetli ve kadim Mardin yemeği ‘işkembe dolması’ üşenmeden pişiren Emel (Avcı) sultanın gösterdiği sevgi eşsizdi. Gerek hazırlanışında, pişirilişinde, gerekse tüketildiğinde; bir toplanma ve paylaşma yemeği olan işkembe dolması yılda sadece kış aylarında birkaç kez tüketiliyor. Kuzu İşkembelerinin iyice temizlenmesi için birkaç gün boyunca sürekli sıcak su ve tuzla ovalayarak tüm kirlerinden arındırmış Emel Sultan. İri kuzu kuşbaşı etleri, kuyruk yağı ve pirinçle birlikte kavurmuş, üzerine kuru nane, tuz, karabiber azıcık da yenibahar serpiştirmiş. İşkembenin dikdörtgen parçalar haline bölünmesi, iplikle üç kenarının dikilip, içi doldurulduktan sonra kalan son kenarının dikilmesine ayrı bir emek harcamış. Yürek büyüklüğündeki parçaları tencereye dizerken arasına kendi yüreğini de koymayı unutmamış. Pirincin miktarı kadar suyu ekleyip, üç saat kısık ateşte pişirdikten sonra sonuç muhteşemdi. Yemek biraz ağırdı ama biz sevgiden hafiflemiştik.

Yazının Devamını Oku

Ne yiyorsak oyuz...

“Herhangi bir hücre, içinde bulunduğu çevrenin biyokimyasal fotoğrafıdır.” (Andre Voisin - ‘Soil, Grass, Cancer’ isimli kitabından)

Yediklerimizin içindeki ‘karmaşık’ isimli kimyasal katkıların kattığı zehir ve sinsice türeteceği hastalıklar, vücudumuzda yuvalanıp uygun zamanda ortaya çıkmayı hedeflerken; bizler market raflarından veya internet sitesinden seçmeye çalıştığımız endüstriyel gıda ürünlerinin düşük fiyat performansını kurnazca incelemekle oyalanıyoruz.
Son tüketim tarihine bakmayı yeterli görmekle müsterih oluyor, göz alıcı ambalajına aldanıp “Koy sepete” diyoruz.
Bir tık’la veya basit bir kol hareketiyle sepete koyduğumuz ürünü aynı kolaylıkla midemize indirirken, sepet muamelesi yaptığımız bedenimizin de son kullanma tarihini sepete koyduğumuz her ürünle birlikte daha da netleştirdiğimizin farkında bile olmuyoruz.
Beslenirken tükettiğimiz gıdanın ‘nasıl elde edildiğini’, ‘nasıl hazırlandığını’, ‘geçtiği aşamaların doğallığını, ‘doğayla ilişkisini’, ‘insan sağlığına katacağı değer veya değersizlikleri’ araştırmak bize çok karmaşık geldiğinden olsa gerek; ne yediğimizin detaylı içeriğinin karmaşasına girmeden kolayına kaçıyoruz.
Süslenirken, yediklerimizin vücudumuzdan salgıladığı kimyasal kokuları bastırmak için kullandığımız kimyasal parfümün verdiği geçici rahatlığın aynısını yediğimiz şeyler için de uyguluyor; kimyasal aroma ile lezzetlendirilen sosların sahte dünyasına kapılıp keyifle her şeyi yiyoruz. Kimya laboratuvarı gibi kokmak var, içinden dere geçen kır çiçeklerinin süslediği çayır gibi kokmak var.
Ne yiyorsak oyuz...
Karar sizin.

ANADOLU MERALARI

Yazının Devamını Oku

Ne yiyorsak oyuz...

“Herhangi bir hücre, içinde bulunduğu çevrenin biyokimyasal fotoğrafıdır.”(Andre Voisin - ‘Soil, Grass, Cancer’ isimli kitabından)

Yediklerimizin içindeki ‘karmaşık’ isimli kimyasal katkıların kattığı zehir ve sinsice türeteceği hastalıklar, vücudumuzda yuvalanıp uygun zamanda ortaya çıkmayı hedeflerken; bizler market raflarından veya internet sitesinden seçmeye çalıştığımız endüstriyel gıda ürünlerinin düşük fiyat performansını kurnazca incelemekle oyalanıyoruz.
Son tüketim tarihine bakmayı yeterli görmekle müsterih oluyor, göz alıcı ambalajına aldanıp “Koy sepete” diyoruz.
Bir tık’la veya basit bir kol hareketiyle sepete koyduğumuz ürünü aynı kolaylıkla midemize indirirken, sepet muamelesi yaptığımız bedenimizin de son kullanma tarihini sepete koyduğumuz her ürünle birlikte daha da netleştirdiğimizin farkında bile olmuyoruz.
Beslenirken tükettiğimiz gıdanın ‘nasıl elde edildiğini’, ‘nasıl hazırlandığını’, ‘geçtiği aşamaların doğallığını, ‘doğayla ilişkisini’, ‘insan sağlığına katacağı değer veya değersizlikleri’ araştırmak bize çok karmaşık geldiğinden olsa gerek; ne yediğimizin detaylı içeriğinin karmaşasına girmeden kolayına kaçıyoruz.
Süslenirken, yediklerimizin vücudumuzdan salgıladığı kimyasal kokuları bastırmak için kullandığımız kimyasal parfümün verdiği geçici rahatlığın aynısını yediğimiz şeyler için de uyguluyor; kimyasal aroma ile lezzetlendirilen sosların sahte dünyasına kapılıp keyifle her şeyi yiyoruz. Kimya laboratuvarı gibi kokmak var, içinden dere geçen kır çiçeklerinin süslediği çayır gibi kokmak var.
Ne yiyorsak oyuz...
Karar sizin.

Yazının Devamını Oku

Sevdiklerinize sarılın

“Sarılmak neden güzeldir bilir misin? Çünkü sağ tarafta kalp yoktur, ve orası hep boştur... Sarılınca sağ yanını O’nun kalbi doldurur...” (Aziz Nesin)

Yaşadığınız anların kıymetini bilememekten çoğalır keşkeler. Kıymet bilmediğiniz o anlar; uyanık bir uyku hali, ölümsüz hissetme sanrısıyla fevrilikten, egolardan beslenerek büyür ve “o anı” unuttururlar. Bir süre sonra uyanıp kendinize geldiğinizde doyasıya değerlendiremediğiniz o anlar dönüşür, “keşke” olurlar. Yürüdüğünüz hedefi kovalarken ardınızda bıraktığınız geçmişin “keşke” lerini de peşinizden sürüklersiniz. Ayaklarınıza dolanırlar çoğu zaman, hatta takılır düşersiniz bazen. Geçmişi sorgulamaya başlarsınız sonra da; o anların farkında olamadığınız için kendinizi suçlarsınız. Suçluluk duygusu ile geçmişe takılı kalır, depresyon haliyle çevrenize verdiğiniz ve vereceğiniz huzursuzluklar kol gezer, iyice yalnızlaşır ve yalnızlaştıkça hayattan uzaklaşırsınız. Gerek var mı bunlara? Hayatın sizi nereye götüreceğini kestiremezsiniz; ölümsüz olduğunuz hissine kapılarak yaşadığınız hayat hiç beklemediğiniz bir anda bitebilir. Yaşadığınız her anı duyumsayarak ve samimiyetle yaşamak; gelecekte muhtemel “keşke” kâbusunu azalttığı gibi “iyi ki” kelimesinin verdiği huzurun hayatınıza katacağı anlamın da farkına varacaksınız. Ne yazık ki, geçmişi geriye saramıyorsunuz, geleceği de göremeyeceğinize göre yapacağınız tek şey kalıyor, o da “şimdi”; sevdiğiniz şeylere ve sevdiklerinize sıkıca sarılmak. Paulo Coelho, Elif isimli kitabında sarılmayı şöyle anlatır; “İnsanlık kadar eski olan bu hareket, iki vücudun kavuşmasından çok daha fazlasını ifade eder. Sarılmanın anlamı şudur; sende bir tehlike sezmiyorum, yanında olmaktan korkmuyorum, rahatlayabilir, kendimi yuvamda hissedebilirim, beni koruyan ve anlayan birisi var. Bizde birine isteyerek her sarıldığımızda ömrümüzün bir gün uzadığına inanılır. Lütfen, şimdi sarıl bana.”

BANGLADEŞ YEMEK GÜNLERİ

Ankara HiltonSA’nın Pandemi dolayısıyla uzun zamandır ara verdiği, Ankara’da elçiliği bulunan ülkelerin geleneksel yemeklerini tanıtım günleri yeniden başladı. Benim de çok önem verdiğim bu etkinliğin yeniden hayata geçmesi, geleneksel yemeklerin yaşam alanı bulması anlamında şahane bir düşünce. Bangladeş’in ülke babası “Bangabandhu”nun yüzüncü doğum yılı etkinlikleri kapsamında düzenlenen bu yemek etkinliğinde; Büyükelçi Mosud Mannan’ın kullandığı “Bir kişinin kalbine giden yol midesinden geçer” deyiminin aslında evrensel bir deyim olduğunun de altı çiziliyor. Basmati pirinci, tavuk veya kuzu etiyle pişirilen bol baharatlı “Biryani” başta olmak üzere; nohut, yumurta ve patetesle hazırlanan “Chotpoti” ,patates, karnabahar, patlıcan gibi sebzelerin baharatlarla haşlanıp, hardal sosla zenginleştirildiği vegan yemek “Chorchori”, yoğurt ve çeşitli baharatların karışımından elde edilip, her yiyeceğin yanında mutlaka tüketilmesi gereken “Borhani” ile süt, peynir, kakule ve safranla pişirilen nefis süngerimsi tatlı “Rasmalai” mutlak tadılması gerekenler. Konuk şefler Mamun Mia ve Habib Mia’nın pişirdiği “Bengali Lezzetler” , Ankara HiltonSa’nın ev sahipliğinde 17-22 kasım arası 19.00-22.30 saatlerinde “Greenhause Restaurant”ta sizleri bekliyor olacak. Sevdiklerinizle gidin.



ANKARA’YA “KEBAP” GELDİ

Ankara’da en çok eksikliğini hissettiğim yiyeceklerin başındaydı “Kebap.” Kebap vardı aslında, iyisi ve güzeli de vardı belki ama doğrusu ve olması gerektiği gibi yapılanına pek rastlamamıştım. Geçtiğimiz ay Oran’daki “One Tower” da açılan Urfalı “Necip Özbek Restaurant”ın açılışına götüren eski dostum sevgili Serdar Ali Somuncu’ya teşekkür borçlanmış oldum. Normalde AVM’lerde açılan restoranlara mesafeli yaklaşırım ancak, Serdar’ın ısrarına yenik düşüşüm, gerçek kebabı da keşfetmeme sebep oluşuyla zafere dönüştü. Böylesini yemediğinizi biliyorum, kebabın Urfa’ya ait olduğuna en az çiğ köfteden emin olduğunuz kadar inanabilirsiniz. Tattığınızda şimdiye kadar kuşbaşı ve tavuk şiş de yemediğinizi varsayacaksınız. Ustabaşı sevgili Selçuk’un Urfa Siverek havasıyla yellediği kebapları yerken iliklerinize kadar lezzetleneceğinizi garanti ederim. Ağzınızı sulandırmak için bu seferlik bu kadar yeter, Necip Özbek’te tatmadığım daha bir sürü Urfa işi var; tattıkça yazmaya devam edip sizleri iştahlandıracağım. İyisi mi siz önce gidin. sevdiklerinizi de yanınıza almayı unutmayın...

Yazının Devamını Oku

Metin olamadık

Ne pişmanlık ne de isyan, derinden bir keşkedir insan…” (Laedri)



“Şu üç günlük dünyada...” diye başlayan cümleler kurduğumuzda içlenmişizdir. Cümle de deyim de klişedir ancak halk ağzının duygusal lügatinde, karşınızdaki kişiyi etkilemek veya ikna etmek için, her durumda sahtekarca da samimiyetle de kullanılır. Kulağa hoş gelen cümle başlangıçları yaparak şiirsel akışkanlık devreye sokulur, o anın değerinin anlaşılması gerektiğinin altı çizilir. Yoğunlaştığımız o anın duygusal patlaması bittiğinde, önce derin bir boşluğa girer, sonra da anlam karmaşası yaşarız ama “dünya nasılsa üç günlük değil, daha uzun” diye düşünüp rahatlatırız kendimizi. Hatta nefsimiz öne çıkar, üç günlük dünya yakıştırmasına karşı sonsuza kadar yaşamayı bile umarız. Kabullenmeyiz! Hırsımız galip gelir, kaldığımız yerden zamanı harcamaya, maneviyatı tüketmeye ve kalp kırmaya devam ederiz. “Değer mi?” Sorusu sorulduğunda duraksarız. Önce üç gün için değmez deriz ardından yine kibir sinsice yanaşır, ölümsüzlüğü sokar kafamıza. Ve her şey birden değerlenir. İnsanlık insana seslenir, kulak veren yok... Diyor ya Halil Cibran; Ben dışarıdaki kalabalıktan ‘Cenaze geldi’ seslenişini duydum. Oysaki; adamdı... Yürek, merhamet ve sevgiydi. Dosta yaren, kardeşe candı. Türkiye’ydi, Cumhuriyet, Atatürk ve Fenerbahçe’ydi. Benim kardeşim, Nehir’in de babası “Metin’di.” Metin olamadık! Göz pınarlarımız kurudu.
***
Yemek yazılarıma önümüzdeki haftadan itibaren devam edeceğim.

Yazının Devamını Oku

Suyun belleği

“Eğer su kaynağı kendi ruhundan fışkırmazsa, susuzluğunu gideremezsin.” (Goethe)



Suyun yaşamsal önemini bilmekten ziyade, suyu anlamak, hatta tüm benliğinizle sahiplenmek daha önemli. Suyun, oturduğunuz gökdelenin manzaralı banyosuna ulaşana kadar yaptığı yolculuğu bilseydiniz, konforlu mutfağınıza ya da çatıdaki yüzme havuzuna gelene kadar feda edilenleri görseydiniz, aynı gönül rahatlığıyla çeşmenizi açar mıydınız? Bilemiyorum…
Hayat tüm bileşenleriyle doğal akışındayken, su ve çevresinde barındırdığı yaşamın, yıllar içinde gelişimini de kazıdı belleğine. Hayatın da, doğanın da hafızası oldu. Biz ölümlülerin tüm ayıplarını örttü, günahlarını yıkadı. Ölüme de hazırladı, doğuma da, can da oydu, ruh da o. Kıyısında köklenen salkım söğütle, gölgesinde çamaşır yıkayan Kezban’ı unutmadı. Güğümlerini dolduran Osman’ı, patlıcanı sulayan Ahmet emmiyi de hafızasına belledi. Suyunu içen allı turnayı, karakaçanı, sarıkızı da... Keyfana’nın çorbasına lezzet, karakeçinin sütüne beyaz oldu. Minaredeki ezanı, kilisedeki çanı, gün batımında yüzünü güneşe, ardını suya veren şamanı da unutmadı. Karakılçık başağındaki taneye, sulayan çiftçi Hasan’a, Hasan’ına su götüren güzel Ayşe’ye, yar oldu, yaren oldu, hayat oldu… Aşk oldu… Biz ne mi olduk ? Set olduk önünü kestik, yolunu savdık, şehir yaptık savurduk ama yine de susuzluğumuzu gideremedik. Ağaç da şaştı, toprak da... Evini baraja kurban eden Mahmut dede de şaşkın. Ne sulu hayallerimiz, ne de susuz kalacak çocuklarımızın geleceği kaldı. Hepsini daha yüksek binalar, daha büyük şehirler ve daha çok para için feda ettik. Suyun belleği olduğunu sakın unutmayın! Su yolunu bulur elbet….
Farabi’deki ‘Tosca art’ sergi salonunda, ressam ve akademisyen sevgili Ceren Tekin Karagöz’ün, suya insan müdahalesinin yol açtığı çıkmazı resimlediği ‘Suyun belleği- Fırat’ sergisini gezdikten sonra hissettiklerimi yazdım. Siz de gidin... Çok etkileneceksiniz.


Yazının Devamını Oku

“Yavaş” olun..!

“Bir şeyler satın almanız gerekiyorsa, nakitle ve sadece değeri olan şeyleri satın alın. Reklamların cazibesine kapılmayın. Sahip olduğunuz her şey, bir bavula sığmalı; o zaman zihniniz özgür olabilir.” (Charles Bukowski)

Endüstriyel ürünlerin miktarı, paketlenmesi, sevkiyatı ve hızlı tüketiminden kaynaklanan atıkların boyutunu düşündüğünüzde dehşete kapılmıyorsanız, başta çocuklarımız, doğa ve diğer tüm canlıların geleceği ile ilgili ilerde karşılaşacağımız sıkıntıların da henüz farkında değilsiniz. Makinenin girdiği herhangi bir üretim bandının göstereceği yüksek performans, aynı oranda doğaya vereceği tahribatla da eş değerdir. Hızlı yaşam alışkanlığının önümüze koyduğu ve koyacağı hedefler, bizi giderek daha da süratli bir yaşama sevk ediyor. Bununla da yetinmeyerek, yediğimiz, içtiğimiz, giydiklerimizin kalitesini de süratle düşürüyor. Çok fazla tüketimle tembelleşmeye yönelten ‘Kullan-At’ akımını zihnimize sokuyor, eşya tüketir gibi duygularımızı da tüketiyoruz. Market raflarında paketlenmiş ürünlerin naylon kamuflajıyla sizi mutluluğa çağıran sunumu; ürünün raf ömrünü uzatıyorsa da tükettiğinizde ne yazık ki sizinkini kısaltıyor. Çok popüler tanınmış isimlerin, giydiği pantolon, süründüğü parfüm, bindiği araç ve yediği dondurmanın sosyal ve görsel medyadaki görüntüleri gözlerimizi kamaştırıyor; geleceğimizle birlikte ruhumuzun da pazarlandığı gerçeğine ise gözlerimizi yumuyoruz. Geçmişte bir çeyiz sandığına sığan, bir ailenin tüm kıyafetleri, şimdilerde giyinmek için yapılan kocaman giyinme odalarına bile sığmıyor. Lütfen yavaş olun! Bu sürat, bu savurganlık, bu acele neden?



SOUL KITCHEN (RUHUN MUTFAĞI)

Günümüz koşullarında kullanmayı unuttuğumuz ancak herkesin içinde barındırdığı bir ruhu ve bu ruhun içgüdüsel tasarımlarla ürettiklerinin lezzetlendirildiği bir mutfağı var. Gözünüzde canlandırdığınız, bildiğiniz anlamda bir mutfak değil burası. Tencere, tava yok mesela, kepçe, kevgir ya da süzgeç yok, fırın da yok, blender da. Sevgi var en başta, saygı var, yaratıcılık var, sabır, anlayış, özen ve tüm olumlu duyguların bir arada ilmek ilmek işlendiği bir yürek var. Pişirdiğiniz yemek, diktiğiniz kıyafet, resimlediğiniz tablo ya da bestelediğiniz şarkı, sevdiğinize karşı biriktirdiğiniz duygular, hepsi ruhunuzun mutfağında lezzetleniyor. Geçenlerde, Kavaklıdere, Göreme Sokak’ta tesadüfen, sadece ruhun mutfağında üretilen ürünlerin sergilendiği bir mağaza-kafe ile karşılaştım; ismi haliyle tahmin ettiğiniz gibi ‘Soul Kitchen.’ Sevgili Nazlı ve Onat Tamergil’in güleç yüzlerine yansıyan ruh haliyle verdikleri bilgiler, ruhumu etkiledi, ben de gülümsedim. Sergilenen tüm ürünler tamamen el emeği, doğaya saygılı ve geleneksel bakış açısıyla ‘Evladiyelik’ denen cinsten ürünlerdi, hepsine ayrı ayrı kapıldım. Kafe kısmındaki ürünler yine ruhun mutfağından. Çok yakından bildiğim ‘Kakule Fırın’ın nefis tatlıları ile iyi kahve kavurucusu ‘Coffee Manifesto’nun kahveleri ruhunuzu mest edecek.

Yazının Devamını Oku

Yaşamı anlamak

“Yaşamak çok nadir rastlanan bir şeydir. Çoğu insan sadece var olur.” (Oscar Wilde)

Yaşam... Karıncaların zarif ayaklarıyla toprağa işleniyor... Bal arısının çiçeğini döllediği elma, içindeki çekirdek tohumu ile yeniden yeşeriyor.
Doğada yaşayan tüm canlılar, doğanın alfabesini oluşturur. Doğanın binlerce harfinden sadece “insan” olanıyız biz. Henüz ne olduğunun farkında olmasak da bize yüklenen anlamın önemini kavramaktan kaçınıyor, anlamaya dahi çalışmıyoruz. Doğanın alfabesinde yan yana koyarak oluşturduğumuz kelimelerle kurduğumuz cümlelerde, kendimizi öznenin yerine koyup diğer canlılara karşı sağladığımız üstünlüğün zafer sarhoşluğuyla yaşıyoruz. Kendimize yüklediğimiz anlamın doğru olduğundan emin değilim. Doğanın ruhunu keşfedebildiğimiz ölçüde kendi ruhumuzu da keşfederiz. Yaşamın gizemi, doğayı anlamakla çözülür. Doğanın dili yaşamdır, anlamak gerek. Ölüm de ölümsüzlük de doğadadır. Ölümü hazmetmenin zayıflık olduğunu düşünürken, zayıflığın aslında ölümsüzlüğün de gizlendiği doğayı öldürmek olduğunu göremiyoruz. Ağaç, meyvesinin ölümüne üzülmez, yeniden yeşerteceği günlerin farkındadır çünkü. Yeniden doğacağımıza inanıyoruz ancak bu yeniden doğuşun bir havucun kökünde, bir asmanın yaprağında ya da bir buğday tanesinde olabilme ihtimaline inanmak istemiyoruz. Oysa ki ruhumuzun yeşereceği doğanın her parçasında kendimizi bulabiliriz. Ruhumuzun kirlenmemiş saf hali, toprağın özütüyle harmanlarken, toprak altındaki yolculuğunda toprakla arınan suyun saflığı ile ruhumuzun saflığı aynıdır. Suyun da ruhun da eşsiz lezzetine kavuşması bu saflığın sonucudur. Yaşamın öznesi durumuna gelmek, doğanın dengesini ve adaletini bozarken, kabullenemediğimiz doğal döngünün tersine adımlar atarak aslında kirlenmişliğin de altını çiziyoruz.



RUHUN KAPISI

Kapıların verdiği hisler gizemlidir. Çaldığımız kapının önünde beklerken, arkasında barındırdığı bilinmezliğin de heyecanına kapılırız. Kapı, sır ve giz çağrıştırırken, insanın da içinde gizlediği belki de varoluşunu sürdürmenin içgüdüsel dürtüleri, keşif ve merak arzusu devreye girer. Farkında olmadan kurguladığımız kapı arkasındaki muhtemel dünyanın kendi iç dünyamızla bağlantılı olduğunu bilmek, beklentilerimizin duygularımızı da yönlendirdiğini bilmektir. Son çaldığım kapı, daha önce açtıkları iki kapıdan yansıttıkları güzel iç dünyalarını iyi bildiğim anne Dilek İnaç ile kızları Göksu Cebi ve Side Gür’ün, Gaziosmanpaşa Hafta Sokak’ta yeni açtıkları “ruhun kapısı” diye nitelendirdiğim kapıydı. “Kapı Niki”ye gittiğimde farkına vardım ki, aslında hepimizin bir şekilde kafasında canlandırdığı bahçeli bir ev hayalinin, zihnimize verdiği dinginliğin ruhumuza da açılan kapı olduğuydu. Aile olmanın şahane duygularını fazlasıyla hisseden başta Furkan Cebi ve Sinan Gür olmak üzere, Kapı Niki’nin genç ve dinamik ekibi hakikaten göz kamaştırıyor. Açtıkları kapı’lara aile olgusunu yansıtmayı bilen, benim de gönülden desteklediğim bu anlayışın, ruhunuza da açılan kapı olduğunu gittiğinizde hissedeceksiniz.

Yazının Devamını Oku

Yemeğin ruhu

“Yiyecekleriniz ilacınız, ilacınız yiyecekleriniz olsun” (Hippocrates)

Ruh, tüm canlılarda lezzet anlamına da gelmeli. Zira canlılık; lezzetin de ta kendisidir. Yemek de canlıdır ve elbette ruhu vardır, olmalıdır. Pişirilen yemeğin içeriğindeki detaylar, coğrafya, iklim, habitat ile pişirenin kültürü, görgüsü yemeğe ruhunu yani lezzetini verir. İnsanın lezzeti; ruhunu belirginleştiren en önemli ayrıntıyken, yemeğe ruh katan ayrıntıların; doğallık, samimiyet ve ahenkle bir araya gelişinin kaynağı, insan ve insanın özgün lezzetiyle doğru orantılıdır. Sosyoloji, kültür ve edebiyat, gelenekleri oluştururken, yaşam sanatının geleneklerden türeyen sağlıklı ağız tadıyla zenginleşmesi binlerce yılın deneyimlenmiş mirası ve sonucudur. Toprağın ruhunu bilen gelenekler, yer altından başlayarak yer üstüne yansıyan doğurganlığın dönemsel gelişimi, sağlık ve lezzetin hem doğrusunu hem de doruğunu hesaplayabilme özelliğine de sahip olurlar. Saygı ve sevgi, geleneği olan mutfakların baş aşçıları olmalıdır ve tüm Anadolu mutfaklarında da öyledir. Geleneksellik barındıran efsunlanmış ellerin, ruhun lezzetini temsil ettiği ve hak edene devredildiği, ‘El almak, el vermek’ deyimleri yemeğe ve pişirene duyulan saygıyı gösterir. Yemeği de yemeyi de önemseyin. Geleneklerinizde var, özünüze dönün. Hatırlayacaksınız...



MEZOPOTAMYADAN GELEN “HALAF”

‘Halaf kültürü’, Mezopotamya coğrafyasında fırınlanmış boya bezemeli çanak ve çömleğin yoğun kullanılmaya başlandığı bir döneme deniyor. Arapçada ‘miras veya varis’ anlamı da var. ‘Şef Anadolu’ olarak tanınan, halk mutfakları araştırmacısı sevgili ‘Adnan Şahin’in Ankara’mıza kazandırdığı bir geleneksel lokanta’nın da adı ‘Halaf’. Halk mutfağını yakından tanıyan usta şef Adnan Şahin’in sevgili eşi ve aynı zamanda İstanbul, Nişantaşı’ndaki ‘Sade Beşdenizler’ lokantasının da şefi ‘Deniz Çevik Şahin’le birlikte derledikleri geleneksel yemeklerin, pişirimi ve sunumları nefes kesici. ‘Kuzu möhre, selekli, çalma pekmezli tavuk, huruştu, elma kavurması, körpe gelin salatası’ gibi geleneksel yemeklerini, isimleriyle birlikte tadını da bilmiyor olma ihtimaliniz yüksek. Saydığım ve sayamadığım yemekler her gün pişmiyor ama gittiğinizde herhangi biri ya da birkaçıyla karşılaşma ihtimaliniz var. Halaf’ın usta başı sevgili Özcan usta, muhtemelen Adnan Şahin’den ‘el almış’ olmalı. Yemeklere verdiği nefasete hayran kaldım. Geleneklerimizin mirası yemeklerin, özüne uygun piştiği lokantanın varlığını; kendi kültürümüzün yemeğine duymamız gereken saygının, yeniden yeşermesi açısından önemsiyorum. Geleneklerimize yabancılaştığınızın farkındayım ama Köroğlu Caddesi’ndeki ‘Lokanta Halaf’a gittiğinizde özünüzü hatırlayacak, yabancılık çekmeyeceksiniz.

Yazının Devamını Oku

Doğa Can’dır

“Eğer bir gün yolunuzu kaybederseniz bir çocuğun gözlerinin içine bakın; çünkü bir çocuğun bir yetişkine öğretebileceği her zaman üç şey vardır: Nedensiz yere mutlu olmak, her zaman meşgul olabilecek bir şey bulmak ve elde etmek istediği şey için var gücüyle dayatmaktır.” (Paulo Coelho)



Siz yetişkinler ne kadar rahatsınız... Üretmeden tüketiyorsunuz. Hava bedava, su bedava, güneş, gökyüzü bedava. Okyanuslar ve deniz bedava. Ormanlardaki huzur, kuşların cıvıltısı bedava. Ağaçtaki meyve, dalındaki çiçek ve o çiçekten topladığı özütleri bal yapan arı bedava. Sütünü içtiğiniz inek, yününü giydiğiniz koyun, tüylerini yastık yaptığınız kuşlar bedava. Oh yan gel yat, Öyle mi? Cidden bedava mı sanıyorsunuz? Aşk olsun! Kimin adına ağaç kesiyorsunuz? Kaynağında kuruttuğunuz sularımızı kimin adına har vurup harman savuruyorsunuz. Su kaynakları kuruduğu için binlerce hayvanın susuzluktan öldüğünü, belki de yüzlercesinin ilerde neslinin tükeneceğinin farkında mısınız? Sıra biz insanlara geldiğinde mi akıllanacaksınız? Doğaya attığınız plastiklerle dünyamızı kimyasal çöplüğe çevirdiniz, neden? Ormanları yakarken düşünmediğiniz canların; sizinkinden önemsiz olduğunu mu sanıyorsunuz? Doğanın beleş nimetleri sayesinde yaşadığınızı unuttunuz mu? Düzelteyim, siz beleş sanıyorsunuz; hepsinin bedelini “biz” yani çocuklar, sizin çocuklarınız, bütün dünyanın çocukları ile birlikte ödeyeceğiz. Neden? Ağaç dikmek yerine kocaman binalar diktiniz; bizi göstermelik birkaç park alanına ve evimizin balkonlarındaki saksılara mahkûm ettiniz. Neden? Doğamızı, yani her şeyimizi tükettiniz de ondan. Yok öyle! Hesap ödemeden sıvışmak yok. Sizi dinlemiyoruz, siz bizi dinleyin artık. Ayağa kalkın ve bize yardım edin. Doğayı yeniden yeşerteceğiz.

CAN ATA O KADAR HAKLI Kİ

Can, birkaç ay sonra 10 yaşına girecek. Doğa ve sevgisi ile ilgili sohbet ederken sesindeki tını ve kurduğu sitemkâr cümlelerden küçük bedenindeki kocaman yüreğiyle; biz yetişkinlere vermek istediği mesajları yukarıdaki giriş yazımda tercüme etmeye çalıştım. O kadar haklıydı ki, konuştukça büyüyordu, telefonun diğer ucundaki ben küçülüyordum. Evinin balkonunda çimlendirdiği meyveleri ve yöntemlerini anlattığında çocuk aklından ziyade bir bilgenin derin izlerini taşıyordu. Ata tohumlarının öneminden bahsetti, çiftçilerimizin bilinçlendirilmesi ve desteklenmesine kadar vurgu yaptı. 5 yaşında kapıldığı doğa sevgisini borçlu olduğu TEMA gönüllüsü Tanfer Dinler’e buradan teşekkür etmemi istedi hem Can adına hem de kendi adıma teşekkür ediyorum.

Yazının Devamını Oku

Sessizlik

“Sessizlikten yaratmışsa evreni yaradan; seslerden sessizlikler yaratmaktır yaratıcılık.” (Can Yücel)

Sessizlik saygıdır kimi zaman, kimi zaman dinginlik, huzur... Kimi zaman kifayetsizlik ve suçluluk duygusuyken... İyiyi de, kötüyü de kabullenmek oluyor kimi zaman... Bazen sonsuzluğa kapı açarken, bazen de ölüm olabiliyor. Tekdüzeliğin de sıkıntının da sebebi oluyor, sonrasında kopacak fırtınanın, gürültünün kaynağı da. Her şey sessizce oluyor; biz farkında olmadan dünya dönerken, gecenin sessizliği, günün cıvıltılı aydınlığına zemin hazırlıyor. Ağaçlar sessizce büyüyor, çiçekler sessizce açıyor. Okyanusun derinliğinde köpek balığı avına sessizce yaklaşıyor. Duygularımızın girdiği kalıplarda, zihnimizin algısında, yanılsama ya da sanrı ihtimalinde, iç dünyamızın şekillenmesinde de ‘sessizlik’ var. Ana karnında cinsiyetini seçme şansı olmadan sessizce şekillenen cenin; doğduktan sonra; erkekse gürültüye, kadınsa sessizliğe alıştırılıyor. Kadın çocuk yaşlarda cinsel obje olarak algılanmaya başlanırken, erkeğin o yaşlarda tuvalet eğitimi henüz devam ediyor. Evliliklerde kimi seçeceği erkeğe bırakılırken, “çocuğa sorulmaz” diye kadın sessiz kalıyor. Kadının çocuk olması önemsenmezken; erkek hangi yaşta olursa olsun, cinsel iktidara sahip olması yetiyor. Doğanın adaletinde tüm canlılar eşitken, sessiz kalan insan adaletinin; erkekler tarafından yazıldığı sessizce gün yüzüne çıkıyor. Osho “Dinleyeni olmadığından değil, anlayanı olmadığından sessizleşir insan” derken, tüm çocuk gelinlerin sessizliğini özetliyor. Ses-siz-siniz...



SES-SİZ // SILENT

Girişteki yazımın da içerdiği mesajın da ilham kaynağı; Güzel sanatlar Üniversitesi’nde doktor öğretim üyesi ve seramik sanatçısı sevgili ‘Sevinç Köseoğlu Ulubatlı’nın Farabi’deki ‘Tosca Art Gallery’de açtığı bir sergi oldu. Halen toplumsal yaramız olan ‘Çocuk gelinler’ gerçeğine dikkat çekmek ve toplumsal farkındalığı harekete geçirmek için hazırladığı seramik enstalasyon ve formlardan oluşan sergisini gezdiğimde etkilenişimden kaleme yansıyanlar. Sevgili Sevinç Hoca’yla ayaküstü sohbetimizde, “Görmezden gelip sessiz kaldığımız yanlışların, bir süre sonra hayatımıza doğru olarak yerleştiğinin farkında olmalıyız” sözü su götürmez bir gerçek. Sanatın dili de ‘sessizlik’ olduğuna göre, Sevinç Köseoğlu Ulubatlı sizi sessizlikten doğan çok sesliliğe, farkındalığa ve duyarlılığa davet ederken, en güzel eseri sevgili kızı ‘Asya’ya sıkıca sarılıyor.

Yazının Devamını Oku

Hayat akarken

“Hepimiz biraz balık, biraz bahar nezlesi, biraz şiir, biraz parasızlık...” (Ferhan Şensoy)

Günlük yaşam, sorumluluklar, zorunluluklar bir yana çekerken; hayaller, arzular ve gelecekle ilgili düşünceler farklı bir yana sürüklüyor. Bir nevi boşluktayız; evrene sorgu, sual kar etmiyor. Alıştırıldığımız yaşamın, ensemizde hissettiğimiz nefesi bize “Koş” diyor, biz de koşuyoruz. Bazen hayatın olması gereken akışına, bazen de dayatılan yaşamın akıntısına kapılıp gidiyoruz. Her halükarda koşarak; hayatı yormayı ve yenmeyi düşünüyoruz. Hayatı yorabilmiş miydik? Emin değilim ama biz insanların hırsları, egoları, arzuları yorulmuyordu. Nefes nefeseydik ancak yine de durmuyorduk, dinlenmek ya da önümüze bakmak için de durmamıştık. Hele ki düşünmek... Hiç ama hiç aklımızda yoktu. Ne istediğimizin farkında değildik, daha iyisi ve daha da iyisi diyerek anlık ve geçici hazlar veren; ego tatmininden ileri gidemeyen duygulara ‘Hayat’ derken, uyuyakalmıştık. ‘Hayat’ bizdik aslında, bilen var mı ki? Kimsenin bildiğini, biliyorsa da memnun olduğunu sanmıyorum. Neden mi? Çünkü... Hâlâ uyuyoruz... Geçenlerde Doğan Cüceloğlu, Rasim Öztekin ve Kartal Tibet öldü. Öncesinde Münir Özkul, Erol Günaydın, Levent Kırca... Daha da öncesinde Kemal Sunal ve Barış Manço ölmüştü. Ben çok üzgünüm. Bizi ‘biz’ yapan, ‘bir’ yapan, diğerleri gibi Ferhan Şensoy da öldü. Hislerim yalnızlık ve uyku hali. “Uyumak güzel de, kitle halinde uyuyunca sıkıntı büyük oluyor” demişti büyük usta Ferhan Şensoy. Uyanın...

KÖROĞLU’NDA ‘SARDUNYA’

Geçenlerde epeydir uğramadığım G.O.P Köroğlu Caddesi’ni baştan başa yürüdüm. Zihnimde, bir yandan gençlik yıllarından kalma anılar ve mekânlar canlanırken, diğer yandan Köroğlu Caddesi’nin yıllardır yaşadığı durağanlığı atlatarak yeniden canlanışının keyfini yaşadım. Gözüme çarpan ilk mekândı ‘Sardunya.’ Meze ve atıştırmalık restoranı olarak değerlendirmek üzereyken ‘ara sıcak’ ve ‘ana yemek’ servisi yapıldığını görünce, keyifli bahçesinde iştahla yemek geçti içimden. Üç çocukluk arkadaşı; eczacı Kutlu, mimar Ahmet ve mühendis Cihangir, kafa kafaya verip sevdikleri yiyeceklerin bir arada olduğu Sardunya’ya, kendi güzel lezzetlerini de katınca iştah açıcı bir mekân oluşmuş. Sardunya’nın en hoşuma giden tarafı; Anadolu’nun her yanından ulaşabildikleri kadın üreticilerin elinden çıkan butik ürünleri kullanmaları fikri oldu, bayıldım. Herkesin kullandığı plastik paketleme yerine, kavanozlara koydukları mezeleri evinize götürebiliyorsunuz. Bildiğimiz klasik mezelerin lezzeti nefis, klasik olmayanlar için herkesin damak zevkine göre seçim ve beğeni değişir.



CİBES OTU

Ege bölgesine has şifalı bitkiye ‘Lahana patlağı, azman ve cibez’ de deniyor; Karadeniz deki ismi ‘Cici otu.’ C vitamini açısından zenginliğinden dolayı soğuk algınlığının yanı sıra, uzun süre tok tutmasıyla; zayıflamak isteyenlerin de son zamanlarda müptelası olduğu bir bitki Cibes. Bağışıklık sistemini güçlendiren bu bitkinin, Egeli kadınlar tarafından aşkla hazırlanan salamurasına, biraz zeytinyağı ve baharat, biraz da sevgilerini katıp servis ediyor, Sardunya.

Yazının Devamını Oku

Sürdürülebilir yaşam 

“İnsan her gün bir parça müzik dinlemeli, iyi bir şiir okumalı, güzel bir tablo görmeli ve mümkünse birkaç mantıklı cümle söylemeli.” (Goethe)



Yaşamın anlık zevklerine kapılarak yaşarken, kolaycılığa ve tüketime alıştırıldığımız bakış açısıyla geleceğimizin de tüketildiğinin farkında olmamız gerekiyor. Çoğalan insan nüfusu ve bu sebeple gereksinim duyulan endüstriyel üretim hızının, doğanınkinden kat be kat hızlandığı gerçeği de var. Hazıra konduğumuzu düşündüğümüz doğanın ‘sonsuz üretici’ olduğu yaklaşımı doğru olsa da son yıllarda teknolojik gelişmelerle birlikte edindiğimiz ‘kullan at’ yaşam tarzı; doğurganlığını sekteye uğrattığımız doğanın ‘ölüyorum’ çığlıklarını duyduğumuz anlamına da gelmiyor. Sevgi temelli ruhun gereksinimlerinin giderilmesi kalıcı bir mutluluk sağlarken; zevk temelli bedensel ihtiyaçlar, anlık hazların giderilmesi ile verdiği mutluluk gelip geçiyor; yenisini elde etmek için yine, yeniden tüketiyoruz. ‘Kullan at’ yaşam tarzının, gelecek nesillerin soluyacağı nefesi, yiyeceği yemeği kullanarak, hovardaca attığımız türde bir bilinç olduğunun farkında olmamak hazin bir durum. Sürdürülebilir yaşam tarzı, özünde doğa ve doğaya gösterilecek saygıyla, gelecek nesillere sağlıklı bir şekilde aktarılmasını öngörüyor. Goethe’nin yukarıda yazdığım tavsiyesine kulak verin derim. Müzik, edebiyat, güzel sanatlar; yaratıcı, estetik, merhametli ve faydalı bir ruh hali edinmemizi sağlar. Her şeyden önemlisi bize bir kalbimiz ve ruhumuz olduğunu hatırlatır.



YARATICI TÜRK KADINI

Yazının Devamını Oku

Kadın ve özgürlük şarkısı

“Bir kadın, ne zaman kendi sesini duyurmak için ayağa kalksa, planlamamış bile olsa, tüm kadınlar için de ayağa kalkmış olur.” (Maya Angelou-Amerikalı siyahi kadın aktivist, yazar)

Uzaktan kadın çığlıkları duyuyorum... İçim paramparça ve asla iflah olmayan bir garip insanoğlu, doğayı ve kadını yok ederek, kendi çukurunu kazarken sevinçten dört köşe. “Kadınlar insan, biz erkekler insanoğlu” der ozan Neşet. Ah be insanoğlu... Her güzel şeyi tahrip etmeyi nasıl başarabiliyorsun? Sevgiye, güzelliğe karşı bu hırsın, düşmanlığın neden? Nedir bu içindeki yok etme arzusu? Kendin de bilemiyor ama mutlak güç yani ‘para’ diyorsun değil mi? ‘Ana’ dediğimiz doğaya karşı ilan ettiğin savaş, aslında kadına ve güzelliğe hükmetme arzusu olmasın sakın. Düşündün mü hiç? Suyu, toprağı kirletmeyi, kadını ve hayvanları öldürmeyi tasarlayan şeytan zihnin; seni de yok oluşa sürüklediğini söylemedi mi? Peki binlerce yıldır yılmadan, yorulmadan yok etmeye çalıştığın doğanın ve kadının her şeye rağmen ayakta olduğunu ve yıkılamayacağını da mı görmüyorsun? Uzaktan kadın çığlıkları duyuyorum. Cevabı Maya Angelou veriyor. Söyler şarkısını kafesteki kuş. Sesi bilinmezliğin korkusuyla titrer. O kadar çok ister ki; duyulur uzak tepelerden, kafesteki kuşun. Özgürlük şarkısı...

BESTEM ‘BUL BENİ’ DİYOR...

Anadolu kadınının sahip olduğu özgüvenin içinde yatan ‘Atatürk’ siluetinin, diğer ülke kadınlarına da ilham olduğunu bütün dünya yakından biliyor. Medeni cesaret kazandığı önderi sayesinde, kendini ifade edebilme yeteneği edinen kadınımız; Anadolu halkının yürekli anası olarak kadının varlığını hissettirirken kul da olmadı köle de. Uzaktan duyulan kadın çığlıklarının şifresini çözemeyenler; genç sanatçı ‘Bestem Yuvarlak’ın son single’nı dinlerken, sözlerine kulak kabartsın, anlamaya çalışsın. Uyuyorsa, uyanabilir. “Kalabalık ruhum, elemle kaplanmış, kabuk bağlamış yaram, yosun tutmuş gözlerim. Karanlık içindeyim. Soru işaretleri, bir değil, birden çok. Bul beni, bul beni...” Tüm dijital platformlarda, genç Türk kadını Bestem’i bulun ve dinleyin, uzaktan gelen kadın çığlıklarını da duyacaksınız.

ZELİHA ‘ANA’ MUTFAĞI


Türk kadınının en önemli meziyeti; pişirdiği yemeğe de yetiştirdiği evlada da verdiği emek ve sevgi dolu lezzet olmalı. Balgat Ceyhun Atıf Kansu Caddesi’ndeki ‘Zeliha’ Boşnak mutfağında pişen yemekleri tattığınızda hayırlı evlatlar ‘Ramazan ve Raşit’ ustaların analarından aldığı lezzeti yemeklerine yansıttığını da göreceksiniz. Marketlerdeki hazır tavuktan ve yemeklerinden soğuduğunuzu biliyorum ancak Zeliha’nın özellikle Kızılcahamam’dan getirdikleri köy tavuğunu saç altında 4-5 saat pişiriyorlar, gerçek tavuk yiyorsunuz.

KAYMAKLI CEVAPİ KÖFTE

Boşnak böreği ve Boşnak mantısının lezzetlerini önceden anlatmıştım, unuttuysanız mutlaka yeniden tadın. Yeni keşfedip tadına doyamadığım ‘Kaymaklı cevapi köfte’ye ise müptela olacaksınız. Kızartılmış boş Boşnak mantısı üzerine sos, üstüne yüzde 70 dana, yüzde 30 kuzu etlerinden yoğrulmuş ızgara köfte yerleştiriliyor ve Hatay tereyağı dökülüyor. Yanında tavuk suyuna pişmiş bulgur ve Afyon kaymağı konup güveç tabakta servis ediliyor, yerken önce hafifliyor sonra da bayılıyorsunuz.

Yazının Devamını Oku

Doğaya uygun yaşam

“İnsanlar ne kadar mertçe yaşadıklarını değil, ne kadar uzun yaşadıklarını umursuyorlar; ne var ki mertçe yaşamak herkesin elindeyken, uzun yaşamak kimsenin elinde değildir.” (Seneca-Romalı düşünür, devlet adamı)

Küresel ısınmanın sadece yeşili değil, başta biz olmak üzere tüm canlıları yok edeceğini bilip de umursamamak nasıl izah edilebilir ki? Uzun yaşamın sırrını ararken, asıl yaşamı yok etmenin mantığını anlamak çok güç. Ormanlarımız karardı, ruhumuz da öyle; yeşili görmeden yaşamın altını çizmek kolay olmayacak. Evet... Uzaktan da olsa doğayı seviyorduk ama korkuyorduk. İçine girmeye, bütünleşmeye... Aslında parçası olduğumuz doğaya uygun yaşamı kabullenmeye korkuyorduk. Müptelası olduğumuz sanal yaşamdan uzaklaşıp gerçekle yüzleşecek mertliğimizi de kaybetmiştik. Zihnimizin bizi aldatan, sevgimizi değil arzularımızı tetikleyen oyunlarına maruz kalmanın, güçsüzlüğümüzün değil, sahtekârlığımızın bir sonucu olduğu hakikatinden kaçarken arkamıza bile bakmadık. Ruhumuz istemese de; gerçeklerden koparıp alıştırdığımız sahte ve bize ait olmayan yaşam tarzının içinde mutant hale geldiğini göremezden gelirken de sahtekârdık. Ruhumuz, gerçekte ait olduğu doğaya hasretken; bulduğunda ulaşamamanın ya da yeterince içine girip hissedememenin bilinçaltına yüklediği asabiyetle yok ediyor olma ihtimali ürkütücü değil mi?

MARMARİSLİ BAL ARILARI

Geçen hafta üzülerek değinmiştim, ne kadar önemli olduklarını, doğanın canlılık döngüsüne büyük orandaki katkılarını anlatırken içim de, ellerim de titremişti. Yok etmekte mahir kudretli insanoğlunun; hayatının bu minicik arılara bağlı olduğunun farkında olmayışı ya da kabullenemeyişinin acizliğinin korkak itirafıydı titreyişim. Çevre ve Arı Koruma Derneği (ÇARIK DERNEĞİ) ile konuştum, Marmaris’teki çam balı üreticilerinin yanan ormanlarda uzun süre üretemeyeceği çam balını yeniden yeşertmek için desteğe ihtiyacı var. Dernek, küçük aile bal işletmelerinin ellerindeki yayla ballarını satıyor. Hem doğanın hem Marmaris’in hem de canlılığa sebep bal arılarının sürekliliği ve detaylı bilgi için www.carik.org.tr web adresini ziyaret edin.

DESTEK İÇİN TATİLE GİDİN

İmkânınız varsa ve henüz tatil yapmadıysanız; Manavgat, Marmaris, Hisarönü, Bodrum, Ören ve aklıma gelmeyen, orman yangınlarının etkilediği diğer beldelere tatile gidin. Bir damla katkınız bile olsa hem yanan ormanların yeniden yeşermesi hem de etkilenen yerel halkın yalnız olmadığını hissetmesi açısından çok ama çok önemli!!

PINK FLOYD

Yazının Devamını Oku

Doğanın onurlu duruşu

“Karakter ağaç ise, şan ve şeref ağacın gölgesi gibidir; biz hep gölgeyi düşünürüz, oysa gerçek olan ağacın kendisidir.” (Abraham Lincoln)

Çok üzgünüm... Bu hafta yemek, mekân yazmak gelmedi içimden. İnsanlığımızı, doğa bilincimizi sorgulamamız gerektiğini düşünüyorum. Tolstoy şöyle diyor: “Bozulduğu zaman insandan daha korkunç bir yaratık yoktur.”
Şuna emin olun ki yanan, yok olan ormanlar değil. Yok olan biz insanlar, yanan da binlerce yılda düşe, kalka öğrenerek, deneyimleyerek oluşturduğumuz insanlık onurumuz. İnsan, edindiği onuru sonradan bozmuştur. Oysaki başta doğa olmak üzere, içinde yaşayan tüm canlıların onuru hem doğaya uyumlu hem de içgüdüseldir; yani doğasında vardır. Susturamadığımız yapmacık hırsımız, dizginleyemediğimiz şımarıklığımız ve asla üstlenmediğimiz sorumsuzluklarımızla doğayı suçluyor, tahrip ediyor ve düzenini bozarak inatla savaşıyoruz. Çok iyi biliyoruz ki; doğa bizden çok ama çok daha güçlü, hem öyle güçlü ki yaptığımız her türlü kötülüğü, tahribatı kendi kendine onarmakla kalmaz, üstüne üstlük, bozduğumuz dengesini yenilerken bedelini de ödetir. Tarihte binlerce örneğinin yaşandığı ve bizlerin afet dediği, aslında doğanın kendi döngüsünü sürdürme çabası ve mutlak hâkimiyetinin ilanıydı. Esas canlı da yaşam kaynağı da bizlere yaşama şansı veren doğaydı. Bizler sadece doğanın canlılığından sebeplenen asalaklardık. Fakat ne yazık ki farkında değildik, halen de değiliz. Kendimizi mutlak hâkim ve gerçek sahip görerek, aldığımız nefesi sabote ediyor, bu kibirle de kurmaya çalıştığımız hükümranlığın altında eziliyoruz. Ağacın yeşermek için varlığımıza değil, yokluğumuza ihtiyacı var artık. Asıl olan insanlığımız, vicdanımız, merhametimiz ve en önemlisi onurumuz yeniden yeşerir mi? İşte o muamma!

KESTANE, GÜRGEN, PALAMUT

‘Kestane, gürgen, palamut, altı yaprak üstü bulut, gel sen burada derdi unut, orman ne güzel ne güzel. Dallar kol kola görünür, yaprak yaprağa sürünür, kışın karlara bürünür, orman ne güzel ne güzel...’ Herkesin çocukluğunun bu güzel şarkısını hangi yüzle söyleyeceğimizi bilemiyorum. Kızılçamın yüzüne nasıl bakacağız, Halep çamı gölgesini sakınmaz mı bizden? Sarıçam, kayın, meşe üzülmez mi sanıyorsunuz; dallarına tüneyen kuşların ölümüne... Gövdesinin son öz suyu kuruyana kadar dik durup, ayakta ölen ağaçların yeniden yeşermeye hazır tohumlarını serptikleri toprağa bastığımızda utanır mıyız? Ve bizlerin bir açıklaması olacak mı, nefes almamızı sağlayan yeşil canlara...

Yazının Devamını Oku

Anadolu’nun leziz kadınları

“Bazı kadınların hikâyesi yorgundur! Saçları hüzün kokar, gözleri vefa, yılları cefa...” (La Edri)

Anadolu denince aklıma kadın geliyor, köy denince de kadın, doğa, toprak, su, ağaç, denince... Süt, buğday, bereket dendiğinde en önde kadın... Tencere, tandır, ekmek de kadın... Sevgi, şefkat, canfeda da kadın demek. Emek denince, yemek denince, lezzet denince de hep kadın. “Bir kadın ana... Kucağında insan... Hem de... bir dünya.”

SEMİH URAL ANISINA ‘SUFY’

Birkaç ay önce duyurduğum, fotoğraf sanatçısı Semih Ural anısına yakın arkadaşlarının birincisini düzenlediği, ‘Anadolu Lezzetleri’ başlıklı ve sadece öğrencilerin katılabildiği ‘Semih Ural Fotoğraf Yarışması’nın (SUFY) dereceye giren fotoğrafları açıklandı. Yarışmanın derece alan yemek fotoğraflarının öznesinde ‘Anadolu kadını’ ve güzel yüreklerinin iz düşümüyle pişirdiği yemeklere harcadıkları emeğin an’a yansıyan ana lezzeti var.

BİRİNCİMehmet ASLAN
İKİNCİMeriç AKTAR
ÜÇÜNCÜEbubekir BÜRÇÜNBÜYÜLEYEN ‘KAPI’

Yazının Devamını Oku

Allı turnam

“Allı turnam bizim ele varırsan... Şeker söyle, kaymak söyle, bal söyle. Eğer bizi sual eden olursa... Boynu bükük benzi soluk yar söyle. Gülüm gülüm kırıldı kolum, tutmuyor elim, turnalar ey!” (Keskin Türküsü-Ozan-Hacı Taşan)

Halk edebiyatının doğal ilham kaynağıydı tabiat ana. Ozanlar, etrafta gördükleri doğal güzelliklerden etkilenir, sazın teline vurur. Türküler; çiçeğe, ormana, dereye, tepeye dokunur. Hatta kuzuya, kuşa, kısrağa, bülbüle dokunur. Ve bir de allı turnaya... Hasret olur, gurbet olur türküler. Sevda olur, mektup olur, sevgi olur, aşk olur.
Şimdilerde ne ozan kaldı, ne de halk edebiyatı. Varsa yoksa güruh halde istila ve adına değil edebiyat ‘bi-edep’ denecek bencil zevkler, davranışlar.
Görmüşsünüzdür... Tuz Gölü’nün kurumuş görüntüleri ile kuluçkadaki binlerce genç ve yavru flamingonun(allı turna) cesetlerini.
Duymuşsunuzdur... Mersin Aydıncık’ta bin 500 hektar, Hatay Hassa’da 200 hektar yanan ormanları ve telef olan binlerce ağaç ve yaban hayvanını.
Ve bayramla birlikte plastik çöp istilasına uğrayan Bozcaada plajını.
Ve İstanbul trafiğinden kaçıp, güya kafa dinlemeye gittiği Bodrum’da trafiğe yakalanan yurdum insanlarının yol kenarlarına fırlattıkları plastik şişe ve naylon poşetlerini.
Rize’deki sel felaketini izlerken gözlerinizi yummadınız umarım. “Bayram” diye takındığımız sorumsuz tutumumuz yüzünden artan koronavirüs vakalarını da düşünürsek, “Ah gülüm gülüm, kırıldı kolum, tutmuyor elim turnalar ey!”

Yazının Devamını Oku

Doğayı sevin!

“Doğa her zaman ruhun rengini giyer” (Ralph Waldo Emerson)

Yaz günleri, bayram günleri, tatil günleri derken herkesin bir gıdım nefes almak için, eve kapanarak geçirilen yılın hıncını doğadan çıkarmak isteyen bir tavırla tatil yörelerine saldırması ürkütüyor beni. Uzun süren insan yokluğunda kendine gelerek önceki yaralarını saran doğanın, yoğun insan kalabalığının tacizine maruz kalarak yeni yaralar alabilme ihtimali endişe verici. Tatilciler için keyifli ancak ‘ormanlar, denizler ve hayvanlar için kâbus dolu günler başlıyor’ tespitini yapmak için çok da düşünmeye gerek yok sanırım. Doğayla alışverişinde hiçbir zaman dürüst olmayan insan, doğaya hiçbir şey vermeden, sadece almakla; bir parçası olduğunu unuttuğu doğayı tahrip ederek aslında kendini sabote ettiğinin de farkında değil. Anlık zevkleri için yaktığı ormanların, öldürdüğü hayvanların, kirlettiği denizin “Benden sonra tufan” diyerek sorumluluğu üstlenmemesinin; kullandığı plastik ve kimyasal atıkları hiç tereddüt etmeden doğayla buluşturan bu zihniyetin, değil dünyamızdan, içinde bulunduğumuz evrenden olmasına bile ihtimal vermiyorum. Kendine asla itiraf edemediği, insani onurdan yoksunluğunu, duymazdan geldiği vicdanının ve tükenen insanlığının gittiği yer konusunda bir fikri olduğunu da sanmıyorum. İnsan olana “Doğayı sevin” diye seslenmek çok abes aslında... Her insan annesini sever.

DOĞAYLA BARIŞIK MEKÂNLAR

Doğanın içinde, saygıyla ve doğayla barışık, kendi kendine yeten restoranlara, lokantalara bayılıyorum. Onlara destek olmak adına yeniden bahsetmek ve dikkatinizi çekmek istiyorum. Ankara’da doğanın nimetlerini sevgiyle kullanan ilk mekan Ayone Çiftliği ve Aybige Erişen’in kendi üretimlerini yemeklerine kattığı lezzet halen damağımda. Birkaç hafta önce işlediğim Fethiye, Kayaköy’deki ‘İncir Kayaköy’ kır lokantası ve Hilal Hatip’in ‘sıfır atık’ hedefli çalışmasına hayranlık duymamak mümkün değil. Atıklarını değerlendiren, plastik kullanmayan, doğaya saygılı yerlerin çoğalmasıyla yeni anlayış kazanacağımızı umuyorum. Sık sık köşemde söz etmeyi düşündüğüm doğa dostu mekânlardan bildiklerinizi benimle paylaşmanızdan mutluluk duyarım. Destek olun!



LEAVEN BAĞLARI (ÇEŞME-OVACIK)

Bir başka hayranlık duyduğum yer ise sevgili dostlarım Baterist Ateş Tezer ve ünlü DJ U.F.U.K’un birlikte çalıştıkları, Çeşme, Ovacık’taki ‘Leaven Ovacık’ pizza restoranının da hedefinde sıfır atık ve plastikten uzak bir anlayış var.

Yazının Devamını Oku

Bir seyyahın not defteri

“Tek gerçek yolculuk aynı gözlerle, yüz değişik ülkeyi dolaşmak değil; aynı ülkeyi, yüz değişik gözle görebilmektir.” (Marcel Proust)



Geçmişten geleceğe kültür geçişlerini sağlayan en önemli kaynaklar, sürekli dolaşarak gördüklerinin yanı sıra yedikleri, içtiklerini not alan hatta bir hikâyeye bağlayarak anlam kazandıran seyyahlardır. Tarihin en bilinen seyyahı Marco Polo, 1271 yılında Moğol İmparatoru Kubilay Han’ın isteği ile 14 yıl boyunca dolaştığı imparatorluğa bağlı şehirleri not alarak günümüze aktarmış. Evliya Çelebi’nin, 1600’lü yılların başından başlayarak, Osmanlı İmparatorluğu sınırlarındaki coğrafyayı dolaştığı yarım asırda; şahit olduğu hikâyelerden kurguladığı ‘Seyahatname’ isimli eserinden insan ve kültür ile ilgili çok şeyler öğrendik, öğrenmeye devam ediyoruz.

ANADOLU SEYYAHI ÖMÜR AKKOR

Geçmiş zamanın seyyah, derviş gibi gözü, gönlü geniş insanlarından öğrendiğimiz geleneksel kültürümüzün ne yazık ki unutulmaya başlandığı dönemleri yaşıyoruz. Anadolu kültürünün tozlanmaya yüz tutmuş geleneklerini, örfünü ve bana göre yaşam tarzının en önemli aynası yemeklerini canlandırmaya uğraşan sevgili Ömür Akkor’u; modern zamanın ‘Anadolu seyyahı’ diye nitelendirirsem yanlış olmaz sanırım. 25 yıldır dolaştığı Anadolu coğrafyasında, yemeğin binlerce yıldır süregelen yolculuğunu kayıt altına alarak hem gün yüzüne çıkarıyor hem de geçmişin günümüze izdüşümünün devamını sağlıyor. Benim de geleneksel yemeklere verdiği önem ve bununla ilgili yaptığı çalışmaları hayranlıkla takip ettiğim Ömür Akkor’un; görme engelliler için hazırladığı üç, Anadolu mutfak kültürü ile ilgili yazdığı ve bir kısmının uluslararası ödüller aldığı 28 kitabı var. Son kitabı ‘Türkiye Gastronomi Atlası’, Türkiye’yi karış karış dolaşırken aldığı notlar, çizdiği figürlerin kendi kalemi ve çizimi ile olduğu gibi yayınlanan ‘seyyahın not defteri’ kıvamında bir eser. Seyahate çıkın ya da çıkmayın, kendi kültürünüzün devamlılığı için bu kitabı mutlaka edinin derim.

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI