İçten içe kendimizi yiyoruz... Sizce de öyle değil mi? Bunu karnımızı doyurmak için yapmıyoruz... Alışveriş için. Evet, evet yanlış duymadınız alışverişle kendi içimizi hem de bile bile... Acımadan boşaltıyoruz. Tıpkı bir şirketin içini boşaltır gibi maneviyatımızı talan ediyoruz. Nasıl mı harcıyoruz? Gayet iyi biliyorsunuz ama bilmezden, görmezden gelmek içimizi rahatlatan vazgeçilmez sahteliğimiz oldu. Ben yine de hatırlatayım. Konforumuz için harcadık... Hazlarımıza, lüksümüze harcadık... Doyumsuz zevklerimize, şımarık duygularımıza, uslanmaz hırsımıza harcadık. Harcadıkça içimizdeki duygular boşaldı. Konfor aldık, merhameti bıraktık mesela. Lüks aldık, vicdanı unuttuk. Haz aldık, sevgiyi ucuz bulduk... Makam aldık, erdem verdik. “Nasıl yani” dediğinizi duydum. Mideniz kasıldı, tadınız kaçtı. Rahatsız oldunuz. İyi. Zaten biraz rahatsız olmanız gerekiyordu. Durun, gerilmeyin, sakin olun... Kan şekeriniz yükselme eğiliminde... “Aaaa üstüme iyilik sağlık...” cümlesiyle başlayan serzenişler yapmadan önce düşünmenizi öneririm. Biliyorum... Pek düşünmeye meyilli bir toplum sayılmayız. Çoğunlukla başkalarının aklı ile yaşamaya alışkınız. “Hazır birileri düşünmüşken oturup kafa yormaya ne gerek var canım...” diyenlerdeniz. Ben de sizi rahatlatayım... Merak etmeyin organlarınızı alışverişte kullanmadınız hepsi yerinde duruyor. “Oh bee, şükürler olsun” diye mırıldandınız içinizden, gevşediniz hatta... Kan şekeriniz normal, mide asidiniz geri çekildi. Pek ihtiyacınız kalmamış gibi ama... Ruhunuz... O yerinde mi? Bir bakın isterseniz.
KÜLTÜREL GÖÇEBE ‘SERDAR LEBLEBİCİ’
RUHUNUZ hâlen yerinde duruyorsa size doğrudan ona hitap edecek bir sergi ve sanatçı önermek istiyorum. Serdar Leblebici’nin, CerModern’de 9 Mayıs Cumartesi günü başlayacak “Seriler arası yolculuk” isimli sergisi, bayağı enteresan hisler yaşatacağa benziyor. Sergiyi başlamadan önce duyurmak istememin sebebi; sanatçının bilinen duyguların ötesine çıktığı yolculuğa biz izleyenleri de yanına alacak olması sayılabilir. Başlıkta kullandığım “Kültürel göçebelik” tanımı; sanatçının bize vereceği yolculuğun esasen biriktirilmiş bir görgünün yol boyu zenginleşmesi ile izah edilebilir... Kültürel zenginleşmeye kavuşmanın en önemli tarafı yolculuk ve görgü değil midir? Kültürün görgüyle elde edildiği gerçeğini sanatına yansıtan ve bunu çağdaş figüratif yaklaşımla harmanlayan sanatçı, izleyenleri düşünmeye sevk edeceğini garanti edebilirim. 21 Haziran’a kadar sürecek sergiyi kaçırmayın. Varsa eğer.... Ruhunuza iyi gelecek.
‘YENİDÜNYA KEBABI’ VE HIDRELLEZ
HIZIR ve İlyas’ın hikâyesini biliyor olmalısınız. Ölümsüzlüğü bulmak için yolculuğa çıkan ve tesadüfen karşılaştıkları su kaynağından “Ab-ı Hayat” içerek ölümsüz olan ikili. Hızır ve İlyas, bütün yılı birbirlerinden ayrı, dünyanın farklı yerlerinde muhtaçlara yardım ederek geçirirler. Yılda sadece bir kez, baharın müjdecisi olan 5 Mayıs gecesi bir gül ağacının dibinde buluşup hasret giderirler. Baharın müjdecisi derken aklıma iki kebap geliyor. İlki “Kemeli kebap” bunu iki hafta önce yazdım. İkincisi de “Yenidünya kebabı...” Yenidünya meyvesinin çıkışı çoğunlukla hıdrelleze denk geliyor, haliyle de meyve baharın gelişini müjdelemiş oluyor. Hem fırında, hem de ızgarada pişiriliyor. Antep mutfağına has sayılabilir. Aklıma ilk olarak Hamamönü İlhan Cavcav Sokak’ta bulunan Antep mutfağı “Harlı Fırın” geldi. Sevgili Anıl İdikut’u arayıp sordum “Yenidünya kebabına başladık” cümlesi müjde etkisi yarattı. Onlar tepside ve taş fırında pişiriyorlar, suyuna da banılıyor. Sevgili eşi Merve ile birlikte Harlı Fırın’ı işleten Anıl ve Merve’nin yanına, baharı ve yenidünya kebabını tatmaya gidin. Muhtemelen ruhunuz önceden gitmiştir... Orada buluşabilirsiniz.
TEPSİ KEBABI VEYA ARAP TAVA
Yanılgıya düşeriz... Herkes düşer. “Ben yanılgıya düşmem” demek, insanın kendine kurduğu en konforlu tuzaklardan biridir. Ama bir başka yanılgı daha var: Yanıldığında kendini değil, sadece seçimlerini sorguladığını sanmak. İnsan, seçimiyle birlikte kendisini de kurar. Kimi fark eder, kimi görmezden gelir, kimi de bildiğini zannettiği yerde oyalanır. “Ben sağlamcıyım” diyenleri çok duydum. Sağlamcı...Garantici... Kulağa güven veren ama içinde tuhaf bir kaçış barındıran kelimeler. Sanki hayat, önceden hesaplanabilir bir denklemmiş gibi. Sanki insan, yanılmadan ilerleyebilirmiş gibi. Her şeyi bildiğini sanan hâlimizi düşünelim bir an. Yürürken nefes nefese kalıp öksürük krizine kapılan birisi, bir daha öksürmemek için ne yapmalı? Yürüyüşü bırakmak mesela... Kısa vadede güvenlidir. Nefes nefese kalmazsınız... Sorun ortadan kalkmış gibi görünür. Oysa sadece sahneden çekilmiştir. Doktora gitmek daha akılcıdır. Problemi anlamaya dönüktür. Bu da bir tür rahatlamadır. Bir tür ertelenmiş yüzleşme. Gerçek, çoğu zaman en sade olanın içinde saklanır. Gürültüsüzdür, nettir ve bu yüzden ürkütücüdür. İnsan çoğu zaman kendini korumak için güvenli olanı seçer. Daha az sarsılmak, daha az yüzleşmek, daha az değişmek için. Ama her güvenli seçim, gerçeği biraz daha öteye iter. Ve ertelenen her gerçek, başka bir yerde, başka bir biçimde yeniden karşınıza çıkar. Sorun şu değil aslında: Doğruyu bilip bilmemek. Sorun, bildiğin gerçekle ne kadar yaşayabildiğin. Çünkü bazen insan, gerçeği görmediği için değil; gördüğü halde seçmediği için yanılır.
TÜRK EZGİLERİYLE ‘TANGO’NUN TUTKULU ADIMLARI
TÜRK müziğinin o kendine has melankolisiyle, Arjantin bozkırlarından doğan tangonun ritmi birleştiğinde ortaya çıkan şey, sadece bir dans değil; adeta bir dönemin ruhu sayılabilir. 1920’lerin son dönemlerinde Türkiye’ye giriş yapan tango: İlk başlarda yabancı gibi algılansa da, Türk bestecilerin devreye girmesi ve içimizden ezgilerin katılımıyla ruhumuza uygun hale geldi. Arjantin tangosu daha sert ve “sokak” kokan bir havaya sahipken, Türk tangoları daha çok vals yumuşaklığına ve Türk sanat müziğinin o nahif, ağdalı yapısına yakındır. Şarkı sözleri genellikle imkânsız aşklar, hüzünlü hatıralar ve derin bir özlem içeriyor. Necip Cemal Andel’in “Mazi kalbimde yaradır...” bestesi Türk tangosunun coğrafyamızdaki miladı sayılabilir. Fehmi Ege’nin “Papatya”sı ile Bandoneon eşliğiyle Seyyan hanımın buğulu sesi bu türün estetik değerini ölümsüzleştirdi. Yakın dönemde “Esin Engin” bu mirası aranje ederek yaşattı. Geçtiğimiz Pazartesi akşamı CSO Ada’da, Ankara Devlet Opera ve Balesi sanatçıları Selva Erdener, Feryal Türkoğlu ve Aykut Çınar: Şef Sunay Muratov yönetiminde şahane bir gece yaşatmışlar. Ben yoktum, sevgili arkadaşım Birben anlata anlata bitiremedi. 1930’lardaki Cumhuriyet’in zarif Ankara’sını yaşadık dedi. Keşke ben de gitseydim diye içim gitti... En azından haber vereyim dedim.
PINAR’IN ‘AÇIK TEZGÂH’I
Geleneksel yaklaşımın; günümüz bakış açısına göre daha akılcı ve etkileyici olduğuna inananlardanım... Başlıkta kullandığım “ah û fizar”ı eskiler bir inleme ve sızlanma halinde kullanmış. Kalpteki sızının sese, nefese ve kelimeye dökülmüş, biraz da melankolik hali yani... Bir nevi “eyvah” olarak anlayın siz. Doğrudan ruha hitap eden yaşam felsefesinde, anlayana veya anlamak isteyene ne çok şey anlatıyor. Günümüz hedonist, haz odaklı insanının anlayabilmesi için önce kendi ruhuyla temasa geçmesi ve anlaması gerekiyor. Yaşamın, ruhla güzelleştiği veya çirkinleştiği gerçeğini göz ardı ettiğinizde; kendi ruhunuzun varlığıyla da bir iletişiminiz kalmıyor. Her şeyi elde edip tüketmenin uslanmaz hazzı ile yaşayan ve bu yaşamı tetikleyen günümüz insanı, doğal yapısının yanı sıra kendi varlığını da tükettiğinin farkında değil. Statüsü yükseldikçe kendini güvende sanıyor olması, yukarıdan aşağı bakışındaki boşlukta kanatlanıp uçabileceği sanrısından kaynaklanıyor. Ruhuna karşı mutlak hâkimiyetini hesap hatasıyla kaybedecek olması, hazin sonunu hazırlarken, sonsuzluğu, diğerlerini yok etmekle mümkün kılacağını düşünmesi apayrı bir cehalet örneği olmalı. Eskilerin ferahlamak için yükselmek yerine sıkça kullandığı “Her gecenin bir sabahı... Her yokuşun bir inişi vardır.” deyimleri halen ferahlatıyor. “Gözü kara” diyorlardı düşünmeden yükselenlere. Gözü kararıyor, başı dönüyor... Sonrası malum... “Vay halimize”mi desem, yoksa Pir Sultan Abdal’ın türkülere giren“ah û fizar”ı “Vay bana vaylar bana...” Daha mı uygun? Eyvah ki ne eyvah...
İKİ MEKÂN TEK ANLATI ‘GÜNEŞ HİÇ GÖLGE GÖRMEDİ’
EŞ zamanlı iki farklı mekânda açılan bir sergiyle ilk kez karşılaştım dersem beni mazur görün lütfen. Gördükçe öğreniyorum. Şili Meydanı’ndaki Siyah Beyaz Galeri'ye sergiyi gezmeye gittiğimde öğrendim. “Cinnah’ın hemen başındaki binanın altında Ka Galeri’de serginin devamı var” dediler. Siyah Beyaz’daki eserler nefisti, devamı için meraklandım haliyle. Ka’ya ilk kez gittim... Oradaki eserler de müthişti. Küratörler Oğuz Karakütük ile Umut Sur’un hazırladığı sergide; fotoğraf ve resim alanında çalışan 38 sanatçının eserleri yer alıyor. Serginin en can alıcı tarafı; izleyiciyi görsel tatminden ziyade mutlak düşünsel alana zorluyor olması. Düşün çeşitliliğiyle zihinsel varyasyonların algı zenginliği yarattığı bu sergi 2 Mayıs’a kadar devam edecek. Gidip ruhsal zenginliğinize katkıda bulunun.
BİR YUDUM SANAT ‘TORTU 2’
ÇOK merak ettiğim bir projeydi ancak memlekete geldiğim için açılışında olamayacağım. Sevgili Elif ve Faruk Pehlivanlı ilkini anlattıklarında 25 Nisan Cumartesi günü saat 18.00’de Taurus AVM’deki Platform A’da açılacak ikincisi için bayağı heyecanlanmıştım. Tamamı kullanılmış 31 fıçı, 31 sanatçı ile kader birliği yapmış ve evlerine, atölyelerine misafir olmuş. Her birinin geçmişiyle oluşturduğu zaman tortusunun belirgin gözlenebildiği fıçılar, deneyimli sanatçıların elinde yepyeni bir çehreye bürünmüş. Yıllarca kendi içinde demlediği anıları sanat eserine dönüştüren sanatçılarla konuştuğu dili anlamak için içinde demlenen anılardan yudumlamak gerek. 10 Mayıs’a kadar sürecek sergiye döndüğümde gidip kaldıysa resimlenen anılardan yudumlayacağım. Bence siz de hem aşka hem de sanata susamış gibisiniz... Yudumlamaya gidin.
BİR TOPRAK HİKÂYESİ ‘KEMELİ KEBAP’
Kendimizle ilgili ciddi sıkıntılarımız var... Garip garip bakmayın öyle... Var işte. Duygularımızı ifade edemiyoruz mesela... Düşünce, duygu ve dil bir bütün olarak kullanılabildiğinde ifade başarılı olur. Dilimizi olması gerektiği gibi kullanamıyoruz; çünkü yeterince bilmiyoruz. İçinizden “kendi adına konuş” diyerek sıyrılabileceğinizi düşünmeyin. Hiç kimseyi tenzih etmiyorum... Kişisel algılayabilirsiniz. Ve hatta fazlasıyla üzerinize alının... Korkun, ürkün ve her zaman yaptığınız gibi kaçın kendinizden, kaçabilirseniz tabii ki. Sıkıntımız da burada işte... Kaçtığımızı sanıyoruz. Adı üstünde “Sanrı...” Sözlük anlamı; “Kişinin aksini gösteren açık kanıtlara rağmen gerçek dışı, mantık dışı ve inatçı yanlış inançlara körü körüne inanması durumudur.” Bilirsiniz mutlaka “Hezeyan” da deniyor. “Lastik gümlemesini, bomba sanıp inanmak” gibisinden durumlarda öne çıkıyor. Verdiğim basit örneğe aldanmayın lütfen; çok daha vahim sanrılar var. Üşenmeyip düşünürseniz ne demek istediğimi anlarsınız. Sanrı, evham değildir, sakın ola karıştırmayın... Evham şüphe içerir, sanrı ise sanılan fikre düşünmeden inanmaktır. Aşkı, sevgi, korkuyu, saygı, sorumluluğu, zorunluluk gibi hissediyoruz. Kibirli olmayı; karakter, egoyu; prensip sanmak gibi sanrılarımız da var. İçgüdüsel olarak güven hissi doğal bir güdü; güvende olma arzusuyla tanımadığımız duygulara çöreklenmek de neyin nesi Allah aşkına. Aslına bakarsanız sanrılarla yaşadığımız bir hayat var. Kendimizle yeterince tanışmaya meyilli değiliz. İstemeden de olsa yüzleşmek zorunda kaldığımızda “Ahh yakalandım hadi gerçeği bulalım” demiyoruz... Ne yapıyoruz sizce? Yüzsüzleşiyoruz.
ANKARA’YA DEĞER KATANLAR...
ÇOK sevdiğim ressam ağabeyim Habib Aydoğdu davetiye yolladı. Geçen cumartesi günü Eskişehir Yolu, Bilkent kavşağına açılan Çankaya Belediyesi “Atatürk Sanat Merkezi”ne ilk kez gittim. Karanfil Dergi’nin 1. yıl dönümü sebebiyle Ankara’ya değer katan sanatçılara verdiği ödül töreni ile akabinde Mert Fırat’ın müzikli “Elden Ele” seyirlik oyununu izledim. Şahane bir salonda, şahane sanatçıları izleyebilmek hakikatten şahane hissettirdi. Ressam Habib Aydoğdu ile şair Ahmet Telli’nin ödüle layık görülmesi beni çok sevindirdi. İkisi de Ankara’da yaşayan gerçek Ankara tutkunu ağabeylerim. Babası Ankaralı, kendisi Modalı Buket Uzuner ve bir dönem Ankara’da yaşayan Zülfü Livaneli de Ankara’ya değer katan diğer sanatçılar olarak ödüle layık görüldü. Ödül töreninden sonra Mert Fırat’ın şiir ve edebiyatla birlikte yüreklere seslendiği performansı, hem Ankara’ya hem de Atatürk Sanat Merkezi'ne çok yakıştı, hayran kaldım.
GÜL KOKULU CEYDA ‘MEZE CE’
HER
Kelimeler koksaydı ne yapardık acaba? Garip bir soru olduğunun farkındayım... Söylenmeyin lütfen. “Savaşın kokusu burnumuzun dibine kadar gelmiş, sen de çıkmış yok efenim ya kelimeler koksaydı falan diye, fantezi yapıyorsun... Durduk yere aklımızı işgal etme lütfen.” Kızdınız... Bu cevabınızda ısınan bir metalin veya aşırı yüklenmiş bir motorun yaydığı kokuyu aldım. Aman kısa devre yapmayın, şalteriniz atmasın. O halde soruyu şöyle sorayım... Savaşı koklayabildiğinize göre demek ki kokusu var diyebilir miyiz? Tamam... Siz mecazen söylemiş olabilirsiniz ama savaşın kokusu fiilen de yok mu sanki... Ölümü koklarsınız her şeyden önce... Kükürt, barut ve soğuk metal kokusu havada asılı kalır... Ve siz her nefes aldığınızda genziniz yanar. Korktunuz değil mi? Sahne canlanınca kokuyu sizin gibi ben de aldım... Ürktüm açıkçası. Bildiğimiz ve öğrendiğimiz her şeyin, zihnimizin arka odalarında gizlenmiş bir kokusu mutlaka vardır. Yağmur sonrası yayılan petrikor kokusu; hakikat, vicdan ve toprak... Paslanmış metal, çürümüş leş, kötü kokuyu bastırmak için sıkılmış parfümün bayatlamış kokusu; ihanet, nefret, yalan. Bu kötü kelimeleri okuyunca kokularıyla birlikte içinizi kararttı değil mi? Şöyle bir şey olsa mesela... Sevdiceğiniz size “Seni seviyorum” dediğinde önce hakikat için petrikor, sevgi için Isparta gülü kokusu yayılsaydı... Ne hoş olurdu. Keşke ağzımız değil de ağzımızdan çıkan kelimeler koksa... Müsterih olmaz mıydık?
MEŞE KOKAN ‘CIVIKLI’ LEZZETİ
KELİMELERİN kokusu yok dedik ama meşe odunuyla pişen “Develi cıvıklısı”nın kokusu sizi mest edecek. Hele hele meşe kabuğunun kokusu pideye sirayet ediyor ki aidiyet ve güven aşılayan en kadim insani duyguya kapılıyorsunuz. Duygunun adı “lezzet” tabii ki... Siz de çok iyi bilirsiniz; Anadolu’daki her güzel yemeğin tadında mutlaka meşe vardır. En sevdiğim pide türü; Kayseri’nin Develi ilçesine has “Develi cıvıklısı.” En sevdiğim pideci ise Şaşmaz Sanayii, Bahçekapı, 10. Sokak’taki Hayati Usta’nın 25 yıl önce açtığı “Develi Pidecisi.” Yıllar önce yemiş ve yazmıştım. Tadı hep damağımda kaldı... Bilin bakalım neden... Şimdiye kadar daha iyisini yiyemedim de ondan. Hayati Usta’nın efsane pidesini tattırmak için geçenlerde pide tutkunu eski dostum Haluk’u götürdüm. O da benle hemfikir oldu. Lezzetin tarifi çok zor... Muhakkak gitmelisiniz.
TADI MAZİDEN KOKUSU CEBECİ’DEN ‘BİZİM KÖFTECİ’
CEBECİ Yeni Ankara Sokak 29 numara zemin katta 1955 yılında kurulan “Bizim Köfteci”yi kime söylesem “Aaaa bilmiyor muydun, bir de işin bu... Ne ayıp, kimse duymasın” dedi. Hakikaten de öyle... Ayıp yani. Neyse ki, kadim dostum Muammer’in eski mahallesiymiş beraber gittik. Cebeci birçok eski mahallenin aksine, halen Ankara’nın kendisi gibi kokuyor. Bizim Köfteci’nin köftesinin kokusu da öyle. Köftenin tadı da Ankaralı... Çok çok eskiden üst kat komşumuz Zeren Teyze yapıp tam da okul çıkışına denk getirir, kapıyı çalardı. Hem köftenin, hem de eski zamanların tadının aynısıydı. Bizim köfteyi Serap Abla pişirdi, üçüncü kuşak baba Fikret Boztoprak ve dördüncü kuşak oğul Ömer geri kalan işlere koşturuyor. “Fazla yemem” dedi neredeyse boşalmış tabağı da yiyecekti Muammer. Siz de benim gibi ayıplanmak istemiyorsanız ilk fırsatta gidin. Yediğinizde, yeniden Ankaralı olacaksınız.
BAKLAVANIN GERÇEK BABASI NECİP ‘BABA’
Gökyüzüne baktım… Maviyle gölgelenen temiz beyazlığın, bulut yumuşaklığı zihnime işlendi. Tanrının mükemmel bir ressam olduğunu düşündüm. Her sabah yepyeni, süt beyazı bir tuvale taptaze ve yaşanası hayatı resimlemeye başlıyor… Ve gece karanlığında biz uyuyana kadar, hayatın göremediğimiz, görsek dahi anlamlandıramadığımız görüntülerini… Mevsimini ya da anını kaçırdığımız güzelliklerin hiçbir detayını atlamadan, tüm nüanslar da dahil… Büyük bir özenle canlandırıyor. Hiç yüksünmeden; ömrümüzce taşıyacağımız kaygı, karamsarlık, yalan ve hayal kırıklıklarını yaşamaya gerek kalmadan, çeşit çeşit güzelliği duygusuyla önümüze koyuyor ve sadece tadını çıkarın diyor… Ah be güzel insan… Hayallerini, rüyalarını, dualarını bile yerleştiriyor. Yüzeysel bakma… Gör, diyor. Tanrının çizdiği resmi görebilme ihtimali var elbette. Sadece ona eşlik etmek için erken uyanmakla ilgili değil… Gözlerin iyi görüp görmemesiyle de alakası yok. Mesela tanrının resimlediği muazzam gökyüzü… Yeşilin binlerce renkle birlikte oluşturduğu şahane uyum… Güneşin parıldayan turuncusu ve dönüştüğü kızıllığın her tonu… Bizimle birlikte bu dünyanın paydaşı diğer canlıların yaşama sevinci… Bembeyaz bir tuval olmalı her gün, belki de sonsuzluğa uzayan. Günü hissederek yaşayan insanların derinliği olduğuna inanıyorum. Onlarla sabah saatlerinde karşılaşmayı çok seviyorum. Özellikle de yere çömelip asma kilidini açan esnafın kepengi yukarı doğru itişinde çıkan gürültüye mest oluyorum. Yaşamın kepenklerini açmak, güne başlarken… Bilerek, görerek ve anlam yükleyerek… Aşkla yaşamak… Tıpkı sanatçının sanatını canlandırdığı gibi…
ARTANKARA-AŞKANKARA
AŞK enerjisinin en yoğun yaşandığı bir hafta oldu. Özellikle ArtAnkara 2026 çağdaş sanat fuarı: Aşkın ve âşıkların çekim noktasıydı. Aşk ve âşıklar derken kastım sanat ve sanatçılardı elbette. Peki ya biz sanatseverler ne olacağız mırıldanmaları duydum… Bizler de aşığız… Yaşamın estetiğine âşık olanlarız dersem bana katılırsınız sanırım… Zira aşk olmadan yaşam da, sanat ve sanatçı da ruhsuz kalıyor. Sanatın yetenekle birlikte mutlak yoğun duygulara ihtiyacı var… Acı, nefret, kaygı, sevgi vs. gibi… Ve tüm bu duyguları kim harekete geçiriyor dersiniz… Yüksek sesle söyleyin ve kendiniz de duyun lütfen… Evet “Aşk” tabii ki… Fuarın tertip komitesi ve Bilgin Aygül’e bu şahane organizasyon için şükran duymalıyız. Seslensem duyarlar mı bilmem ancak hiç kimse ArtAnkara’nın, AşkAnkara’ya dönüşmesi fikrine itiraz etmeyecektir. Ne dersiniz?
CERMODERN’DE ‘BENBU VE IŞIĞIN SESİ’
Günün en huzurlu anları olduğuna inandığım vakitlerde, şafak sökmeden uyanıyorum. Bu anlar ne güzeldir bir bilseniz… Henüz zifiri karanlık. Ama ufukta, bu karanlığa dikilmiş bir gölge gibi düşen sönük bir ışık var. Şafak değil… Tan vakti değil… Alacakaranlık hiç değil… O saatlerde uyanıp gecenin karanlığıyla yıldızları izleyenler, ne demek istediğimi bilir. Bir ismi olmalı dedim. Bir karşılığı… bir anlamı… Kimseyi arayamazdım o saatte. Ben de çağın en hızlı yoluna başvurdum. Cevap makuldü; güneş civarından yayılan cılız ışınların, dünyaya düşen yıldız tozlarına yansıması… Adı; “Zodyak Işığı.” “Yalancı Şafak” da deniyor. Hakikaten de öyle. Bilinçle bakmadığınızda görünmeyen, ama orada olduğunu hissettiğiniz bir şey bu. Tılsım gibi… İksir gibi… Belki de sadece insanın kendine yaklaştığı o ince eşik. Ne derseniz deyin eğer ruhunuza dokunuyorsa, siz de biliyorsunuz. Ben o anlarda güçlendiğimi hissediyorum. Dünya yalnızca bana aitmiş gibi… Her şey yeniden başlıyormuş gibi… Geçmiş hatalar tekrar edilmeyecekmiş gibi geliyor. Hafifliyorum. Sanki yıldız tozları sadece gökyüzünden değil, içimden de akıyor. Ve o anlarda; “Bu bana ait olan dünyaya, nasıl bir anlam katabilirim?” sorusu geliyor aklıma. Ama… Gün aydınlandıkça bu his çekiliyor. Işık arttıkça ben eksiliyorum. Karanlık çökmeden içim kararıyor. Ve kendimi, yapay dünyanın kusursuz görünen, içi boş düzenine uyum sağlarken yakalıyorum. İşte o zaman anlıyorum; belki de “yalancı” olan şafak değil… Bilen varsa söylesin… İnsan en çok ne zaman kendisi oluyor?
‘ARTANKARA 2026’ BUGÜN BAŞLIYOR
YUKARIDA sorduğum, “İnsan en çok ne zaman kendisi oluyor?” sorusuna yanıt bulabileceğimiz yerlerin başında sanat eserleri geliyor. Sanat yapay ruhla icra edilmiyor. Yapmacık ruhla hazırlanan sanatın ruhu da nasıl olur bilirsiniz. Maalesef içi boş bir zırvalıktan öteye gitmiyor. Zira sanatçı içindeki gerçek kişiliğiyle baş başa kaldığında üretiyor... Anlam için gerçek hislere ihtiyacı vardır ve muhakkak içine dönmelidir. İçinde bir türlü dindiremediği ve hatta dindirmek istemediği fırtınalara kapılır… Kaçmaya çalışsa dahi boyadığı tuvalde, şekillendirdiği kilde veya çaldığı enstrümanda yüzleşir fırtınayla. Kendinin bile bilmediği asıl gerçeği sanatına yansıtırken fark etmez bile. Tıpkı yukarıda bahsettiğim “Zodyak Işığı” gibi görünür. Bilinçle bakmadığınızda göremezsiniz. 26-29 Mart tarihleri arasında düzenlenecek 12. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı “ArtAnkara 2026” bugün ATO Congresium’da başlıyor. Siz de oradasınız belki de… Herhangi bir sanat eserinin içeriğinde gerçeğinizle yüzleşebilirsiniz… Keşfetmeye gidin.
ANKARA’NIN EN ESKİ ESNAF LOKANTASI ‘ÜÇLER TAVUK 1943’
BİR
İnkâr etmeye kalkışmayın, hiç gerek yok. Aşkınız karşılık bulur ya da bulmaz o ayrı mesele… Muhakkak âşık olmuşsunuzdur. İç çektiniz… Duydum sizi. Bir anlığına geçmişe gittiniz. Yaşınızı geri sardıkça hafiflediniz değil mi? İlk buluşmanın detayları beliriyor gözlerinizin perdesinde. Rüzgâra karşı koşar adım gidişiniz vardı ya… Rüya mıydı? Yine duydum, bir daha iç çektiniz… Ama bu sefer ilkinden daha derin. Sahne kaybolmasın istediniz ve yumdunuz gözlerinizi. Görüntüler kesik kesik gelse de bayılmamak için soluduğunuz derin nefesi geri vermeyi unuttuğunuz o anlar canlandı birden. Söylediğiniz sözcükleri hatırlamaya çalışmak nafile… Kulaklarınızın çınlamasından, ağzınızdan çıkanı duydunuz mu sanki… Umurunuzda bile değilmiş zaten. Şapşallık gelip dayanmış dilinizin ucuna… Nefesinizle birlikte tane tane öylesine dışarı bıraktınız sözcüklerini aşkın. Söyledikleriniz anlaşılmasa da anlaşıldığınızı düşündüren o safir bakışlara kilitlenmiş gözleriniz. Avuç içlerinizdeki teri gizleyemez halde sırılsıklamsınız üstelik. Sokağa çıkalım… “İkimiz de soluklanırız” düşüncesi; “yürürken nefes mi alsam, elini mi tutsam” ikilemine dönüşüyor. Kazara ellerin birbirine sürtünmesi ile irkilmiştiniz… Korkudan ziyade, aşkı körükleyen zamansız kıvılcımlar, kokular var havada. Zamanı durdursanız bile… Ne var ki; nehirdir, akar Ankara’da sokaklar… Siz kendinizden gitseniz de Ankara gitmez sizden. Ankara’da âşık olmak… Ömürdür ömür.
AŞK’IN AHÂLİ’Sİ ‘ESAT HÂL’
SÖZE aşkla başladık aşkla devam ediyoruz… Ben klişeyi değiştirdim “Her şeyin başı aşk” diyorum artık… Neden mi? Bir düşünün lütfen… Aşkla yaşarken ve aşksız yaşarken sağlığınız nasıl? Siz düşünürken ben yeni bir aşk “Hâl”inden bahsedeyim. 1980’lerin gözde alışveriş mekânı “Esat Hâl” artık yeni nesil âşıkların “müşterek” buluşma noktası “Hâl”ine geldi. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin (ABB) kendi kurumları, sivil " insiyatif" ve çoğunluğu kadınların ön ayak olduğu özel girişimler bir arada hâl’in “Ahâli”sini oluşturmuşlar (Voltran gibi yani). “Olmak istediğin hâl” sloganına en güzel cevap… Bana göre Ahâli’nin de açılımı “Aşk Hâli” olmalı. Herkesin yaptığı iş; Aşk“hâl”inde çünkü. Esat Hâl’i yeni kokusuyla bizlere kazandıran ABB’nin “Ankara Kültür” ismiyle başlattığı kültür ve sanat akımına hayran kaldım. Bu akımı başlatan şahane kadınla konuştum.
ABB Kültür Sanat Dairesi Başkanı “Ayça Yusufoğlu” bu haftaki giriş yazıma da esin kaynağı oldu. Üniversite için Ankara’ya gelişindeki heyecanlı hâlleri… “Ankara’da âşık oldum, Ankara’da evlendim…” demesi. Sizce de bu durum Ankara ile ilgili birçok şeyi açıklamıyor mu? Hâl projesinin gelişim sürecini anlatırken gözleri ışıl ışıldı… Benim de gözlerim kamaştı, Ahâli’ye katıldım.
AHÂLİ’DE KİMLER VAR…