Aziz Devrimci

Gizem, Güneş ve Selvi ‘Birgi’

15 Ekim 2020
“Birgi’nin kavakları, dökülür yaprakları, bize de derler çakıcı, (Yâr fidan boylum) yakarız konakları. Selvim senden uzun yok, yaprağında düzüm yok, kamalı da zeybek vuruldu (Yâr fidan boylum) Çakıcı’ya sözüm yok.” (Anonim Türkü (Ödemiş-Birgi))



“Ne zaman bir köy türküsü duysam, şairliğimden utanırım” demiş, Bedri Rahmi Eyüpoğlu. Bir ezgiye ruh vermek için yaşanmışlığın hakiki, duyguların samimi ve yüreğin safi olması gerekiyor. Şehrin gübrelenmiş duygularıyla yapılan şarkıların, yazılan şiirlerin sizi, müzik ve edebiyattan soğuttuğu da düşünülürse Bedri Rahmi’nin alçak gönüllülüğüne hak veriyorsunuz. Yukarıda sözlerinden alıntı yaptığım türkünün kahramanı “Yâr fidan boylu”, mert, efe “Kamalı Zeybek”in Birgi’de bir başka yiğit efe, “Çakıcı’nın” adamları tarafından öldürülmesine, gerçek duygularla Birgililerin yaktığı ağıtın samimiyetini hissetmemek mümkün mü?
Şehrin gizemi ismiyle başlıyor aslında. Hâkimiyetleri sırasında, Persler “Yeşil yer”, Romalılar “Zeus’un kenti”, Bizanslılar da burç, kale anlamına gelen “Phirgion” demiş. Bizim Evliya Çelebi de “Bir-İki”den Birgi’ye ulaşmış. Tancalı Berberi seyyah İbni Batuta’nın bahsettiği ihtişamlı Aydınoğlu Sarayı halen gizemini koruyarak gizlendiği yerden çıkmamakta ısrarcı. Güneşin, selviyle birlikte dansının evlerin duvarlarına yansıyan motiflerinden çözeceğiniz mistik kokunun, bülbüllerin nesillerdir şahit olarak şakıdığı gizli aşk hikâyelernin gizemini çözmek için gittiğinizde, dikkat edin, siz de aşka düşebilirsiniz.



Yazının Devamını Oku

Dünya yeni, usul eski

8 Ekim 2020
“Her şeyin yenisi ama dostun eskisi.” (Peyami Safa)

Vazgeçemediklerimiz, tadına doyamadıklarımız, unuttuklarımız var, ama kokusu burnumuzda tüten şeyler. Zaman geçtikçe yeni duygular yeşeriyor, aklımızda kalanlar ya da silinemeyenler bir hatıra gibi gün yüzüne çıkıyor. Tadı hep damağında kalmıştır anıların, hikâyelerin, lezzetlerin... Ya bir sokağın, ya bir binanın, ya bir dostun dilinden ya da havanın kokusundan gelir insanın aklına... O an mutluluklarını ve yaşadığını hatırlar.


TUNALI VİTAMİN

Kendimi bildim bileli var Tunalı’daki “Vitamin”. İlk yediğim günden beri lezzet de aynı, tadı da, kokusu da aynı. Gidiş gelişti cadde, tek yön oldu ama Tunalı ve Vitamin hep aynıydı. Esnaf aynı esnaftı, dükkân aynı dükkân, ben büyümüştüm ama çocukken kendime baktığım içindeki aynalar aynı kaldı. Dekor aynı, sandviçlerin, meyvelerin sergileniş biçimi hiç değişmedi. Aynı atmosferde büyüyen çıraklar usta oldu, lezzet yine değişmedi. Yeni nesil tostçular açıldı, kimisi geri kapandı, her köşe başında portakal, havuç sıkıldı ama hiçbiri Tunalı Vitamin’in verdiği duyguyu veremedi. Yengen, sosisli, çift kaşarlı, havuç portakal hatta dilli kaşarlısı unutulabilir mi hiç? Vazgeçemediğimiz Tunalı yerinde duruyor, Vitamin de orada... Gidin, anılarınız da tostunuz da, meyve suyunuz da taze.


Yazının Devamını Oku

Hoşgeldin sonbahar

1 Ekim 2020
“Hoş geldin sonbahar, geçmişin korkularından ve eskilerden kurtulmanın, yenilere yer açmanın mevsimi...” (Paulo Coelho)

Sonbahar hep hüzün mevsimi olarak tasvir edilmesine rağmen, Coelho’nun dediği gibi ‘geçmiş korkulardan arınmanın, değişimin, yenilenmenin de ilk mevsimi.’ Yaprakların döküldüğü mevsim olarak görünse de, esas sebebini Necip Fazıl, “Yaprak sıkılmıştı ağaçtan, bahaneydi sonbahar” deyişiyle sonbaharı da, yaprağı da incitmeden şairane tarif ediyor. Sonbahar, her yaprağın çiçeğe dönüştüğü bir mevsimdir aslında, görebilene... Aşkın, sonbaharın serin havalarında kendi sıcaklığını iyice belirginleştirdiği, kalpleri ısıtan renklerinin asalet, sadelik ve zarafeti ortaya çıkardığı en güzel mevsim. Sonbahar, yenilenmek için, kendinizi yeniden sevmek için, sevilmek ve duyguların en zarifi, en asili, ‘aşk’ için en uygun mevsim. Kime veya neye oluyorsanız olun ama olabiliyorsanız sonbaharda mutlaka aşık olun!



‘KAKULE’ ARTİZAN FIRIN

Sıra dışı bir mekân ‘Kakule Fırın’. Sıra dışı dememin sebebini Büklüm Sokak’taki yerine gittiğinizde yakından göreceksiniz. Tadacağınız ürünlerin lezzeti sizi heyecanlandırdığında sıra dışılığın anlamını da yeniden keşfedeceksiniz. İlk gittiğimde benim ezberim bozuldu mesela. Genelde rastladığım hepsi birbirinin kopyası kafe ve fırın ismiyle açılmış mekânlardan sonra, ‘Kakule Fırın’ın verdiği duygu bambaşkaydı. Girdiğiniz bembeyaz mekândaki diğer renkler içinizi ferahlatırken, tezgâhtaki ürünlerin estetiği zarafet, kokusu da doğallığı çağrıştırıyordu. Paris’in, belki de dünyanın en iyileri, Café de Flore ya da Les Deux Magots değildi bana bu duyguları veren. Ankara’nın gelecekteki sembolü olmaya aday ‘Kakule Fırın’ ve kurucuları sevgili Esra ve Atalay’ın ‘aşk’ tadındaki tutkularıydı. Her şey olması gerektiği gibi yapılmıştı. Göz boyama, aromatik dokunuşlar yoktu, doğallığın ve aşkın vitrine yansımasını hemen fark ediyorsunuz. Esra ve Atalay’ın birbirlerine ve yaptıkları işe karşı besledikleri sevgiyi ifade ediş yönteminin dışa vurumu olmuş ‘Kakule Fırın’. Sevgili Şef Hûma’nın aşkını da unutmamak gerek, pişirdiği her tatlının, tuzlunun içine baharat olarak mutlaka koymuş, tadacaksınız. Hazır sonbahar gelmişken, ‘Kakule Fırın’a gidin, aşk da olsun! Fransızların dediği gibi “état amoureux”, zihnin mutluluktan uçma ve aşırı duyarlılık duygusuna yol açan özel bir halini yaşayacaksınız.

Yazının Devamını Oku

Doğa, doğal, doğallık

24 Eylül 2020
“Yalnızca son ağaç kesildikten, son ırmak zehirlendikten, son balık yakalandıktan sonra… Ancak ondan sonra paranın yenemeyeceğini anlayacaksınız.” (Kızılderili Atasözü)

Doğa, doğal, doğallık kelimelerini çok sık kullanıyoruz ama ne kadar önemsediğimiz de ortada. Kelimeleri kullanmanın pek fazla bir önemi yok aslında, doğanın kendisini gerçekten anlamak önemli. ‘Doğa, doğal, doğallık’ demek, dışarıdan her hangi bir destek ya da köstek görmeden ‘kendi hali’ olma durumu, yani ‘olması gerektiği gibi’ olmak... Ormanları biz mi yeşerttik? Hayır tabii ki! Onlar doğanın doğal döngüsü (toprak, hava, yağmur) içinde gelişti... Ama biz yaktık. Suyu da biz zehirledik, havayı da biz kirlettik, yetinmedik, toprağı ve mevsimleri de bozduk, hayvanları öldürdük. Felaketler, afetler dedik, doğanın doğallığına müdahale etmiştik, “çekil yolumdan” dedi, nafile anlamadık. “Ben daha güçlüyüm, seni yenerim” dedi insanoğlu, egosunu daha da büyüterek doğal olmayan kendi sanal doğasını yaratmaya başladı. Ne mi oldu? Açlık, susuzluk, ölümcül hastalıklar... Ve daha gelecekte neler neler... Ne mi olmalı?
‘Kalbinizde yeşil bir ağaç bulundurun, belki şarkı söyleyen bir kuş gelir, konar.’ (Çin atasözü)



‘INPUT’ DOĞAL BESLENME DÜKKÂNI

Yazının Devamını Oku

Gülümseyin!

17 Eylül 2020
“Güler yüzlü insanların olduğu yere huzur kendiliğinden gelirmiş...” (Yukio Mişima, Japon romancı)

Neden gülümsemediğimizi anlamış değilim. Somurtmak için yüz küsur, gülümsemek için sadece on iki kasın hareketlendiğini okumuştum. Kendinizi fazla yormadan huzuru çağırabiliyorsunuz yani, tek yapmanız gereken şey ‘gü-lüm-se-mek.’ Pandeminin insan psikolojisini derinden etkilediği günlerin uzamasıyla yüzümüze inen bezginlik ve korkuyla karışık ifadeler, her ne kadar maskenin altında kalsa da, iç dünyamız bedenimize yansıyor, mutsuzluğumuz gözüküyor. Bunu anlamak mümkün tabii, ancak insanın moral ve sevgiyle yaşama tutunabildiğini de unutmamak gerek. Bunun en güzel örneği de ‘gülümsemek’, her şeye rağmen hem de! Bunun anlamı da şu; ‘hayatı, insanları seviyorum ve yaşamak istiyorum.’ Gülümseyin ve gülümsetin, huzur mutlaka gelir!

HER ŞEYE RAĞMEN HAYAT DEVAM EDİYOR

Hayat devam ediyor, bizden önce de vardı, sonramızda da olacaktır mutlaka. Yaşadığımız bu günleri öğrenerek geçirmek, sanal dünyanın bizlere unutturduğu hayatın, aslında ne kadar değerli olduğunu yeniden hatırlatacaktır. Epeydir uzak kaldığım Ankara’ya döndüğümde restoranları dolaştım. Genelde bir keyifsizlik var haliyle, ama gülümseyen, gülümseten yemekler de vardı. İşte bunlardan bazıları.


Yazının Devamını Oku

Boğaz’da kahvaltı

10 Eylül 2020
“İstanbul’da Boğaziçi’nde, bir fakir Orhan Veli’yim; Veli’nin oğluyum, tarifsiz kederler içinde. Urumelihisarı’na oturmuşum; oturmuş da bir türkü tutturmuşum” (İstanbul Türküsü, Orhan Veli Kanık)



Boğaz’ın büyüsüne kapılmayanı tanımadım, bilmedim. Varsa eğer tanımak da bilmek de istemiyorum. Zira bu büyüyü anlayamamak, ruhun varlığını inkâr etmekle eşdeğer. ‘Yaşamak’ isimli şiirinde “Bin türlü mavi akar Boğaz’dan. Her şeyi unutabilmek maviler içinde” derken, kapıldığı Boğaz’ın büyüsüne nasıl da insani ve naif bir ruh haliyle bakmış Orhan Veli. Ümit Yaşar, ‘İstanbul dedim de seni hatırladım’ isimli şiirinde “Boğaz içinden bir vapur geçer, benim aklımdan senin gözlerin geçiyordu” demiş ve aşkın büyüsünü, Boğaz’ın büyüsüyle tarif etmiş, etkilenmemek mümkün mü? Bu minvalde hemhal olduk, Adnan Özer, Cebrail Okçu (Cebo) ve şimdilerde İstanbul’da yaşayan, Ankara’daki mahallemden arkadaşım Süreyya da vardı, yer seçimini de o yaptı. Seçtiği yer Boğaz’a nazır ‘Hisar Kahvesi’ydi. Aşiyan’ın birkaç adım yanı başında, Hisar’ın hemen bitişiğinde teraslanmış, her masası manzara, her nefes orman ve deniz havası, her bakış karşı kıyı ve Boğaz, olur mu itiraz? Olamazdı zaten, hem kahvaltıya, hem hasbıhale biçilmiş kaftandı.

EDEBİYAT’IN MUTFAĞI MUTFAĞIN EDEBİYATI

Uzun süredir edebiyatın mutfakla, mutfağın da edebiyatla ilişkisini işleyecek etkinlikler tasarlayan Adnan Özer’in manzara karşısında kabaran edebi iştahını bu konuyla birlikte masaya yatırırken beni de iştahlandırıyor, derin bir edebiyat sohbetine dalıyoruz. ‘Boğaziçi Mehtapları’ isimli kitabında ‘Terkibine su, mehtap, bülbül sesi ve saz karışan bir medeniyetti’ benzetmesiyle ‘Boğaziçi medeniyeti’ deyimini ilk kez kullanan ‘Abdülhak Şinasi Hisar’dan bir alıntıyla iyice derinleşiyor sohbet. Hemen az ilerdeki aşiyan mezarlığı sakinleri ‘Orhan Veli, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi, Edip Cansever ve Abidin Dino’yu da muhabbetin içine katarak, anıyor ve Boğaz’ın büyüsüne ayrı bir dem katıyoruz. Sohbetimiz de çayımız da dem almışken, Cebo’yla, Süreyya’nın kahvaltıya gömülüşünün farkına varmakta gecikiyoruz haliyle. Cebo’nun mis gibi tereyağı ve peynir kokan ‘kuymak’ın uzayan ‘kolot peyniri’ ile mücadelesini kaçırmadık. Eylül domatesi ile pişirilen menemenin anca sonuna yetişebildik. Onlar kahvaltıyla doyarken, biz edebiyatla aç kalmıştık. Şahane çay ve manzara yetmişti, ruhumuzu doyurmuştuk.

Yazının Devamını Oku

Geleneğimizde aşk var!

3 Eylül 2020
“Velhasıl azizim; mutluluğu çorba yapıp elimize çatal verdiler.” (Neyzen Tevfik)

Popüler yemeklerin, dondurulmuş, hızla pişirilmiş sunum ve görüntülerine aldanarak anlık hazları yakalamaya çalışmak, damağınızı sükût-u hayale uğratacaktır. Oysa ki; yemeğin vereceği mutluluğu hissetmek için geleneğine bakmak gerek. Geleneklerimizde pişen yemeklerin hepsinde emek var, doğallık var. Temizliğe ve sağlığa faydaya özen ve yöntem var. Hepsinin ayrı bir hikâyesi, yapanın da yaptıranın da nefesi ve sevgisi var. En önemlisi de yemeğin piştiği ateş sıcaklığında ‘aşk’ var.



ÖĞLENE BEYKOZ’DAYIZ

Yanlış anlamayın lütfen! Ankara’mızın da, en az İstanbul’un Beykoz’u kadar leziz, geleneksel sizin de yıllardır çok iyi bildiğiniz bir Beykoz’u var elbette. Bizdeki Beykoz, bir semt olmayabilir ama gittiğimizde bize gelenek ve mutluluğu bir arada yaşatan bir damak cenneti. Hoşdere Caddesi ve Gölbaşı’ndan sonra Ümitköy’de de açılmasına seviniyorum, çünkü geleneksel yemeklerimiz yaşayacak. Ankara’da binlerce restoran var, kaçında ‘Hünkâr Beğendi’ yiyebilirsiniz? Kaçında ‘mumbar’, kaçında ‘şırdan dolması’ yiyebileceğinizi düşündünüz mü? Peki ya kaçında Ankara’mızın geleneksel ‘Ankara tavası’nı, kaçında anneannelerimizin sevdirdiği ‘yoğurtlu ıspanak’ ya da ‘işkembeli nohut’un tadına bakabilirsiniz? Canınız ‘kuzu kelle söğüş’ veya ‘beyin salata’ çektiğinde aklınıza başka neresi gelebilir ki, hem hijyenine hem de lezzetine güvendiğiniz. Önümüz kış, malum hastalık var, vücudumuzun savunma sistemini güçlendirmek için içmemiz gereken ‘kelle paça, işkembe’ çorbalarını nerede içeceğiz. Pek sayamadınız değil mi? Çok fazla seçeneğimizin olduğunu düşünmüyorum, bence siz de fazla düşünmeyin öğlene Ümitköy Beykoz’dayız, hadi siz de gelin.

Yazının Devamını Oku

Gamsız hayat ‘Sığacık’

27 Ağustos 2020
“Gamına gamlanıp olma mahzun. Demine demlenip olma mağrur. Ne dem baki, Ne gam baki, Hû. (Fuzuli)

“Cittaslow” unvanlı şehre girdiğinizde üzerinize çökecek olan sevimli miskinliğe hayret etmeyin, elinizde değil çünkü. Hayat da, hareketleriniz de, şehir gibi ağırlaşıyor. Hiçbir şey sizi rahatsız etmiyor nedense. Sevgi mi, erdem mi doluyor yüreğiniz bilmiyorum ama kötüyü de hoş görüyorsunuz. Sığacık, Kaleiçi’ne geldiğim saatler belki de günün en sıcak saatleriydi. Kalenin tonozlu kapısından girdiğim anda sanki iklim değişmişti. Yoğun insan kalabalığından herkes gibi ben de huylanırım ama burada umurumda bile olmadı. Sıcak ve nemli hava, püfür püfür esen deniz havasıyla yer değişti birden. Psikolojik bir durum mu yoksa tanrının bir lütfu mu bilemedim. Dar sokaklarda, girişi daracık evlerin önünde oturan yaşlı teyze ve amcaların gevşemiş bedenlerini bir kilim gibi serdikleri, koyu gölgeli kapı eşiklerine gıpta ettim. Kedilerin de aynı insanlar gibi yayıldıkları “gamsız hayat” profiline adapte oluşuna bayıldım. Açık olan kapıdan gözüken verandalar ve avlu bahçelerde asma altı sohbetlerine uygun divan veya yer minderlerine de kapıldım. Gidin mutlaka, ama hafta içi gidin, sona kaldınız mı sığamayacaksınız.



COVID 19’A İYİ GELİR

MÜRVER ÇİÇEĞİ

Fenomen doktor Mehmet Öz’ün yaptığı, “COVID 19’a iyi gelir” açıklamasından sonra gündeme oturan mürver çiçeğine, halk dilinde “kara mürver ve patlangıç” da deniyor. Dünyada bilinen adı “sambucus nigra”, yol ve su kenarlarında kendiliğinden yetişebilen arsız bir çalı bitkisi. Avrupa’da yoğun olarak kullanılıyor. Eczanelerde satılan grip şurubu, market raflarında meşrubatı var. Türkiye’de ilk defa uygulayan da bir Avrupalı “Barbara Karabulut”. Menderesli çiftçi Taner beyle evlenip Sığacık’a yerleşmişler. Çiftçi Taner bey, kara mürverleri dikmiş, Barbara hanım da şurubunu yapmış. “Delicee” ismiyle hem mürver çiçeği şurubu hem de kara mürver meyvesi şurubunun satışını yapıyorlar. Mürver çiçeği şurubunun tadına baktım. Elma, üzüm keyfi verdi. Ferahlatıcı, içimi adeta mest etti. Çocukların da seveceği cinsten lezzetini de ayrıca belirtmek isterim. Endüstriyel gazlı veya konsantre içecekler yerine tercih edilmesi sağlığımızı, belki de COVID 19’u da olumlu etkileyecektir. Bir Avrupalı kadının elinden, denemekte fayda var.

Yazının Devamını Oku