Beyin Tümöründe Ameliyatsız Çözüm

Merhabalar sevgili okurlar.

1980’li yıllarda en yakın arkadaşımın ablasını beyin tümörü nedeniyle kaybettik. Tümör çok büyük olduğu için müdahale edilememişti. Henüz ölümle çok fazla karşılaşmamış olduğumuz o yıllarda çok ağır gelmişti bu kayıp bizlere. 

Aynı acıyı 1990 yılında yeniden yaşadım. Babamın beyninde neredeyse beynin tamamını kapsayan büyük bir tümör tespit edildi. Konu ile ilgili olarak dönemin önde gelen beyin cerrahlarının fikrine başvurduk. Tümörün cerrahi yöntemlerle çıkarılması mümkünse de ameliyattan sonra felç kalmama ihtimali yok gibiydi. Bu olasılığı göze alamazdık. Doktorların önerisiyle radyoterapi tedavisine başladık, ancak tedavi süreci tamamlanmadan babamı kaybettik. 

Belki de bu iki acı kaybın yüreğimde açmış olduğu derin yaralardı beni beyin cerrahisi ile ilgili gelişmeleri takip etmeye teşvik eden. Ve sanırım tam da bu yüzden beyin tümörlerinde ameliyatsız çözüm sağlayan Gamma Knife Radyocerrahisi konusunu araştırmak istedim.

Konu ile ilgili bilgi almak üzere Koç Üniversitesi Hastanesi Tıp Fakültesi Nöroşirurji Anabilim Dalında görev yapan Prof. Dr. Selçuk Peker’ den randevu aldım. Aldığım bilgileri sizlerle de paylaşmak istiyorum:

Gamma Knife, beyin cerrahlarının beynin anormal alanlarında herhangi bir kesiye gerek kalmadan ameliyat yapabilmelerine olanak sağlayan olağanüstü bir yöntem. Söz konusu yöntem Lars Leksell isimli İsveçli beyin cerrahı tarafından tıbba kazandırılmış. Ön çalışmaları 1950’li yıllara dayanan Gamma Knife cihazı ile ilk defa 1968 yılında hasta tedavi edilmiş; ülkemizde ise Gamma Knife tedavisi ilk kez 1997 yılında uygulanmış. Bu teknoloji, günümüzde, tüm dünyada 350’ ye yakın merkezde kullanılıyor. 2016 yılı rakamlarına göre çeşitli beyin hastalıklarına sahip 1 milyondan fazla sayıda kişi Gamma Knife cihazı ile tedavi edilmiş bulunuyor. 

 Beyin Tümöründe Ameliyatsız Çözüm

 

Gamma Knife (Gamma Bıçağı) gerçekte bir bıçak değil. Bıçak yerine sofistike teknolojinin kullanıldığı ve çok hassas olarak tek seansta Gamma ışınlarının kafatası içinde hedef alana yönlendirildiği bir tedavi yöntemi. Gamma Knife Radyocerrahisi ’nde, ileri görüntüleme ve planlama teknikleri sayesinde, çok ince Gamma ışını huzmeleri kafatası içindeki küçük alanlara yönlendirilebiliyor.

Gamma ışınları, tıpkı cerrahi işlemde kullanılan neşter gibi, hastalıklı alanı güvenli ve etkili bir şekilde yok ediyor. Ancak bu tedavide cerrahiye bağlı olarak ortaya çıkan kanama, enfeksiyon ve yoğun bakımda kalma gibi problemler yaşanmıyor. Tedavi ile ilgili tüm işlemler birkaç saat içinde tamamlanıyor ve hasta işlem günü evine dönebiliyor. 

Gamma Knife ekibinde beyin cerrahı, radyasyon onkoloğu, medikal fizikçi, teknisyen ve hemşire yer alıyor. Öncelikle başın sabit tutulabilmesi için lokal anestezi ile kafaya Stereotaktit çerçeve takılıyor. Çerçeve takıldıktan sonra MR çekiliyor; ardından bilgisayarda tedavi planlanıyor, hedef belirleniyor ve uygulanacak olan radyasyon dozu tespit ediliyor. Planlama tamamlandıktan sonra ayrı bir kısım olan tedavi ünitesinde uygulamaya başlanıyor; uygulama süresi 10 dakika ile 3-4 saat arasında değişiyor. Süreyi lezyonun hacmi ve uygulanacak olan radyasyon dozunun miktarı belirliyor. Bazı hastalarda diğer yöntemlere hiç ihtiyaç duyulmadan sadece Gamma Knife yeterli olurken, bazı hastalarda mutlaka ameliyat gerekiyor; ancak ameliyattan sonra kalan tümöre de Gamma Knife uygulaması yapılabiliyor.

Gamma Knife Radyocerrahisi yaşlı ve sistematik problemleri olan veya yaşı nedeniyle cerrahiye bağlı yan etkilerin yüksek olabileceği hastalarda, özellikle önerilen bir tedavi yöntemi. Bu tedavi genel anestezi almasında sakınca görülen hastalarda büyük avantaj sağlıyor.

Verdiği bilgilerle beni aydınlatan Prof. Dr. Selçuk Peker, Gamma Knife Radyocerrahisi konusundaki ihtisasını 1999 yılında University of Pittsburgh Medical Center’ da tamamlamış bulunuyor. Ülkeye döndükten sonra Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi ile Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde görev yapan Prof. Peker, Aralık 2016 tarihinden bu yana çalışmalarını Koç Üniversitesi Hastanesi’nde sürdürüyor. Ocak 2019 tarihinden itibaren de aynı zamanda Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroşirurji Anabilim Dalında çalışan Prof. Dr. Selçuk Peker, daha çok Gamma Knife Radyocerrahisi, ağrı cerrahisi, hareket bozuklukları cerrahisi (beyin pili uygulamaları) konularında çalışıyor. Prof. Peker’in, 2019 yılında basılmış “Gamma Knife Radyocerrahisi” adlı; örnek olgular, endikasyonlar ve sonuçları içeren bir kitabı da bulunuyor. 

Sayın Peker’in hem hekimliğinden hem de kişiliğinden çok etkilendim. O’nun gibi değerlerin yurtdışı eğitimlerinin ardından ülkelerine hizmet etmeyi seçmeleri bizler için hem çok kıymetli hem de büyük bir gurur kaynağı.

Umarım, genç meslektaşları Prof. Dr. Selçuk Peker ve kendisi ile aynı çizgiyi paylaşan diğer kıymetli doktorlarımızı örnek alırlar. 


Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz günler dileği ile…

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

“COVID-19 Gölgesinde Evden Çalışma ve İş-Yaşam Dengesi”2

Merhabalar sevgili okurlar.

 

Dünkü yazıma konu aldığım, Sabancı Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi iş birliği ile gerçekleştirilen “COVID-19 Gölgesinde Evden Çalışma ve İş-Yaşam Dengesi Araştırması” ile ilgili bilgi vermeye, “Pandemi Sonrası Çalışma Düzeni Tercihleri” ile devam ediyorum.

 

Söz konusu araştırma, katılımcıların büyük çoğunluğunun (%53,5) pandemi sonrası haftanın birkaç günü evde, birkaç günü ofiste çalışabilecekleri bir iş düzenini tercih ettiğini gösteriyor. İşyerinde çalışmaya geri dönmeyi tercih edenlerin oranı %23,9, olabildiğince sık evden çalışmayı tercih edenlerin oranı ise %22,6. Kadınların ve erkeklerin pandemi sonrası çalışma düzeni tercihleri birbirinden biraz farklı. Öncelikle hem kadınların hem de erkeklerin %50’sinden fazlası haftada birkaç gün evden çalışmayı tercih ediyor. Diğer yandan erkekler işyerinde çalışmaya dönmeyi kadınlara oranla daha çok tercih ediyorlar. İşyerinde çalışmaya geri dönmeyi tercih eden erkeklerin oranı %30 iken, kadınların oranı %20.

 

Çalışma yaşamında geçirilen yıla, yani kıdeme göre, pandemi sonrası çalışma düzeni tercihleri incelendiğinde yine bazı farklar görülüyor. Öncelikle tüm kıdem gruplarının yarısından fazlası haftada birkaç gün evden çalışmayı tercih ediyor. 0-5 yıl arasında kıdeme sahip bireylerin %24’ü, 6-11 yıl arasında kıdeme sahip bireylerin %31’i, 12-18 yıl arasında kıdeme sahip bireylerin %23’ü, 17-21 yıl arasında kıdeme sahip bireylerin %18’i, 22 yıldan fazla kıdeme sahip bireylerin ise %16’sı olabildiğince sık evden çalışmayı yeğliyor. İşyerinde çalışmaya geri dönmeyi en çok arzu eden grup, %31’lik bir oran ile 17-21 yıl arasında kıdemi olanlar. Onları, %30’luk bir oranla kıdemi 22 yıldan fazla olanlar takip ediyor. Çalışma hayatı 0-5 yıl arasında olanların %25’i, 6-11 yıl arasında olanların yalnızca %9’u, 12-16 yıl arasında olanların ise %24’ü işyerinde çalışmak istiyor.

 

Bireylerin pandemi sonrasındaki çalışma düzeni tercihleri evden çalışma günü sayısına göre farklılaşıyor. Çoğunluk haftada birkaç gün veya daha fazla evden çalışmak istediğini belirtiyorsa da haftada 1-3 gün arasında evden çalışanlar pandemi sonrasında işyerinde çalışmaya geri dönmeyi diğerlerine oranla daha fazla tercih ediyorlar. Haftada 5-6 gün evden çalışanlar ise pandemi sonrasında da olabildiğince sık evden çalışmayı diğerlerine oranla daha fazla tercih ediyorlar. 

Yazının Devamını Oku

“COVID-19 Gölgesinde Evden Çalışma ve İş-Yaşam Dengesi”

Merhabalar sevgili okurlar.

Bilindiği gibi 11 Mart 2020 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü tarafından Covid-19 salgını nedeni ile küresel pandemi ilan edilmesi neticesinde tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de birçok özel şirket ve kurum, sosyal izolasyon sağlamak amacıyla, evden çalışma uygulamasına geçti. Bu uygulama elbette ki aile hayatında bazı değişiklikler yarattı.

 

Sabancı Üniversitesi Yönetim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Mahmut Bayazıt ile İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi İlknur Özalp Türetgen, “COVID-19 Gölgesinde Evden Çalışma ve İş-Yaşam Dengesi” başlıklı bir araştırma gerçekleştirdiler. TÜBİTAK desteği ile yürütülen araştırma, pandemi sırasında Türkiye’de ailesi ile birlikte yaşayan ve kısmen de olsa evden çalışan beyaz yakalıların bu durumdan nasıl etkilendiklerini ve bu yeni düzenle nasıl başa çıktıklarını ortaya koydu. 

 

Söz konusu çalışma kapsamında, pandemi nedeniyle başkalarıyla birlikte yaşadığı evde uzaktan çalışmak durumunda kalan bireylerin iş-aile dengelerinin ne şekilde etkilendiği sekiz hafta süren boylamsal bir araştırma ile incelendi. İki bölümden oluşan araştırma verileri çevrimiçi anket yöntemiyle 23 Mayıs-13 Temmuz tarihleri arasında toplandı. Çalışmanın ilk aşamasına 441, boylamsal verileri içeren ikinci aşamasına 163 çalışan dahil edildi. 

 

Bireylerin pandemi döneminde eve, işe ve kendilerine ayırdıkları zaman, algılanan sosyal destek ve iş güvencesi gibi konulardaki verileri bir araya getiren araştırma; evden çalışma deneyiminin kıdeme, cinsiyete, evli ve çocuk sahibi olma gibi durumlara göre anlamlı farklılıklar gösterdiğini ortaya koyuyor.

 

Yazının Devamını Oku

Alerji

Merhabalar sevgili okurlar. 

 

Alerji denilince çoğumuzun aklına basit bir hapşırık, ya da kaşıntı geliyor. Ancak, gerçek zannedildiği gibi değil. Alerji, aslında, kimi bireyler için hem fiziksel hem de sosyal hayatı oldukça olumsuz biçimde etkileyen bir rahatsızlık. 

 

Geçmişi çok eskilere dayanan alerji, ilk kez 1906 yılında Avusturyalı çocuk doktoru Clemens Von Pirquet tarafından tıp literatürüne kazandırılmış. Pirquet, alerji kelimesini Yunanca’da “diğer” anlamına gelen “Allos” ve “tepki” anlamına gelen “Ergon” kelimelerinden türetmiş. Zira alerji, esasen, bağışıklık sisteminin bazı kişilerde normal dışı çalışarak aslında zararsız olarak kabul etmesi gereken maddelere karşı aşırı tepki vermesi durumu.

 

Sabancı Vakfı'nın 2019-2020 Açık Çağrılı Hibe Programı kapsamında destek almaya hak kazanan 8 projeden birinin yaratıcısı olan “Alerji ile Yaşam Derneği”; sosyal medya üzerinden birbirine ulaşan alerjik çocuk sahibi 16 ailenin bir araya gelmeleri sonucunda, 2016 yılında, kurulmuş bulunuyor. Derneğin kuruluş amacı; alerji gibi yaygın, özellikle çocukların sağlığını ve günlük yaşantısını olumsuz etkileyen bir hastalık konusunda doğru bilinen yanlışları düzeltmek ve toplumda farkındalık yaratmak. Söz konusu Dernek, kuruluşundan bu yana alerjik çocuk sahibi 43 bin aileye ulaşmış durumda. 

 

Alerji ile Yaşam Derneği; alerji kökenli hastalıkların tedavisi bulununcaya kadar bu hastalık ile yaşayan bireylerin ve ailelerinin uluslararası insan hakları çerçevesinde sağlık, eğitim ve sosyal alanlarda fırsat eşitliğine sahip olduğu bir Türkiye inşa etmek vizyonu ile çalışıyor. Bu vizyon doğrultusunda alerji hastalarının teşhis ve tedavi imkânlarını geliştirmek ve hastaların günlük yaşam kalitelerini artırmak için ilgili özel ve kamu kuruluşları ile iş birliği yapıyor; alerji hastalarının ihtiyaçları ile önerilerini ilgili kurumlara iletiyor ve takip ediyor. 

Yazının Devamını Oku

Kalbim İzmir’de atıyor 

Merhabalar sevgili okurlar.

 

İzmir’de, 30 Ekim’de, meydana gelen 6,6 büyüklüğündeki deprem Türkiye’yi yasa boğdu. AFAD’ dan yapılan açıklamaya göre; 30 Ekim’deki depremin ardından, 45’inin büyüklüğü 4’ün üzerinde olmak üzere, toplam 1713 artçı sarsıntı kaydedildi.

 

AFAD Başkanı Mehmet Güllüoğlu, dün yaptığı açıklama ile, arama kurtarma ekiplerinin İzmir’deki çalışmalarını tamamlamış bulunduklarını bildirdi. 114 kişinin hayatına mal olan deprem, 1035 kişinin de yaralanmasına neden olmuş durumda. 137 yaralının tedavisi halen devam ediyor. 

 

Hepimizin bildiği gibi, ülkemizin oldukça büyük bir bölümü fay hattı üzerinde yer alıyor. Dolayısıyla yaşadığımız ilk deprem olayı bu değil. Ama biz, ne yazık ki, tekrar tekrar yaşadığımız deprem acılarından ders çıkarmayı bilmiyoruz; konu ile ilgili önlem almayı öğrenemiyoruz… Ders çıkarmayı bilseydik eğer, bir bina yerle bir olurken diğerinin nasıl sağlam kalabildiğini düşünüyor olurduk. Bunu düşünebilseydik eğer, kesinlikle bir önlem alınması gerektiği sonucuna varabilirdik.

Yazının Devamını Oku

“İnmede Çare Erken Müdahale”

Merhabalar sevgili okurlar.

Halk arasında felç ya da beyin felci olarak da bilinen inme, beyni besleyen damarlarda sağlıklı kan akışının kesilmesi nedeniyle, nörolojik fonksiyon kayıplarıyla sonuçlanan klinik bir durum. İnme, tüm dünyada, kalp hastalıkları ve kanserden sonra üçüncü sıradaki en sık karşılaşılan ölüm nedeni. Dünya İnme Organizasyonu her yıl 17 milyon kişinin inme geçirdiğini, 6 milyon kişinin inme ya da inmeye bağlı komplikasyonlar nedeniyle hayatını kaybettiğini bildiriyor. İnme, Türkiye’de kalıcı sakatlık nedenleri arasında birinci sırada yer alıyor. 

 

İnme geçiren hastalar yatağa bağımlı olma, konuşma ve yürüme güçlükleri, bilişsel işlevlerini yerine getirememe riski ile karşılaşıyorlar. Oysa ki inme, zamanında ve doğru müdahale yapıldığında tedavi edilebilen bir hastalık. Fakat toplumumuz inmenin ne olduğu, belirtileri ve bu belirtiler görüldüğünde yapılması gerekenler gibi konularda yeterli düzeyde bilgi sahibi değil. 

 

İnme, üç yaygın belirti ile kendini gösteriyor. Bunlar; ani gelişen konuşma bozukluğu, yüzde kayma ve kolda güç kaybı. Bu belirtiler fark edildiğinde hiç vakit kaybetmeden 112’yi aramak gerekiyor. Zira inme tedavisinin, inme konusunda uzman bir ekip ve teknolojik donanımın bulunduğu merkezlerde yapılması çok önemli. 112 Acil Sağlık Hizmetleri, inme belirtileri olan hastayı tedavi için en uygun hastaneye en kısa sürede ulaştırıyor. 

 

29 Ekim, Dünya İnme Organizasyonu tarafından “Dünya İnme Günü” olarak ilan edilmiş bulunuyor. Dünyanın pek çok yerinde bu özel gün ile ilgili farkındalık mesajları veriliyor, inmenin olası etkilerine dikkat çekmek için kamuoyuna yönelik faaliyetler başlatılıyor ve bu faaliyetler yıl sonuna kadar sürdürülüyor. Ülkemizde de Türk Beyin Damar Hastalıkları Derneği tarafından 2020 Ekim ayı sonunda ülke genelinde inme hakkında farkındalık yaratmak amaçlı bir iletişim kampanyası başlatılmış bulunuyor. Türkiye’ de inme üzerine çalışan en büyük otoritelerden biri olan Türk Beyin Damar Hastalıkları Derneği 1994 yılından beri bu alanda faaliyet gösteriyor. Söz konusu Dernek; Dünya İnme Organizasyonu (World Stroke Organization- WSO), Avrupa İnme Organizasyonu (European Stroke Organization- ESO) ve Avrupa İnme Birliği (Stroke Alliance for Europe- SAFE) üyesi olan bir sivil toplum kuruluşu.

 

Yazının Devamını Oku

Beşiktaş Belediyesi engelleri sanatla yıkıyor

Merhabalar sevgili okurlar.

Cumhuriyetimizin 97. kuruluş yıldönümü tüm ülkede görkemli törenlerle kutlandı. Cumhuriyetimizi kutlamak adına gerçekleştirilen tüm etkinliklerin büyük emeklerle hazırlandığına ve birbirinden değerli olduğuna yürekten inanıyorum. Ancak ben bugün, bu satırlarda, bu etkinliklerden yalnızca birine yer verebileceğim. 

 

İstanbul-Beşiktaş Belediyesi 18 Aralık 2019 tarihinde çok özel bir projeye imza attı. Türkiye’de ve dünyada ilk kez tüm engel grupları birlikte dans edecek, şarkı söyleyecek, müzik aleti çalacak ve tiyatro oyunculuğu yapacaktı. Daha önce birçok kez bedensel engelli dans toplulukları, görme engelli korolar, işitme engelli halk oyunları ekipleri, zihinsel engelli tiyatro ve dans toplulukları kurulmuş; ancak tüm engel gruplarını aynı sahnede toplayarak sahne sanatlarının tümünü içine alan bir gösteri sergilenmemişti. 

 

Projenin afişleri 29 Ocak 2020’de tüm Beşiktaş semtlerinde asıldı. 17 Şubat 2020’de usta sanatçılar Ali Yaylı, Tuna Arman ve İzzet Çivril’in katılımıyla kursiyer seçmeleri yapıldı. Ardından da işitme, görme, zihinsel, bedensel engelli 24 genç ile derslere başlandı. 25 Şubat 2020’de ilk tekerlekli sandalye dans gösterisi, 15 Mart 2020’de de ilk işitme engelliler dans gösterisi gerçekleştirildi. Proje kapsamında ilk engelsiz klip 10 Ağustos 2020’de çekildi. 

 

Beşiktaş Belediyesi Cumhuriyet Bayramı’nı Engelsiz Sanat Grubu tarafından sergilenen özel bir etkinlikle kutladı. İşitme, görme, zihinsel ve bedensel engelli gençler muhteşem bir dans gösterisi sergilediler. 

 

Yazının Devamını Oku

“Ekim Zamanı”

Merhabalar sevgili okurlar.

 

 

 

Kadınların, gençlerin ve engellilerin eşit fırsatlara sahip olmalarını ve topluma aktif katılımlarını destekleyen Sabancı Vakfı, gerçekleştirdiği Hibe Programları kapsamında; 14 yıldan beri, bu konularda çalışan sivil toplum kuruluşlarının projelerine destek veriyor. Desteklenen projeler ise, her yıl düzenlenen “Ekim Zamanı Buluşmaları” kanalı ile paylaşılıyor.

 

Geçtiğimiz yıllarda Sabancı Holding Toplantı Salonu’ nda düzenlenen söz konusu buluşma bu yıl 20 Ekim Salı akşamı saat 20.00’de, pandemi nedeniyle, Zoom üzerinden gerçekleştirildi. Online buluşma Sabancı Vakfı Youtube kanalından yayınlandı. Toplantının açılış konuşmasını yapan Sabancı Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı; toplumsal gelişmenin en etkili aktörleri olan için sivil toplum kuruluşlarının pandeminin getirdiği ek zorluklarla karşı karşıya kaldıklarına değinerek, böyle zorlu dönemlerde sivil toplumu desteklemenin daha büyük bir önem kazandığını ifade etti. 

 

Şirin Payzın’ ın moderatörlüğünde gerçekleştirilen “Ekim Zamanı, Online Buluşma Zamanı” etkinliğinde Sabancı Vakfı’nın 2019-2020 Açık Çağrılı Hibe Programı’ na gelen 256 başvuru arasından destek almaya hak kazanan sekiz projenin hikayeleri paylaşıldı. İlham veren bu hikayelerin daha geniş kitlelere ulaşması gereğine yürekten inanıyorum. Ve bu inançla, söz konusu projelerin konularını kısaca özetlemek ve yaratıcılarını tanıtmak istiyorum.  

Yazının Devamını Oku

Covid-19 ile mücadele

Merhabalar sevgili okurlar.

Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı (KEDV); 1986 yılından bu yana, yoksulluk ve eşitsizliklerin var olmadığı güçlü bir toplum oluşturmaya katkıda bulunmak amacıyla, kadınların yaşamlarını iyileştirme çabalarına destek olmak ve yerel kalkınmadaki liderliklerini güçlendirmek için çalışıyor. 

 

Kâr amacı gütmeyen bir sivil toplum kuruluşu olan KEDV, dar gelirli kadınların ailelerini ve toplumu geliştirme ve dönüştürme güçlerine inanıyor ve onlarla ilkeli bir ortaklık anlayışıyla yürütüyor görevlerini. KEDV, tüm projelerini dar gelirli kadınların ve çevrelerinin sinerjisiyle geliştiriyor; yerel yönetimler ve toplumdaki diğer aktörlerle iş birliği yapıyor. 

 

Çalışmalarını eşitsizliklerin ve yoksulluğun var olmadığı bir toplum vizyonu ile yürüten KEDV; Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası gibi çok uluslu kuruluşlarca düzenlenen bölgesel ve küresel toplantılara katılıyor, alınan kararların uygulanma sürecini küresel iletişim ağları kanalıyla izliyor. 

 

Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı’nın tespitine göre; eşitsizlikle mücadeledeki başarısızlık, dünyadaki ülkelerin çoğunu Covid-19 karşısında hazırlıksız bırakıyor. Yoksulluğun beraberinde getirdiği adaletsizliklerin olmadığı bir gelecek yaratma amacıyla 90 ülkede ortaklarla ve yerel topluluklarla beraber çalışan 17 organizasyonun bir araya gelerek oluşturduğu uluslararası bir konfederasyon olan Oxfam ile Development Finance International, DFI (Uluslararası Kalkınma Finansmanı) tarafından yayımlanan yeni analize göre; halk sağlığına harcanan paranın çok düşük olması, zayıf sosyal güvenlik programları ve yetersiz işçi hakları dünyadaki ülkelerin çoğunun Covid-19’ la mücadele konusunda gerekli ve yeterli donanıma sahip olmadığını gösteriyor. 

 

Yazının Devamını Oku

“Covid-19 Salgınının Kas Hastaları Üzerindeki Etkisi”

Merhabalar sevgili okurlar.

 

Türkiye Kas Hastalıkları Derneği (KASDER), 1978 yılında Prof. Dr. Coşkun Özdemir öncülüğünde kuruldu. KASDER, kurulduğu günden bugüne; kas hastalarının daha kaliteli yaşam sürmelerini sağlamak, hastalara ve topluma rehber olmak amacı ile sürdürüyor çalışmalarını. 

 

Kırk yılı aşkın bir süredir kas hastalarının en etkin sivil toplum adresi olan bu saygın kuruluş, geçtiğimiz günlerde, 2019 yılı sonunda başlayan ve halen devam eden Covid-19 salgınının hastaların ve onlara bakım veren hasta yakınlarının yaşamlarını nasıl etkilediğini ortaya koymak ve artan ihtiyaçları analiz etmek amacı ile “Covid-19 Salgınının Kas Hastaları Üzerindeki Etkisi” başlıklı bir anket çalışması gerçekleştirdi. 

 

Çevrimdışı yayınlanan söz konusu ankete katılan 114 kişinin %32’si kas hastalarından, %68’i ise kas hastalarına bakım veren akrabaları ve yakınlarından oluşuyor. Ankete katılan 114 kişinin 25’i kadın, 89’u erkek; kas hastalarının yaş ortalamaları ise 21,9. Örneklem 0-1 yaş ile 65 yaş aralığında dağılım gösteriyor. Dağılımın en fazla 11 yaşta yoğunlaştığı gözleniyor. 

 

Ankete katılan ve konu olan bireylerin kas hastalık tanıları incelendiğinde; ilk sırada Duchenne Musküler Distrofi’ nin (%55,3) yer aldığı, onu sırasıyla Myastenia Gravis’ in (%12,6) ve Limb-Girdle Musküler Distrofi’ nin (%5,8) takip ettiği görülüyor. Katılımcıların %15,8’inin hanelerinde iki kas hastası bulunuyor. 

Yazının Devamını Oku

“Hayallerinin peşinden giden kız çocuklarının yanında olmalıyız”

Merhabalar sevgili okurlar.

11 Ekim tarihi, Birleşmiş Milletler’ e üye ülkeler tarafından -Türkiye, Kanada ve Peru'nun önerileriyle- 2012 yılında alınan kararla, “Dünya Kız Çocukları Günü” ilan edilmiş bulunuyor. 

 

Söz konusu kararda, “Birleşmiş Milletler Binyıl Kalkınma Hedefleri” ne ulaşılması ve kız çocuklarının kendilerini etkileyecek kararların alınmasına katılımı açılarından; kız çocuklarının desteklenmesinin, güçlendirilmesinin ve onlara yatırım yapılmasının son derece önemli olduğu belirtiliyor. Ayrıca kız çocuklarının güçlendirilmesinin onlara karşı yapılan ayrımcılık ve şiddeti önleyeceği, onların da insan haklarından tam ve etkili bir şekilde yararlanmalarını sağlayacağı ifade ediliyor. 

 

Bilindiği gibi, dünya genelinde, kız çocukları toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri ile karşı karşıya bulunuyor. Dünya Kız Çocukları Günü’ nün amacı bu konuda farkındalık yaratmak ve bu farkındalığı yaygınlaştırmak. Bu amaca hizmet eden önemli kuruluşlardan biri de Sabancı Vakfı. Vakfın Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı, 11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü ile ilgili olarak yayınladığı mesajda; kendi potansiyelinin farkına varan bir kız çocuğunun gücünü tüm dünyaya gösterme cesaretine sahip olduğunu belirterek, toplumsal gelişim yolunda atılacak en sağlam adımlardan birinin bu cesarete sahip kız çocukları yetiştirmek olduğunu söylüyor.

 

Güler Sabancı, UNESCO’ya, göre bu yıl Kovid-19 nedeniyle dünyada yaklaşık 743 milyon kız çocuğunun okula gidemediğini belirtiyor. Sabancı; okulların kapalı olduğu dönemde sosyo-ekonomik olarak dezavantajlı konumda bulunan ailelerin kız çocuklarının ev işlerine yardım etmeye, küçük kardeşlerine bakmaya, mevsimlik tarım işçisi olarak çalışmaya, hatta evlenmeye zorlandıklarının altını çiziyor.   

 

Yazının Devamını Oku

Onlar’ ın “Güzel Yarınları Var”

Merhabalar sevgili okurlar.

 

Cerebral Palsy (CP), çocukta en sık rastlanan fiziksel engellilik durumu. Ancak bu durumun ne olduğu ve neden kaynaklandığı konusunda, dünya genelinde, büyük bir bilgi eksikliği bulunuyor.

 

Cerebral Palsy, gelişimini tamamlamamış olan beynin; doğum öncesi, doğum sırası veya doğum sonrası dönemde hasar görmesi nedeniyle oluşuyor. Doğum öncesi Cerebral Palsy’ ye; annenin geçirdiği hastalıklar ve travmalar, genetik sebepler, ilaç kullanımları, kanamalar, radyasyon ve akraba evlilikleri neden oluyor. Doğum sırası Cerebral Palsy; erken/geç doğumlardan ya da uygun olmayan pozisyondaki doğumlardan, düşük/yüksek doğum ağırlığından, kordon dolanmasından, bebeğin oksijensiz kalmasından, çoğul gebelikten, zor doğumlardan ve doğum travmasından kaynaklanıyor. Doğum sonrası Cerebral Palsy’ ye ise; ateşli hastalıklar (menenjit ve benzeri), travmalar, hiperbilirubinemi (sarılık/yenidoğan sarılığı), hipoglisemi, havale ya da beyin kanaması neden oluyor.

 

Cerebral Palsy ilerleyici bir rahatsızlık değil. Travmaya uğramış beyne erken müdahale edilmesi ve hayat boyu rehabilitasyon uygulanmasıyla önemli gelişmeler sağlanabiliyor. Küresel düzeyde 17 milyon Cerebral Palsy’li kişi olduğu sanılıyor. Türkiye Spastik Çocuklar Vakfı verilerine göre, bu bireylerin 700 bini ülkemizde yaşıyor. Bu sayı, Türkiye’nin CP görülme sıklığı açısından dünya birincisi olduğunu gösteriyor. Ülkemizde, her yıl 6 binden fazla bebeğe CP tanısı konuluyor.

 

Uluslararası organizasyonların aldığı ortak kararla, 6 Ekim tarihi 2012 yıllından beri “Dünya Cerebral Palsy Günü” olarak anılıyor. Bu özel günde, dünya genelinde CP farkındalığını artırmak için çalışan pek çok vakıf; filizlenme, büyüme ve yaşamın yenilenmesi anlamına gelen yeşil renkle simgeleştirilen çeşitli etkinliklerle halkı bilinçlendirmeye çalışıyor.

Yazının Devamını Oku

  “Engellilik Tarihi Yazıları”

Merhabalar sevgili okurlar.

29 Eylül 2020 tarihinde yayımlanan yazımda, 15-16 Kasım 2018 tarihlerinde, İstanbul Üniversitesi Engelliler Uygulama Merkezi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Sağlık Daire Başkanlığı Engelliler Müdürlüğü iş birliği ile “Dünden Bugüne Engellilik-Engellilik Araştırmaları Konferansı” düzenlenmiş olduğundan söz etmiştim sizlere. Üniversite, bu konferansta sunulan çalışmaları içeren bir kitap yayınladı geçtiğimiz günlerde.

 

“Engellilik Tarihi Yazıları- Essays on Disability History” başlığı ile yayınlanan söz konusu kitap; İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Öğretim Üyesi A. Resa Aydın, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi İshak Keskin ve Sabancı Üniversitesi Temel Geliştirme Direktörlüğü Öğretim Üyesi N. Zeynep Yelçe editörlüğünde, Türkçe ve İngilizce dillerinde hazırlandı. 

 

Yine 29 Eylül 2020 tarihli yazımda, Türkiye’de engellilik araştırmalarının geliştirilmesi amacıyla, İstanbul Üniversitesi’nde 2017 yılında Sosyal Bilimler Enstitüsü Engellilik Araştırmaları Anabilim Dalı kurularak Yüksek Lisans Programı açılmış olduğunu belirtmiştim. Engellilik deneyiminin kişisel ve toplumsal düzeyde etkilerini incelemeyi hedefleyen bu programın belkemiğini oluşturan konulardan biri de toplumlarda engelliliğin tarihsel ve sosyo-kültürel boyutları. 

 

Türkiye’de engelliliğin tarihsel ve sosyo-kültürel boyutlarını ilgilendiren alanlarda farklı disiplinler tarafından yapılmış bazı çalışmalara rastlanmakla birlikte, engellilik çalışmalarıyla ilgilenen araştırmacılar için kaynak ihtiyacı açık bir şekilde hissedilen bir konu. “Engellilik Tarihi Yazıları” işte bu amaçla yola çıkmış bir çalışmanın ürünü. 

 

Yazının Devamını Oku

Yaşlı nüfusun toplam nüfus içerisindeki payı artıyor

Merhabalar sevgili okurlar.

Doğum oranlarının düşmesi ve teknolojik gelişmelerin sağlık hizmetlerinde etkili kullanımı, bilinçli beslenme ve hareketli yaşam ortalama hayat beklentisinin uzamasına ve yaşlı nüfusun toplam nüfus içerisindeki payının artmasına olanak sağlamış durumda.

 

Birleşmiş Milletler; yaşlı nüfus artışına paralel olarak, insanların yaşlı sağlığı konusunda bilinçlendirilmesini sağlamak, yaşlıların sağlığına ve sosyal açıdan yaşam standartlarının yükseltilmesine dikkat çekmek amacıyla -1990 yılında aldığı kararla- 1 Ekim tarihini “Dünya Yaşlılar Günü” ilan etmiş bulunuyor. 

 

Dünyada ve ülkemizde 65 ve üzeri yaştaki bireyler ‘yaşlı nüfus’ olarak tanımlanıyor. Özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde doğum oranlarının düşmesinin yanı sıra doğumda ve yaşlılıkta beklenen yaşam sürelerinin uzaması, yaşlı nüfusun ve toplam nüfus içerisindeki payının görece artmasına neden oluyor. 

 

Ülkemizde yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki oranı, 1935 yılına göre 2,3 artarak, 2019 yılında %9,1’e yükselmiş durumda. Yapılan nüfus tahminlerinde yaşlı nüfusun artış trendini devam ettireceği öngörülüyor. Nüfus projeksiyonlarına göre yaşlı nüfus oranının 2023 yılında %10,2, 2020 yılında %12,9, 2040 yılında %16,3, 2060 yılında %22,6, 2080 yılında ise %25,6 olacağı tahmin ediliyor. 

 

Yazının Devamını Oku

Toplumumuzdaki ‘engelli algısı’ artık değişmeli

Merhabalar sevgili okurlar.

Türkiye’nin en köklü yüksek öğrenim kurumlarından olan İstanbul Üniversitesi; evrensel tasarım ilkesinden hareketle, herkesin eşit olanaklara sahip olarak öğrenim gördüğü, çalıştığı ve hizmet aldığı bir üniversite olarak, engellilik alanında yurtiçi ve yurtdışındaki farklı disiplin ve sektörlerdeki kuruluşlarla bilimsel iş birlikleri oluşturarak yürütüyor akademik çalışmalarını.

 

Üniversite; “engellilik” konusuna verdiği önemi 2003 yılında temellerini attığı, 2014’te de oluşumunu tamamladığı İstanbul Üniversitesi (İÜ) Engelliler Uygulama ve Araştırma (ENUYGAR) Merkezi ile ispatlamış bulunuyor. Merkez’ in amacı; “disiplinler arası bir yaklaşımla engelliliğin hak temelli tanıtılması, korunması ve bu hakların uygulanması ve geliştirilmesi açılarından ulusal ve uluslararası alanda kuramsal ve uygulamaya yönelik araştırmalar yapma, bilgi ve belge toplama, izleme, iş birliği yapma, bilgi ağı oluşturma ve akademik faaliyetlerde bulunma” olarak belirlenmiş durumda. 

 

Merkez’ in ağırlık verdiği çalışmalar arasında; toplumda engelli farkındalığının geliştirilmesi (EBE-Engelsiz Bilinç Eğitimleri-2012-2015), Türk İşaret Dili Kurslarının açılması (2011-2013), İstanbul İli Bölgesel Engelsiz Üniversite Toplantıları (2014 yılından beri devam ediyor), Mimari ve Bilişim Erişilebilirliğinin Yaygınlaştırılması Çalışmaları (toplantılar, farkındalık ve lobi çalışmaları), Türkiye’de disiplinler arası engellilik araştırmalarının öne çıkarılması çalışmaları (Birinci Engellilik Araştırmaları Kongresi 2016), Dünden Bugüne Engellilik Araştırmaları Konferansı (2018) sayılabilir.

 

İstanbul Üniversitesi’nde, engellilikle ilgili araştırma ve uygulamaların disiplinler arası akademik düzeyde yürütülmesini sağlamak üzere Sosyal Bilimler Enstitüsü bünyesinde “Engellilik Araştırmaları Tezli Yüksek Lisans Programı” oluşturulmuş ve program 2017-2018 eğitim yılında uygulamaya konulmuş bulunuyor. Üçüncü yılını tamamlamış olan Yüksek Lisans Programı’ na, 2020-2021 eğitim ve öğretim yılı başvuru süreci halen devam ediyor.

 

Yazının Devamını Oku

Engelli gençlerimizin umutları kırılmamalı…

Merhabalar sevgili okurlar.

 

“EKPSS”, Engelli Kamu Personeli Seçme Sınavı ve Engellilerin Devlet Memurluğuna Alınmaları Hakkında Yönetmelik ve buna bağlı olarak Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Devlet Personel Başkanlığı ile Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi Başkanlığı (ÖSYM) arasında yapılan “Protokol” hükümlerine göre hazırlanan sınav sistemine verilen ad. Sistem; başvuru, sınavın uygulanması ve sınav sonuçlarının değerlendirilmesi aşamalarından oluşuyor. 

 

İki yılda bir yapılan ve engellilerin kamuda istihdamları için tek şans olan bu sınav, son olarak 2018 yılında gerçekleştirilmişti. Yani bu yıl yeni bir sınav yapılması gerekiyordu ve 22 Nisan 2020 sınav tarihi olarak belirlenmişti. Ancak söz konusu sınav önce 20 Eylül 2020 tarihine, ardından da 11 Ekim 2020 tarihine ertelendi. 6 Eylül 2020 tarihinde yapılan bildirim ile de “2020 yılı Engelli Kamu Personeli Seçme Sınavı’ nın 11 Ekim 2020 tarihinde yapılacağı ve sonuçlarının 12 Kasım 2020 tarihinde açıklanacağı” duyuruldu. 

 

Bu duyurudan sadece iki gün sonra ise, sınava girecek engelli adaylar EKPSS ek başvuru tarihi ile ilgili bir açıklama beklerlerken, ÖSYM; 8 Eylül 2020, günü Sağlık Bakanlığı Covid-19 Bilimsel Danışma Kurulu’ nun önerisi doğrultusunda EKPSS’ nin ileri bir tarihe ertelendiğini duyurdu. Bunun üzerine -15 Eylül 2020 tarihinde- metni Engellilerin İstihdamda Hakları Platformu üyelerinden Türkiye Körler Federasyonu Başkanı Avukat Süha Sağlam, Altınokta Körlere Hizmet Vakfı Başkanı Avukat Turhan İçli, Gören Kalpler Eğitim Derneği Başkanı Psikolog Erol Sayyıdan, Sağlık Hizmetleri Sendikası Engelliler Komisyonu Başkanı Sosyal Hizmet Uzmanı Ayşe Sarı, Türkiye Sakatlar Derneği Genel Başkanı Şükrü Poyraz ve İşitme Engellileri ve Aileleri Derneği Başkan Yardımcısı Onur Cantimur tarafından hazırlanan ve “2020 Engelli Kamu Personeli Seçme Sınavı” nın İvedilikle yapılması gereğini ifade eden bir “Açık Çağrı” yayınlandı.

 

İlgili ve yetkililer henüz bu Çağrı ile ilgili bir yorumda bulunmadılar. Sınava girecek olan engelli adaylar ise konunun bir an önce çözüme kavuşturulmasını bekliyorlar. Sanırım yazılarımda engellilerin sorunlarına ağırlık verdiğim için, konu ile ilgili onlarca e-posta aldım. Bu postaları gönderenlerin hepsi de Engelli Kamu Personeli Seçme Sınavı” nın yeni bir tarih verilmeden ertelenmesinin kendilerini ne kadar derinden etkilediğini dile getiriyorlar. Bu e-postalardan ikisini, söz konusu ertelemenin engelli adaylar üzerindeki etkisini daha iyi anlatabilmek adına, sizlerle de paylaşmak istiyorum:

Yazının Devamını Oku

Engellilik ve istihdam politikaları

Merhabalar sevgili okurlar.

Türkiye'de engelli hakları konusunda çalışan akademisyenler arasında başı çekenlerden biri, Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Anabilim Dalı öğretim üyesi ve Sosyal Politika Forumu merkez müdürü Doç. Dr. Volkan Yılmaz. Kendisiyle yolum 2010’ların başlarında Dilek Sabancı'nın öncülüğünde çeşitli üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının ve kamu kurumlarının iş birliği yaptığı bir projede kesişmişti. Yılmaz, “Engelsiz Türkiye İçin: Yolun Neresindeyiz?” konulu projede, engellilerin siyasal hayata katılımını inceliyordu. Bu genç araştırmacının yaptığı işe saygısı, engellilik konusuna objektif ve hak temelli yaklaşımı, gerçekleri çok berrak bir şekilde ifade edebilme yeteneği dikkatimi çekmişti.
Aradan geçen on yıl boyunca Doç. Dr. Volkan Yılmaz pek çok başarılı çalışmaya imza attı. Son olarak da engellilik çalışmaları konusunda dünyanın önde gelen akademik dergilerinden biri olan Disability & Society’de istihdam ile ilgili araştırması yayınlandı.
Engellilik konusunda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarının ve politika yapıcıların perspektifinden Türkiye'deki engellilik ve istihdam politikalarını inceleyen bu çalışma çerçevesinde, Mart-Mayıs 2018 arasında, engellilik hakkında faaliyet gösteren altı sivil toplum kuruluşu temsilcisi; İŞKUR, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığını temsilen üç politika yapıcısı; bir korumalı işyeri sahibi ve bir sendika temsilcisi olmak üzere 11 kilit isim ile görüşme yapılmış.
Araştırmaya katılan bütün isimler engellilerin toplumsal hayata katılımları konusunda istihdamın kilit rol oynadığında hemfikirler. Engellilik konusundaki politikalarda bireylerin fiziksel durumlarından bağımsız olarak kendi hayatları konusunda söz ve tasarruf hakkına sahip olabilmelerini sağlayacak bağımsız yaşam kavramının ön plana çıkması gerekiyor.
Araştırmaya katılan temsilciler, halihazırda engelli istihdamını teşvik eden mevcut kota sisteminin tam anlamıyla yeterli olmadığı görüşünü savunuyorlar. Araştırmalar büyük şirketlerin çoğunun kotaya önem verdiğini ortaya koyarken, daha küçük ölçekli şirketlerde kota sisteminin pek verimli olmadığını gösteriyor.
Bu noktada biraz da özeleştiri yapalım. Şirketlerle anlaşıp sadece kâğıt üzerinde çalışıyor görünüp aslında çalışmayan engelliler de mevcut. Cüzi bir gelir karşılığı şirketin kota doldurmasını sağlamak amacıyla bu durumu kabul eden engelli bireyler, ne yazık ki, hak temelli politikaların yerleşmesine farkında olmayarak engel oluyorlar.
Yılmaz’ın çalışması, hem Türkiye’de engellilerin istihdamı konusunda kat edilen yolu hem mevcut durumu hem de gelişmeye katkı sağlayacak önerileri içermesi açısından hayli önemli. Umarım, Doç. Dr. Volkan Yılmaz’ın İngilizce dilindeki bu çalışması Türkçe olarak da yayınlanarak araştırma sonucunda elde edilen bilgilerden daha geniş kitlelerin yararlanması sağlanabilir.

Yazının Devamını Oku

“Bulaşıcı olan iyiliktir”

Merhabalar sevgili okurlar.

Türk Eğitim Vakfı’nın temelleri, 53 yıl önce 205 iş insanı, öğretim üyesi ve entelektüelin eğitimin yaygınlaşması amacıyla merhum Vehbi Koç önderliğinde bir araya gelmeleri sonucunda atıldı. Ve 1967 Türkiye’sinin şartlarında, birçok kişi için hayal bile edilemeyecek bir seferberlikle, okumak isteyen gençlere destek olmak için Türk Eğitim Vakfı kuruldu. Zira bu seferberliğin neferleri ancak vasıflı insan gücünün bu ülkeyi kalkındırabileceğini, bu gücün de ancak eğitimle sağlanabileceğini biliyorlardı. 

 

Portakal Çiçeği Uluslararası Plastik Sanatlar Kolonisi ise, 2008 yılında Ahmet Şahin tarafından Sapanca Gölü kenarında doğal ortam bozulmadan kurulmuş bir çalıştay alanı. Doğapark Sanat Çiftliği olarak adlandırılan bu eşsiz ortamda, her yıl, Haziran ayı boyunca yurdumuzdan ve dünyanın farklı ülkelerinden gelen sanatçılar konuk ediliyor. Kuruluş, yaşadığımız zaman dilimi içinde dünyanın en büyük sanat organizasyonu olma özelliğine kavuşmuş durumda. 

 

Sizlerin de bildiği gibi, tüm dünyada ve ülkemizde hayatın akışını değiştiren korona virüs salgınını durdurmak ve toplumun sağlığını korumak için çok sayıda kurum ve kuruluş etkin bir mücadele veriyor. Hastaneler ve sağlık çalışanları ise bu mücadelenin baş kahramanları. Hepimiz biliyoruz ki, tüm sağlık çalışanları günlerce risk altında fedakârca çalıştılar ve hâlâ da çalışmaya devam ediyorlar. Bu süreçte evlerine gidemediler, ailelerini göremediler, çocuklarına sarılamadılar. Ve bu yolda, ne yazık ki, çok sayıda sağlık çalışanı da hayatını kaybetmiş bulunuyor.  

 

Bir süre önce Türk Eğitim Vakfı ve Portakal Çiçeği Uluslararası Sanat Kolonisi bir araya gelerek kayıplarımızın acısını biraz olsun hafifletebilmek ve sağlık çalışanlarına minnet duygumuzu ifade edebilmek amacı taşıyan bir projeye imza attılar. Söz konu proje ile korona yüzünden hayatını kaybeden sağlık çalışanlarının (doktor, hemşire, teknisyen, diş hekimi, eczacı, hasta bakıcı, hastane işçisi vb.) geride bıraktıkları çocuklarının eğitimine destek verilmek isteniyor.  

 

Yazının Devamını Oku

Demans

Merhabalar sevgili okurlar.Entelektüel yetenekleri kısmen ya da tamamen azaltan, bilişsel davranışsal ve işlevsel gerilemeye yol açan durum “Demans” (Bunama) olarak adlandırılıyor. Değişik derecelerde sıkıntılar yaratan, yaşa ve sosyal konumlara bağlı olarak mesleki ve sosyal alanda değişik derecelerde kayıplara yol açan bu durum, ne yazık ki, ilerleyici bir süreç sergiliyor.

Beynimizdeki sinirlerin iletim hızlarındaki azalma ve bazı bilgileri değerlendirmede yavaşlama, aslında, yaşlanma dediğimiz normal sürecin parçası. Ancak beslenme alışkanlıkları, kronik hastalıklar, psikososyal travmatik olaylar, büyük kayıplar, ağır psikiyatrik hastalıklar ve bazı ilaçların uzun süreli kullanımları ile ilgili bazı hallerde Demans daha hızlı ilerliyor ve bazı yetilerde çok ciddi kayıplara neden oluyor. Normal yaşlanmanın dışında gelişen bu durum, bireyi olduğu kadar ailesini ve çevresini de etkiliyor.

Demansta en temel belirti hafıza, özellikle yakın hafıza bozukluğu şeklinde ortaya çıkıyor. Kişi, bellek ile ilgili sorunlar nedeniyle yapılan konuşmaları, yeni öğrenilen isimleri ya da telefon numaralarını biraz zaman geçince hatırlayabiliyor. Hastalık ilerledikçe geçmişte öğrenilen bilgiler de yavaş yavaş kaybolmaya başlıyor. Zaman zaman bu belirtilere aşağıda sıralanan bilişsel sorunlardan bazıları da eşlik edebiliyor:

Bazı kelimeleri hatırlamada zorlanma ya da yerine anlamsız başka bir kelime koyma

Özellikle muhakeme etme ve analiz etme fonksiyonlarını yürüten ön beyin işlevlerinde bozulma

Yazının Devamını Oku

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği

Merhabalar sevgili okurlar.

 

Toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadının güçlenmesi, küresel bir öncelik olarak Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) en önemli öğelerinden biri. UNDP, kadınlar ve kız çocuklarının kendi toplumlarına erkekler ve oğlan çocukları ile eşit temelli katkı yapamadığı sürece sürdürülebilir insani gelişmenin tam anlamıyla gerçekleşmeyeceğine inanıyor. 

 

İnsani gelişme için yalnızca ekonomik refah yeterli değil. İnsanların eşit, sürdürülebilir ve istikrarlı bir dünyada esenlikle yaşayabilmeleri çok yönlü yaklaşımlar gerektiriyor. UNDP için, toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadının güçlenmesi küresel çapta tanınan bir norm olarak tanımlanıyor ve yoksulluğun ortadan kaldırılması, eşitsizlik ve dışlamanın azaltılmasında ülkeleri destekleme çalışmalarında ayrılmaz bir parça olarak yer buluyor. UNDP Türkiye, bu küresel görevin ivmesiyle uyumlu olarak, toplumda cinsiyet eşitliği ve kadının toplumdaki güçlenmesi çalışmalarını kararlı biçimde sürdürüyor.

 

Türkiye'nin önde gelen yüksek öğretim kurumlarından biri olan Sabancı Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Mükemmeliyet Merkezi (SU Gender) resmen 2015 yılında kurulmuş bulunuyor. Ancak konu ile ilgili çalışmaların başlama tarihi 2006’ya kadar uzanıyor. Üniversite öğrencileri, öğretim üyeleri ve idari kadrosundan bir grup gönüllünün bir araya gelerek kaleme aldıkları “Sabancı Üniversitesi Cinsel Tacize Karşı Önlem ve Destek İlkeleri Belgesi” nin 2007 yılında bir yönerge olarak uygulamaya konulması, Türkiye’deki üniversiteler açısından önemli bir adım teşkil ediyor. Gönüllülerin 2010 yılında kurdukları Gender Forum, 2015’te Sabancı Üniversitesi Mütevelli Heyeti tarafından Mükemmeliyet Merkezi” olarak tanınmış ve Merkez’e, 2016 yılında, YÖK tarafından verilen Uygulama ve Araştırma Merkezi (UYGAR) statüsü verilmiş bulunuyor. Merkez, halen, yoluna “SU Gender” olarak devam ediyor.

 

Merkezin en önemli ve heyecan verici çalışmalarından biri, “Birleşmiş Milletler Kadınların ve Kız Çocuklarının İnsan Haklarının Geliştirilmesi Ortak Programı (BMOP)” çerçevesinde, farklı illerden lise öğretmenleriyle yürütülen “Mor Sertifika Programı”. UNDP’ nin desteğiyle başlayan ve 2007 yılından itibaren Sabancı Vakfı’nın desteğiyle sürdürülen Mor Sertifika Programı; 17 ilden 3 binden fazla lise öğretmenine ulaşılmasını, birçok lise ve ilkokul öğretmeninin yanı sıra eğitim fakültesi öğrencilerinin de toplumsal cinsiyet odaklı yoğun ve bütüncül bir eğitim almalarını sağlamış bulunuyor. 

Yazının Devamını Oku