Mutlaka alın: 200 Adımda Çocuk Yetiştirme Rehberi

Çok sevdiğim bir adam Ömür Kurt. Hürriyet Cumartesi ekinde aile-çocuk yazıları yazıyor. Evet bilgili, eğitimli, birikimli, çok deneyimli bir gazeteci ve yaptığı işe hakim.

Ama sadece bu değil. Adam, iyi insan.

Bu daha değerli! Çok daha değerli.

Ve onu şahane yapan da bu.

Bence güvenilir yapan da.

Suratına bakın anlarsınız zaten, kalbini görürsünüz.

Yeğeni Günce’yle birlikte olan bu fotoğraflara bakmaya doyamadım.

Bir kaç yıl önce önce babasını, sonra kardeşini bir kazada kaybediyor Ömür Kurt. Ve kardeşinin dünyalar güzeli kızı Günce, bu acı kayıptan en az zararı alsın diye elinden gelen her şeyi yapıyor. Müthiş bir amca. Müthiş bir baba yarısı.

İnsanları sadece yaptıkları güzel işler için sevmiyoruz, insanlıkları da önemli. Ömür Kurt, benim için Günce’yle böyle şahane bir ilişki kurduğu için de değerli, ailesine bu kadar düşkün olduğu için de...

O yüzden yeni çıkan ve editörlüğünü yaptığı kitabı daha çok önemsiyorum.

Çocuk eğitimine gerçekten vakıf olduğunu biliyorum. Uzmanlara doğru sorular sorduğunu biliyorum.

İki insanın, iki sevgilinin çocuk yapmaya karar vermesinden, çocuk altı yaşını bitirinceye dek geçen süre içindeki anne-baba ve çocuk eğitimini kapsıyor kitap. Türkiye’nin önde gelen 13 uzmanı çok değerli önerilerde bulunuyor.

Kitapta, anne ve babaların merak ettiği hemen her türlü soruya yanıt var. Bu nedenle bir başucu rehberi.

Eğer çocuğunuz varsa ya da yapmayı planlıyorsanız, bir an önce edinin derim.

‘200 Adımda Çocuk Yetiştirme Rehberi’ senin editörlüğünde yayınlandı. Ben bir anne olarak acayip faydalandım. Bu kitap fikri nereden çıktı?

- Türkiye’de her gün yeni bir çocuk istismarı haberiyle sarsılıyoruz. Yapılan araştırmalara göre bu ülkede çocuk istismarı davaları son 10 yılda yüzde 700 artmış!

Çok çok korkunç...

- Gerçekten de öyle, dehşet verici! Çocuklarımız kendilerini koruyamıyor, biz de çocuklarımızı. Bu vakaların azalması için onları doğru yetiştirmemiz gerekiyor. Çünkü yapılan araştırmalar, çocuk istismarı vakalarının neredeyse tamamına yakınının çocuğun tepki göstermemesi sonucunda gerçekleştiğini gösteriyor. Eğer onlara mahremiyet eğitimi verir, doğru iletişim kurar, sürekli yasak koymak yerine doğru yönlendirebilirsek çocuklarımızın hem bedenini hem de zihnini koruyabiliriz.

Bizim doğru zannettiğimiz ama aslında hata olan şeylerin altı da çiziliyor kitapta.

- Evet, mesela son yıllarda çok moda bir deyim var. “Çocuğunuzla arkadaş olun!” diyorlar. Bazıları da doğru zannedip yıllarca sahipleniyor. Fakat Üstün Dökmen, “Çocuğunuzla arkadaş değil, anne-baba olun” diyor. Gerekçelerini de bir bir açıklıyor. Bir başka ilgi çekici şey, çocuğunuza “Aşkım, sevgilim, annecim, babacım” gibi sözcüklerle hitap edilmemesi gerektiği. Veya çocuğa iki isim koymanın sakıncaları, tuvalet eğitimiyle, emzik bıraktırmanın aynı anda yapılmaması gerektiği, cinsel eğitim veya mahremiyet eğitiminin nasıl verilebileceği... Bunun gibi daha pek çok konu var kitapta dikkat çeken.

Aileler çocuk yetiştirirken en çok hangi konularda zorlanıyor?

- Genellikle çocuklarının aşırı sinirli, mutsuz, çok hareketli ve dikkatlerinin dağınık olduğundan şikâyet ediyorlar! Bunlar modern toplumun çocuklara yaşattığı temel sorunlar. Ama doğru bir aile içi eğitim ve iletişimle kolaylıkla çözülebilecek şeyler. Günümüzde özellikle şehirlerde yaşayan anne-babalar çocuklarıyla pek sohbet etmiyor, birlikte vakit geçirmiyor.

Peki n’apıyorlar?

- Çocukları gezdirmek adına AVM’lere götürüyor, oyalanmaları için ellerine tabletler tutuşturuyor veya hep birlikte televizyonda dedikodu programı izliyorlar! Tüm bu karmaşa içinde de çocuk yalnız kalıyor. Odaklanma sorunları başlıyor. Enerjilerini dışa vuramadıkları için sinirli oluyorlar.

 

DÜZGÜN EĞİTİLEN ÇOCUKLAR BİR TOPLUMU DEĞİŞTİREBİLİR

Senin bu alanı seçmenin sebebi ne?

- Eğer gelecekte iyi, mutlu, sağlıklı ve üretken bir toplum hayal ediyorsak, işe çocuklardan başlamak gerek. Bu nedenle çocukların doğru eğilmesi için çalışıyorum.

Üstelik çocuk hakları konusunda çalışmaya üniversite yıllarında başlamışsın...

- Biz, sadece dünyaya ilk ve tek çocuk bayramını hediye eden toplum değiliz, aynı zamanda dünyanın ilk çocuk hakları bildirisine de imza atan toplumuz! 1930’lu yıllarda Nakiye Elgün öğretmen, çocuklarla birlikte Taksim Meydanı’nda ‘Çocuk Hakları Mitingi’ yaptı ve çocukların azarlanmaması, çalıştırılmaması, eğitim hakkı, korunma ve sağlık hakları gibi konularda dünyaya ilk haykırışı gerçekleştirdi. Düşün ki, Birleşmiş Milletler bunu ta 1989’da yaptı.

Düzgün eğitilmiş çocuklar bir toplumu değiştirebilir mi?

- Kesinlikle! Uzmanlar, “Bir insanın, 0-6 yaş dönemi gelecek bütün yaşantısını etkiler” diyor. Suça bulaşmış bir insanın ilk olarak çocukluğuna bakılıyor, ne yaşadı diye. Çocukluğunda mutlu, sağlıklı, iyi ve huzurlu olan insanların gelecekte de öyle olduğu araştırmalarla ortaya çıkmış.

Mutlaka alın: 200 Adımda  Çocuk Yetiştirme Rehberi

Peki sence biz neden istismarcı bir topluma dönüştük? Çocuklarımızın can güvenliği bile olmadığı bir ortama geldik? Oysa biz güzel insanlardık. Bize ne oldu?

- Son yıllarda ardı arkası kesilmeyen taciz, tecavüz, kadın cinayeti ve çocuk istismarı haberleriyle sarsılıyoruz. Kimileri bu olayların, eskiden de yaşandığı ama pek duyulmadığını, şimdi ise sosyal medya sayesinde hızla yayıldığını iddia ediyor. Oysa, ‘Eline, beline, diline sahip ol’ öğretisini benimsemiş bir toplumun çocukları olarak bizler atalarımızın sözlerine uymadık ve şimdi kendi hatalarımız için onları suçlamaya çalışıyoruz. Çocuklara bayramlar hediye etmiş, kadınlara haklarını vermiş, insanları çağdaş yurttaşlar yapmayı amaçlamış ataların torunları olarak bizler bugün, büyük bir toplumsal sorunun eşiğinde duruyoruz. Herkesin birbirini sürekli ezdiği, deşifre ettiği, açığını aradığı, olumsuz eleştirdiği insanlara dönüştük! Eskiden Adile Naşit’li Münir Özkul’lu aile filmleri vardı ve o filmler bize, “Fakir de olsak birbirimizi seviyoruz ve biz güzel bir aileyiz” diyordu. Şimdi filmlere bakıyoruz, insanlar sürekli birbirini aldatıyor, öldürüyor, yaralıyor, para için tehdit ediyor ve bu hikâyeler ‘normal’miş gibi gösteriliyor. Açık hava panoları sürekli olarak ‘Satın al!’ diyor. Şarkı sözleri, içinde aşk olmayan bir ‘aşk’ı özendiriyor. Acaba günümüzde hangi video klip bizi anlatıyor? Bence hiçbiri! Eskiden çocuk şarkıları yapan Barış Manço’muz, Kayahan’ımız, Neşe Karaböcek’imiz vardı. Şimdi pek böyle sanatçılar da kalmadı. Çocuklar içinde aldatma, cinsellik, teşhircilik barındıran ve sevgi olmayan ‘yetişkin’ şarkılarıyla büyüyor. Ve erkenden olgunlaşıyorlar.

Peki çocuklar en çok nede zorlanıyorlar?

- Günümüz çocukları sürekli ‘başarmak’ zorunda! Sabah okul, öğleden sonra kurs, akşam ödev, hafta sonu bale, dans kursu veya piyano eğitimi. Çocukların başından aşağı kursları, özel dersleri boca ediyoruz. Oysa bunların bir kısmı çocuğu geliştirmiyor, sıkıyor. Zaten büyüyüp de aileye ayak diremeye başlayınca çoğunu bırakıyor. Anne-babalar bunun farkında olmalı ve sakin davranmalı.

 

BİR AĞACIN TEK BİR DALI KESİLMESİN DİYE BİR KÖŞK YÜRÜTÜLDÜ... ATATÜRK TARAFINDAN!

Sen çocuk öyküleri yazıyorsun. Atatürk’ün ‘Yürüyen Köşkü’ benim de çok sevdiğim bir hikâye. Manevi oğlunu ve bu köşk hikâyesini kitaplaştırmak nereden aklına geldi? Çocuklara hangi duygu geçsin istedin?

- Atatürk’ün Yalova’daki Yürüyen Köşk’ünün dünyada örneği yok. Bir ağacın sadece bir dalı kesilmesin diye 4.5 metre yürütülen bir köşk bizim topraklarımızda! Bence çevreciliğin merkezi orası olmalı. Ama bunun için doğru düzgün bir çalışma yok. Böylesine önemli bir yerin dünyada da bilinirliği yok. Oysa herkes bilmeli! Ben kitabını yazarak çocuklara anlatmak istedim. Sonra Fazıl Say, ‘Yürüyen Köşk’ bestesi yaptı. Araştırmacı Metin Erdoğan da, köşkün UNESCO Kültür Mirası listesine alınması için uğraşıyor. Hep birlikte el verdik bu işe. Atatürk’ün manevi çocuğu Sığırtmaç Mustafa’nın hikâyesi ise efsane. Atatürk; yoksul, çok hasta, bitkin ve umutsuz bir çocuktan hayat dolu bir insan çıkartıyor. Ben şunun bilinmesini çok isterim: Bizim kültürümüz hasta, güçsüz insanlara yardım etmeyi, onları iyileştirip topluma kazandırmayı öngörüyor.

ÇOCUK, KISMETİYLE GELMEZ HAZIRLANMAK GEREKİYOR

Türkiye’de ebeveynliğe hazırlanmak diye bir şey var mı? Yoksa küt diye başlarına mı geliyor?

- Bizde yanlış bir görüş var, “Her çocuk, kısmetiyle gelir” deniyor. Aile ekonomik ve sosyal sıkıntılar içindeyse çocuk da o sorunların içine doğuyor! Kısmetle gelmek, çocuğu geliştirmiyor, rahatlatmıyor, aksine soruna sorun ekliyor. Bu nedenle kesinlikle planlanmalı! Günümüzde yeni yeni planlı gebelikler başladı ama bu da sadece belli bir kesim için geçerli.

Peki, istemeden gelenler ne oluyor? Bu iktidar, tecavüz sonrası hamile kalanları bile doğurmaya zorluyor.

- Kitapta uzmanlarımız, “İstenmeden dünyaya gelen çocuk bunu anlıyor, hissediyor!” diye yanıt veriyor. Bir çocuğun dünyaya getirilip getirilmemesi çok önemli bir karar. Bazı durumlarda çocuğu aldırmak cinayet gibi algılanıyor ama kimsenin, bir çocuğun ruhsal yapısını paramparça etmeye hakkı yok!

DOĞUM İZNİ EN AZ 12 AY OLMALI

“Çalışan anne mümkün olduğu kadar bebeğiyle vakit geçirmeli. Altı ay izin yeterli değil, 12 ay olmalı!” diyor kitaptaki uzmanlar. Nasıl olacak bu? İş yerleri bir yıl izin verir mi?

- Uzmanlar 12 ay olmalı diyor. Çünkü sadece o zaman, çocuk ‘güvenli bağlanma’ aşamasını tam olarak tamamlayabiliyor. İşyerleri şimdilik buna izin vermeyebilir ama geleceğimizi düşünen, sosyal bir devlet yapısına kavuşursak, bu yasalaşabilir.

İKİ YAŞINA KADAR BEBEK ŞEKERLE TANIŞMAMALI  

“İki yaşına kadar bebeği şekerle tanıştırmayın!” deniyor kitapta. Bu mümkün mü?

- Ender Saraç bunu söylüyor. Evet, mümkün. Kitapta birçok öneri ve sağlıklı yiyecek tarifi de var.

Peki, üç yaşında şeker yiyince n’oluyor?

- O zamana kadar vücudu korunuyor ve hücresel yapısı sağlıklı gelişiyor. Zaten sonrası için de şekere devam edilmemeli. Doğal şeker verilmesi öneriliyor.

 

İKİ YAŞINA KADAR BİLGİSAYARDAN UZAK DURMALI

“İki yaşına bilgisayar ve tablet de vermeyin!” deniyor.

- Çocukla vakit geçiren, ona kitap okuyan, onu doğaya çıkaran, onunla ilgilenen anne-babalar olduğu sürece tablete gerek yok ki! Yapılan bir araştırmaya göre, anne-baba, teknolojiyle çok iç içe olduğu için bebek de teknolojik yatkınlıkla doğup büyüyor. Eğer anne-baba kendini engellerse, çocuk da ihtiyaç duymaz.

Emzik kötüydü, artık bir sakıncası yok mu? Verilebilir mi?

- Dr. Şirin Seçkin şöyle diyor: “Çocuk, 0-2 yaş arasında oral dönemde oluyor. Her şeyi ağzına götürerek tanıyor. Kendini kötü hissedince de herhangi bir şey yemeye, emmeye ihtiyaç duyuyor. Yani bebek oral dönemden çıkınca oyalanacak bir şey arıyor. Emzik, bu noktada iyi bir oyalayıcı. Sonrasında zaten kendiliğinden bırakıyor. Bu nedenle çocuğa emzik verilebilir.”

ÇOCUKLAR DA DEPRESYONA GİRER

Çocuklar da depresyona girer mi?

- Evet, girer. Hatta, günümüzde çocukların depresyon ilaçları kullanımının en tepe noktasını yaşıyoruz. Oysa bu çok tehlikeli.

FAZLA ÖVGÜ ZARARLI

Fazla övgü neden zararlı?

- Çünkü çocuğu bencilleştiriyor. Sürekli övülen çocuk önde olduğunu, üstün olduğunu düşünüyor. Empati yeteneği gelişmiyor, narsistik özellikli oluyor.

Çocukları cenazeye götürmeli mi?

- Yaşa göre karar verilmeli. Ben iki yıl önce kardeşimi trafik kazasında kaybettim. Kızı Günce daha 4.5 yaşındaydı. Biz onu cenazeye götürdük.

MUTLU AİLENİN FORMÜLÜ

Mutlu ailenin formülü ne?

- Sevgi ile beslenmek. Eğer ailedeki her birey, birbirini tüm özellikleriyle kabul eder ve severse, evin içindeki paylaşımlardan keyif almaya başlar. Bu da insana mutluluk verir.

Mutlaka alın: 200 Adımda  Çocuk Yetiştirme Rehberi

BABASI ÖLEN BİR ÇOCUĞA “ALLAH ALDI, MELEKLER GÖTÜRDÜ, CENNETE GİTTİ!” DEMEYİN

Sen, birkaç yıl önce büyük bir travma yaşadın, önce babanı, sonra kardeşini bir trafik kazasında kaybettin. Kardeşinin de dünya tatlısı bir kızı var Günce, bütün ailenizin sevgilisi… Bu kayıplardan sonra hayatınız nasıl değişti?

-Kardeşim benden 2 yaş küçüktü. Eşiyle birbirlerine deliler gibi âşık olup evlenmişlerdi. Evliliklerinden 1 yıl sonra yeğenim Günce dünyaya geldi. Günce, ta o zamandan hayatımızı değiştirdi ama asıl büyük değişikliği kardeşimi kaybettikten sonra yaşadık. Çünkü hepimiz, yıkıntıyı yaşarken, o küçücük kız, bizi ayağa kaldırdı, birbirimize kenetledi! Onun hasar görmemesi için hepimiz en büyük çabayı gösterdik. Acımızı içimize attık, onu koruduk. Bu bizim için hayati önemdeydi…

Sen kazayı nasıl öğrendin?
- O sabah hep birlikte Yalova’da kahvaltı yaptık. Güzel bir yaz günüydü. Akşam ben İstanbul’a döndüm. İçimde tuhaf bir hüzün. Eve girdim ve annemi aradım. Telefonu yakın arkadaşlarımdan biri açtı. Şaşırdım. “Annem nerede?” diye sorunca, üzgün bir ses tonuyla, “Hastanedeyiz” dedi. Eve girmemle çıkmam bir oldu. Yolda giderken kardeşimin vefat ettiğini söylediler. Hayatımın en zor yoluydu. Sokakta hüngür hüngür ağlıyordum. İnsanlar bakıyor, arabalardan eğlenceli müzik sesleri taşıyordu ama benim dünya başıma yıkılmıştı. Eve gittim, mahşer yeri. Kalabalık, bahçeden sokağa uzanmış… İlk aklıma gelen Günce’ydi. “Nerede?” deyince, bir komşumuzda olduğunu söylediler. Sabah yaklaşırken, “Ona söylememiz lazım” dedim. Hemen tanıdığım psikolog ve pedagogları aradım, sağ olsunlar çok yardımları oldu. Komşumuzun evine gittim. Beni görünce, boynuma sarıldı. Karşıma aldım ve onunla bir yetişkinmiş gibi konuştum. Onu koltuğa oturttum, kendim de yere oturdum. Yüz yüze geldik. Sanki anlamış gibi korkuyla bir daha boynuma sarıldı. O anı hiç unutamam. Sonra sakince anlatmaya çalıştım…

Günce’ye zarar verecek hangi davranışları engelledin?

-Onu evin bahçesine getirmeden önce herkese “Birazdan Günce gelecek. Ağlamak, sızlamak, acımak, ona hüzünle seslenmek yok! Herkes, olağan davranacak. Eğer kendini tutamayan varsa, lütfen evine gitsin!” dedim. Düşünün, evladını kaybetmiş olan annem bile, Günce gelince ağlamadı, dövünmedi. Hepimiz dik durduk, bunun çok doğal bir süreç olduğunu ona anlatmaya çalıştık. Cenazeye gelenlere, “Lütfen, sakın ona, babanı Allah aldı, melekler götürdü, cennete gitti gibi sözler söylemeyin!” dedik. Çünkü daha 4.5 yaşında bir çocuk soyut şeyleri anlayamaz. Ona, “Allah aldı” derseniz, “Allah kötü, benim en sevdiğim varlığı, babamı aldı” der. “Cennete gitti” derseniz, anlamaz. Biz bile anlamakta zorluk çekerken, o hiç anlayamaz. Bir de çocuğa kesinlikle umut vaat etmemek gerek. Ben ne kadar dikkat etsem de yanında olmadığım bir an, Günce’ye, “Merak etme kızım, baban gelecek!” demişler. Duyunca deliye döndüm, kıyameti koparttım! Biz, çocuğa gerçeği söylüyoruz. Ama insanlar tek bir sözle, her şeyi mahvediyorlar. Hiç kimsenin bunu yapmaya hakkı yok. Böyle sözler bir çocuk için en büyük kötülük! Çünkü Günce o sözü duyunca yanıma geldi, “Amca, babam gelecekmiş. Sen bana yalan söylüyorsun” dedi. İşte ikinci bir travma! Neden çocuklara yalan söylüyoruz ki? Ne hakkımız var onları da yalana alıştırmaya?

O süreçte çok yıprandınız di mi?

-Evet. Bir yandan gerici kafalarla mücadele etmeye çalışıyorsunuz, diğer yandan insanların sorgulayan, acıtan, kanatan sözleriyle karşılaşıyorsunuz. Hatta imamın biri çıkıp, “O kaza ecel değil” gibi bir laf bile edebildi, kardeşimin eşinin yanında! Bu adamlar “sağlıklı” olabilir mi sizce? Yazıklar olsun!

Günce için bir balığa cenaze töreni de yapmışsınız...

- Evet. Küçücük bir çocuk o. Ölümün de, yaşam gibi doğal bir süreç olduğunu anlaması gerekiyordu. Ona iki akvaryum balığı aldık, bir süre sonra öldüler. Biz de hepimiz, annem, küçük kardeşim, Günce’nin annesi, dayımlar toplandık ve Günce’nin balığı için bir cenaze töreni yaptık ve dua ettik. Sonra da o balıkları bahçede Günce’nin istediği yere gömdük. Ben de Günce’ye, “Bak canım, o balıklar yaşıyordu. Ama hayatlarını kaybettiler!” dedim. O da, “Babam gibi değil mi amca?” dedi. Yaşamı ve ölümü anladı…

Günce, artık senin kızın mı?

- Hayır değil. O benim yeğenim ve ben de onun amcasıyım. Onun bir tane babası var ve o da benim babamın yanında uyuyor. Günce’nin babasının yerini hiç kimse alamaz!

 

X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku