Yanma anıları

İNTİHAR süsü verilen cinayetler, rüşvetler, peşkeş çekilerek yapılan özelleştirmeler, silah kaçakçılığı, akrabacılık, politikacıların yalanlarla halkı uyutup, attıkları büyük kazıklar...

Doğal kaynaklarının özelleştirilmesinin, başarısız yatırımların ve yoz siyasetçilerin bir ülke ekonomisini nasıl çökerttiğini gösteren işsizlik ve açlık içinde cebelleşen insanlar.
Fernando Solanas imzalı “Yağma Anıları” Arjantin’in sistematik olarak yağmalanmasını gözler önüne seriyor. (bir diktatör veya askeri cunta tarafından değil, demokratik yollarla seçilenler tarafından)
Özellikle açlıktan ölme durumuna gelmiş çocukları tedavi eden iki doktorun ‘yetersiz beslenme bir sosyo-ekonomik ve kültürel hastalıktır ve herkese bir iş vererek tedavi edilebilir, herkese yiyecek vererek değil’ cümleleri önemli.
İzlemeyenlere tavsiye ederim.
Durup dururken gelmedi aklıma elbette bu belgeseli tavsiye etmek.
Geçen hafta Wikileaks’in Türkiye depremi konuşulurken gözden kaçan ve geçiştirilen küçük bir yağma haberi “ilgisiz” olsa da çağrışım yaptı.
Kırklareli’nde geçen hafta yağışlardan dolayı ön duvarı yıkılan 130 yıllık tarihi binanın malzemeleri vatandaşlar tarafından çalındı... Yan tarafta başka bir vatandaşa ait tarihi binanın da yan duvarları yıkıldı. Yan duvarı yıkılan binanın içerisine giren bazı kişiler evin avizelerini söktü.
Asıl depremin, içimizde yaşandığını hissettim bu haberde. Wikileaks‘de değil.
Deprem değil hatta yanma.
Yanıyoruz farkında mısınız ?
Cayır cayır yanıyoruz...
Geçen yıllarda Güney Amerika’daki yağmalama olaylarını izlerken “bizde olmaz öyle şey, kültürümüzde yok” diyenler...
Bizdeki yağma olayından sonra yapılan resmi açıklamada deniliyordu ki “ihtiyaç sahibi bazı vatandaşlar tarafından tahtalar sökülerek, yapı çökmüş durumda”
“İhtiyaç sahibi” bakın...
Mazur görme... Hak verme...
Açlıktan desem, anlamaya çalışsam. (ki biz çalmaktansa açlıktan ölmeyi tercih eden bir millettik)
Değil...
Orada gördüğüm yağmalanan tarihi bir binanın tahtaları değil...
Ruhları çoktan yağmalanmış insanlar...
Son kullanma tarihi geçmiş ilaç gibi kendine yararı olmayan başkasına zarar veren insanlar.
Ülkemizde tabaklar, televizyonlar, avizeler yağmalanırken, şenlik havasında geçen bu insan eylemi belleğimden silinmeyecek...
Namusu bacak arasında, utanmayı çıplaklığında sanan bir toplumda siz dayanabilecek misiniz daha fazla yağmalanmaya?
Her şeyimizle yağmalanırken, biz yanarken...
Cayır cayır ...
“Her şey payına düşeni alır bu yağmada;
Rüzgar sesimizi,
Güneş gölgemizi
Ve akıl gerili kalır yıldızların ağında..”*
Hepimizin bir yağma anısı olacak bir gün belki de...
Ve umarım sadece anı olacak....
* Ahmet Hamdi Tanpınar
X

Madam B. ya da Sinyora Afet

KISACA Afet!

Madam B.
Ona bizim buralarda Sinyora Afet derler.
Çok güzel bir kadındır, kadındı. Kadın işte...
Bizim gibilerin yaşadığı bir sokakta güzel kadın olmak mı?
İşte bu çok zor bir şeydir, bir şeydi. Bir şey işte...
Her neyse, her nasılsa Madam B. bizim sokağın güzel kadınıydı.
Madam B. gibi bir kadının yaşadığı sokakta diğer kadınlardan biri olmak mı? İşte bu çok zor bir şeydir, di’si, işte’si yok!

Yazının Devamını Oku

Bir doktor kanser olursa

Uzun süredir görüşemediğim bir doktor arkadaşım arıyor. Mesainin en yoğun olduğu saatler.

“ Çok özledim, buluşalım “
“Olur, “ diyorum “ akşam detayları konuşalım “
Bu arada içeri giren bir hastanın sesini duyuyorum. Bizimki “ birazdan alacağım sizi “ diyor.
“Seni tutmayayım, hastalar beklemesin “ diyorum.
“Yok, yok “ diyor “ anlat bakalım neler yapıyorsun ? “
Yahu dışarıda hasta beklerken ben neler yaptığımı anlatmaktan hicap duyarım. Desem ki artık günün son saatleri de bizim doktor çok yoruldu, biraz ara vermek iyi gelir. E, öyle bir durumda yok.
“Anlatırım, uzun uzun konuşuruz. Akşam beni ara mutlaka “ diyorum.

Yazının Devamını Oku

Kara Ankara

Ankara nostaljimi, geçmişten bir parça bulmak umuduyla bol bol sokaklarda yürüyerek dindirmeye çalışıyorum son zamanlarda.

“Bir şey bulabildin mi geçmişten “ diye sorarsanız “ buldum “ derim.
Ama bu çok da memnuniyet duyulan bir “ buldum “ değil...
Serçelerin gruplar halinde dallardan düştüğü, insanların kirli havayı solumamak için maskeyle  dolaştığı, bir an önce evlerine dönmeye çalıştığı yılları hatırlatıyor kirli gökyüzü.
Ankara hava kalitesini ölçen Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkez Başkanlığının günlük verileri gösteriyor ki bazı semtler artık Allaha emanet. Eşik değerler çoktan aşılmış.
Kimse ölçümlerden, grafiklerden, istatistiklerden bahsetmesin diyorsanız, boğazını ve gözlerinizi yakan yakan havaya, çocuğunuzu öksürten dumana, yan komşunuz olan yaşlı teyzenin akşam üstü yürüyüşünden sonra şiddetlenen kronik astımına bakın derim.
Eve döndüğümde üstüme sinen is, kömür kokusundan kurtulmak için giysilerimi çamaşır makinesine yerleştirsem de soluduğum zehiri, ciğerlerime çektiğim, kömür,egzoz, ağır metal kokusunu nasıl temizleyeceğimi bilmiyorum.
Yaz kış demeden her sabah   evimi havalandıran ben, son zamanlarda nükleer serpinti varmış gibi dışarının kirli havasını eve sokmamak için mümkün olduğunca pencereleri açmaktan imtina ediyorum.

Yazının Devamını Oku

Yanlış anahtar

ANAHTARI kapının kilidine soktum, çevirip, kapıyı ittim.

Daha doğrusu anahtarı çevirip iterdim ben kapıyı, kapı da açılırdı, o anda da öyle olması gerekiyordu, her zamanki gibi.
Ama öyle olmadı. Dönmedi anahtar kilidin yuvasında. Yanlış anahtar! Yuvasını yadırgayan bir anahtar! 3 yıl sonra kapının kilidine ilk defa başka bir anahtar sokmuştum.
“Allah kahretsin! Allah kahretsin! Allah kahretsin! ”. Ağzımdan çıkan tek cümle buydu.
Kahrolan bir anahtar canlandı gözümün önünde. Başını olmayan ellerinin arasına almış, ağlayan ve gözyaşları kendine özgü çıkıntılarından aşağıya doğru akan bir anahtar.
Her şey üst üste geliyordu. Kapanan kapılar, açılmayan kapılar, yanlış kararlar, yanlış anahtarlar, nafile denemeler, mutlak başarısızlıklar.
O an kendi kapımın önünde uğuldayarak akan bilincime sessizce seyircilik yaparken, bir muhabir ordusu tarafından etrafımın sarıldığını hayal ettim, “...sizi nelerin mutlu ettiğini bizlere anlatabilir misiniz?”, “Hayattan beklentileriniz nelerdir?”, “Geleceğe dair planlarınızdan biraz bahseder misiniz?”, “Bilmem kaç yıl sonra kendinizi ne yaparken görüyorsunuz?”
Muhabirleri azarlardım herhalde: “Bu saçma sapan soruları bulmak için çok uğraştınız mı? Cevap vermek istemiyorum, şimdi müsaade ederseniz yetişmem gereken çok önemli bir şeyim var”.

HANIMIN İSYANI

Yazının Devamını Oku

Nereye gitsek?

The Independent gazetesi bir araştırma yapmış. Bu araştırmaya göre kadınların yaşayabilecekleri en iyi 20 ülke şöyle imiş:

-Kadın-Erkek eşitliği için: İzlanda
-Siyasetçi olmak için: Ruanda (Dünyada kadınların parlamentoda çoğunluğu oluşturduğu tek ülke)
-Anne olmak için: Norveç (Ülkede 7 bin 600 doğumda bir bebek ölümü gerçekleşiyor)
-Okumak ve yazmak için: Lesoto (Kadınların yüzde 95’i okuryazar)
-Devlet Başkanı olmak için: Sri Lanka (23 yıldır kadınlar tarafından yönetiliyor)
-Sanat yapmak için: İsveç (sanat alanında kadınlara yönelik teşviklerde bulunuyor)
-Üst düzey yönetici olmak için: Tayland (kadınların yüzde 45’i kurumsal şirketlerde üst düzey yönetici olarak çalışıyor)

Yazının Devamını Oku

Ya tutarsa

SABAH uyandığımda bütün şehri beyaza bürümüştü kar. Evimden birkaç blok ötedeki şehrin en büyük parkına yürüyorum heyecanla.
Bisiklet kullananlar, Köpeklerini gezdirenler ve sabah  koşusu yapanlara, kar kızakları ve  “snowboard “larıyla kaymaya hazırlanan çocuklar da neşeli çığlıklarıyla eşlik ediyor.
Dükkanlarının önündeki karı temizleyen mağaza ve restoran görevlileri, küredikleri karı araçların geçtiği yollara, yayaların yürüyüş yaptıkları kaldırımlara fırlatmak yerine, dükkanlarının bir köşesine derli toplu bir şekilde yığıyor, belediyenin kar küreme araçları park halindeki otomobillerin bulundukları yerde mahsur kalmalarına neden olmayacak şekilde yolu temizliyor.
Kar sessizliğiyle, dünyanın sesini kısıyor, şehri daha da güzelleştiriyor, huzur veriyor ...
Küçük bir çocuk ellerini gökyüzüne açmış, bir yandan yağan kar taneciklerini yakalamaya çalışıyor, bir yandan bağırıyor “Yağ kar yağ, bugün çok güzel çalışıyorsun”...
Gülümsüyorum ve mırıldanıyorum:
“Brüksel’e öyle yakışırdı ki kar...”
* * *
Bir hafta sonra Ankara’dayım.
Kar yağıyor...
Şehir “The Day After Tomorrow” filmindeki gibi doğanın gazabına uğramış sanki.
Yollarda perişan yürüyen, daha doğrusu diz boyu karda yürümeye çalışan  insanlar, yaklaşan felaketten kaçmak için toplu olarak göç eder gibi mutsuz, umutsuz, yılgınlar.
Okullar tatil, parklarda oynayan tek çocuk yok.
Kaldırımlar, içinden ne çıkacağını bilemeyeceğiniz bubi tuzağı gibi korkutucu, tehlikeli.
Kara ilk basan olmaya  çalışan ve ayak izlerini bırakan çocuklardık biz, kar yağdığında evin içinde “ kar yağıyor “ diye çığlık atıp, okulların bir anda tatil edilip yerini kartopu savaşlarının almasını isteyen, gökyüzünden yağan bereketi sevinçten ne yapacağını bilemeyip afiyetle bir de yiyip ertesi gün bademcikleri şiş yatan mutlu çocuklar.
Bahçe kalmadı, parklara giden yollar bile kapalı, Allaha emanet.
Buz tutan yollarda, caddelerde onlarca kaza.
Kar yağmıyor, doğal afet yaşanıyor sanki.
Bir kaç saatte yaşadığınız yeri bir rüya şehrine dönüştürebilen tek şey, o muhteşem doğa olayı  olan kar, bir şehrin insanlarına nasıl kabus gibi görünür bir anda?
Bunun bir de erimesi var ki, trafikteki araçların sizi kısa sürede tanıştıracağı çamur birikintileri ayrı dert.
Yok, sahipsiz çocuk gibi görünüyor bu şehir ne vakit kar yağsa.
Nasreddin Hoca ile aynı beklenti içinde olmasam da şimdilerde Ankara’ya kar yağdığında hep aynı tedirginliği duyuyorum:
“Ya tutarsa...”
Yazının Devamını Oku

Ne düşünüyorum?

Sağlıklı yaşam ve beslenmeyle ilgilenenler bilirler, bu konuda en sık kullanılan sloganlardan biri de şudur : “ Ne yiyorsan, osun “

Yediklerimizin  fiziksel ve ruhsal sağlığımızı şekillendirdiği anlamına gelir bu söz ki bence tartışılır.
Daha fazla et yiyenlerin, daha agresif ya da sağlıksız olup olmadığını bilmiyorum ya da   sebze ağırlıklı beslenenlerin birer iyilik meleği olduğu ya da çok huzurlu hayatlar kurdukları tezinin pek de doğru olmadığını çevredeki  gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim.
Çok daha kesin, en az gıdalar kadar  hayatınızı etkileyecek bir yaşam felsefesi de  benden gelsin:
“Ne düşünüyorsan, osun “ 
Apple’ın kurucusu Steve Jobs’ın yaşam hikayesini okurken geldi aklıma.
Evlatlık olduğunu komşunun çocuğundan öğrenir Steve Jobs.
Çocuk O’na terk edilmiş biri olduğunu söyler, çocuklara özgü acımasız kelimelerle “ istenmediği için “ evlatlık verildiğini.

Yazının Devamını Oku

Hamam

“Eskiden anneler hamamda kız beğenirlerdi; şimdi spor salonunda. Kalmadı eski adetler, elin gavuru dünyanın bir ucundan geliyor hamama, bizimkiler ‘hijyen değil’ diye dudak büküyorlar, spa’lara gidiyorlar, aynı şey mi halbuki? Benim zamanımdan bugüne hiçbir şey eskisi gibi değil gerçi... Gülüyorum. “Daha önce ne iş yapıyordunuz?”
Sorduğuma soracağıma bin pişman oldum bu soruyu.
Halbuki ne güzel bırakmıştım kendimi, bir annenin ellerine güvenle uzanan çocuk gibi.
Verdiği cevapla sıcak mermer bir anda soğuyor sanki.
“Ölü yıkıyordum”
Hay allah.
Ankara’daki o tarihi hamam bir anda gasilhaneye dönüyor, ıslak bedenim de ...
Of, haklısınız okuyucu devam etmeyeyim. Zaten hissetmiş olacak ki gülmeye başlıyor natır Sevinç Abla. “Korkma, korkma. Yıllardır yapmıyorum. Şimdi ben, kocam, görümcem hepimiz bu işi yapıyoruz. Daha keyifli, sıkılmıyorum
“Sıkılmıyorum derken? “
“Ben şimdi bir türkü söylerim, siz de eşlik edersiniz, arada iki çift laf ederiz, ama diğer türlü ...”
“Kötü hissediyordunuz kendinizi herhalde?”
“Kaldırın kolunuzu,”
Ciddiyetle emir verirken bir yandan soruma karşılık
“Yok, olur mu öyle şey, sigortası yoktu da ondan bıraktım. Tam tersine. Hayatta olduğunu hatırlıyor insan, hırsların, üzüntülerin, mutsuzlukların ne kadar boş olduğunu, geride hiçbirinden eser kalmadığını görüyor.
Her gün, yıkadığım her insan bir gün önce öleceklerinden haberdar değillerdi diyordum. O zaman her gün bir nimet, armağan diye yaşadığım hiç bir günü boşa harcamamaya çalışıyordum, hiçbir şeyi başka zamana bırakmamayı o zaman öğrendim ben.”
Böyle düşünmemiştim, Ankara’da bir hamam yazısına böyle başlanmaz elbette ama insanın algısı bir anda nasıl da değişebiliyor tek bir cümleyle.
“En az beş yüz seneliktir bu hamam. Tarihi miras sayılıyormuş. Beş yüz sene önceden bir kişi bile kalmadı. Bu nedir biliyor musun? “
“Ne?”
“Hayat, armağandır. Paketi açıp bakmak da, elinin tersiyle çöpe atmak da sana kalmış. Gideceği yer belliyse akıllı olması lazım insanın“
Beyaz peştamalını daha sıkı sarıyor beline, elindeki keseyi narin bir hareketle yüzümde gezdirirken devam ediyor “ iyi bakmalı emanete, vücuduna, aklına, ruhuna. Sevdiklerine, dostlarına sıkı sıkı sarılmalı, daha çok gülmeli. Başını kaldırdığında gözlerin ışığı görüyorsa, senin ödevin çok iyi yaşamak “
Tarihi hamam yazısı yazmak için geliyor, hayatı ve ölümü sorguluyorum, aldığım terapiyle bana verilen armağanı bugün nasıl kullandım diye düşünüyorum.
Natır Sevinç Abla işi bittiğinde “Avluya gelin çıkışta... Kahve içersiniz” diyor “ha bak utanırım diyorsanız, çıkıyorum, güzel türkü söylenir burada “
“Benim sesim güzel değildir”
“Hamamda herkesin sesi güzeldir,”
Sonra bir an hatırlıyor dönüyor “rica etsem yazar mısınız: “televizyonlardaki tarih filmlerine uzaktan hayran hayran bakacaklarına, burunlarının dibindeki tarihe gelsinler insanlar”
“Olur, yazarım”
Başımı kaldırıyorum, gözlerim kubbedeki küçük yuvarlak deliklerden sızan gün ışığını seçiyor, yaşıyorum.
Hatırlıyorum, çok iyi yaşamak benim ödevim.
Bir türkü mırıldanmaya başlıyorum.
Yazının Devamını Oku

BiP

İSMİNİ bilmediğim ve zaten izlemeyeceğim bir dizi. Kızları bir odaya kapatmışlar, fahişelik yapmaları için ikna ediyorlar güya.
Bu işi yapan, yani dizide “fahişelikten mamalığa” geçen bir karaktere verilen isim “Nur Serter”
Gerçek hayatta kaç “ Nur Serter” tanıdınız siz bilmiyorum ya da bu isim ama benim tanıdığım tek Nur Serter, bir kadın akademisyen ve siyasetçi.
Meclis’te görev yapan bütün kadın vekillerimizin özellikle kadın ve çocuklara yönelik çalışmalarını, bu çalışmaların medyadaki yansımasını önemseyen bir yazar olarak Sayın Nur Serter’in isminin geçtiği bu haber özellikle dikkatimi çekti. Güzel bir haber okumak umuduyla hızla göz attığım satırlar bir anda beni dehşete düşürdü. Özetle: Bir televizyon kanalında yayınlanmaya başlanan bu dizide kasıtlı olarak kurgulandığı düşünülen küçük düşürücü sıfat nedeniyle milletvekili Nur Serter kanala ihtarname çekmiş ve hukuki süreç başlatacakmış.
Kadın olarak ruhsal dengeyi koruyarak yaşamanın zaten zor olduğu bu memlekette bir kadını yok etmek, aşağılamak hatta coğrafyadan silmek çok kolaydır. En basit ve düzeysiz şekliyle “ fahişe ” denir. Hatta acıdır ki bu kelimeyi kadınlar da kullanırlar hem cinsleri için en ağırından bel altı vurmak isterlerse.
Belki de bu yüzden görüşleri beğenilmeyen bir kadına ya da bir kadın siyasetçiye, harika bir yaratıcılıkla, düşünmesini sağlayacak parlak eleştiriler ya da göndermeler yapmak yerine, son derece seviyesiz ve ahlaktan yoksun bir şekilde alenen küfrediliyor, güya aşağılanıyor. İhtarname üzerine kanal yönetimi ismin geçtiği yerleri daha da komik bir şekilde bip’leyerek vereceğini duyuruyor.
Bir kaç yıl öncesine gittim.
CHP İstanbul Milletvekili Nur Serter’le yolum ve ilk karşılaşmam tuhaftır elimdeki paketlerin düşüp ortalığa saçılması ve benim şaşkın, yolun ortasında dağılan bu paketleri telaşla toplamaya çalışmamla kesişmişti. Bir yandan caddenin ortasında trafiği tıkamaktan duyduğum mahcubiyet, bir yandan dağılan eşyalar.
Aksilik bu ya, bir yandan düşürdüklerimi toplarken diğer yandan omzumdan yana kayan çantamdan yere düşen özel eşyalar. Özetle; bir Ferzane klasiği.
O halde , aracına binmek üzere olan kadın, o tanıdık, sıcak ve güler yüzlü insan, yoldan geçen bir yabancı gibi başını çevirip gitmek yerine, bir dost gibi uzatmıştı elini telaşıma. Kendisi bunu hatırlamasa da bir kadının başka bir kadının halinden anlaması, bu oldukça önemsiz, sıradan görünen, dikkatsizlikle oluşan sıkıntımı önemseyip, hafifletmeye çalışması beni etkilemişti.
Bugün bu kadın siyasetçinin açıkça bu şekilde kişilik haklarına yapılan saldırı bana o gün dağılan paketleri hatırlattı.
O paketlere bakıp müstehzi bir bakışla yanımdan öylece geçenler, trafiği kilitleyen sakarlığımdan duyduğum mahcubiyeti ve telaşı hisseden, yaşadığım o birkaç dakikalık sıkıntımın farkında olan biri vardı.
Tıpkı bugün kimine göre gereksiz bir alınganlık, kimine göre bir dizinin ucuz reklamı, kimine göre ise aleni ahlaksızlıkla küçük düşürülmeye çalışılan bir kadının toplumda hissedebileceği yaralanmayı içinde hisseden birçokları gibi.
Bana göre de bir kadına yapılabilecek en seviyesiz saldırı.
Hangi akla hizmet, hangi amaç ve cüretle bu şekilde aşağılama hakkını kendinde görmüş yapımcı bilmem ama kendince var olduğunu düşündüğü nedenlerle nefret ettiği şeye dönüşeli çok olmuş, farkında değil belli ki.
Yine de ne iyi olur o zeka yoksunu göndermeyi yapanların şu satırlar üzerinde düşünmesi ve bu kelimenin gerçek anlamından haberdar olması:
Kimse lekesiz değil doğrusu...
Peki ama kim bunun asıl suçlusu?
Para-menfaat için günah işleyen mi yoksa günah için para ödeyen mi ?
Yazının Devamını Oku

Yüz kırk lira

ÇEŞİTLİ kılıklarda yeryüzünde gezinen melekler olduğuna inanırım yaşamda.

Bugünlerde o meleklerden birkaçının fotoğrafını görebilirsiniz gazetelerin ilk sayfalarında.
Türkiye’de türlü adlar altında birbirimizi yerken ve yok etmeye çalışırken; onlar ülkenin başka bir yerinde gözleri yaşartacak başarılara ve fedakarlıklara imza atıyorlar.
Bakın, bir aile gerçek erdemin ne olduğunu gösterdi. Kaybettikleri canlarının, Ahmet Kaya’nın hem yüzü hem uzuvlarını bağışladılar.
Bu sayede, 21 Ocak’ta ilk defa  ilk tam yüz nakli ameliyatı yapıldı Türkiye’de. Ameliyat sonrası yeni yüzüne kavuşan Uğur Acar’ın ilk fotoğraflarını gördünüz mü siz de?
Ne hissettiniz?
Benim her bakışımda  aynı heyecanla gözlerim doldu, ürperdim.
“ İlk kez mutlu, huzurlu ve rahat uyuyup uyandım. 40 günlükken yüzüm yandığı için o yüzümü hiç bilmiyorum. Kendimi bildim bileli yanık ve çocukların benden korktuğu yüzümü biliyorum” diyordu nakil yapılan Uğur Acar operasyondan yaklaşık 23 gün sonra aynada yüzüne bakıp, ilk tıraşını olduktan sonra.  Acar’ı tıraş eden isim, ameliyatı yapan ekibin başındaki isim Prof. Ömer Özkan’dı.

Yazının Devamını Oku

Ben de sendenim...

BİR kış günü, Kars’a henüz kar yağmadığı halde buz gibi havadan korunmak için annesinin kafasına takmaya çalıştığı bereyi “ arkadaşlar gülecekler “ diye takmamakta direnen bir çocuğu gördüğümde ondan pek bir farkım olmadığını görmüştüm. O zamanlar ben de havalar soğuduğunda çizme giymek için birinin ilk adımı atmasını bekliyordum
Yarıdan fazla kullanıcının sigaraya başlama gerekçesinin kabul görmek olduğu memlekette, uzatılan bir sigarayı reddettiğimde “ ama nasıl içmezsin “ der gibi bakan adama “ sanıyorum alerjim var “ diye küçük bir yalan söylediğimde ise koymuştum bunun adını; Dışlanmaktan korkmak.
Neyse ki yıllar önceydi. Sonradan öğrendim ki;
Herkesin takdiri ya da sevgisini kazanmak için çaba harcamak, olmadığımız kılıklara bürünmek, maskeler takmak insanın kendisine yapabileceği büyük ihanetlerdi.
Çünkü kimse cesaret abidesi olmak zorunda değil.
Kimse yetenekli olmak zorunda değil.
Kimse akıllı ya da becerikli olmak zorunda değil.
Herkes aynı rengi sevmek, aynı takımı tutmak, aynı düşünceye körü körüne saplanmak zorunda değil.
Kimse dindar olmak zorunda değil.
Kimse ateist olmak zorunda değil.
Hatta, müjde !
Konulduğumuz kabın şeklini almak zorunda değil hiç birimiz.
Cümlelerimize mazeretler bulmak zorunda değiliz.
Başkalarının hoşlanmadığı sizi sevimli, makul, akıllı göstermek zorunda değiliz.
Yaptığınız açıklamalarla “ Ben de senin gibiyim aslında “ demeye getirmiş olabilirsiniz sözü ve tebrikler büyük bir sosyal topluluğa, çoğunluğun dahil olduğu çembere kabul edilmişsinizdir ama ya içinizde takılıp düştüğünüz o korku eşiği ?
Kendinizi inkardan duyduğunuz utanç ?
Daha mı az değerlidir kendinize verdiğiniz, hesap başkalarının yargısından ?
Geçenlerde sanal medyada şöyle bir söze rastladım; “Bütün erkekler, aslında onay görmeyi bekleyen üç yaşındaki oğlan çocuklarıdır “
Yazan farkında değil belki ama özgüven kaleleri küçükken tek tek yıkılan, törpülenen, hangimiz öyle değiliz ki ?
Nasıl da korkuyoruz kabul görmemekten ?
Onaylanmamaktan,
Çemberin dışına atılmaktan.
Başkalarının doğrularından.
Kim olursa olsun;
Eğitimli, cahil, işsiz, kariyerinin zirvesinde, siyasetçi, gazeteci, memur, sanatçı, öğrenci.
İnançsızsanız kendinizi kabul ettirmek için ninenizin inançlı olduğunu söylemek zorunda değilsiniz.
Ya da inancınızı savunurken, hoşgörünüzü ispat etmek için “ benim ateist arkadaşlarım da var “ demek sizi samimi kılmaz aksine ne inandırıcılığınız kalır ne de boynunuzu öne eğmişken kendinize saygınız.
Siz de “ artık herkes gibi “ olmak zorunda değilsiniz
Zorunda olduğunuz tek şey var; Kendiniz olurken ötekine saygı duymak.

Yazının Devamını Oku

Adalet Teyze

N.Ç. E.Y, A.P, N.Ç<br>M.K, K.Ş, S.A Elimden gelse daha çok kısaltırdım. Ama şimdilik bu kadarını yapabiliyorum.
İki harfe indirgense de hepimiz aramızda başka hiçbir dilde olmayan ortak bir şifre gibi bu harflerin anlamını biliyoruz.
Bu harflerin içinde;
Babası tarafından satılan da var sözleşmeyle,
13’ünde 28 kişinin tecavüzüne uğrayıp 20’lerinde hala mahkeme koridorlarında sürünen de,
Devletten koruma talebinde bulunduğu halde öldürüldükten sonra koruması gönderilen de,
Parçalanıp çöpe atılan da katilinin haksız tahrik indirimi beklediği de.
Kimi artık hayatta değil,
Kim mağdur olduğu halde suçlu muamelesi görmeye devam etmekte,
Kimi ölümden sonra tanık olunabiliyorsa adaletin vukuunu beklemekte.
Hepsinin ortak özelliği;
Türkiye’nin en uzun kısaltmaları bu harfler,
Belki daha yıllarca onlar için huzur adalet dilenecek, konuşulacak, vicdan muhasebesi yapılacak... Benzerleri daha çok yaşanacak...
cak...cek...cak...
Çünkü;
Kadınları mahkemelerde süründürüyoruz.
Kadına yönelik cins kırımına uzayan ceza davaları, orantısız müeyyidelerle göz yumuyoruz.
Kadınlar sırayla bedensel ve ruhsal tecavüzün ardından bir de adaletin tecavüzüne uğruyorlar.
İnşaat hatalarına, hayvanın tehlike yaratacak şekilde serbest bırakılmasına, usulsüz ölü gömülmesine bakan mahkeme mi olmalıdır cinsel tacize bakması gereken mahkeme?
Sayın Adalet Bakanı’nın bu konudaki yoğun hassasiyetini ve çabasını bildiğim için kendisine umutla sesleniyorum;
Özel yetkili mahkemelerin spesifik konularda yoğunlaşması doğal ama yeri geldiğinde dünyanın en narin varlıkları, baş tacı, cennetin ayakları altında olduğu, annelikle kutsanmış dediğimiz kadınlardan daha öncelikli bir konu olabilir mi?
Kadınları süründürmek yerine her şeye gücü yeten, muktedir, uzman, özel yetkili kadın mahkemeleri kurulamaz mı?
Sadece tecavüz, cinsel taciz, şiddet, kadın cinayetlerine bakan, kadınlar için özel yetkili mahkemeler, verdiğiniz bu mücadelede bir anda kadınların da haklı desteğini alacak ve adalete olan güvenini tazelemeyecek mi?
İnanın benim desteğim ve inancım kalpten olacak. Toplumsal namusumuz adalet, sadece bir kadın adından ibaret olmayacak.



Yazının Devamını Oku

Dalgıç ve kelebek

“Babalar gününde oğlum, ağzımın kenarından akan salyayı siliyordu “ Her ne kadar kulağa dramatik gelse de, sesin sahibi bunu söylerken bir yandan da kendiyle inceden alay ediyordu.
Bir moda dergisinin editörü olan Jean-Dominique Bauby’nin yaşanmış hikayesini anlatır “Kelebek ve Dalgıç“...
İmrenilecek bir kariyeri, renkli bir hayatı olan genç adam, kırklı yaşlarının başında geçirdiği beyin kanaması sonucu bir sabah felç olarak uyanır.
Sol gözü dışında hiçbir şeye hükmedemeyen, yani “ içeride kilitli kalma sendromu “ yaşayan Jean, felç olduğu andan itibaren kendisine göre hareketlerini tamamen yok eden bir dalgıç giysisi içinde, arkadaşlarına göre “ artık bir sebze “ olarak yaşamakta bize göre ise ölüdür.
O’nu daha iyi hissetmek ve anlamak için belki de boynunuzun pozisyonunu değiştirmeden anahtar deliğinden bakmayı deneyebilirsiniz. İnsanları sadece bel hizalarından ve tam karşısındaki açıdan gören sol gözünüzle...

Ve yeniden hikayeye dönelim;
Genç editör, sahilde koşup oynayan çocuklarına katılamaz, telefonda kendisine soru soran babasına yanıt veremez, sağlıklıyken kırdığı ya da ihmal ettiği insanların farkına varır, yapmayı erteledikleri, değerini bilemedikleri her şeyi sorgular,acı çeker, kendisine sunulan farkında olmadığı nimetlerin pişmanlığını yaşar.
Ancak bir gün bir karar verir.
“Kendime acımaktan vazgeçtim. Fark ettim ki gözümden başka iki şey daha var sahip olduğum. Hayal gücüm ve hafızam “
O andan itibaren, özgür bir kelebek gibi istediği yere uçabilen hayal gücü, onu kendi ifadesiyle bir dalgıç elbisesine sıkışmış bedeninden çıkarır. Bir kitap dahi yazar konuşma terapistinin yardımıyla, her harfi tek tek oluşturarak, büyük bir azimle.

92 yaşındaki babanın “Sen bedeninde hapsolmuşsun, ben dairemde” cümlesi “ pek çoğumuzun hayatını özetliyor galiba.
Bu yaşanmış olay, yönetmeni’i Julian Schanebel’e ödül getirdi Cannes film festivalinde.
O’nun dalgıç giysisi içinde giderek dibe battığı şekilde simgelediği hayatını felçli halini izlerken bizim özgür bedenlerimizdeki felçli halimizi düşündüm.
Ne yapacağımızı bilmeden, bedenlerimiz içinde, kararsız, sancılar içinde felçli beynimizi, düşüncelerimizi.
Yapacak bir şey yok, kader böyleymiş diyenlere özellikle tavsiye ediyorum.
Filmin sonunda sorgulamak kalıyor size sadece;
Dalgıç giysisi içinde sıkışmış ve giderek batan bir felçli misiniz ya da özgür bir kelebek mi...
Yazının Devamını Oku

Dönüşüm

GÜZEL ülkemden bilindik bir sahne. Anne mutfakta, baba ve oğul televizyon karşısında.
TV: ...Türkiye yeni bir soğuk hava dalgasının etkisi altında. Kar yağışının yarın akşamdan itibaren etkili olduğu...
ÇOCUK: Yaşasın kar! Kardan adam yapacağım. Okul tatil olur. Tepeden kızakla kayarım. Kızak yok, ne olacak? Ben de kızaksız kayarım. O tepeden bidonu yuvarlasan kayar zaten.
BABA: Hah, bir karımız eksikti. Artık yola çıkmak da eziyet, ama yiyorsa çık. Başka memleketin damına yağar kar, bizim memleketin... Tövbe tövbe nimete bile küfreder hale getirdiniz adamı, kar eşittir rezillik bu memlekette. Kar değil nükleer serpinti yağıyor sanki.
TV: ABD’de iki yıl boyunca nezarette unutulan adama 22 milyon ödendi.
ÇOCUK: Beni markette unuttular. Çok ağladım. Annemle babama götürdüler beni polis amcalar. Beni hiçbir yerde unutmasınlar. Çok korkuyorum. Beni unuturlar mı mesela “Can” derler “Can biz seni hatırlamıyoruz bizim çocuğumuz değilsin sen” derlerse ben çok ağlarım derim ki “Ben Can’ım, Can.”
ADAM: E ne olmuş? Orijinal bir haber mi bu kardeşim. Bizde unutulmadan, suçluluğu kesinleşmeden yok yere yatan, yıllarca yatanlar var hem de. Neden? Masumiyeti ispatlanana kadar herkes suçlu çünkü memlekette. Tazminat da yok, emeklilik de, sigorta da hem de.
TV: İstanbul a yapılacak 3. köprü için ihaleye katılım olmadığından dolayı milli bütçeden yapılacağı...
ÇOCUK: Çocuk köprüsü yapsalar keşke. Çocuk olmayan geçemez! Dur bakalım! Sen çocuk değilsin sen diğer köprüye. Tırmanmak serbest tepeye! Askerler ufukta bir gemi var, bir savaş gemisi! Topları ateşleyin, suya düşmeyin dikkaaat!
ADAM: He yani bana sormadan kafaya koydunuz, benim bütçemden yapacaksınız da yazık günah değil mi orada keseceğiniz ağaca, kirleteceğiniz suya... Daha dur sen, kim bilir kimler kapattı o arsaları da. Yok, zaten 3 köprü de yetmez, enine kapatın boğazı 20 tane yan yana köprüyle. Adı da ‘yemişim doğayı köprüsü’ olsun.
TV: Futbol federasyonu olağanüstü genel kurulunda sert tartışmalar yaşandı ancak toplantıdan yine bir sonuç çıkmadı.
ÇOCUK: Gol, Can’dan geldi! Gooool! Ama çok sevinmedi, çünkü evden annesi çağırıyor veee oyuncu değişimi... Yok, ben futbolcu olsam, annem oyunun ortasında çağırır eve kesin. Zorla yemeği sokar ağzıma. Sahaya iner sırtımı, terimi silmek için, rezil eder arkadaşlara. Yok ben futbolcu olmasam daha iyi. En iyisi kamyon şoförü olayım.
ADAM: Hah! fare doğurdunuz yine. Adamda futbol sevgisi bırakmadınız, ne yapacaksınız yapın kardeşim. İnsan utanır artık, hiçbir şey açıklamayacağız diye toplanıp açıklama yapmamaya. Utanmak yok, yola devam. Benim gözümde siz, takımlardan önce küme düştünüz be!
KANAL DEĞİŞTİRİLİR
ADAM: Yarışma varmış, iyi bari.
TV: Ben köpek taklidi yapacağım
ADAM: Köpek taklidi? Vallahi çok yaratıcı... Yeteneğin buysa, yeteneksiz kalasın Türkiye.
Ha bak, benim de yeteneğim yok ama evde sessiz sedasız oturuyorum, en fazla menemen falan yapıyorum ama kimseyi taciz etmiyorum böyle.
ÇOCUK: Ben de böyle bir sirke gitmiştim bir keresinde. Orada da köpekler yürüyordu böyle. Annem köpek almama izin vermiyor ama bir köpeğim olsa yanımda uyur o geceleri. Düşmanlar saldırdığında “Yakala Co” derim. O da yakalar. Herkes benimle arkadaş olur. Ama köpek sevgisi yok benim annemde, çok yazık.
BABA: “Ben şimdi oğlumun yanında kalırım
Onun kırmızı yapraklardan yapılmış
Bir zaman dışılığı vardır
Beni anlamaz
Anlamaz, niye anlasın
Anlaşılmak! –değil mi ama – sanki kimsenin olamaz” *
Böyle tanık olabilirsiniz Türk’ün büyümekle imtihanına...
Bir baba, bir oğul, bir televizyon yeterlidir o çocuktan o adama nasıl olup da dönüştüğümüzü anlamaya.
Şimdi arkanıza yaslanın ve sorun kendinize;
“Hani benim gençliğim nerde?
Bilyalarım, topacım
Kiraz ağacında yırtılan gömleğim
Çaldılar çocukluğumu habersiz” **
*Ben Ruhi Bey Nasılım/Edip cansever
**Hani Benim Gençliğim/Yusuf Hayaloğlu
Yazının Devamını Oku

Başka bir delinin hatıra defteri

Yer : Stüdyo Sahne/ Ankara Tarih: 22 Ocak 2012
Oyun: Bir delinin hatıra defteri
Yazar: Nikolay Vasilyeviç Gogol
Sevgili Günlük, aylardır bilet bulamadığım oyuna “mutlaka yardımcı olurlar” diye gönderildim. Kapıda bekliyorum 1 saattir. Benim gibi 50 kişi daha var biletsiz bekleyen.
Bir delinin değil, deliren bir adamın hikayesi anlatılıyor oyunda. İtiraf edeyim üç sene önce izlemiştim o zaman boş koltuklar bile vardı ve Gogol ünlü değildi. Bu kez Behzat Ç. oynuyor diye geldim ne yalan söyleyeyim.
Kapıda gardiyan bakışlı bir kadın.
“Kenara çekilin, alanı boşaltın” diye bağırıyor. Kenara çekiliyoruz, sineye çekiyoruz bu azarı, oyunu izleyebilmek için. Yok yanlış anlama sevgili günlüğüm, beleşçi değiliz belki boş bir sandalye bulur köşede oyunu izleriz. Sinirliyim biraz.
“Ben yetkili biriyle görüşmek ist...”
“Birazdan çıkar, kenara, kenara!” diyor kadın gardiyan, erkek gardiyan da kenarı gösteriyor sevgili günlük.
Tamamen hissiz davranmak konusunda usta olduğumu söyleyebilirim.
Eğer duygusal yıkımla karşı karşıyaysam, hissizleşmem uzun sürmez. Beni etkilememesi için, elimden ne geliyorsa yaparım.
Bileti olanlar giriyor içeri.
Biz bekliyoruz ki boş yer kaldıysa 50 kişiden şanslı olan bir ya da iki kişi alınsın.
Hiçbir şey söylenmeden gardiyan yüzümüze hapishane kapısını kapatıyor.
Ben ileriye atılıyorum. “Durun diyorum bu şekilde davranamazsınız. Kimseyi almayacaksanız bizi burada neden beklettiniz, bu soğukta?” 
Sonra diğerleri benden cesaret alıp “Evet” diyor “Evet bize böyle davranamazsınız. En azından bir açıklama yapmanız gerekmez mi?”
Cevap bile vermiyor gardiyan sevgili günlük. “İdare amiriyle görüşmek istiyoruz” diyor kalabalıktan biri.
 İdare amiri olduğundan emin olmadığım, toplama kampında, birazdan bizi toplu olarak gaz odasına sokacak bakışlı bir adam küçümseyerek bakıyor kalabalığa. Mırıldanıyor, ne dediğini anlamıyoruz bile ve buz mavisi gözleri hepimizi G-3 gibi tarayacak diye korkuyorum ben ve o iyi ki kapatıyor yüzümüze o kapıyı ve ölümden kılpayı kurtuluyoruz sevgili günlük.
Her zaman nefret ettiğim bir şey. Beni delirtiyor sevgili günlüğüm. Bu şekilde aşağılanmak.
Bugün bakışlarımızın sertliğini ve de yumuşaklığını düşündüm. Polyanna ya da barbar gibi. Hani ikisi de hayali karakter aslında.
Aslında hayır. Hala delirmem için uğraşan bir şeyler olduğunu düşünüyorum. Hayat niye böyle uğraşıyor ki benimle sence?
Yeterince köşeye sıkışmışım zaten dostum, biraz insaflı olmalarını bekliyorum onlardan. Yoksa kendimi kontrol edemeyeceğimi sanıyorum.
İşte ben bugün sinirliydim biraz..
Geçmişte kral vardı. Sonra kralcılık türedi. Zamanla kraldan çok kralcı olmak söz konusu oldu.
Şimdi herkes kral. Herkes kralcı.
Herkes kendi kendinden çok kralcı.
Alem buysa, kral sensin.
Kraldan çok kralcı olmak
Kuraldan çok kuralcı olmak..
Ve düşünüyorum 50 kişinin aynı anda kendisini değersiz hissettirildiği yerden sanat mı çıkar günlük?
Deli mi?
İnsanım lan. İnsandan deli mi olurmuş? Köpekler işesin yüzüne.
Bu yazdıklarımı sadece sen ve ben görebiliyoruz günlük.
Sana da güveniyorum bu konuda, kimseye bahsetmeyeceğinden eminim.*
* Nikolay Vasilyeviç Gogol
Yazının Devamını Oku

İyi insan

Dostoyevski “İyi insan, gülüşünü sevdiğiniz kişidir” demiş. İlginç bir kriter değil mi ?
Belki o dönemlerde geçerli olabilir ama bugün gülüşüyle yanılıp, iyi insan sanasınız, sevesiniz gelebiliyor içi bulanık suya benzeyen ve kötülük göreceğiniz insanları.
Eh, bugün kim karşısındakinin gülüşüyle buna karar verme cesaretini gösterir bilmiyorum ama siz de farkettiniz mi “iyi insan” olmak artık ayrıcalıklı ve istisnai bir durum.
Yoksa gerçekten zor mu artık iyi insan bulmak ya da olmak ?
Başındaki yazma, sırtındaki palto, elindeki şemsiyeyi az önce kaza yapmış ve yerde yardım bekleyen kazazedenin üstüne örtmüş bekleyen kadını izlerken bunu düşünüyorum.
Çünkü kazazedenin değil yardımsever vatandaşın fotoğrafları çekiliyor, haber kanalları görüntüyü defalarca çevirip veriyor. Türkiye bu kadını konuşuyor, O, ismini vermeden uzaklaşıyor yardım geldiğinde, kameralar da.
Haber değeri büyük yardımseverin.
Niçin ?
Rastlanmayan bir davranış.
Bir aralar, bir yerde unutulan parayı sahibine ulaştıran örnek vatandaş haberleri çıkardı bol bol.
Aslında olması gerekeni, olağanüstü bir davranış gibi okurduk. Bugünlerde, unutulan parayı sahibine ulaştıran iyi insanların yerlerini, yaralıların yanından geçerken durup yardım eden vatandaşlar aldı.
Artık olmadığımız ne varsa, onu izliyoruz aslında.
Biz, kazalarda hayatını kaybedenlerin yanından, hatta durmayıp üstlerinden geçtiğimizden, denizde boğulup bedenleri sahilde kaldırılmayı bekleyen insanların yanında güneşlenmeye devam ettiğimizden beri “ iyi insan “ tanımı da değişti doğal olarak.
Kötülüğümüze türlü kılıflar buluyoruz, yetmediğinde kötü insanları “özünde iyi” diyerek güzelleştirmeye çalışıyoruz ama nafile.
Çocukların iyi mühendis iyi doktor, iyi öğretmen olmaları değil; mühendis, doktor, öğretmen, akademisyen, olmaları bizim için değerli olan, milyonlarca lira harcıyoruz bunun için. Bunların ötesinde iyi insan olmaları ise tamamen şans.
Ya hepimiz cinnet geçiriyoruz ya da artık kolaylığından dolayı kötü olmayı seçmiş ve kanıksamış talihsiz nesilleriz.
“İyi insanlar iyi atlara binip gittiklerinden beri ,“biz kalanlar için, iyi insanı en çok bulabildiğimiz yer, sadece lafının üstüne gelenler
“Sana vurursa sen de ona vur”
“ Yer verme, onlar yaşlı ama sen de çocuksun”
“ Okulda eşyalarını kimseyle paylaşma” diyen anne babalar varken nasıl yetişebilir ki insan denen üstün organizmayı temsil eden varlıklar ?
Yetişebilir...
Hala ve inatla.
İçten söylenmiş bir “Nasılsın,” sorusu o kadar şeyi değiştirir ki ? Ya da “ Senin için bir şeyler yapmak istiyorum” ...
Ve yapın, en azından deneyin. Anneden oğula, babadan kıza geçer, büyür..
Böyle başlarız belki iyi olmaya. Gerisi gelir zaten.
İyi siyasetçi, iyi gazeteci, iyi insan...
Yazının Devamını Oku

Hırka

Hayatında ilk paltoyu ziraat fakültesinde okumaya başladığı yıllarda giydi. Üç kardeşten, zorluklar içerisinde  okuyabilen en büyüğü.
Her gün, saatlerce köyden okula yürüyerek  giden bir çocuk.
Devletin fakir öğrencilere düşen yardımdan payına düşen siyah paltoyu İngilizce öğrenmek için  sattı, bir lingafon aldı.
 İngilizce sınavını kazanıp Amerika’ya gittiğinde, arkasında O’nu bekleyen,  doğmamış bir yavrusu ve karısı vardı.
Amerika’da aldığı harcırahı biriktirip bir chevrolet aldı. Oradaki  üniversiteleri dolaştı, ziraate dair gelişmeleri öğrendi, yetmedi , oradaki mühendislere uzun uzun Türkiye’yi anlattı.
Kalabilirdi.
Döndü.
Döndüğünde öğrendiklerini kendi ülkesinde uygulamaya çalıştı.
Yalnız kaldı, anlaşılmadı, içine kapandı, yılmadı.
Babasından kalan  bir arazide tarım yaptı, Fransızca öğretmenliği, ziraat mühendisliği derken,  su yolları açtı, ağaçlara sahip çıktı, davalar açtı.
“ Amerika’da yüksekokul  okumuş  adam”   oturduğu koltuktan  telefonlarla talimatlar verse, tarlaları gezmese, hırpani giyinmese  daha ciddiye alınırdı  muhakkak.
Ama  O, kasabanın eğitimsiz insanlarına doğruları öğretmeye çalışırken,  yanlışları düzeltmek için   davalar açarken,  altında  sadece bir bisikleti vardı.
Üstünde ise bir hırka ya da gömlek.
O adam, yıllar sonra “Mayıs sıkıntısı “  adlı  filmle Alexandria Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülünü aldı.
Kabullenilmeye ya da alkışlanmaya ihtiyacı olmayan tüm güçlü ve karakterli insanlar gibi inandığı gibi yaşadı.
Bu adamın  yetiştirdiği evlatlardan biri, ödülünü, “ yalnız ve güzel ülkeme “ diye belki de ülkesini en güzel anlatan iki kelime ile alırken gururlandırdı , ağlattı.
SİYAD’ın ödül törenine, o tarlalarda  çalışan babası gibi hırkayla gittiğinde ise  bir taşlanmadığı kaldı ” yalnız ve güzel ülkenin yalnız yönetmeni “ oldu bir anda.
Seneler geçmiş babadan oğula.
Derinliğe  hasret  yüzey balığı şeklinde yaşayanlar belki  farkında değil ama Mehmet Bilge Ceylan’ın  hırkasından Nuri Bilge Ceylan’ın hırkasına kadar değişen hiçbirşey yok   memlekette.
Yine aynı  cehalet,  aynı şekilcilik.
Değişen tek şey ,  nüfusu genişleyen kasabanın  üstüne eklenen koca bir riyakarlık.
Yazının Devamını Oku

Sorgu

Can Bonomo: Ben niye buradayım

B.Ç:  He la, sen niye buradasın kardeşim ? Anlat bakayım, niye yaptın ?
C.B:  Şarkıyı mı ?
B.Ç:  Hee, şarkıyı . Saçma sapan konuşma la !
C.B:  Neyi o zaman memur bey ?
B.Ç:  Ne kibar çocuksun sen öyle ! Memur Bey ?
C.B:  Özür dilerim komiserim.
B.Ç:  Neyse anlat sen, olayı anlat !

Yazının Devamını Oku

Olsun da taştan olsun

Yaşanmış gerçek bir vitrin mankenine tecavüz hikayesidir. Olayın hemen ardından geçenlere bizzat tanık oldum, sizlere de anlatmak isterim. Fıkra değil gerçektir ve olayın yaşandığı yerin sahibi olan arkadaşım, yarım saat önce gelse belki de tecavüz mağduru vitrinindeki manken değil kendisi olacaktı.
“Bu kıyafetle ne bekliyordun, tahrik edersin tabii adamları .”
Arkadaşım, “ saçmalama “ der gibi baktı.
İnsanın yaşadığı yerin toprağına, suyuna benzediğini söylemiş de Edip cansever, insanına da benzediğini söylemeyi unutmuş olabilir mi. Bir zaman sonra hepimizin tepkileri, duyguları, hatta yargıları bile ne kadar benzeşiyor birbirine.
“ Yani şu lafınla, o eleştirdiğin adamlardan ne farkın var ?
Utanıyorum, çok haklı, böyle bir olayı kaleme almak başka, yaşamak başkaymış sevgili okuyucu itiraf edeyim. Ama daha önce böyle bir şeyin benim ya da bir başkasının başına geleceğini hiç düşünmemiştim ki . Kötü şeyler başkaları içindir, sanıyormuşum ben.
Dağılan eşyalara, kırılmış bir vazodan saçılmış çiçeklere ve O’na bakıyorum.
“ Elbise. çıkarmasaydın. hiç dokunmadan polisi çağıralım ”
“ Deli misin sen ! Sadece bu elbise değil, ne varsa hepsini çöpe atacağım, polise de bundan bahsetmeyeceğiz “
“Nasıl ? neden ? “
“Rezil mi olalım millete? İnsanların yüzüne nasıl bakarım, etraftaki insanların ? Söyle demek kolay tabii “
Gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüş arkadaşımın.
Sarıldım “Üzülme artık, oldu bitti. Bu ülkede her kadın ya tacizi ya tecavüzü mutlaka tadacaktır, daha fazla dramatize etmeyelim olayı” .
İnsanın söylediği şeye inanması gerekir birini ikna etmeye çalışırken. Yoksa ya rezil oluyor ya da komik.
“ Ne olduğunun farkında değilsin galiba Ferzane, ‘kaçınılmazsa zevk alacaksın ‘de bir de, tamam olsun”
Ne olduğunun farkındaydım ama arkadaşımı sakinleştirmeye ve o durumda bile yaşadığı travmayı biraz olsun hafifiletmek için biraz gülümsetmeye çalışıyordum.
“ Peki, yok edelim o zaman “ - evet, bunu da söyledim ben ?
Kocaman açıldı gözbebekleri “ Nasıl yani ? “
İnsan geçmişini bile gerekirse çöpe atabilmeli bence, kaldı ki böyle bir durumda. Tekrarladım.
“ Parçalara bölelim, çöpe atalım.”
“Söylememiş ol “
“ Tecavüzcüyse evlendirsek rahatlar mısın ? “
“Saçmalama.”
Haklıydı, saçmalamıştım. Çünkü evlendirmek için tecavüzcüyü bulmak gerekiyordu. Oysa adam buhar olup uçmuştu tabii geride bıraktığı izleri saymazsak. Çığlık attım;
“Temizlemedin değil mi izleri . Yani yıkamadın umarım, temizlemedin, ha ? Sperm izleriyle dünyanın öbür ucuna gitse bulunur ? Ve.”
Sözümü kesiyor
“ Ve, yakalanacağını bile bile, insan nasıl insanlıktan çıkar böyle ? “
Cevabı yine kendisi veriyor.
“ Yakalan, sonra serbest kalırsın, hukuki norm mu var doğru dürüst, ayıplanma bile yok, ha bir de üstüne madalya takarlarsa şaşırmam “
Tüm gün konuşuyoruz, polis geliyor, bilgi veriyoruz, günün sonunda gözlerine siyah bir bant yapıştırıyoruz . Dün gece uğradığı tecavüzü anlatan kısa bir bilgi notu.
Bir kolu kopmuş, göğüs uçları parçalanmış vitrin mankenini eski yerine sürükleyip ayağa kaldırıyoruz.
Belki birileri utanır diye.
Geç saatte butikten ayrılıyorum.
İsim vermeyeceğim, yer vermeyeceğim, rezil olmayalım değerli okuyucu..
Ne de olsa Türkiye’de yaşıyoruz .
Yazının Devamını Oku

Umutsuz

O kadar umutsuzdur ki onlar; Hastanede doktor,
Karakolda polis,
Sokakta vatandaş,
Görmez onları...
Dahası, görse de susar, ki susmak büyük suçtur
O kadar umutsuzdur ki onlar, dünyanın en büyük stadyumunu hapishaneye çevirsek yetersiz kalır belki susanlara, susmaya, susarak yardım ve yataklığa, göz yumanlara.
Cehennemde en ön sıradan olmasa da, hatırı sayılır bir ateş saklanır onlar için, için için yanmaya.
O kadar umutsuzdur, o kadar umutsuzdur ki onlar en umutsuz anlarında “ anne “ diye bile bağıramazlar
Oyundan kaldırılıp satılırlar adamlara, bizzat anne-baba rızası ve hayır dualarıyla.
Özgürce tecavüz edilirler, bundan haberleri bile olmaz,
Özgürce aşağılanırlar,
Özgürce öldüresiye dövülürler,
Özgürce sokağa atılırlar.
Var mı itirazı olan?
Bu yüzden işte bu ülkenin umutsuz çocuklarıdır onlar.
11,13,15 ne fark eder ki?
Sandalyeye oturunca ayakları yere değer ne yazık ki , 18 olmasalar da.
Her şey çok güzel olacak diye beklemeyin, kendinizi kandırmayın
Büyüme rekorlarının, kafasına vurduğunuz doların, uluslarası başarıların, insan haklarının, demokrasinin ne anlamı var bir yararı yoksa ayıbımıza, ne anlamı var, şu halden utanmak yerine, kafamızda şapka, ağzımızda düdük karşıladığımız 2012 Türkiye’si ile gurur duymanın?
Bir ülkenin, resmi makamının 11 yaşında satılan çocuğun satışına haklı bir gerekçe bulmasından daha büyük müdür sanıyorsunuz insanlık suçları?
Otuz yıla yaklaşmış Ünzile yazılalı. Otuz yıldır dinliyoruz çocuk gelinin şarkısını.
O gün Ünzile kaç koyun ederdi bilmiyorum ama o günden bugüne değişen tek şey en fazla koyunun sayısı.
Susan sadece kadın Ünzile değil, herkes iken, Ünzile’ler 11’inde daha çok gebe kalmaya devam edecekler.
Bu yüzden , öyle mutsuz, öyle sahipsizdir ki susan insanlar coğrafyasının çocukları, ” Umutsuz ev kadınları’ndan” daha umutsuzdur , “umutsuz ev kadını olmak zorunda olan çocukların hayatları “
Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI