Var mı böyle bir güzellik?

O bir Ankaralı. Ankaralı olmanın bütün gereklerini onun üzerinde görebiliyorsunuz. Sakin, kibar, ürkek, alçakgönüllü. Ama son derece kararlı.

Muhafazakar ve azimli. Evet, zor bir çocukluk dönemi: ‘‘25'ime kadar hayat bana iyi davranmadı!’’ diyecek kadar. Boşanmış bir anne-babanın çocuğu. İkisi de devlet memuru. Anne Ankara'da, ev ekonomisti, baba Libya'da ziraat teknisyeni. Kendisinden 5 yaş küçük bir kızkardeşi (Hilal) var, çocuğu olana kadar yaşama sebebi. O kadar yakınlar yani. Lisede okurken çalışmak zorunda kalmış, oyuncu olmak istemiş, heves etmiş, engellenmiş, anne biraz otoriter çünkü. Sonuçta hocaları ikna etmiş, iki yıl Dil Tarih'te Tiyatro okumuş, sonra 19 yaşında evlendiği tiyatro oyuncusu adamın peşinden Almanya'lara gitmiş. Ne olduysa olmuş, 25 yaşında 5 takım elbiseyle Türkiye'ye geri dönmüş.

Sıfırlamış yani. Koskoca bir hayatı. Kendine yeniden ve denilebilir ki, yoktan bir hayat inşa etmiş.Tamamen kendi yetenekleriyle. Ve şu anda siz onu İclal Aydın olarak tanıyorsunuz. BRT'de ardından TGRT'de televizyonda izlediniz, bazı televizyon dizilerinde oyunculuk da yaptı, ama esas olarak İnternet'ten, kitaplarından ve Vatan Gazatesi'ndeki yazılarından tanıyorsunuz. Ayrıca şiir albümü çıkardı, klip de yaptı. Ve şimdi kucağında şahane bir kız çocuğu (Zeynep Lál) tutuyor. Nüfus kağında da şöyle yazıyor: Kemal'den olma, İclal'den doğma.

Çünkü Türkiye'deki bu 7 yılın içine bir de aşk ve evlilik sığdırdı. İclal Aydın, televizyon endüstrisinin bilinen, sevilen yönetmenlerinden Kemal Başbuğ ile evli.

*

İclal Aydın'ın şimdiye kadar okuduğunuz ‘‘hayatından parçalar bölümü’’ gerçeği tam anlamıyla yansıtmıyor. O aslında özel bir kadın. Kitabı ‘‘Hayat Güzeldir’’ 70 bin sattı bu ülkede. Kimsenin haberi yokken, küt diye şimdiye kadar en çok satanlar listesinde gördük adını. Bu listeye gireceksin ve son derece mütevazı bir biçimde ‘‘Önemli değil’’ yapacaksın, inanılmaz bir okur kitlen olacak ve sen hálá bu kadar tevazu göstereceksin... Bizim pek alışık olduğumuz şeylerden değil!

İclal Aydın'la konuşmak için birden fazla sebebim vardı:

1) Seviyorum. Neden sevdiğimi açıklamak zorunda değilim.

2) İlginç bir hayat öyküsü var.

3) Türkiye'nin en çok satan yazarları listesinde adı geçiyor.

4) İkinci kitabı da çıktı: ‘‘Bitmiş Aşklar Emanetçisi.’’ Çok doğru bir isim. Hakikaten öyle bir özelliği var, insan ona her şeyini emanet edebilir.

5) Bir süredir güzel bir aşk yaşıyordu.

6) Dünya güzeli bir bebeği oldu.

7) Şu gördüğünüz fotoğrafı da zaten hayal edip duruyordum.

8) Daha ne olsun?

HAMİŞ: Devamı yarına...


Nedir sizin çocukluğunuzun özeti? Mutluluk, hüzün ya da herkesinki gibi...

- Mutsuz bir çocuktum ben. Ama o mutsuzluğu boyamaya çalışan bir çocuk. Durup dururken ‘‘Dün gece de Ekrem Bora bize geldi ve bana bir tenis raketi getirdi!’’ derdim mesela. Niye getirsin Ekrem Bora sana bir tenis raketi? Onu tanımıyorsun bile! Ya da ‘‘Benim annem casus aslında’’ ‘‘Babam da Parisli’’ ‘‘Gönül Yazar da teyzem...’’ Bunun gibi bir sürü şey. Çocuklar, bu anlattıklarımı önce salak salak dinlerlerdi ama bir süre sonra haklı olarak hainleşmeye başladılar: ‘‘Ulan, yalan söylüyor bu! Yalancı bu!’’ Oysa, çok saf ve arı bir biçimde anlatıyordum bunları...

Kim tedavi etti bu ‘‘yaratıcı yalancılık’’ hastalığınızı?

- Semire Sertkaya. İlkokul öğretmenim yani. İnanılmaz çok severim kendisini. Baktı ki, filmlerdeki şeyleri alıp, kendi hayatıma koyuyorum, yaşadığım kötü şeyleri yok saymaya çalışıyorum ve bir sürü şey uyduruyorum, ilkokul 3'teyken dedi ki, ‘‘İclal. Bana mektuplar yazmanı istiyorum. Ne olmasını istiyorsan, neyi düşlüyorsan hepsini yaz bana. Ama bu bir sır olsun aramızda. Diğer çocuklara anlatmak yok.’’ Ben öldüm, bittim bu fikre tabii. Koskoca Semire öğretmenle bir sırrımız olacak bundan sonra! Ben çok özel biriyim! O sırları başkasıyla değil benimle paylaşmak istiyor! Yazdım o mektupları. Ve yalan kesildi. Resmen bitti. O mektuplardır aslında bendeki yazma eğilimini başlatan. İlk kitabım çıktığında da telesekreterimde bir mesaj: ‘‘Canım kızım. Ben Semire öğretmen. Şu an elimde kitabını tutuyorum. Seninle gurur duyuyorum...’’

Üzerinize yapışmış iki şey var: Biri şefkat, diğeri ise nedeni belirsiz bir hüzün...

- Doğru. Ben ‘‘Hayat güzeldir’’ diyorum, zannediyorlar ki, ben çok mutlu ve neşeli biriyim. Hayır. 25 yaşına kadar hayat, bana hiç de iyi davranmadı. Maddi, manevi sorunlarım, sıkıntılarım, hatalarım oldu. Ama 25 yaşından sonra iyi insan olmak gibi enteresan bir uğraşa girdim...

İsteyerek iyi insan olunabiliyor mu?

- Buna ciddi ciddi kafa yordum: Bugüne kadar yaptığım şunlardan şunlardan rahatsızım, bir daha yapmayacağım dedim. Beni huzursuz eden insanlarla görüşmeyeceğim dedim. O zaman sahtekarlık yapmak zorunda kalmam, yalan söylemek zorunda kalmam. Vesaire vesaire. Ve şunu keşfettim, aynaya nasıl bakarsan öyle bir kadın görüyorsun orada. Böyle yaşamaya başladığımdan beri de hayat beni ödüllendirdi. Yani ‘‘hayat güzeldir’’, hayat güzel olsun diye söylenmiş bir şey. Kendimi avutuyorum aslında...

Sizin asıl yeteneğiniz empati kurabilmek. Kendinizi bir başkasının yerine koyabilmek. Bunu bu kadar kolay yapabilmek için insanın başından büyük şeyler mi geçmesi gerekiyor?

- Hep böyleydim. Bir yöntem değil bu. İçgüdüsel bir şey. Sürekli başkalarını anlamaya, çözmeye, çalışıyorum. Zaman zaman bundan rahatsızlık duyuyorum: Nasıl? İyi mi acaba? Yüzü biraz asık, yoksa kendini iyi hissetmiyor mu? Peki o? Peki şu? Sana ne be! Çünkü sonu gelmiyor. Televizyonda birileri birileriyle dalga mı geçiyor? Ho ho ho, herkes gülüyor, ben dalga geçilen kişi yerine kahroluyorum. Hem onun için üzülüyorum hem de kendim için: ‘‘Ya ben olsaydım orada!’’ Gerçi bu özelliğim insanlarla iletişim kurmada çok işime yarıyor, ama beni inanılmaz yoruyor...

Ve insanlar size güveniyor. Sizi tanıyanlara tamam da, tanımayanlara bu güveni nasıl veriyorsunuz? Fizyonomi mi, yumuşak bakışlar mı, beden dili mi, kadife gibi bir ses tonu mu?

- Bilmiyorum. Ama beni görür görmez 2 dakikada anlatıyorlar. Bir emanetçi durumum var hakikaten. Bir duygu emanetçisi. Özellikle gençler, ‘‘Geçer değil mi? Olur böyle şeyler, değil mi?’’ diyorlar, benden onay istiyorlar. ‘‘Geçer’’ diyorum. Onaylandıkları için kendilerini iyi hissetmeleri, benim de kendimi iyi hissetmeme yol açıyor.


ÇOCUKTAN SONRA SADECE YATAK ODAMIZ DEĞİL BÜTÜN HAYATIMIZ DARBE ALDI


Çocuk olunca ilişkinizde neler değişti?

- Birbirimize duyduğumuz sevgide bir değişiklik yok. Hatta güçlendi. Çocuk sahibi olmak, ilişkimizi bir basamak daha yukarı çıkardı. Ama çocuktan önceki renkli, ahenkli ve birbirimize yönelik iletişimimizde sıkı zedelenmeler var. Birbirimizle eskisi kadar flört etmiyoruz. Eskisi kadar romantik anlar yaşamıyoruz. Yatağına kahvaltı götürürdüm Kemal'in, ayakkabısını boyardım, o bana çiçekler alan adamdı, şimdi böyle bir şey yok. Bir de benim hamileliğimin ilk 3 ayında düşük ihtimali vardı, o yüzden çok dikkatliydik, karı kocayı karı-koca yapan, bir evi paylaşmanın ötesindeki bazı şeyleri yaşayamıyorduk...

Seks kelimesini kullanmamak için özel bir gayret sarfediyorsunuz!

- Yoo. Ama evet, bazı önemli şeylerden vazgeçmek zorunda kaldık. İlk üç ay riskli olduğu için. Sonra da bebek artık varlığını göstermeye başladığı için. Neredeyse, bir sene. Sonra lohusalık başlıyor. Cinsel hayatımızı epey bir süre askıya aldık anlayacağınız...

İyi de ‘‘Kocam, sağlıklı bir erkek, ya başka kadınlarla flört ederse’’ diye korkmadınız mı?

- Korkmaz olur muyum? Korktum tabii. Sadece yatak odamız değil, bütün bir hayatımız baltalandı. Ama bu bir tercihti. İsteyerek yaptık bu çocuğu. Tabii ki bir erkeğin ihtiyaçları var ama Kemal beni hiç yanıltmadı. Yani aldatmadı. Zaten söyledi de bana bunu: ‘‘Seni o kadar çok seviyorum ki, şu bir yıl içinde seni hiç aldatmadım.’’ Ben önce ‘‘Ama bu senin asli görevin!’’ gibi bir şeyler geveledim, sonra bu geçen sürenin onun için de ne kadar zor olduğunu farkettim. Kocamla gurur duyuyorum...
Yazarın Tüm Yazıları