Geçmişten geleceğe otonom araçlar

Geleceğin sürüş deneyimini şekillendirecek otonom teknolojiler konusu, otomotiv sektöründe otonom araçlar ile karşımıza çıkarken, hastane hizmetlerinden lojistiğe, perakende sektörüne hatta ev aletlerini dahil olduğu birçok alanda da otonom robotlar uygulamalarında karşımıza çıkıyor. Bu yazımda sizlere otonom araçlardan bir sonraki yazımda da otonom robotların geleceğinden bahsedeceğim.

Otonom araçlar ile ilgili çalışmaların geçmişi 1920-1930’lu yıllara kadar gidiyor. Aslında ilk otonom araçlarının düşünülmesi, 1925 yılında mucit Francis Houdina tarafından, Manhattan sokaklarında radyo kontrollü aracını sürmesiyle ortaya çıkıyor. 

1939 yılında, General Motors New York Dünya Fuarı’nda “Futurama” sergisinde otonom araç tasarım fikrini ilk kez halk ile paylaşmış oldu.

1980’de Bundeswehr Universitesi Profesörü Ernst Dickmanns ve ekibinin tasarladığı Mercedes-Benz minibüs, trafiğe kapalı alanda saatte 63 km hıza ulaşıyor.

1991’de Amerika Birleşik Devletleri Kongresi, USDOT’a “1997 yılına kadar otomatik bir araç ve otoyol sistemi gösterme” talimatını veren ISTEA Ulaşım Yetki Belgesini kabul etti.

2004’te ABD ordusu tarafından DARPA Grand Challenge açıklamış ve otonom araç alanındaki yenilikçiliği teşvik etmeye katkı sağlamıştı.

Donanım ve sensörlerin gelişmesi ile 2010 yılında Google’ın da bu sektördeki yerini alması ve birçok büyük firmanın yatırımlarını bu alana yapması üzerine otonom araçların gelişimi hızlanmaya başladı.

Benim için ise bu alan 2006-2007 yıllarında tamamladığım İstanbul Teknik Üniversitesi yüksek lisans tezim olan “Otonom Robotlarda Kalman Filtresi Tabanlı Eş Zamanlı Lokalizasyon ve Haritalama” ile girdi. O günlerde otonom araçlar ve robotlar konusu daha ziyade teknik düzeyde takip edilirken geçen 13 senelik zarfında ise gündelik hayatımızın oldukça merkezine yerleşmiş durumda.

Otonomi ve Otonom Sürüş Teknolojileri

Otonom araçları doğru anlayabilmek için öncelikle “otonomi” tanımını biraz açmak gerekiyor. Otonomi, özerklik anlamına gelir ve yunanca "auto" (öz, kendi kendine) ve "nomos"(kural, yasa) kelimelerinin birleşiminden oluşmuştur. Bu kelimelerin bir araya gelmesi itibariyle de kendi kendini yönetebilirlik, kendinin farkında olmak ve kendi kendine yeterlilik anlamlarını taşır. Otonom araçlar, biz insanların duyu organları, iskelet, kas ve sinir sistemi sayesinde sahip olduğumuz otonomiye, otomatik kontrol sistem donanımları sayesinde sahip olurlar. Bu sayede de otonom araçlar, bir insanın müdahalesine gerek duymadan; yol, trafik durumunu ve çevre şartlarını algılayarak yol alabilirler. Otonom araçların en hassas noktası aracın nerede ve nasıl bir durumda olduğunun farkında olabilmesi, kendi konumunu bilmesi yani “lokalizasyon” dur.

Aracın konumu, sensörlerden gelen veriler ile yüksek hassasiyetle Kalman Filtreleri adı verilen bir teknik kullanılarak hesaplanır. Bu noktada doğru konum kestirimi ve haritalama yapabilmek hayati öneme sahip.

Geleceğin sürüş deneyiminin otonom araçlar ile şekillenmesine sürücüsüz araç teknolojileri yani otonom teknolojiler büyük katkı sağlıyor. Bu teknolojiler kapsamına radar, GPS, odometri, bilgisayar görüşü sistemleri, ultrasonik sensörler, yazılımlar, nesnelerin interneti, siber güvenlik, şarj teknolojileri ve tabi ki  yapay zeka da giriyor. Yapay zeka veri işleme ve analiz kabiliyeti sayesinde  otonom araçlar da tıpkı insan gibi bazı refleks kazanımlarına sahip oluyorlar.

Tabi ki sadece aracın yüksek teknolojik donanımı yeterli olmuyor. Bir otonom aracın en iyi performansı gösterebilmesi için bağlantılılığı sağlayacak akıllı altyapı, 5 G ve elektrikli şarj istasyonları da konuya büyük katkı sağlıyor.
Geçmişten geleceğe otonom araçlar
Otonom Sürüş Nedir Seviyeleri Nelerdir?

Araştırmalara göre, 2025 yılına kadar yollarda yaklaşık 8 milyon otonom veya yarı otonom araç seyahat ediyor olacak. 2030 yılına kadar Dubai’nin ulaşımının yüzde 25’i 5’inci seviye otonom olması öngörülüyor. Tabi bu aşamaya gelmeden önce sürücüsüz arabalar için tanımlanmış olan 6 seviyelik(Seviye 0 dan 5’e) sürücü destek teknolojisi ilerlemesini tamamlamak gerekiyor. Şu anda dünyanın farklı birçok noktasında 5’inci seviye otonom araçların nasıl kullanılacağı ve nasıl yaygınlaşacağı üzerine çalışmalar devam ediyor.

Peki, otonom sürüş için gerekli olan bu seviyeler neler?

Otomotiv Mühendisleri Derneği (SAE) tarafından Otonom Sürüş seviyeleri 0 (tamamen manuel) ile 5 (tamamen otonom) arasında yer alan 6 sürüş otomasyonu seviyesinde tanımlanmıştır.

Şimdi bu seviyelere göre özelliklerin nasıl değiştiğine bakalım.

Seviye 0 (Sürüş Otomasyonu Yok)

Bugün yollarda yer alan  çoğu araç, manuel olarak kontrol edilir ve Seviye 0'dır. İnsan sürüşün başrolündedir ve sürücüye yardımcı olan çeşitli sistemler mevcuttur.

Seviye 1 (Sürücü Yardımı)

Otomasyonun ilk aşaması olarak tanımlayabileceğimiz bu aşamada araçta sürücüye yardımcı için tek bir otomatik sistem yer alır. Aracın bir diğer araçla arasındaki güvenli mesafeyi sağlamasına yönelik uyarlanabilir hız sabitleyicinin bulunması Seviye 1 olarak tanımlanır. İnsan bir sürüşü oluşturan direksiyon tutuş ve fren gibi aşamalarda aktif roldedir.

Seviye 2 (Kısmi Sürüş Otomasyonu)

 Aracın hem direksiyon kontrolü hem de hızlanmayı / yavaşlamada kontrol edebilirliğe sahip olduğu aşamadır. Bu aşamada da tam bir kendi kendine sürüşten söz etmek mümkün olamıyor.

Seviye 3 (Koşullu Sürüş Otomasyonu)

Üçüncü aşamada araç, çevresel etkenleri algılamada rol almaya başlıyor. Örneğin hız olarak geçebileceği bir aracı algılayarak geçmek için hızlanmak gibi bir karşılaştırmanın mümkün olabilmesidir. Fakat yine bu kararın gerçekleşmesinde insiyatif yüzde yüz araçta olmadığından insanın kontrolü ele almak üzere devreye girebilmesi mümkündür.

Seviye 4 (Yüksek Sürüş Otomasyonu)

Dördüncü seviyede araçlar kendi kendine sürüş modunda çalışabilmektedir. Ancak mevzuat ve altyapı gelişene kadar, bunu yalnızca sınırlı bir alanda yapabilirler (genellikle en yüksek hızların ortalama 30 mil / saate ulaştığı kentsel bir ortam). Bu, coğrafi sınırlama olarak bilinir. Bu nedenle, var olan çoğu Seviye 4 araç, yolculuk paylaşımına yöneliktir.

Seviye 5 (Tam Sürüş Otomasyonu)

Seviye 5 artık araçların insan dikkatini gerektirmediği ve “dinamik sürüş görevi" nin olmadığı aşamadır. Bu durumda insan kullanımına yönelik direksiyon veya hızlanma ya da fren pedalları da yer almayabilir. Tamamen otonom otomobiller şu anda dünyanın çeşitli bölgelerinde testlere tabi tutulmaya devam ediyorlar. 

Otonom Araç Sektöründe Öne Çıkan Oyuncular

Bu alanda öne çıkan oyuncular Uber, Apple, General Motors, Tesla, Baidu, Zoox (Amazon tarafından satın alındı), Aptiv, Argo (Ford ve Volkswagen'in bünyesinde).

2009 yolunda otonom araç projesine başlayan Waymo, Google'ın ana şirketi olan Alphabet'in yan kuruluşudur. Waymo, kamera, LİDAR (Light Detection and Ranging; veya Laser Imaging Detection and Ranging-lazer darbeleri kullanılarak bir nesne veya bir yüzeyin uzaklığını anlamaya yarayan teknoloji), radar sensörler ve acil durum araçlarını farketmesi için mikrofon bulunuyor.

Waymo’nun şu ana kadar gözlemcili ve gözlemcisiz olmak üzere toplam 9,76 milyon kilometre test sürüşü yaptığı bildiriliyor.

Fransız şirket NAVYA, ABD'de tamamen elektrik gücüyle çalışan ve saatte 55 mil hıza çıkabilen 4. Seviye servisler ve taksiler üzerinde çalışmaya devam ediyor.

Çin’in internet devi Baidu, Baidu, otonom araçlarla yolcu taşıyan ilk şirket olarak, başkent Beijing’de sürücüsüz taksi hizmeti Apollo Go Robotaxi uygulamasını hayata geçirdi. Firmaya ait GPS uygulaması veya Apollo Go üzerinden ücretsiz olarak robot taksi çağrılabiliyor.

Diğer yandan da ortaya “robotaksi” pazarı kavramı çıkmış durumda.

Google’ın rakibi olarak, kendi otonom sürüş servisini 2022 yılında ticari olarak hayata geçirmeyi planlan Motional da sürücüsüz testler için ABD yönetiminden onay aldı. Nevada’da, tamamen insansız şekilde çalışmalar yapacak olan Motional araçları güvenlik amacıyla şoför taşımayacak ve yolcular, aracın içinde yalnız olacak şekilde hedeflerine ulaştırılacak.

Japon otomobil üreticisi Honda da, otonom sürüş sistemlerine sahip otomobillerini bir üst seviyeye çıkarmaya hazırlandığını açıklamıştı. Seviye 3 otonom sürüş teknolojisine sahip otomobillerin seri üretimine geçileceğini, böylece sürücülerin trafikte araçlarına müdahale etmeden yolculuk gerçekleştirebileceğini duyurdu. 

Otonom sürüş teknolojileri üzerine odaklanan ve Ford'a bağlı olarak çalışan bir girişim olarak karşımıza çıkan Argo AI’da bu yarışta yerini almış durumda.

Tesla ile otonom araçlar konusunda ön planda olan Elon Musk, yaptığı açıklamalarda 5'inci seviye otonom araç üretimine çok yakın olduklarını ve otomobillerde daha gelişmiş bilgisayarlara olanak sağlamak için yeni ısı projeksiyonu veya soğutma sistemleri geliştirmeye devam edildiğini ifade etmişti.

Rekabet giderek artarken otonom araçların yatırım boyutunu, uygulamaya geçme sürecini, tüketici davranışlarındaki yansımalarını merakla izliyoruz.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Sanatın teknoloji yolculuğu

Sanat, geçmişten günümüze kadar, içinde yaşadığımız dünyayı anlama, anlamlandırma ve kendini ifade etmede bizlere sınırsız imkanlar sunar. Bir sanat eseri içerik, malzeme, sanatçının görüşü, hissettikleri ve tüm bunları aktarma biçimi bağlamında ortaya çıkar. Teknoloji, hem sanatın yeni mecralar, formlar kazanmasına hem de sanatçının yöntem ve araç çeşitliliğine büyük katkı sağlıyor. İster doğaya, ister insana ait olgular, bu sayede zihnimizde yepyeni ufuklara doğru yol alıyor, ilham kavramı zenginleşirken, sınırlar genişliyor.

Dijital araçların ve mecraların etkisiyle hayal etme ve uygulama yöntemleri, özgün ifade biçimleri yakalama imkanı artıyor. Dijitalleşme ile sanatçının ve sanat eserlerinin doğasında yaşanan bu değişmeler sayesinde müzelerin ve sergi alanları da hem genişliyor hem de ilgililer ile etkileşim de artıyor.

Sanat ve teknolojinin birlikte yazdığı gelişim hikayeleri, geçmişten günümüze internet olmadan önce de farklı yöntemlerin, malzemelerin, teknolojilerin gelişimi ile yazıldı hep. Tarihteki bazı aşamaları hatırlayacak olursak; fenerin icadının luminizmi etkilemesi, plein air akımının empresyonizme yön vermesi, Joseph Nicephore Niepce’in icat ettiği fotoğrafçılığın yaratıcılığı nasıl etkilediği, 17.yüzyılın büyük dehası, sanatçı ve bilim insanı Leonardo da Vinci’nin düşünceyi keşfetmesi, keşfi materyale dönüştürme hikayesinde mikroskop ve teleskopun icadı, Andy Warhol’un ünlü serigrafi baskıları veya Stelarc’ın performans çalışmaları gibi örnekleri sayabilirim.

Yeni Medya Sanatının Doğuşu

Teknolojiyi yaratıcı süreç ve üretimin önemli bir parçası olarak gören yeni medya sanatı kavramı ise 1960’lı yıllardan beri varlığını sürdürmeye devam ediyor. Yeni medya; bilgisayar prodüksiyonu ve uygulamaları, internet, sanal gerçeklik ve video sanatı teknolojilerle besleniyor. Yenilikçi gelişmeler, sanatçıların farklı beceri ve araçları birleştirebilecekleri ve sunabilecekleri yeni bir alan açıyor ve bu alan her geçen gün gelişmeye ve büyümeye devam ediyor.

Günümüzde sanat için 3D modelleme, Illustrator veya Photoshop gibi birçok farklı bilgisayar programının kullanımı mümkün. Fakat dijital sanat sadece yazılımların veya grafik editörlerinin kullanımından ibaret düşünülmemeli. Örneğin ses sanatı da dijital unsurlar ile birlikte duyusal algı ve deneyimler bakımından içinde birçok artistik ifadeyi barındırıyor. İlaveten frekans ile görsel eserler yaratılabiliyor.

Bir diğer ilginç örnek ise nefesin sanat çalışmalarında kullanılması. Helen Collard ve Alistair MacDonald’ın çalışması Ohmerometer II (2018), ziyaretçilerin nefeslerinin titreşimi ile müzik yaptıkları ve desenler ortaya çıkardıkları interaktif bir eserdi.

İlaveten bilgisayar sanatının potansiyellerini keşfeden Jodi, Phillip David Stearns ve Jon Rafman gibi sanatçılarda oldukça başarılı çalışmalara imza atıyorlar.

Japon tasarımcı Yuri Suzıki’de gerçekleştirdiği çalışmalarda teknolojiyi oldukça üst düzeyde kullanıyor. Will.i.am ile yaptığı “

Yazının Devamını Oku

Moda sektöründe Fijital Defile trendi

Teknolojik gelişmelerin moda sektörüne katkısı, pandemi sürecinin de etkisiyle dijital ve fizikselin buluşması “fijital” kavramı ile şekilleniyor. Fijital, İngilizce Phygital (Physical + Digital) kelimesinin dilimizdeki karşılığı. Bir nevi hem fiziksel hem dijital stratejilerin ilişkilendirilerek kurgulandığı yani ikisi bir arada diyebileceğimiz bir yöntem olarak tanımlanıyor fijital. Fakat fiziksel ortamda gerçekleştirilen bir etkinliği fijital olarak tanımlayabilmenin, onu dijitalde sadece yayınlamaktan çok daha fazlası olduğunun altını önemle çizmek gerek.

Pandemi etkisi ile yıl içinde yaşananların, moda sektöründe hem olumlu hem de olumsuz etkileri oldu. Bir yandan defile iptalleri ve seyircisiz gösterimler gerçekleşirken diğer yandan da maskeli koleksiyonları ile etkinlik planlamada yeni yöntem arayışları gündeme geldi. Tüm bu gelişmelere baktığımızda moda, koronavirüs sonrasında en çok farklılaştığını göreceğimiz sektörlerden biri olmaya aday.

Peki markalar yeni ortama uyum için hangi stratejilerle ilerliyorlar?

Chanel’in Disco Konsepti ile dijitalde ilginç bir yaklaşım sundu. Markanın kreatif direktörü Virginie Viard, dijital bir şov sunma amacıyla ustası Lagerfeld'den ilham alarak onun arkadaşları ile katıldığı disko gecelerinden yola çıktı. Paris'in o dönem tercih edilen mekanlarından Les Bain Douches ve Le Palace'da Lagerfeld’e eşlik eden bu grubun tarzı ve stilleri koleksiyonun çıkış noktası oldu. Sadece dijital olarak tanımlayabileceğimiz defilenin tanıtımı ise vurucu bir müzik eşliğinde siyah beyaz bir video ile yapılmıştı.

Fakat en başta da belirttiğim gibi bir etkinliği fijital olarak tanımlayabilmek, onu dijitalde tasarlamak veya yayınlamaktan çok daha fazlası. Defilenin fiziksel ortamdaki tasarımının yanında izleyicilere dijital ortamda nasıl sunulacağı, hangi sosyal mecraların kullanılacağı, etkileşimin nasıl sağlanacağı, işi fijital boyuta taşıyor.

Yazının Devamını Oku

En güzel 2021 hediyesi: Belirsizlikle Barış

Hem dünya hem de bizler için bir dönüm noktası olarak tarihe geçen 2020 yılına veda etmemize sayılı günler kaldı. Hepimiz yeni umutlara, hedeflere ve hayallere beyaz bir sayfa açmak için heyecanla 2021’in gelmesini bekliyoruz.

Fakat 2020’in 2021’e miras bırakacağı birçok konu tabii ki de bize sürpriz olmayacak. Bu sebeple her ne kadar pozitif beklentilerle yeni yıla girsek bile bana göre kendimize verebileceğimiz en güzel hediye “belirsizlikle barışmak” yani ona karşı bir “hazır bulunuşluk” kazanmak.   

Bir süreçteki tüm bileşenleri bu hazır bulunuşluğa uyarlayalım ki, uyum sağlamamız o derece kolay olsun.

Peki nasıl bir yaklaşım sergilemeliyiz ki uyum sağlama konusunda esnekliğimizi koruyabilelim?

İş dünyası için Belirsizlikle Barış: Senaryo ve Hayal Gücü Bazlı Çevik Çalışma Kültürü:

İş hayatımda görev aldığım stratejik planlama ve strateji planlama departmanlarının en asli görevi senaryo bazlı çalışmaktır.  Genelde 3 seviye senaryo üzerinden hangi durumda ve koşulda nasıl bir aksiyon alınacağına dair kapsamlı çalışmalar yapılır, teknolojik yatırımlardan, insan kaynağına veya departman bütçelerinde kadar kırılımlı bir şekilde olası durumlara ilişkin detaylar belirlenir. Önümüzdeki süreç bu çalışmayı daha da önemli kılıyor. Neden derseniz, senaryolar şirketlere esneklik sağlıyor ve yazının en başında bahsettiğim “hazır bulunuşluk” haline zemin hazırlıyor. Burada bahsettiğim önceden hazır bulunmak yani belirsizliğe dair farklı olasılıklara göre çeşitli tahminlerde bulunmak.

İlaveten günümüzde oldukça ön plana çıkan “çevik işletme” kültürü bu stratejik önem taşıyan senaryo bazlı strateji geliştirme ile de birebir ilişkili.

Zira iş dünyasında giderek artan belirsizlik ortamı, korona virüsle de ilişkili olarak varlığını sürdürüyor. Bu ortamda bulunan şirketler, yaşayan birer organizma olarak bu ortama uyum sağlamak durumundadır. İşte bu kabiliyet “çeviklik” olarak tanımlanıyor. Kurumsal anlamda çeviklik yaklaşımı ile kazanılması gerekli olan üç temel nitelikse şöyle;

* Uyarlanabilirlik

Yazının Devamını Oku

Eğlence sektörüne dijital vizyon

Yaşadığımız korona virüs süreci ile tüm sektörlerin olumsuz etkilenmesi devam ediyor. Bu sektörlerden en çok etkilenenler arasında ise eğlence sektörü yer alıyor. Korona virüs tedbirleri arasında yer alan sosyal mesafe kavramı, eskisi gibi dans etmeye ve eğlenmeye engel teşkil ediyor. Bu sebeple de birçok işletme kapalı durumda. Sektörün dinamiklerine baktığımızda ise konser, organizasyon iptalleri, mekan kapatılmaları sonucunda işletme sahibinden sanatçılara, tasarımcıdan tedarikçilere kadar bir çok paydaş gelir kaybı ile baş başa kalmış durumda.

Tüm bunlar yaşanırken eğlencenin dijitalleşmesi, yaşanan karantina süreçleri ile birlikte daha çok gündeme geldi. Sosyal medýa canlı yayınları ile konserler dijitalle buluştu ve bizlere zorlu günlerde moral kaynağı oldu. Bu vesile ile biz eğlenceye giderken birden eğlence evlerimize gelmeye başladı. Aslına bakılırsa sektörün geleceğine yönelik küresel bazlı araştırmalar da evde eğlence trendinin zamanla daha da artacağını gösteriyor. 

Büyük resme baktığımızda eğlence sektörünün yüzleşmekte olduğu sorunlara bütünsel bakabilen, sosyal medya canlı yayınlarının ötesinde bir konsept ile

eğlencenin doğasına yeni bir iş modeli ve soluk nasıl getirilebilirdi?

İçinde bulunduğumuz çağ, esnek düşünmeyi ve mevcut durumlara uygun yeni yaklaşımlar geliştirmeyi ve deneyimler tasarlamayı hayatımızın bir parçası yapmamız gerektiğini sanki bize öğretmeye çalışıyor. Girişimcilik ruhu ve mevcut iş modelini hem müşteri hem de sektör ihtiyaçları açısından analiz ederek yeni bir bakış açısıyla tasarlamak, kilit nokta konumunda.

Şartlar ne olursa olsun vazgeçmeden, bizi var eden tutkumuza sahip çıkarak, onu mevcut koşullar dahilinde, tüm bileşenleri ile gözden geçirerek analiz etmek ve tabi ki teknoloji ile yakalanabilecek sinerjiyi keşfetmek. 

Denemek, düşünmek, hayal etmek ve hayal ettirmek bitmedikçe her sorunu farklı bir yolla aşmaya yönelik alternatifler geliştirmek mümkün hale geliyor. 

Tema Parklı Karma Eğlence Kültürü

İşte bu bakış açısı ve dijital bir vizyon ile dünyanın ilk dijital eğlence parkını yarattı.

Yazının Devamını Oku

“Yeni Normalli” dijital çağda kariyer keşfi

Kariyer hepimizin hayatının oldukça merkezinde yer alan bir kavram. Bu sebeple hem yaşamımızın kalitesini etkiliyor hem de yaşadığımız her türlü değişimden önemli ölçüde etkileniyor.

Kariyer denildiğinde aklımıza ilk olarak genelde bir kişinin işi geliyor. Kavrama biraz daha geniş perspektiften baktığımızda, bir kişinin mevcut durumundan planladığı bir konuma ulaşmak için sürdürdüğü çalışmaları kapsadığını görüyoruz. Bu süreç içerisinde kariyer planlamasını barındırır ve kişinin, kendisine yapacağı her yatırım bu yolculuğa katkı sağlama amacındadır. Oysa her insan meslek hayatına dair belirli planlar yapsa da, bu planları hedeflenen noktada tutmak her zaman mümkün olamıyor. Bu sebeple kariyer değişimi ya da güncelleme ihtiyacı eskisine nazaran çok daha fazla kişinin gündeminde yer alıyor.

Kariyer değişimi ya da keşfi yolculuğuna birçok farklı sebeple çıkılabiliyor.

Bunların en başında mevcut görevde kendini çok fazla ifade edememek, işi kendisiyle özdeşleştirememek, kendine dair bazı özellikleri belli bir zaman sonra keşfetmek geliyor. Bu yola çıkmak için ise illa başarısız olmak gerekmiyor. Zaman zaman bireyler başarı sağlayıp yükselseler dahi, kişinin yaptığı işle sevdiği iş arasında bir bağın olmaması uzun vadede sorunlara yol açabiliyor.

Neredeyse son 10 yıldır ise durum biraz daha farklılaştı ve kariyer yolculuğuna yeni unsurlar eklendi. Artık kariyerlerimizi ve işimizi koşullarımızdan çok memnun olsak bile sürekli sorgulamak, gözden geçirmek durumundayız. Bu zorunluluğun temelinde dijital çağın getirdiği değişim yatıyor. İlaveten bu yıl itibari ile hayatımıza giren covid-19’da hem dijitalleşmeyi artırması hem de yarattığı yeni normallerle kariyer anlamında güncellenme ihtiyacını daha da artırmış bulunuyor. Özellikle “yeni normal” kavramı, geçmişe bir sünger çekmeye aday olunca, pandemi ile değişen yaşam şartlarımız, çalışmanın doğasının özellikle mekânsal anlamda değişince, anneler için çocuklar ile geçirilmesi gereken zaman artınca, bazı sektörlerde yaşanan maddi sıkıntılar nedeniyle iş kayıpları yaşanınca, alıştığımız konfor alanımızdan çıkmak ve kariyer anlamında farklı açılımlar yakalamak ihtiyacı ortaya çıkıyor.

Problemi doğru tespit etmek

Kariyerinizde köklü bir değişiklik veya güncellemeler yapmak en hayati kararlar arasında yer alıyor.  Bir karar adımı atmadan önce etraflıca düşünmek şart ki sonrasında pişmanlık gelip kapınızı çalmasın. Fakat bu konuda yaşadığım tecrübelere dayanarak söylüyorum ki değişime karar verenlerden ziyade değişime karar vermeyenler pişmanlıkla daha çok baş başa kalıyor. Kariyer değişikliğini veya yeni kariyer arayışlarına vesile olan nedenleri ise kişisel, teknolojik ve Covid19 kaynaklı olmak üzere 3’e ayırabiliriz.

O zaman nasıl ilerlenmesi gerektiğine bir bakalım.

Bir problemi en doğru şekilde nasıl ortaya koyarız? İlk olarak kendimize doğru soruları sormamız gerekiyor. Zira doğru sorular doğru cevapların anahtarıdır. Bu sayede günlük rutininizde farkına varmadığınız birçok bileşeni bir araya getirerek, hayatınıza ve kariyerinize dair büyük resme ve değişimin etkilerine odaklanabilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

Sosyal mesafe döneminde robot trendleri

Geçen seneden bu yana süregelen korona virüs salgını neredeyse bir yılını doldurmaya yaklaşıyor. Sürecin en başından itibaren vurgulanan ve virüsün yayılımını tamamen durdurmasa da önlemler anlamında halen en etkin yöntemler arasında belirli bir mesafeyi korumak yer alıyor.

Virüsün insandan insana çok hızlı bulaşması sebebiyle zorunlu olarak uyulması gereken "sosyal mesafe" kısıtlaması, teknolojinin de katkısı ile birçok farklı konuda yeni çözüm arayışlarına yol açtı. Bu durum bir yandan insanların birbirleri arasındaki mesafeyi artırırken diğer yandan da robotlarla insanlar arasındaki mesafeyi kısaltmaya başladı ve birçok alanda robotların devreye girmesine neden oldu.

Salgın öncesinde perakende sektöründen eğlenceye kadar hayatımızın birçok alanında aktif rol almaya başlayan robotlar için korona virüs salgını ile birlikte sağlık sektörü oldukça gözde hale geldi.

Salgının yoğun görüldüğü ülkelerden başta hastanelerin, kamuya açık alanların ilaçlanmasında, kuralların uygulanmasını sağlamada ve kişiler arasındaki sosyal mesafeye uyumu denetlemek için kullanılıyorlar.

Araştırmalara göre küresel robot pazarının 2020 yılında 100 milyar dolara ulaşması ve yaklaşık %26 oranında birleşik büyüme ile 2025 yılında 210 milyar dolara ulaşması öngörülüyor. Bu büyümede korona virüs salgını vesilesi ile robotlara, drone'lara ve yapay zekaya olan ilgili artışının da payı büyük..

Korona virüs, robotların görevlerini artırdı

Tüm dünyada farklı bölgelerde robotların devreye girdiği oldukça değişik uygulamalar görüldü.

Londralı robot firması dünyanın ilk robot mutfak Moley Kitchen’ı tanıttı. Bu robot sadece yemek pişirmekle kalmıyor sonrasında mutfağı temizleme görevini de üstleniyor.

Mexico City’de Ulusal Sağlık Merkezinde LaLuchy isimli robot, Covid19 hastalarının konsültasyonunda sağlık görevlilerine yardımcı oldu.

Yazının Devamını Oku

Koronavirüs aşısında biyoteknoloji ve yaşamın yazılımı: mRNA

Yaşadığımız Covid 19 pandemi süreci dünya çapında etkisini sürdürmeye devam ediyor. Bir yıla yaklaşan süredir önemli kayıpların verilmesi, belirli bir hastalığa karşı canlıların korunmasını sağlamak üzere tasarlanmış biyolojik maddeler olan aşı çalışmalarına da hız vermişti.

Covid 19 pandemisi ile ilgili oluşan aşı ihtiyacı için Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya, İngiltere, Almanya ve Amerika’da çalışan birçok firma var ve hepsi farklı yöntemler üzerinden ilerliyorlar. Aşı çalışmalarına uygulanan yöntemlere, sağlık çalışmalarında uzun süredir öne çıkan ve gelişen teknolojinin biyoloji ile sinerjisinden doğan biyoteknoloji de önemli katkılar sağlıyor. Çalışmaları ile ilgili olarak faz 3 sonuçlarını açıklayan firmalardan bazıları da biyoteknoloji alanındaki yöntemlerle çalışıyorlar. Bu firmalardan Pfizer firmasının Alman biyoteknoloji firması Biontech ile yaptığı işbirliği ve Moderna Therapeutics biyoteknoloji firması, aldıkları sonuçlar ile bizlere umut kaynağı oldular. Bu iki çalışmada aşı konusunda ilk kez kullanılan mRNA teknolojisi kullanılarak gerçekleştirildi.

O zaman gelin hemen mRNA’nın ne olduğuna ve bu teknolojinin nasıl işlediğine bakalım.

Uzun yıllardır üzerinde çalışılan mRNA için yaşamın yazılımı (software of life) tanımlaması yapılıyor. Tıpkı günlük hayatımızda kullanılan yazılımların içerdikleri kodlar ile verileri işlemesi, süreçleri, sistemleri yönetmesi gibi.

Bütünsel olarak baktığımızda bizlerin de yaşamı aslında bir veri akışı. Vücudumuz, birbiriyle bağlantılı sistemlerin ve organların büyük bir sinerji ile çalıştığı biyolojik bir mekanizma. Bu mekanizmaya ait görünmeyenden görünenine kadar birçok bileşen var. Hepsi her birimizde genetik özelliklerimize göre işleyen son derece ‘biricik’ bir düzeni oluşturuyorlar. Fakat arka planda tabi ki bu düzeni yönlendiren ve yöneten yapılara ihtiyacı var.

Hepimizin DNA’sında oldukça fazla sayıda gen var. DNA'mızdaki bu genler aktif hale geldikleri zaman protein üretimi gerçekleştiriyorlar. Araştırmalara göre ise genlerin etki seviyesini düzenlemede DNA tek başına yeterli olamıyor. mRNA bu işlemin gerçekleşmesinde kilit rolü olan bir bileşen. İngilizcesi messenger RNA olan Mesajcı/Kurye RNA (mRNA), sentezlenecek bir proteinin amino asit dizisine karşılık gelen kimyasal şifreyi taşıma görevine sahip bir molekül. Bu molekül proteinler yapıldıktan sonra çeşitli hücresel mekanizmalarla ortadan kaldırılıyor. Yani mRNA, bir DNA kalıbından sentezlenerek protein sentez yeri olan ribozomlara, protein kodlayıcı bilgiyi taşıyor. İnsan biyolojisinde temel bir rol oynayan mRNA, vücudun protein üretiminde ve bu proteinlerin farklı bölümlere gönderimine dair yönergeleri barındırıyor. Bu işlevi sayesinde mRNA’nın DNA kadar kritik öneme sahip olduğu, bu yöntemle geliştirilecek ilaçların, doğrudan hücre içinin ve protein üretiminin adreslenmesiyle hastalıkların tedavisinde ve ya önlenmesinde bir dönüşüm yaratma potansiyeline sahip olduğu düşünülüyor.

Klasik aşı üretim yöntemleri hastalığa neden olan ve patojen denilen yapıların etkisi azaltılmış bir halde vücuda verilmesi kapsıyor. Bu şekilde zayıflatılmış halde vücuda verilen etken ile bağışıklık oluşumu amaçlanıyor.

mRNA teknolojisinde ise virüse bağışıklık yaratacak kısmın insan vücudunda üretiminin sağlanmasına çalışılıyor.

Yazının Devamını Oku

Dijital dönüşümde başarının kilit unsuru müşteri deneyimi

Dijital Dönüşüm uzun zamandır iş dünyasının gündeminde. Bizlerin günlük hayatında önemli yer tutan, kolaylık sağlayan ürün ve hizmetlerin sürdürülebilirliği, yaşattıkları deneyim ile fark yaratmaları şirketlerin dijital dönüşüme ne derece uyum sağladığı ile doğrudan ilişkili. Peki dijital dönüşüm nedir, tam olarak nasıl tanımlayabiliriz, özünde, merkezinde ne olmalıdır?

Dijital dönüşüm, şirketlerin rekabete uyum sağlayabilmek için değişimi şekillendiren makro ve mikro dinamikleri, sektörel trendleri doğru anlayıp, şirketin iç dengelerini, çalışanların deneyimlerini bir araya getirerek dönüşmesini gerektirir. Bu sebeple ben 'Dijital Dönüşüm' kavramını “iş dünyasında yaşanan iklim değişimine uyum için yaşanan stratejik yenilenme” olarak tanımlıyorum.

İş dünyasının finanstan pazarlamaya, üretimden satışa tüm departmanlarının hem kendi iç dinamiklerini hem de birbirleri ile gerçekleştirebilecekleri sinerjiyi gözeterek, şirketin iç ve dış analizlerini kapsayacak bir yenilenmeyi devreye almaları gerekiyor. İnovasyon yapabilmek, ürün ve hizmetleri farklılaştırmak, kalite artışı sağlamak ve ya verimliliği artırmak için teknoloji destekli yapılacak tüm yatırımlar bu dönüşümü kıymetli kılıyor.

Dijital dönüşüm projeleri bakımından şirketler üçe ayrılıyor: Projelerini büyük oranda tamamlayanlar, ilerleme aşamasında olanlar ve halen proje aşamasında bekleyenler. Projelerini tamamlayanlar ve ya ilerleme aşamasında olanlar da kendi içinde başarılı olmaya adaylar ve ya başarısız olmaya adaylar olmak üzere ikiye ayrılıyor.

Teknolojik gelişmelerin gücü her ne kadar çok önemli olsa da dijital dönüşüm elbette sadece şirketlerin yapay zeka ile, yazılımlarla ya da son sistem cihazlarla donatılmasını kapsamıyor.

Şirkete uygun teknolojiyi dahil etmek işin önemli bir parçası olsa da başarılı sonuçlar almak için tüm faktörlerin kilit bir unsurun çevresinde organize olması gerekiyor. İşte projelerin başarıya nokta atışı yapmasına imkan verecek bu kilit unsur “müşteri deneyimi”.  

Bu sayede dijital dönüşüm projeleri ile ilgili biraz önce yapmış olduğum başarıya ve ya başarısızlığa aday sınıflandırmasını istisnalar olmak kaydıyla müşteri deneyimine odaklananlar ve odaklanmayanlar olarak ikiye ayırmak mümkün.

Deneyim Ekonomisi ve Müşteri Beklentilerinin Değişimi

Yazının Devamını Oku

İkinci kuantum devrimi yatırımları ve yapay zeka

Atomlar ve moleküller, dünyamızı oluşturan parçalardır. Bu küçük parçacıkların dünyasının nasıl çalıştığını açıklayabilmek için ise kuantum kuramı yani mikro dünyanın mikro yasaları geliştirilmiştir. Avusturyalı fizikçi Ernest Shrödinger, kuantum mekaniğine önemli katkılar yapmış ve bu alanda gerçekleştirdiği çalışmaları ve Schrödinger Denklemi ile 1933'te Nobel Ödülü’nü kazanmıştır.

Bu sayede bizlere atomların ve atom altı parçacıkların dünyasının kapıları açılmış ve kuantum teknolojisinin yarattığı ilk devrim ile yaşamımızdaki değişim başlamıştır. Günümüzde kuantum kuramı artık akıllı telefonumuzu akıllı yapmaktan tutun da etrafımızdaki tüm teknolojinin temelinde yatıyor.

Kuantum mekaniği denince akla, madde ve enerjinin aynı anda hem dalga hem parçacık özelliklerini sergileyebileceğini gösteren “Young Deneyi” ile Ernest Schrödinger’ın tanımladığı, aynı anda iki durumun olma olasılığından bahseden “Schrödinger’in Kedisi Düşünce Deneyi” gelir.

Bu iki deneyin bahsettiği şekilde kuantum mekaniği, her şeyin klasik fizikle açıklanamayacağını, kuantum fiziğinin bambaşka dünyaya açılan bir kapı olduğunu gösterir. İşte kuantum mekaniğinin bu özelliklerinin elektronik ve bilgisayarlar üzerinde kullanılması ile klasik bilgisayarlardan çok farklı bir işleyiş elde edilebilmiştir. Klasik bilgisayarlar ile kuantum bilgisayarlar arasındaki fark tamamen çalışma prensiplerinden kaynaklanır.

Klasik bilgisayarlar hesaplamaları lineer şekilde, yani 1 ve 0 ile tanımlanan bitleri kullanarak yaparlarken, kuantum bilgisayarlar geleneksel 1 ve 0’lar yerine kuantum bitlerini yani kubitleri (qubit) kullanırlar. İşte burada Schrödinger’in kedisi deneyinde bahsedilen süperpozisyon durumunun yani 1aynı anda her iki durumda olabilme” yaklaşımının etkisini görüyoruz.

Yazının Devamını Oku