Ecehan Ersöz

Metaverse: Dijital ve Fiziksel Dünya Buluşması

26 Kasım 2021
Uzun süredir sıklıkla kullandığımız “Dijital dünya” kavramı, artık ayrık bir tanım olmaktan çıkarak her geçen gün daha kapsayıcı bir hale gelirken, yaşamakta olduğumuz fiziksel dünya da aynı oranda dijitale doğru genişliyor. Her ikisinin de kapsamının birbirine doğru genişlemesiyle birlikte fiziksel ve dijital ayrımının sınırları da gitgide belirsizleşiyor, birbirlerinden aldıkları pay artmaya devam ediyor.

Örnek olarak e-ticaret kavramını düşünürsek, markaların fiziksel ve dijital uygulamalarını giderek daha fazla bütünleştirdiklerini görebiliyoruz. Bu sebeple ticaretin artık “heryerde” olması, “e-ticaret” kavramının ayrık ve fizikselden bağımsız bir kavrammış gibi durmasının daha da ötesinde artık.

İşte bu bahsettiğim fiziksel ve dijital kavramını birbirine daha da yakınlaştıracak olan Metaverse kavramı bir süredir gündemimizde önemli bir yer işgal ediyor.

Özellikle bir süre önce Facebook’un geleceğin “metaverse” olduğunu ifade etmesiyle bu konsept çok daha bilinir ve konuşulur bir hale geldi.

Peki nedir Metaverse?

Bu kavramı en basit ifadeyle, teknolojinin bizim için yeni gerçeklikler yaratması da noktasında, genişletilmiş bir online platformda bireylerin dijital avatarlar ile etkileşime girmesi olarak tanımlayabiliriz.

Son birkaç yıldır birçok firma bu konu üzerinde farklı açılardan çalışmalarına hız vermiş durumda. Facebook CEO su Mark Zuckerberg, bu alanda duyduğu tutkuyu dile getirmek için şirket isminin Meta olarak değiştirildiğini duyurmuş, yaptığı açıklamada bugünün çevrimiçi sosyal dünyasının, fiziksel dünyayla 3 boyutlu bir etkileşime girerek hibritleşeceğini ifade etmişti.

Meta’da arkasında gerçek insanların olduğu özelleştirilebilir dijital avatarlar, “Horizon” ağı içerisinde etkileşime girebilecek. Bu sayede sanal olarak yaratılan ortamlarda bireyler yine sanal olarak sosyalleşebilecek, gezmeye gidebilecek, oyun oynayabilecek, konser izleyebilecek veya ortak çalışmalar yapabilecek.

Bu etkileşim ortamında yer almak nasıl mümkün olacak?

Yazının Devamını Oku

Geleceğin mağazalarının tasarımında dijital teknolojiler ve yaratıcılık

4 Ekim 2021
Alışveriş deneyimlerimiz son iki yıldır pandeminin de etkisiyle son derece farklılaştı.

E-ticaretin hızla yaygınlaşmasıyla birlikte eskiden gidip birer birer seçip aldığımız ürünler artık jet hızıyla gözümüzün önünden geçiyor, ürün aramak keşfetmek bizi heyecanlandırıyor, seçimlerimiz tek tıkla sepetimize giriyor ve hızlıca kapımıza geliyor. Sosyal medya üzerinden gerçekleştirdiğimiz alışverişlerde ise yine yüksek oranda görsellik, yaratıcı video içerikler, kararsız kaldığımızda diğer tüketicilerin değerlendirmeleri ile son derece hareketli bir akışın içinde yol alıyor zihnimiz. Bu sebeple fiziksel mağazaların özellikle pandemi döneminde kendini online alışverişin renkli dünyasına kaptıran tüketicileri kendine çekebilecek cazip bir ortam sunması gerekiyor. Her ne kadar fiziksel mağazalar da online alışveriş de markanın satışına katkı yapıyor olsa da, perakende mağazaların bu değişime ayak uydurmaya ve bir takım güncellenmelere büyük oranda ihtiyacı var. Markaya dair algısal bütünlüğün oluşması açısından bu durum son derece önemli. Peki dinamik ve müşterisiyle sinerji yaratan bir mağaza tasarımı nasıl olmalı? Bu konuda öne çıkan detaylar ve trendler neler?

Müşteri Deneyimini Birinci Öncelik

Artık iki yıl önce mağazaların kapısından giren müşterilerin zihinsel durumu ile şimdinin müşterisi bir değil. Bu sebeple mağaza tasarımında müşteri deneyimine öncelik veren yaklaşımların önemi daha da artıyor. Müşteri deneyiminin en önemli noktası ise duygulara ve hislere odaklanmak, müşterinin bir alışverişte yaşadığı aşamaları en kesintisiz ve akışkan hale getirebilmek. Deneyimsel mağazacılık olarak tanımlanan bu konsept, bir süredir biliniyor olsa da artık eskisinden daha da önemli. Bu tarz tasarımlar yeni nesil müşterilerin zihinsel süreçlerine uygun bir akış oluşturulmasını sağlıyor. Bu sayede başarılı bir deneyim mağazası müşterinin ilgisini çeken, sürükleyici ve paylaşılabilir bir deneyimler sunan, beklentilerini karşılamanın yanında beklenmedik sürprizlere de yer veren, teknoloji ile gerçekleştirilebilecek uygulamalardan destek alan bir atmosfer sunuyor.

Görsel İletişimle Marka Kimliğini Güçlendirmek

Bir mağaza tasarımının bileşenleri arasında vitrinin dikkat çekici olması, mağaza içi görsel tasarım unsurlarının uyumu, koklama, dokunma, duyma duyularına hitap etme ve tüm bunları bir bütünlük içinde sunmak yer alıyor. Açıkçası sadece ürünleri bir mağazaya koyduğunuz, kategorilere veya renklerine ayırdığınız bir ortam müşteri için artık eskisi kadar cazip değil. Birçok araştırmanın da gösterdiği gibi yeni nesil tüketiciler ve özellikle Z kuşağı markanın sahiplendiği değerleri, çevreye duyduğu saygıyı, toplumsal alandaki katma değer yaklaşımını uygulamada da görmek istiyor. Bunları sadece şirket sayfalarına yazmak yeterli olmuyor. Bu sebeple mağaza içi düzenlemeye sadece ürün sunumu veya dekorasyon olarak bakmak yerine bunlara nelerin katma değerli bir şekilde eklemleneceğini stratejik olarak düşünmek gerekiyor. Vitrin tasarımından tutun, mağazanızın merdivenlerine hatta deneme kabinlerine kadar birçok alan deneyimi zenginleştirebileceğiniz alanlar. Bu sayede hem müşterinin ilgisini çekmek hem de markanın kimliğini, değerlerini ve vizyonunu yansıtmak mümkün.  Bu sebeple marka logosundan mağaza renklerine, pazarlama materyallerine kadar bu yaklaşımı yansıtmak son derece önemli. 

Hiper Deneyimsel Mağazalar

Mağaza içi deneyimi artırmada teknolojik yöntemler büyük katkı sağlıyor. İngiltere’nin perakende markası Farfetch’in “geleceğin mağazası” olarak tanımlanan konsepti, mağaza içi deneyimi zenginleştirmek ve kişiselleştirmek için müşterilerin online datasından faydalanıyor.

Farfetch, lüks markaların buluştuğu bir e-ticaret platformu ve müşteri deneyimine dair yaptıkları inovasyonlar ile “The Retailer of the Future ” (geleceğin perakendecisi) olarak tanımlanıyor. Buna ilaveten teknoloji ve modayı mağaza deneyiminde buluşturuyor. Markanın “artırılmış perakende çözümleri”, bağlantılı giysi rafları, dokunmatik aynalar ve online verilerin fiziksel mağaza da kullanılmasını içeriyor. Müşterilerin geçmiş alışverişlerinin ve talep listelerinin görüntülenmesi mağaza içindeki personele de müşteri hakkında içgörü kazanmasını sağlıyor. Akıllı aynalar sayesinde farklı beden, alternatif ürün talebi yapılabiliyor veya kabinden ayrılmadan ödeme işlemi gerçekleştirilebiliyor. Bu noktada moda koleksiyonlarında duyduğumuz “çabasız şıklık” kavramını “çabasız alışveriş” olarak yorumlayan Farfetch, butik alışverişinin ve online alışverişin hız ve kolaylık anlamınd en iyi yönlerini bir araya getirerek kişiselleştirilmiş deneyim sunuyor.

Yazının Devamını Oku

Post-Truth Çağ, Dijital Vatandaşlık ve Toplum 5.0

14 Eylül 2021
Hayatımızla ilgili merak ettiğimiz neredeyse her konudaki araştırmayı; sağlıktan, eğitime, genel kültürden pratik bilgilere dair gelişmelerin araştırmasını ve takibini uzun zamandır internet ve sosyal medya üzerinden yapıyoruz. Özellikle de hemen yanımızda duran cep telefonlarımız bize her konuda sınırsız kaynak sunuyor. İlaveten sosyal medyanın günlük akışında ilerlerken bize ilginç gelen, hemen birileri ile paylaşmak istediğimiz birçok içerikle karşılaşıyoruz. Peki bu sırada karşılaştığımız verilerin doğruluğundan ne kadar eminiz? Edindiğimiz bilgilere inanmadan, onları savunmadan, çevremizdeki diğer kişilerle veya sosyal medya ağlarında bu bilgileri paylaşmadan önce dikkate almamız gereken noktalar neler?

İnternetin içeriği her geçen gün çok sayıda kullanıcının çok farklı mecralardan yaptığı paylaşımlarla inanılmaz oranda büyüyor. Sürekli yeni bilgilerin paylaşıldığı bir mecrada eriştiğimiz bir bilgiyi kontrol etmek ise bize düşen bir görev. Peki bu doğru ve yanlışın birbiriyle yarışı nasıl tanımlanıyor?

Gelin öncelikle bu noktada yaşanan kırılımı tanımlayan post-truth kavramına bakalım.

Post-Truth Kavramı Nedir?

Post-truth kavramı, günümüzde kullanılan anlamı ile ilk kez 1992 yılında Steve Tesich’in The Nation dergisinde yayımlanan bir yazısında yer almıştır. Yaygın kullanımının başlamasıysa Ralph Keys’in 2004 yılında basılan “The Post-truth Era” kitabı ile gerçekleşmiş ve sonrasında kelime Oxford Dictionaries tarafından da 2016 yılının kelimesi seçilmiştir.

Post-truth kavramında yer alan ‘post’ kelimesi, -den sonra anlamına gelen, önüne getirildiği kavramdan büyük ölçüde yeni ve farklı bir oluşumu ya da yaklaşımı tanım­lamayı sağlayan, zamansal bir sınır getiren bir ön ektir. Post-truth şeklinde truth (gerçek) kavramıyla birlikte kullanımındaysa doğruların artık kabul edilirliğini yitirdiği ya da önemsiz hale geldiği bir dönemi tanımlıyor. Türkçeye ise “gerçek ötesi”, “gerçek sonrası”, “hakikat sonrası” şeklinde çevriliyor. Post-truth kavramının gelişim sürecinde arka planda çok fazla detay var fakat o detaylara bu yazımda çok fazla değinmeyeceğim. Üzerinde duracağım esas nokta ise bu dönemin ortaya çıkmasında iletişim teknolojilerinin etkileri.

Bu noktada teknolojilerin insanlığa faydalı olmasında doğru ve bilinçli kullanımı en kritik noktayı oluşturuyor.

Post-truth dönemde hakikat ile yalan arasındaki sınırların bulanıklaşması, duyguların ve inançların gerçeklerden daha çok itibar görmesiyle birlikte doğru bilgiye ulaşmayı önleyen bir ortam oluştuğunu söylemek mümkün. İşte bu ortamın oluşumuna ve dezenformasyonun artmasında sosyal medyanın ve diğer iletişim kanallarının bilinçli kullanılmaması olumsuz etki sağlıyor.

Dijital dünyanın yeni iletişim teknolojileri bir yandan bireyleri özgürleştirici imkânlar sunarken diğer yandan da sosyal medyanın öncelikli bilgi kaynağı konumuna geçmesiyle birlikte dezenformasyon ve manipülasyon noktasında yanlış kullanımlardan kaynaklı dezavantaj yaşanıyor. İlaveten internet ve sosyal medya kullanımındaki artış ile her bireyin haber kaynağı haline dönüşmesi ve bu sayede de kullanıcı üretimi içeriğin artışı, bazı kullanıcıların ürettiği doğru olmayan bilgilerin yayılımına ortam sağlıyor. Zaman zaman karşılaşılan gerçeklikle ilgisi olmayan haberlerin, doğruluğu olmayan bilgilerin, kullanıcıların hazırladığı, yanıltıcı görsellerin ve montajların bulunduğu videoların dolaşıma girmesi, izinsiz firma logolarının kullanılması, marka ve kurumlara ait olmayan indirim ve kampanya duyurularının paylaşılması ve tüm bunların büyük bir hızla yayılması çok önemli bir sorun oluşturmakta.

Yazının Devamını Oku

Orman yangınlarında teknoloji çözümleri

4 Ağustos 2021
Karadaki doğal hayatın devamı ve çeşitliliği açısından en önemli habitat olan ormanlarımız, hayvan ve bitki çeşitliliğinin en yoğun olduğu alandır. Canlılığın devamı açısından en önemli madde olan oksijenin üretilmesini sağlayan ormanların varlığı ve korunması doğanın sürdürülebilirliği için son derece önemlidir. Ancak tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de ormanların varlığı ne yazık ki ciddi tehdit altındadır.

Bu günlerde yaşadığımız orman yangınları ne yazık ki hepimizin yüreğini yakıyor. Türkiye’de Antalya’nın Manavgat ilçesinde başlayan orman yangınlarının birçok ilimize yayılması doğal ve yerleşik yaşama büyük tehdit oluşturdu.
Yangın, panik, korku ve kaygı gibi insani duyguların son derece yüksek olmasıyla birlikte oluşan harabiyetin de en üst seviyede olduğu bir durum ne yazık ki. Bu sebeple konuya stratejik ve bütüncül bakmak, yangının çıkması hatta söndürme aşamasına gelinene kadar, önceden kestirme ve önleme aşamalarına dair farkındalık içeren bir risk planına sahip olmamız oldukça önemli.

Şimdi küresel ısınmanın, kundaklamanın veya kazaların da etkisiyle giderek artan, dünyada ve ülkemizde de her yıl milyarlarca hektarlık alanı yok eden orman yangınlarına dair 360 derece kontrol ve mücadele için destek alınabilecek teknolojik yöntemlere bakalım.

Uydu Teknolojileri Katkıları

Yazının Devamını Oku

Uzay turizmi başlıyor

26 Temmuz 2021
Eminim ki aramızda çocukluğunda benim gibi astronot olmak isteyenler veya hali hazırda uzay yolculuğunu merak edenler “Şöyle atmosferde yükselip, hatta dışına çıkıp neler görülüyor bir deneyimlesek” diyenlerimiz vardır. Bu düşüncelerle uzay seyahati halen bize hayal gibi gelse de, bir zamanların hayali otomobillere, gemilere, denizaltılara ve bilgisayarlara benzer şekilde gerçeklik halini almaya başlayacak gibi görünüyor. Zira uzay ile ilgili çalışmalardaki artış hepimizin malumu.

Uçsuz bucaksız devasa bir alanla ilgili en yakından en uzağına dair her geçen gün yeni gelişmelere şahit oluyoruz. Bu çalışaların en yeni örnekleri ise neredeyse 10 gün arayla Virgin Galactic ve Blue Origin’in insanlı uzay yolculukları oldu. İlk olarak 11 Temmuz’da Richard Branson, Virgin Galactic’in SpaceShipTwo aracıyla bir test uçuşu yaptı. Ardından ise 20 Temmuz da Jeff Bezos ve beraberindeki üç kişi Blue Origin’in uzay aracıyla uzaya çıktı.

O zaman gelin uzay turizmi nasıl tanımlanıyor ve bu konudaki gelişmeler neler bir bakalım.

Uzay Turizminin Tanımı ve Sınıfları

Uzaya yolculukta tarihsel süreç içerisinde en önemli kurumlardan birisi olan NASA, 1958'de ABD hükümetinin bir parçası olarak kurulmuştur.

NASA’ya (National Aeronautics and Space AdministrationAmerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Kurumu) göre uzay turizmi, uzayla alakalı ziyaretler ve turizm aktiviteleri, yüksek irtifa yörünge altı uçuşlar, küresel çapta yörünge altı uçuşlar, kısa süreli yörüngesel uçuşlar, daha uzun süreli yörünge uçuşları ve yerküredeki turizm aktiviteleri gibi dünyadan muhtelif uzaklıklarda yapılan birtakım aktiviteleri kapsamaktadır. NASA'nın gelecek yıllarla ilgili görevlerinden olan Mars görevinin amacı astronot ve bilim adamlarını Mars’a taşımaktır. NASA 2030’a kadar da uzaya Mars’a yerleşmek üzere insan gönderilmesi planlanmaktadır.

Günümüzde oldukça az sayıda işletme uzay turizmi sunsa da uzay turizmi çeşitli şekillerde sınıflandırılabilmektedir. Bunlardan birine göre üç temel sınıf ve bunların alt sınıfları bulunmaktadır. Ana sınıflar; Karasal uzay turizmi, atmosferik uzay turizmi ve astro turizmdir.

Karasal uzay turizmi; uzay simülasyon cihazları, uzay tesislerinin gezdirilmesi ve uzay turizmi ile ilgili tutulma turları veya uydu gözleme, yıldız izleme turlarını kapsamaktadır.

Atmosferik uzay turizmi; yüksek irtifa jet uçuşları ve yer çekimsiz ortam turlarını içermektedir. Son olarak astro turizm ise dünya yörüngesi ötesi turlar (Ay ve Mars turları) ve Dünya yörüngesi turlarını (Uluslararası Uzay istasyonu turları ve yörünge turları) kapsamaktadır.

Yazının Devamını Oku

Dijital Dünya, Kuantum Bilgisayarlar ile Güçlenecek

1 Temmuz 2021
Kuantum bilgisayarlar, geleceğimizde önemli yer tutacak olan en önemli alanlardan. Hızlanan dijitalleşme ile geleneksel bilgisayarların hesaplama gücünün yetersiz kalmaya başlamasıyla yaşanan sorunların aşılmasında büyük önem teşkil ediyorlar.

Bu konuda geçtiğimiz günlerde oldukça önemli bir gelişme oldu. Almanya Başbakanı Dr. Angela Merkel, IBM ile 15 Haziran’da gerçekleşen dijital katılımlı bir toplantıyla Almanya’nın ilk kuantum bilgisayarı olan, IBM Quantum System One’ın açılışını yaptı. Bu sistem aslında bu yılın Şubat ayından itibaren yürürlükte olmasına rağmen pandemi koşulları nedeniyle tanıtım etkinliği yapılamamıştı.  Angela Merkel’in konuşmasındaki “teknolojik ve dijital egemenlik” ve bunun ekonomik büyümeye katkısına yaptığı vurgu önemliydi. İlaveten Merkel, 2025 yılına kadar, kuantum teknolojisi araştırmalarına yaklaşık 2 milyar Euro yatırım yapmayı planladıklarını duyurdu.

Peki kuantum bilgisayarların çalışma mantığının normal bilgisayarlardan farkı ne?

Kuantum bilgisayarların tarihine kısaca hatırlayacak olursak köklerinin Richard P. Feynman’ın 1959’da daha güçlü bilgisayarlar oluşturmak için kuantum etkilerinden yararlanma fikrine dayandığını görebiliyoruz. Kuantum hesaplama, enerjinin ve maddenin doğasını atomik ve atom altı seviyede açıklayan kuantum teorisi ilkelerine dayanan bir teknoloji. Kuantum bilgisayar, kuantum fiziğinin prensiplerini, geleneksel bilgisayarların hesaplama gücünü daha fazla arttırmak için kullanan bir bilgisayar tasarımıdır. Klasik bilgisayarlar hesaplama işlemini lineer şekilde, yani 1 ve 0 ile tanımlanan bitleri kullanarak yaparlar. Yani her şeyi en küçük bilgi birimi olarak tanımlanan “bit” ile saklar. Bir bit ise iki değerden birine sahip olabilir: 0 veya 1; tıpkı bir lambayı açma ve kapama gibi.  İşte günümüzdeki çoğu cihaz bu ikili durum prensibine göre çalışır. Bu çalışma prensibinde ise hızı düşüren bir durum söz konusudur.

Kuantum bilgisayarlar ise geleneksel 1 ve 0’lar yerine kuantum bitlerini yani kubitleri (qubit) kullanırlar. Kübitler yalnızca “açılan” ve “kapatılan” birimler değil, aynı zamanda bu iki durum arasındaki geçiş durumunda veya aynı anda açık ve kapalı durumda olabilen birimlerdir. Kübit denilen yapılar ise aynı anda 1 ve 0 olabilmeleri nedeniyle oldukça fazla sayıda olasılığa izin verirler. Bu artan sayıdaki olasılıklar sayesinde kuantum bilgisayarlar, tüm olasılıkları tek seferde hesaplayarak, klasik bilgisayarlardan çok daha hızlı işlem yapma gücüne sahip olabiliyorlar. Böylece kuantum bilgisayardaki aynı anda hem açık hem de kapalı olabilme durumu hem çok zaman kazandırır hem de birbirinden bağımsız çok sayıda değişken içeren kompleks problemleri çözmek için bir saniye gibi kısa sürede 10 binlerce cevap üretebilecek kadar büyük bir potansiyel taşıdıklarından karmaşık problemlerin en güçlü geleneksel cihazdan bile çok daha hızlı biçimde çözülmesini sağlarlar. IBM’in üreticisi olduğu IBM ‘Quantum System One’, 32 kübitlik kuantum hacminde, 27 kübitlik bir falcon işlemciye sahip sistem, dünyanın ilk entegre kuantum bilgisayar sistemini temsil ediyor.

IBM, dünya üzerinde en büyük ekosisteme sahip ve bu alanda öncül liderlerden biri. System One’a ilaveten IBM tarafından kurulmuş 20’den fazla kuantum bilgisayarı bulunuyor. Bu makineleri destekleyecek geniş bir kuantum donanım ve yazılım araştırma kadrosu da mevcut. Fraunhofer Enstitüsü’nde kurulan bu sistem ile mevcut IBM QNetwork’ü yeni bir coğrafyaya taşıyor. IBM’in verdiği bilgilere göre bu sistem Avrupa’nın en güçlü kuantum bilgisayarı konumunda bulunuyor. Almanya’da tanıtılan bu kuantum bilgisayarı, Ehningen’deki Fraunhofer Enstitüsü’nün (Fraunhofer-Gesellschaft) kullanımda olacak. Enstitü, kimya optimizasyonu ve makine öğrenimi araştırmak ve geliştirmek için IBM’in Quantum System One sistemini kullanacak. IBM. System One’ı, “Sadece bir sistem değil, küresel bir ağ” olarak tanımlıyor. IBM’in Avrupa Orta Doğu ve Afrika’dan sorumlu yöneticisi Martin Jetter de IBM’in 2023 yılına kadar 1.000’den fazla kübiti işleyebilen istikrarlı bir kuantum bilgisayarı yapmayı hedefledikleri bilgisini paylaştı.

Yazının Devamını Oku

Ressam robot Ai-Da yeni sergi açtı

31 Mayıs 2021
Robotlar insan portresi çizebilir mi?

Bu sorunun cevabı artık “evet”.

Yapay zekanın ve robotik teknolojilerin gelişiminin sınırları her geçen gün genişlemeye devam ediyor. Bu alanlardan birisi de sanat.

Dünyanın ilk ressam robotu Ai-Da’nın çizmiş olduğu 3 otoportre, Londra’da ‘Ai-Da:Robotun Portresi’ adını taşıyan sergide teknoloji meraklıları ve sanatseverler ile buluştu. Ai-Da'nın yaratıcılarına göre bu sergi, sanatın yalnızca insana ait olduğu fikrine meydan okuyor. Aynı zamanda bu sergi Aş-Da’nın ikinci sergisi olma özelliğine sahip.

Dünyanın ilk 'ultra gerçekçi robot sanatçısı' olmak için üretilen Ai-Da, kadın görünümünde ve insan boyutlarında bir insansı robot. Onu aynı zamanda android sanatçı olarak da tanımlamak mümkün.

Yazının Devamını Oku

Blockchain teknolojisi uygulamaları ve kripto paralar

28 Nisan 2021
Kripto para konusu bu günlerde hepimizin takip ettiği gibi gündemdeki yerini koruyor. İşin terminoloji kısmında ise birtakım karışıklıklar var. Bitcoin, kripto para, blockchain birbirinin yerine kullanılabilen fakat birbiri ile aynı olmayan kavramlar. Büyük oranda kripto paradan ibaret sanılan blockchain teknolojisi ise aslında oldukça farklı. Bu yazımda bu farklardan ve uygulama alanlarından bahsedeceğim.

Öncelikle blockchain yani Türkçesi ile blokzincir, şifreleme bilimi (kriptoloji) kullanılarak, dijital ortamlarda veri kayıtları oluşturmak için geliştirilmiş, elektronik kayıt defteri mantığı ile işleyen bir teknolojik alt yapıdır. Bu teknoloji çeşitli özellikleri sayesinde dijital çağda veri kaydını şekillendirme gücüne sahip. Şimdi gündelik hayatımızda gerçekleştirdiğimiz finansal konulardaki, alışverişlerimizdeki, sağlık hizmetlerimizdeki işlemlerimizi bir düşünelim. Tüm bu işlemler bir veri tabanında saklanır ve ilgili kurumun takibi altındadır. Blockchain de ise yine bir kayıt söz konusu olmakla birlikte durum biraz daha farklı işliyor. Nasıl mı?

Blockchain, bilgi içeren blokların oluşturduğu bir zincir yapısına sahip. Bir blokta saklanacak verinin ne olacağı, blockchain’in kullanım alanına göre değişiklik gösteriyor. Örneğin kripto para ile ilgili kullanımında bloklar, gönderici, alıcı ve işlem tutarı gibi detayları saklıyor. Blokzincirin kayıt mantığındaki farklılığı tanımlamada ise “dağıtılmış” ve “merkeziyetsizlik” kavramları önemli. Blockchain, tek bir otorite tarafından kontrol edilmediğinden merkeziyetsiz, tutulan kayıtların birden fazla kopyası olduğu içinde dağıtılmış bir sistem olarak tanımlanıyor.  

Burada blokzincirin kapsamını anlamak için dünyanın her tarafına yayılmış bir ağ olarak düşünmek oldukça yerinde olur. Blockchain verisi, blokchain ağının devam sürecine katılan her kullanıcı da dijital bir kopya olarak saklanıyor, bu kopya yapılan işlem bazında güncelleniyor ve tüm kullanıcıların kayıtlarında da eş zamanlı güncelleme gerçekleşiyor. Bu şekilde kriptografi kullanımı ile bir işlemin gerçekleşmesi ekosistemde bulunan yetki sahibi paydaşların onayına tabi oluyor.

İşleyiş mantığı bu şekilde olmakla birlikte blokzincir ağlarının birbirinden farklı türleri var. Bu türler genel, özel, izne tabi ve konsorsiyum olmak üzere dört farklı yapıda çeşitliliğe sahip bulunuyor. Örneğin genel bir blockchain, Bitcoin gibi, herkesin katılım sağlayabileceği bir blockchain'dir. Blokzincirin sunduğu faydalar arasında, aracıları azaltma ve bu sayede işlem hızında artış, yapılan değişikliklerin tüm kullanıcılar tarafından görülmesinin sağladığı şeffaflık yer alıyor.

Blokzincirin Farklı Kullanım Alanları

Dünya Ekonomik Forumu tarafından yapılan bir ankete göre, yöneticilerin %58’i küresel Gayri Safi Milli Üretimin %10’unun 2025’den önce blokzincirde bulunacağı şeklinde görüş beyan etmişlerdir. İlaveten Businessinsider’da bir çalışmasında 2020’de Blockchain’in teknolojide ana akım olarak yükselmeye başlayacağını, 2025 yılında ise ana akım olarak iyice benimseneceğini ifade etmiştir. 

İlk olarak blockchain teknolojisi, işletmelerin şeffaflık ve hesap verebilirlik değerleri bakımından tedarik zinciri yönetimi konusuna katkı sağlama potansiyeline sahip. Ürünlerin, üretim aşamasından son kullanıcıya ulaşmasına kadar geçen süreç boyunca izlenmesi, üretim şartlarının nasıl olduğuna ve kalite kontrole dair veriler sunabilir. Özellikle gıda sektörünü, blockchain teknolojisi sayesinde dönüşüm yaşayan sektörlerden yalnızca biri olarak sayabiliriz. Blockchain, gıdanın ne zaman, nerede ve nasıl koşullarda yetiştirildiğini, toplandığını, işlendiğini ve sonrasında nasıl sevk edildiğinin izlenebilirliği sağlanabilir.

Bir diğer yandan birçok markanın ortak sorunu olan taklit ürün konusuna da çözüm getirebilir gibi görünüyor. İlaveten patent ve marka tescil gibi hakların korunumunu da katkı sağlayacağı alanlar arasına ekleyebilirim.

Yazının Devamını Oku