Teessüfler kitabı

Ama kabahat bende! Be adam, hadi son bir gayret şu serumu çıkart; hastanenin yoğun bakım bölümünden tüy; gizlice taksiye atla ve bir koşu müstakbel mezarına git. Ciltler istediğin gibi sıralanmış mı iyice denetle, sonra tekrar yoğun bakıma dönersin.

Teessüf ederim, aradan bir hafta geçti ama sizlerden hiç ses seda çıkmadı. Demek kıymetim bu kadarmış! Öyle olsun, ben de bir tarafa yazıyorum.

Oysa geçen pazar buradan bir çağrı yapmıştım. Kendime mezarlık diye ufak bir arsa aradığımı söyleyerek, elinizde veya bildiğinizde varsa, göz kulak olmanızı rica etmiştim.

Tabii ufak dedimse, ancak malûm tabutun sığacağı boyutu kastetmiyorum.

O vakit de belirttiğim gibi, on metre boyutlarında falan ve ferah feza cinsinden olmalı.

Fakat siz, tapuya kayıtlı ve imara uygun tek bir teklif dahi vermediniz. Eh sağlık olsun, nasılsa bulacağım.

Şeytan kuyruğuna kurşun, eğer o vakte kadar sekte-i kalpten áni bir "gidişat" gerçekleşmezse, ne yapıp edip şöyle sükûnetli bir yerde küçümen parselcik edineceğim.

Sonra, hadi ustalar buyurun ve şurayı önce betonarme bir duvarla çevreleyin.

Ardından da, hadi marangozlar testereye, çiviye ve çekice kuvvet, bütün oraları tavandan tabana raflarla donatın. Hepsini çok simetrik isterim.

Ve nihayet elektrikçiler, hem tam ortaya gelecek láhdimi, hem de söz konusu rafları iyicene aydınlatacak esaslı bir kablo tesisatı yerleştirin. Halojen lamba sistemi tercihimdir.

Neyse, işte ahrete de kütüphanemle birlikte gitmeyi garantiledim ki artık ölüm kolay!

DÜNYEVİ MALLARLA MEZARA

Evet efendim, haftalardır anlattığım gibi, fáni kulunuzun vefatından sonra "kitap mirası"ma kimin konacağı sorusunu öyle çok düşündüm ki, sonunda yukarıdaki kararı aldım.

Çünkü, daha önce de söylemiştim, hadi hanım kızımın sinema ve sanat tarihi; ortanca oğlumun da müzikoloji ve bir ihtimal bazı felsefe ciltlerine "sulanacağını" (!) varsayalım.

Gerisinin yüzüne kimsenin bakmayacağını elimle koymuş gibi biliyorum.

Türk ve ecnebi klasik edebiyat; psikoloji ve psikanaliz; iláhiyat ve dilbilim; sosyoloji ve antropoloji; bütün bir antik ve çağdaş felsefe; bilhassa ve bilhassa da, o felsefenin siyasetbilim uzantısı ve tarihçesi, bunları çarçur edecekleri şimdiden malumumdur.

Allah bilir, kiloyla kesekağıdı fiyatına eskiciye vermek gafletine bile düşebilirler.

Olmadı, benim bulunmaz hazinlerim karşısında sinsi sinsi el ovuşturacak ama "canım bunlar on para etmez" diye çocuklarımı tongaya bastıracak bir sahaf çağırırlar.

En kabadayısı da, bir okul veya üniversite kütüphanesine bağışlarlar.

Hayır, hayır, hayır ve de kararım karar, ben kütüphanemle birlikte mezara gideceğim ki, vasiyetimi noter önünde de tasdik ettirmeye hazırlanıyorum.

Yine teessüf ederim, niye şaşırıyorsunuz? Neden şoke olmuş havalara giriyorsunuz?

Bizim taraflarda ta Sümerlerden, Elám’dan, tabii bilhassa da bu işin en erbabı Kádim Mısır’dan; sonra Avrupa’da Keltlerden, Cermenlerden, İberlerden; hatta Yeni Dünya’da Azteklerden ve İnkalardan itibaren mezarı dünveyi mallarla beraber boylamak ádet değil miydi?

Burada oturup size teker teker şu firavun filanca hazinesiyle; bu kraliçe falanca ziynetiyle; o klan reisi fişmekan silahlarıyla gömülmüştü diye çetele çıkartacak değilim.

Hele hele, Çin’e dek uzanıp bunlara bir de cáriye ve gözdeleri katacak hiç değilim.

Siz benim gibi biliyorsunuz ki, "öbür tarafa" gidenlerin "bu taraftaki" eşyalarını da beraberlerinde götürmesi çok eski bir töredir ve ancak semávi dinlerle geçerliliğini yitirmiştir.

Hatta, papaların, kardinallerin, piskoposların en şıkıdım cüppeleri giydirildikten ve asáları ellerine tutuşturulduktan sonra láhde girdiği düşünülürse, son nokta dahi tartışılabilir.

KABAHAT BENDE

Ee, madem öyledir, firavun, kral, piskopos değilim diye katır boncuğum mu eksik?

Neden ben de bunu tekrarlayamayacakmışım? Mezár benim, kim karışabilir?

Niçin, içine bırakılacağım derin ve geniş çukuru yegáne ve yegáne "dünyevi" mülküm olan kütüphanemle çevrelettirip ahrette de gönül rahatlığıyla oturamayacak mışım?

Oh be dünya varmış, son Fatiha’yla yukarıdaki curcuna nihayete erip el ayak çekildikten sonra işte usulca yerimden kalktım ve doğru kütüphaneme yollandım.

Yollandım ve çok muhtemelen, Ernst Jünger’den yeni ısmarladığım ama daha açmaya vakit bulamadığım "Savaş Defterleri"nde "1939-1945" bölümünü raftan çekerim.

Yahut, Prens Sabahaddin’in "Bütün Eserleri"nde, ancak yarısına gelebildiğim "Gönüllü Sürgünden Zorunlu Sürgüne"ye devam ederim.

Olmadı ve henüz yeni yerime alışamadığım için havaiyat mı istiyorum. O takdirde, "Amerikan Efsaneler"in "pin-up kızlar ve nikelli kamyonetler" albümüne bakarım.

Bu arada da, alfabetik değil mutlaka kronolojik sıraya dizilmiş olması gereken siyaset felsefesi bölümünde, Raymond Aron’un 1960’lı yıllar başında imzaladığı "Sanayi Toplumu Üzerine On Sekiz Ders" kitabının, Oswald Spengler’in 1920’li yıllarda yazdığı "Batı’nın Gerilemesi" cildinden önce geldiğine çok sinirlenirim ki, aniden nevrim dönebilir.

Oysa, láhid bittikten sonra kütüphanemi evden oraya taşıttırırken her rafın kare kare ve yakın plan fotoğrafını çekmiş ve kitapların aynı sırada dizilmesini bin defa tembihlemiştim.

Ama kabahat bende! Be adam, hadi son bir gayret şu serumu çıkart; hastanenin yoğun bakım bölümünden tüy; gizlice taksiye atla ve bir koşu müstakbel mezarına git.

Ciltler istediğin gibi sıralanmış mı iyice denetle, sonra tekrar yoğun bakıma dönersin.

Yoğun moğun, zaten nasılsa birazdan morgu, oradan da "ebedi istirahatgáh"ı boylayacaksın ki, için şimdiden rahat olsun ve kütüphane düzenin "ebediyen" bozulmasın!

Ve sonra, ve eyvah, ve tüh, bu korkunç feláketi işte şimdi fark ediyorum.

Okuma gözlüklerimi de yukarıda unutmuşum ki, yine teessüf ederim, hatırlatmadınız.
Yazarın Tüm Yazıları