Ortadoğu’nun barometresi ve Türkiye

Beyrut- Beyrut’un ortasındaki konağının tanıdık oturma odasına girer girmez, kapının üzerinde yağlıboya portre dikkatimi çekti.

Haberin Devamı

“Türkiye’nin bölgeye geri dönmesini simgelemek için mi bu portreyi oraya astın?” diye sordum Velid Cunblat’a.

İstanbul’da Kapalıçarşı girişindeki bir dükkandan almış birkaç ay önce. “Kim bu?” diye sordu. “Bilmiyor musun” dedim. “Sultan Selim”!

“Selim olduğunu biliyorum da, kaçıncısı olduğunu bilmiyorum” diye sürdürdü diyalogu. “Selim el-Evvel mi yoksa?”

Selim-el Evvel yani Birinci Selim. Tarihimizdeki bilinen adıyla Yavuz Sultan Selim. “Ta kendisi” diye cevapladım. “1516 Mercidabık ile Suriye’yi, 1517 Ridaniye ile Mısır’ı; yani Arap topraklarını fetheden ve Hilafet’i İstanbul’a taşıyan Osmanlı sultanı o.”

Bol tarih göndermeli, Suriye ağırlıklı günlük siyasi gelişmelere ilişkin sohbetimiz böyle başladı. Son günlerde ardı ardına Suriye’ye yönelik sert açıklamalarıyla Lübnan’da komşudaki rejime karşı açıkça tavır koyan tek siyasi lider Velid Cunblat.

Haberin Devamı

Ortadoğu’nun en kıdemli ve deneyimli siyasi şahsiyetlerinden biri. Benim açımdan, “Ortadoğu’nun barometresi”. Bölge siyasetinin kaygan zemininde kayar, yer değiştiren kumlarında hızla ittifaklarını değiştirir. Onun “oyunu”nu izlerken, güç dengelerinin ne yönde değişmeye başladığını anlarım, birçoklarının onu bakarak, onu izleyerek yaptığı gibi.

Suriye’de iktidara çöreklenmiş ailenin bir “çılgınlık” içinde, kendilerini ama kendileriyle birlikte Suriye’yi ve tüm bölgeyi felakete doğru sürüklediği kanısında. Suriye’deki olayların Lübnan’a da sirayet edebileceğinden kaygılı. Sürekli Tayyip Erdoğan’ın ve Ahmet Davutoğlu’nun adını geçiriyor, “Onlar en yakın dostlarıydı Başşar’ın. Hatta Tayyip Erdoğan’ın eşiyle Başşar’ın eşi de çok dosttu. Bir aile gibiydiler. Tayyip Erdoğan ve Davutoğlu kaç kez nasihat etti. En yakınlarının nasihatlerini bile dinlemedi” diye şikayet ediyor Suriye Devlet Başkanı’ndan.

Tarih referanslı kaygılar

Bu rejimin sonuna kadar direnmesi halinde Suriye’nin, Suriye ile birlikte Lübnan’ın da parçalanabileceğinden endişe ediyor. “20. Yüzyıl’da bu bölge için üç büyük gelişme, üç bölücü anlaşma idi.” Bunu söyledikten sonra, dönüp soruyor, “Hangisi önceydi Sykes-Picot mu; Balfour mu?”

Haberin Devamı

Onca yıl üniversitede tam da o dönemin dersini vermiş olmanın refleksiyle anında cevap veriyorum: “Sykes-Picot 1916, Balfour Deklarasyonu 1917”...

Masadakilere dönüyor ve anlatımını sürdürüyor; “Sykes-Picot ile bütün bölgeyi böldüler. Balfour ile Filistin bölündü ve İsrail’in temelleri atıldı. Bir anlaşma daha var. Bir felaketti. Türkiye’yi paramparça ediyordu.”

“Sevres” diyorum, “1920”...


“Evet” diyor, “Atatürk, Türkiye’yi birleştirdi. Sevres’i Lozan’la yırtıp attı. Ama Lozan da Kürtleri parçaladı, yok etti neredeyse. Ermeniler çok önceden devreden çıkmıştı zaten.”

Devam ediyor, “Ama bugün Sykes-Picot da bitti bir anlamda. Bölge bu kez mezhepler ve azınlıklar üzerinden bölündü sayılır. (Irak’taki durumu kastederek) Kürt devletinin ortaya çıkmasıyla Lozan’ın da tarihi bakımdan sonu geldi denebilir.”

Haberin Devamı

Velid Cunblat’ın bütün bu anlatımına eşlik eden bir başka kaygısı da, bu “zemin” üzerinden hareket ettiğini düşündüğü İran.

“O kadar da karamsar bir durum yok” diye sözünü kesiyorum. “Türkiye’yi unutmayın. İran sandığınız kadar güçlü değil. Bir başka açıdan bakıldığında, tam tersine zayıf ve zayıflayan bir ülke. Bölgenin geleceğini İran çizemez. Ama Türkiye çizebilir. Tunus’ta ateşlenen, şu anda Suriye’yi de kavuran Arap devriminin dinamikleriyle buluştuğu ölçüde, Türkiye, bu bölgeyi birleştirici bir rol oynayabilir.”

Tampon bölge

Velid Cunblat ile buluşmadan kısa bir süre önce, Şam’daki bir diplomatla telefonda konuşuyorum. Olabildiği kadar şifreli ama birbirimizi anlayabilecek şekilde konuşuyoruz. “İki büyük soru var” diyorum, “Ne zaman? ve “Nasıl? Şu anda cevabını bilemediğimiz bunlar.”

Haberin Devamı

Suriye rejiminin ayakta kalmasının, yıkılışının kaçınılmaz olduğunu kastettiğimi anlıyor; “Bir de üçüncü soru var, unutma” diyor ve ekliyor: “Sonrası ne olacak?”...

2005’te ardında Suriye rejiminin olduğu kanaatinin yaygın olduğu bir suikast sonucu öldürülen Lübnan’ın eski Başbakanı, yeni Lübnan’ın kurucusu sayılan Refik Hariri’nin, hakkında kitap yazmış çok yakınlarından biri, “Sence Suriye rejiminin ömrü ne kadar?” diye bana soruyor.

“Nereden bilebilirim, ben bu soruyu sizlere sormak için buralardayım. İşin içinde olanlardan, 2012’nin ilk yarısında gideceğini tahmin ettiklerini duydum” diyecek oluyorum, “O kadar sürmez. İki ay” diye sözümü kesiyor.

Haberin Devamı

Pek ikna olmadığımı görünce bastırıyor ve dilinin altından baklayı çıkartıyor; “Bu rejim dışarıdan güç kullanılmazsa kolay kolay gitmez. Ne dersin Türkiye bir tampon bölge oluşturmak için girer mi?”

Soruya soruyla cevap veriyorum; “Girerse ne olur ki?”

“İşte o zaman” diyor, “iki ay bile dayanamaz. Çöker gider. Türkiye’nin girmesi lazım.” Lübnan Sünnilerinin genel isteği bu yönde.

Beyrut’ta Türkiye adı geçince ki, her lahza geçiyor, aynı anda telaffuz edilen sözcükler “Mıntıkat-ül Aazili”. “Tampon bölge” demek.

Türkiye karşıtları

Lübnan söz konusu olduğunda, Suriye ve İran’ın müttefiklerini de unutmamak gerek. Hizbullah, Lübnan’ın en büyük siyasi gücü. Hem devlet içinde devlet ve hem de devlete, özellikle ordu istihbaratına hakim vaziyette. Suriye rejiminin destekçisi, İran’la çok yakın bağlara sahip. Hizbullah’ın Lübnan’daki müttefikleri arasında Hristiyanların yarıya yakını üzerinde etkili emekli General Michel Aoun ve Ermeni Taşnak Partisi yer alıyor.

Bu “blok”, Türkiye aleyhinde sürekli olumsuz rivayetler yayıyor. Televizyonlarda Türkiye aleyhinde atıp tutuyorlar. Bunlardan inanılması güç olan biri, “İran’ın Suriye’yi kurtarmak için Türkiye ile savaşa gireceği.”

Üstelik, bu bir “tahlil” olarak değil, “sağlam kaynaklar”dan elde edilmiş “malumat” olarak anlatılıyor. Beyrut’ta bundan daha saçma bir şey duymadığımı söylüyorum.

Lübnanlılar –hangi taraftan iseler- inanmak istediklerine inanıyorlar. Ve, şu sıra hiçbir şeye pek inanmıyorlar.

Yazarın Tüm Yazıları