Namık Kemal’i kim öldürdü

Tarih: 9 Nisan 1872.

Üç gün önce yargılanmadan tutuklanan Namık Kemal ve dört arkadaşı sürgüne gönderilmektedir. Gizlilik içinde ‘Mısır’ adlı gemiye bindirildiler. Namık Kemal güverteden son kez İstanbul’a bakar. Sanır ki, bu adaletsizliğin önüne geçmek için tüm şehir ayağa kalkmıştır. Limanda kimseler yoktur. Oysa daha bir hafta önce, halk İstanbul’da ‘Fedai Kemal, Fedai Kemal’ diye sevinç gösterileri yapmıştır...

“HÜRRİYET” (Hurriet) Gazetesi’nin isim babası.
Bir dizi ifade ve kavramı Türkçeye kazandırdı:
Vatan, millet, vicdan, inkılap, ihtilal, siyasiyat, matbuat, hükümet, hayal, heyecan ve niceleri.
21 Aralık 1840’ta doğdu.
19 yaşında Tasvir-i Efkâr’da gazeteciliğe başladı.
25 yaşında Tazminat ve Islahat Fermanı’nı yetersiz bulan ilk gizli siyasi örgüt “Yeni Osmanlılar Cemiyeti”nin kuruluşuna katıldı. Anayasa’yı ilan etmezse Sultan Abdulaziz’i tahtından indireceklerdi. Aralarındaki bir muhbirin ele vermesiyle, Ziya Bey ile yurtdışına kaçtı. “Hurriet”i Londra’da çıkardılar.
MAKALE YASAĞI
24 Kasım 1870...
Padişah tarafından affedildiler, İstanbul’a döndüler.
Süleyman Nazıf’ın dediğine göre; Avrupa’ya bıçak gibi gitmiş, ustura gibi dönmüştü. Montesquieu ve Rousseau’dan etkilenmiş, Cumhuriyet kavramıyla tanışmıştı.
Arkadaşı Ebuzziya Tevfik’in çıkardığı “Hadika” Gazetesi’nde yazmaya başladı. Yazılarının altına başmuharrir anlamına gelen “B.M.” kısaltması koyuyordu.
Çünkü:
Affedilmesinin tek koşulu vardı: Siyasetten uzak duracak ve yazı yazmayacaktı.
Yazmayacağı bir hayatı hiç düşünemiyordu.
Üvey dayısı Mahir Bey ile “İbret” adlı gazeteyi aldılar.
“Hadika” ve “İbret”te devlet yönetimini eleştiren makaleler kaleme aldı. Her iki gazete de “adab-ı devlet-ü hükümet”e aykırı yayın yapmaktan kapatıldı.
Namık Kemal İstanbul’dan uzaklaştırılmak için Gelibolu’ya mutasarrıf olarak gönderildi. Burada fazla kalamadı, üç ay sonra İstanbul’a döndü. Ancak gazetecilik yapacak olanakları yoktu. Durmadı; bir tiyatro eseri yazdı: “Vatan Yahut Silistre”.
GÖSTERİ YAPILIYOR
 1 Nisan 1873.
Gedikpaşa Tiyatrosu’nda “Vatan Yahut Silistre” sahneye konuldu. Vatanı sevmenin onu korumak olduğunu anlatan oyun, halkı duygulandırıp coşturdu. Halk, “Yaşasın vatan”, “Kemal Bey çok yaşa” diye bağırdı. Sevinç gösterileri bununla kalmadı, sokağa çıkıldı.
Tiyatro afişi altında oyunun yazarı olarak “Fedai Kemal” adı yazılıydı. Gençler ellerinde meşaleler, ağızlarında “Fedai Kemal” sloganlarıyla yürüyüş yaptılar./images/100/0x0/55ea0faff018fbb8f868c053
Oyunun ikinci temsili daha da görkemli oldu.
Nuri Bey, Bereketzade İsmail Hakkı Bey oyunu öven makaleler yazdılar. Saray gelişmelerden rahatsız oldu.
Beş gazeteci, Namık Kemal, Nuri Bey, Bereketzade İsmail Hakkı, Ahmet Mithat, Ebuzziya Tevfik tutuklandı. Mahkemeye bile çıkarılmadılar; haklarındaki karar sürgündü. Neyle suçlandıklarını bilmiyorlardı. Suçlarını ve aldıkları cezayı 9 Nisan’da “Mısır” adlı gemiye çıktıklarında, Binbaşı Bahri’den öğrendiler.
Gerekçe “Vatan Yahut Silistre” değildi(!); gerekçe gazetecilik yapmak ve zararlı yayın bulundurmaktı...
SON BİR BAKIŞ
Namık Kemal büyük güvenlik önlemleriyle gizlilik içinde getirildikleri “Mısır” gemisinin güvertesinden, son kez İstanbul’a baktı. Sanıyordu ki daha bir hafta önce “Fedai Kemal” diye bağıranlar limanı doldurup, bu adaletsizliğe engel olacaklardı.
Limanda kimseler yoktu...
“Mısır”ın rotasını ise bilmiyorlardı.
Ahmet Mithat ve Ebuzziya Tevfik Rodos’ta indirildi; sürgün yeri bu adaydı.
Namık Kemal Kıbrıs’a götürüldü; sürgün yeri Magosa’ydı.
Diğer iki gazeteci ise Akka’ya teslim edildi.
Onlar için, Osmanlı sınırları içinde nam salmış ünlü sürgün yerlerindeki kaleler seçilmişti. Cezalarının belli bir süresi yoktu. Islah olununcaya kadar devam edecekti.
ZORLU GÜNLER
Namık Kemal’in Magosa Kalesi’ndeki sürgün hayatı 38 ay sürdü. Mezara benzeyen küçük taş hücre yaşanacak yer değildi. Kale topçular için yapılmıştı, oturulmuyordu. Rutubetten ve soğuktan mustaripti. Pek çok kez sıtmaya yakalandı, kuyu suyu içti. Yiyecekler çok pahalıydı.
Adada bir süvari yüzbaşısı, dört süvari ve iki topçu erinden oluşan yedi kişilik bir güvenlik vardı. Kapısının önünde iki nöbetçi bulunuyordu. Yalnızdı. Yılanlarla, kertenkelelerle, fare ve pirelerle arkadaş oldu. Karınca besledi.
Magosa’da en çok olan, zamandı; tüm uğraşını edebiyata ayırdı. “Akif Bey”, “Gülnihal”, “Zavallı Çocuk”, “Kara Bela” gibi önemli eserlerini burada yazdı. Sürekli ailesine, dostlarına mektuplar kaleme aldı. Tesellisi, gelen mektuplar ve kitaplardı. Edebiyat, sıkıntılarını azalttı. Bir de çığlık niteliğinde yazdığı şiirler vardı. Yaşadıklarından dolayı kuşkusuz üzgündü, ailesinden, dostlarından ve gazetecilikten uzaktı. Ailesi parçalanmıştı, maddi sıkıntıları vardı.
Ama...
Çektiği sıkıntılar onun inandığı yoldaki gücünü ve kararlılığını pekiştirdi. Kendine olan güveni daha da arttı. En muhalif yazılarını bu dönemde kaleme aldı. Pişmanlık duymadı hiç. Moralini yüksek tuttu. Hürriyet yolunun zorlu olduğunu biliyordu. Ülkesinin içinde bulunduğu koşullara kayıtsız kalmak istemedi. Bu nedenle dirençliydi. Hayatı boyunca bireysel kurtuluşu hiç düşünmedi; bunu onursuzluk saydı hep.
SÜRGÜNDE ÖLÜM
Tarih: 23 kasım 1876.
101 pare top ateşiyle Anayasa ilan edildi. Tahta Sultan V. Murad geçti. Namık Kemal’in sürgün cezası bitti.
Fakat...
İstanbul’da fazla kalamadı, tahta çıkan Sultan II. Abdülhamid meclisi lağvedip, anayasayı kaldırdı.
Namık Kemal bu kez Midilli’ye sürgüne gönderildi.
Sonra sürgün hayatı Rodos’ta devam etti.
Ve... 48 yaşında öldü.
Bu kadar genç yaşta ölmesinin sebebi sürgün hayatında yaşadığı zorluklardı.
Söyler misiniz şimdi: Namık Kemal’i kim öldürdü?
Suikast sadece silahla, bombayla olmaz...
Namık Kemal cinayete kurban gitmiştir.
Mezarı, vasiyeti gereği Balayır’da. Mezarını Tevfik Fikret tasarladı. Ölümünden kısa süre önce yazdığı dizeleri o günlerde kimse mezar taşına yazamadı:
“Ölürsem görmeden millete ümid ettiğim feyzi;
Yazılsın seng-i kabrimde;
Vatan mahzun, ben mahzun.”

Namık Kemal okudu, hapse atıldı

TARİH: Ocak 1905./images/100/0x0/55ea0faff018fbb8f868c055
Yer: İstanbul.
Sirkeci’de bir eve askerler operasyon düzenledi. Evin kiracıları olan Harp Akademisi’nden yeni mezun iki yüzbaşı gözaltına alındı. İkisi de 24 yaşındaydı.
Baskın düzenleyen askerlerin dikkatini evde bulunan kitaplar çekti. Avrupa’da basılan çeşitli dergi ve gazetelerden kesilmiş kupürler de vardı. Kupürlerin kenarlarında aynı subay tarafından yapılmış yorumlar ve bazı notlar yazılıydı. Ayrıca kitaplar tehlikeliydi; Namık Kemal’in eserleriydi! Hepsine el koyup, bir çuvala doldurdular.
Subaylardan birinin bir konferans metnini hatırlatan yazılarına da el konuldu.
İki subay evin aranması bittikten sonra Bekirağa Bölüğü olarak bilinen, zamanın siyasi tutuklularının kaldığı (bugünkü Beyazıt’taki İstanbul Üniversitesi ana kampusu içinde bulunan) cezaevine götürüldü.
Evdeki subaylardan birinin adı İsmail Hakkı idi.
Diğeri ise Kolağası Mustafa Kemal...
MUSTAFA KEMAL BEKİRAĞA ZİNDANINDA
Gözaltına alınan subay sayısı dörttü. Bunlardan biri de Ali Fuad (Cebesoy) idi.
Mustafa Kemal ve Ali Fuad askeri liseden beri çok yakın arkadaştı. Öyle ki, ailesi Selanik’te olan Mustafa Kemal hafta sonları sık sık arkadaşı Ali Fuad’ın Salacak’taki evlerine giderdi. Ali Fuad’ın babası İsmail Fazıl Paşa dönemin önemli askerlerinden biriydi. Mustafa Kemal’i çok severdi. Öyle ki bir defasında oğlu Ali Fuad’ı, Mustafa Kemal ile arkadaşlık yaptığı için kutladı. Çünkü İsmail Fazıl Paşa, Mustafa Kemal ile yaptığı fikir tartışmalarından hep keyif aldı.
Mustafa Kemal ve Ali Fuad kitap okumaya, dünyada neler olduğunu öğrenmeye meraklıydılar. Bekirağa zindanının olumsuz koşullarında bile kitap okumayı sürdürdüler. Ot minderler üzerinde yattılar, soğuğa, açlığa katlandılar.
Ve nihayet niye gözaltına alındıklarını öğrendiler: Sultan II. Abdülhamid’e bombalı saldırı planlamak!
Şoke oldular...
İHBARCI ZABİT FETHİ
Günler sonra Mustafa Kemal mabeynde sorguya alındı.
Sorgucunun yanındaki bir eski zabit, suçlamadan daha büyük bir şaşkınlık geçirmesine neden oldu.
Çünkü bu eski zabit, askerlikten atılmış biriydi. Yatacak yeri, ekmeği olmadığını belirterek kendini acındırmış, aralarına katılmıştı. Bu eski zabit, evdeki toplantıların müdavimi, hatta zaman zaman evlerinde kalan, arkadaş sandıkları Fethi’ydi.
Fethi artık hafiyeydi, Yıldız Sarayı’nın gizli polis teşkilatına katılmıştı.
Mustafa Kemal’in evde arkadaşlarıyla yaptıkları toplantılarda neler konuştuklarını jurnal etmişti.
Peki, Mustafa Kemal evde neler konuşmuştu?
- Tarihte inkılâplar, önce aydın kişilerin kafasında fikir halinde doğmuş, zamanla toplumu sarmıştır.
- Başka milletlerin şairleri, aydınları çalışıp milletlerini uyarırlarken nerede bizim mütefekkirlerimiz, nerede bizim şairlerimiz? Bizim bir Namık Kemal’imiz var. O, Türk milletinin yüzyıllardan beri beklediği sesi verdi. Fakat ne şiirlerini, ne konuşmalarını okuyabiliyoruz. Bu milletin tarihinin bir yönünü belirten “Vatan Yahut Silistre” piyesini bile temsil ettirmediler.
- Türk-Yunan Savaşı’nda bu donanmayı Haliç’ten çıkamayacak hale getirmek suç değil midir? Millet padişahından neden hesap sormamaktadır? Bir hıyanet olan bu davranışlarda bulunan bir insanı Fatih’lerin, Yavuz’ların torunu olarak kabul etmek mümkün müdür?
Mustafa Kemal’in, evdeki konuşmalarında ülkenin ve ordunun zavallı durumuyla ilgili sorumlu tuttuğu kişi II. Abdulhamid idi.
Bu nedenle muhbir Fethi, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının padişahı bombayla öldüreceklerini jurnallemişti.
Güya Mustafa Kemal Hırka-ı Şerif ziyareti sırasında II. Abdulhamid’in arabasına bomba atacaktı!
Tarihi bile belliydi. Ramazanın 15’i!
Aslında ortada ne bomba vardı, ne de böyle bir konuşma olmuştu.
Evde iki “delil” vardı:
Biri evdeki, vatanı kurtarmayı amaçlayan konuşmalar.
Ve...
GAZETE ÇIKARMIŞTI
Mustafa Kemal’in II. Abdulhamid’e bombalı saldırı yapacağına inanılmasının ikinci karinesi, Harp Akademi’sinde öğrenci iken gazete çıkarmasıydı!
Bu “gazete” aslında, elyazısıyla çoğaltılan basit, tek sayfalık fasikül idi. Yazıları genellikle Mustafa Kemal kaleme alıyordu. Makaleler hürriyet, vatan, Namık Kemal’in Cumhuriyet düşünceleri üzerineydi.
Sorgucular kararı verdi:
Evde memleketin geleceğini konuşan, daha okulda iken hürriyet talep eden yazılar kaleme alan Mustafa Kemal bombacı bir teröristti!..
Mustafa Kemal ve Ali Fuad’ın geleceği, devrin karanlık istihbaratının gölgesi altındaydı. Bu sadece mesleklerine değil hayatlarına bile mal olabilirdi. Kuşkusuz başlarına bir “bela” gelebileceğini öngörüyorlardı; çünkü birçok arkadaşları hürriyet istedikleri, gazete, kitap okudukları için okuldan atılarak sürgüne gönderilmişti.
Ama şimdi Mustafa Kemal ve Ali Fuad terörist olmakla itham ediliyordu. Zor durumdaydılar...
OKUL KOMUTANININ ÇABASI KURTARDI
Evet, onlar hürriyet istiyorlardı.
Evet, onlar ülkelerinin yıkılmakta ve dağılmakta olduğunu görüyorlardı.
Ama onlar terörist değildi.
Buna iki kişi inandı:
Biri, İsmail Fazlı Paşa idi. Ali Fuad’ın babasıydı. Erkân-ı Harbiye-i Umumiye’nin (Genelkurmay) önemli subaylarındandı.
Diğeri Harp Akademisi Komutanı Ali Rıza Paşa’ydı.
İki paşanın araya girmesiyle Mustafa Kemal ve Ali Fuad’ın Bekirağa zindanındaki esaretleri iki ay sonra bitti.
Çünkü iddialar, hiçbir kanıta dayanmayan, ikbal beklentisi içindeki muhbir Fethi’nin senaryosundan ibaretti. Ortada zaten bomba filan da yoktu.
Buna rağmen iki yüzbaşı sürgüne gönderildi.
Mustafa Kemal Şam’a, Ali Fuad Beyrut’a tayin oldu.
Ne yazık ki, Harp Akademisi’ni 5. ve 8.’likle bitiren iki başarılı yüzbaşı, sırf hürriyet isteyip, ülkenin geleceğini konuştukları için mesleklerine sürgünle başladı.
Ama özgürlük taleplerinden hiç vazgeçmeyeceklerdi, ölene kadar...

X

Hangi yazarın ne rüyası vardı

Tunus halkının “siyasi rüyası” için yaptığı eylemler bölgede domino etkisi yaptı. Köhnemiş yapılar yıkıldı, yıkılıyor. İnsanların karanlık bir cendere içinde tutulmaya çalışıldığı dönemlerde ütopyalara büyük ihtiyaç duyuluyor. Thomas More’un 1516 yılında dostu Rotterdamlı Erasmus’a yazdığı ütopyasından beri insanlar alternatif bir toplum projesi düşünüyor. Peki, bizim aydınlarımızın daha iyi bir gelecek için tasarladığı ütopyaları neydi?

ÜTOPYA, insanın yeryüzünde bir cennet hayatı oluşturma çabasıdır. Düşseldir. Daha iyiye, güzele ulaşma isteğidir. Platon’un “Devlet”i belki Batı edebiyatında ütopya türüne ilk örnek sayılabilir. Ancak Yeniçağ Avrupa’sında ütopyalara daha çok tanık oluruz.
Türkiye’nin “ütopya” kavramıyla tanışması 19’uncu yüzyılın ortalarına denk geldi. 150 yıllık bir geçmişe sahip Türk ütopyası genel anlamda “siyasi rüya”yla başlar. Bu süreç aynı zamanda Türkiye toplumunun çağdaşlaşma ve modernleşmesinin başlangıcıdır.
Kavramın felsefi, siyasi ve edebi
açıdan incelenmesi 50 yıl önceye, yoğun olarak işlenmesi ise 1980 darbesinden sonrasına aitti.
HEP KORKUTTU İnsanın insan üzerindeki baskısı arttıkça hep yeni/alternatif bir toplum projesi/ütopya anlayışı doğdu.
Ütopyalar, aslında toplumsal çelişkilere dikkat çeken ilk eleştirel metinlerdi. Manifestolardı.
Ütopyanın (Utopia) yazarı Thomas More bir politikacıydı. Başbakanlık yaptı. İngiltere Başbakanı olmasına rağmen, bu eseriyle ezilenlerin ve özellikle de köylülerin içinde bulunduğu yoksulluğa dikkat çekti.

Yazının Devamını Oku

Mısır ordusunun içini oyup kim ‘kâğıttan kaplan’ yaptı

Osmanlı ve Mısır’da modernleşme/Batılılaşma süreci aynı dönemde başladı. Her iki ülkede de askerler modernleşme ve ulus-devlet inşasının dinamosu oldu. Tıp, mühendislik, haberleşme, tarım, tekstil, matbaa, gazete, tercüme, sanat faaliyetlerine kadar pek çok alanda kazandırılan yeniliklerin tamamı orduda yapılan reformun doğrudan neticeleriydi. Peki, Türk ordusu ile Mısır ordusunun bu benzerliği/öncü kimliği ne zaman, nasıl farklılık gösterdi?

MODERN Mısır’ın kurucusu bir Osmanlı; Kavalalı Mehmed Ali Paşa (1769-1849). Kavalalı dönemin tüm askerleri gibi Napolyon hayranıydı. Ve ilginç bir tesadüf sonucunda hayatını Napolyon değiştirdi!
Fransızlar Mısır’ı işgal edince Osmanlı Serdarıekrem Yusuf Ziya Paşa komutasındaki orduyu Mısır’a gönderdi. Bu orduya Kavala’dan 300 kişi katıldı.
Bunlardan biri de Mehmed Ali adında bir askerdi.
Fransızlar Mısır’dan çıkarken Kavalalı uzaktan; Napolyon’a, disiplinli Fransız askerlerine ve üniformalarına hayran oldu.
Zekâsı ve cesur kişiliğiyle sivrilip Mısır’ın başına geçtiğinde ilk yaptığı yeni bir ordu kurmak oldu. Bu amaçla zorunlu askerliği başlattı; Mısır’ın yoksul halkını askere aldı; onlara üniforma, silah, para ve en önemlisi kimlik verdi.
Bu aslında “ulus-devlet” olmanın ilk adımıydı; Mısır yoksulu orduya alınarak, bin yıl sonra hak ve görev duygusu içinde ülkesine sahip çıkacak bir bilince kavuşturuldu. Mısır’da (pro) milliyetçilik duyguları “ulusal ordu”nun kuruluşuyla işte böyle başladı.
Fransa nasıl krallığa son verip ulus-devlet kurduysa, Kavalalı da padişah boyunduruğuna son verip ulus-devlet kuracaktı.

Yazının Devamını Oku

Türkiye’de bir Emile Zola yok

Son günlerde sıkça bunu düşünüyorum. Emile Zola, Yahudi Yüzbaşı Alfred Dreyfus’a yapılan hukuksuzluğun ve antisemitik haksızlığın karşısına dikildi.
Hem de neredeyse tüm Fransa’yı karşısına alma ve vatanından kopmak pahasına. Teğmen Mehmet Ali Çelebi ve diğer subayların mezhepsel kimliklerini sürekli ön plana çıkaran çevrelere karşı, Türkiye’de neden kimse sesini çıkarmıyor? Ne pahasına olursa olsun, gerçeği tüm çıplaklığıyla yüzümüze vuracak, adaleti savunacak bir Emile Zola’mız niye yok?..

TEĞMEN Mehmet Ali Çelebi...
18 Eylül 2008’de gözaltına alındı.
İki gün sonra tutuklandı.
2 yıl sonra, 27 Eylül 2010 tarihinde hâkim karşısına çıkarıldı.
2.5 yıldır cezaevinde.
Cezaevinde unutulmuştu, ta ki bilirkişi raporuna kadar.
TİB raporuna göre, Hizbut Tahrir örgütü ile ilişkilendirilen Teğmen Çelebi’nin cep telefonuna örgütle bağlantısı olan 139 kişinin numarası sadece 1 dakika 1 saniyede polis tarafından yüklenmişti!
Basın bu konu üzerine haberler yaptı.
Polis hata yaptığını açıkladı.
Sonra konu kapandı. Ve Teğmen Çelebi hâlâ karanlık zindanda tutuluyor.
İşte...
Bu nedenle birkaç gündür sürekli şunu düşünüyorum:
Öyle kolay Emile Zola olunmuyor!
Neden mi?
Deliller inandırıcı değil
Yüzbaşı Alfred Dreyfus (1859-1935) adını duydunuz mu?
Tarih 15 Ekim 1894...
Fransa’nın Genelkurmay Karargâhı’nda görevli 25 yaşındaki Topçu Yüzbaşı Dreyfus tutuklandı. Suçu, Alman Askeri Ataşesi Schwartkoppen’e bazı gizli resmi bilgileri vermekti.
Yahudi kökenli Yüzbaşı Dreyfus, Fransız kamuoyunun antisemitik duygularının had safhada olmasının yol açtığı basın baskısı sonucu peşin olarak suçlu ilan edildi. (Basında “TSK Aleviler’in kontrolüne girdi” benzeri yazılarının çokça yer aldığı bir dönemde Alevi subayların ardı ardına tutuklanması tesadüf müydü? Sadece isimlerine bakılarak (örneğin Çetin Doğan -ki doğru değildi-) bazı askerlerin Alevi olduğunun yazılması; bazı gazetelerin açık açık cadı avı yapması antisemitik değil miydi? Tüm bu kirli oyunların amacı neydi?
Yahudi Yüzbaşı Dreyfus 1894 yılı aralık ayı başında yargılanmaya başladı.
Savcının, mahkemeye sunabileceği kesin bir delil yoktu. Tek delil, Alman Askeri Ataşesi Schwartkoppen’in evindeki çöp kutusunda bulunan not ile imzasız bir ihbar mektubuydu. Nottaki yazının Dreyfus’un yazısı olduğu iddia edildi. Dreyfus, yazının kendisine ait olmadığını söyledi, ama kimseyi inandıramadı. Yargıçlar, Dreyfus’un savunmasını neredeyse hiç dinlemeden hükmü verdi.
22 Aralık 1894’te, yargıçların oybirliğiyle vatana ihanet suçundan Dreyfus müebbet hapse mahkûm edildi.
Bir süre sonra askeri ordu istihbaratının başına getirilen Binbaşı Georges Picquart, Dreyfus dosyasını yeniden inceledi. Çöp kutusunda bulunan notun Walsin Esterhazy adında bir subaya ait olduğunu ortaya çıkardı.
Mahkeme bu itirazı dikkate almadı. Üstelik, istihbaratçı Binbaşı Picquart’ı görevden aldı. (İstihbaratçı Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın başına gelenlere benzemiyor mu?)
Ve işte tam o sırada ünlü yazar Emile Zola baskılara aldırmadan dönemin Cumhurbaşkanı Felix Faure’a “İtham ediyorum” başlıklı bir mektup yazdı.
İtham ediyorum
13 Ocak 1898’de L’Aurore Gazetesi’nde yayınlanan bu mektup bir çığlıktı aslında:
“Bu iddianame hiçbir hukuksal değer taşımamaktadır. Bir insanın böylesine bir suçlama yazısı üzerine hüküm giymesi adaletsizliğin mucizesidir. Hiçbir namuslu insanın bu suçlamayı yüreği isyan etmeden okuyabileceğine inanmıyorum. Şeytan Adası’nda çekilen ölçüsüz kefareti düşünüp de çileden çıkmamak elden gelmez. Dreyfus’un birçok dil bilmesi suçtur. Evinde hiçbir tehlikeli belgenin bulunmamış olması suçtur. Ara sıra doğduğu ülkeye gitmesi suçtur. Çalışkan olması, öğrenme kaygısı içinde olması da suçtur. Coşkulanması da suçtur. Coşkulanmaması da suçtur. Ya iddianamenin kaleme alınışındaki aptalca, boşlukta kalan biçimsel iddialar! Bize suçlamanın 14 esas maddeden oluştuğu söylenmişti. Oysaki tek bir maddeden; çizelge maddesinden başka bir şey bulamıyoruz. Ve hatta öğreniyoruz ki bilirkişiler de anlaşamıyorlarmış...”
Yoğun baskıya rağmen, ülkesinden gitmek zorunda kalma pahasına Emile Zola adaleti-hukuku savundu. Yahudi düşmanı antisemitik hareketlere karşı bayrak açtı.
Biz gerçekle yüzleşmeyi beceremeyen bir toplumuz.
Siyasi rant için açık açık Alevi düşmanlığı yapılıyor. Saklamadan gizlemeden TSK’da HSYK’da, Anayasa Mahkemesi’nde, Yargıtay’da, Danıştay’da cadı avları yapılıyor. Bunu herkes biliyor. Fakat kimse bunu telaffuz etmiyor.
Bizi gerçekle yüzleştirecek bir Emile Zola’ya ihtiyacımız var.
Böyle bir mektubu Yaşar Kemal yazamaz mı?
Ya da...

OKUNMA REKORU KIRAN SAVUNMA/images/100/0x0/55eb5ff5f018fbb8f8bd0513

TARİH: 30 Ağustos 2010.
Teğmen Mehmet Ali Çelebi ön savunması yaptı.
Bakın okunma rekoru kıran savunmasının giriş bölümünde ne söyledi:
“Dz. Yb. Ali TATAR, Dz. Alb. Berk ERDEN, J. Alb. Abdülkerim KIRCA...
Ben buraya bu şehitlerimizin yüreklerindeki duygularla,
Halkın ordusu olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin milletimize olan sarsılmaz inancıyla,
Bu topraklarda hiç kaybetmeyen Mustafa Kemal devrimlerinin gücüyle geldim.
Burası bizim için Silivri zindanı değil; Albay Reşat’ın, Mehmetçiğin ve şimdi de bizlerin milletimizin namusu, onuru ve bağımsızlığı için savunduğu ÇİĞİLTEPE’dir.
Buradan beni yetiştiren ve bu üniformayı bana lütfeden yüce Türk Milletine, tüm silah arkadaşlarıma ve komutanlarıma sesleniyorum: Çiğiltepe kaybedilmeyecek!
Gözünüz arkada kalmasın, burada biz varız. Burada Mustafa Kemal’in subayları, Türk Milletinin askerleri var. Bundan sonra şehitler versek bile kaybedilmeyecek Çiğiltepe.
Ben Harbiye mezunuyum ama bugün Bahriye armasıyla buradayım. Evladı Gökçen’e çok çalışmasını salık veren bir ses duymuştuk, bu çığlık yüreklerimizi dağlamıştı:
‘Ben bu hukuksuzlukla yaşayamam. Belki benim ölümüm benim durumumda olanların aydınlığa çıkmasına vesile olur. Şunu bilin ki, en küçük suçu ve günahı olmayan ben, bu yapılan hukuksuzluğa isyan ve bu karanlığa bir nebze ışık olabilmek için hayatıma son veriyorum’ diyerek bize korku salmaya çalışanları böyle küçümseyen, Türkiye Cumhuriyeti’nin var oluşu için kendi yok oluşunun karşısına çıkabilen, Hasdal Askeri Ceza ve Tutukevi’nde bir süre kendisine zincir arkadaşlığı yaptığım komutanım Dz. Yb. Ali TATAR ve onun şahsında tüm şehitlerimizin hakikatte milletimizin kahraman ve vefalı göğsünde yattığını göstermek için bu armayı yüreğime iliştirdim.
Onunla birlikte Cumhuriyet’i yaşatma savaşında şehit düşen Dz. Alb. Berk ERDEN, J. Alb. Abdülkerim KIRCA, Kuddusi OKKIR ve tüm Cumhuriyet şehitlerinin ruhlarına Fatihalar takdim ediyor, milletimize başsağlığı diliyorum. (...)
24 aylık bir dönem sonunda kürsüye ulaşabilmenin buruk mutluluğunu yaşıyorum. Bu gencecik yaşımda, dünya üzerinde geçirdiğim sayılı yılların iki tanesini, sözde örgütün sözde yöneticiliği iddialarını çürütmek adına yüce Türk adaletinin karşısına çıkmak için bekleyerek geçirdim.
Her zaman bildiğim, her zaman bilinen suçsuzluğumu; bu en yüce ve doğru gerçeği dile getirebilmek için neden iki yıl beklemek zorunda kaldım, hiç bilemiyorum. Neden sorusu karşısında geceleri duyduğumuz o anlamsız sessizliği ve boşluğu hissediyorum. Üzülüyorum ama bu üzüntünün benliğimi teslim almasına asla izin vermiyorum.
Sadece soruyorum! İki yıl boyunca neden bu savunmasızlık, neden bu korunmasızlık içerisinde bırakıldık! Bu soru burada, bu adalete geç kalmış mahkeme salonunun her köşesinde yankılanıyor. Biz yokken bile bu soru burada bir hayalet gibi geziniyor.
(...)
Bir akşam kendisine nazı geçenlerden biri Mustafa Kemal’e şöyle söyler:
- Düşünmelisiniz ki eğer ölürseniz; heykelinizi paramparça ederler. Yaptıklarınızın hiçbiri ayakta kalmaz. Çok yaşamaya bakmalısınız.
Atatürk güler ve şu cevabı verir:
- Unutmayınız ki Mustafa Kemal’ler yirmi yaşındadır.
Ben Mustafa Kemal yetiştiren Harbiye mezunuyum.
Biz Harbiyeliler her 13 Mart Ata’nın Harbiye’ye giriş törenlerinde apoleti 1283 okunduğunda İÇİMİZDE diye haykırırız. Bu kürsüden ettiğim askerlik yeminine, milletimin üzerimdeki emeğine, sevdiklerimin güvenine muhalif hareket etmemiş olmanın verdiği vicdan rahatlığı ile size şunu hatırlatmak istiyorum. Mustafa Kemal’in ruhu içimde. Ben bir Mustafa Kemal neferi olarak buradayım.
Atatürk yaptıklarıyla biten bir insan değildir. O her kuşakta yeniden başlar. Mustafa Kemal mirası bizim için kocaman bir ikmal deposu, cephe yığınağıdır. Mustafa Kemal Türk milletinin karşısında ne yapmışsa benden de onu göreceksiniz.
O benim yerimde olsaydı nasıl davranacaksa ben de öyle davranacağım.
Onun üniformasını taşıyorum. (...)”

PORTRE: TEĞMEN MEHMET ALİ ÇELEBİ/images/100/0x0/55eb5ff5f018fbb8f8bd0515

FACEBOOK, Twitter gibi sosyal paylaşım sitelerinde ya da internet haber sitelerinde Mehmet Ali Çelebi’nin ön savunması okunma rekorları kırıyor.
Merak ettim araştırdım; ancak Teğmen Çelebi’nin hayat hikâyesini hiçbir yerde göremedim.
Kimse merak etmiyor mu?
Ben ettim...
Bakın neler buldum...
Temmuz (1908) Devrimi yıldönümünde, 23 Temmuz 1984’te doğdu.
Baba Muharrem Çelebi banka veznedarı.
Anne Rukiye Çelebi gardiyan.
Annesi Amasya Cezaevi’nde görevliydi ve oğlunu bırakacak kimsesi olmadığı için onu her gün hapishaneye götürdü. Mehmet Ali Çelebi cezaevinin maskotu oldu; gardiyanlar ve mahkûmlar tarafından büyütüldü. Cezaevi ile, koğuşlar ile tanışması yeni değildi yani.
1990 yılında Amasya Atatürk İlkokulu’nda öğrenime başladı. Okulu birincilikle bitirdi.
1995-1999 yıllarında sınavla kazandığı Amasya Anadolu Lisesi ortaokul bölümünü de birincilikle bitirdi.
Tüm diğer sınavları da kazanmasına rağmen, ağabeyi Volkan’ın Askeri Lise’de okumasının etkisiyle 1999 yılında kendi isteğiyle Maltepe Askeri Lisesi’ni seçti. (Ağabeyi 2001 yılında felsefeye yönelik aşırı ilgisi nedeniyle Hava Harp Okulu’ndan kendi isteğiyle ayrıldı.)
Mehmet Ali Çelebi 2000 yılında Askeri Liseyi de birincilikle bitirdi ve dönemin Ege Ordu Komutanı Orgeneral (ve bugünün Ergenekon sanığı) Hurşit Tolon’dan diplomasını aldı.
Kura ile karacı olduğu belirlendikten sonra 2003 yılında Kara Harp Okulu’nda eğitim ve öğretim hayatına başladı.
2007 yılında okulu dördüncülükle bitirdiği için diplomasını Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’tan aldı ve o fotoğraf karesi sonradan çok kullanılacak tarihi bir kare oldu. Öğrenim boyunca bütün notları 10 üzerinden 10 ya da 10 üzerinden 9.5’in altına hiç düşmedi.
2007 yılında helikopter pilotu olmayı tercih etti; bunun için çeşitli ve ayrıntılı sağlık taramalarından geçtikten sonra, kendi dalında dünyanın en zor kursu tabir edilen helikopter pilotluğu sertifikasını bir yıllık yoğun eğitim sonunda üstün başarıyla elde etti.
Peki, bu çok başarılı Teğmen Çelebi okul dışında nasıl biriydi?
Tatlı-sert bir mizacı vardı.
Sakin ve gururluydu. Doğruluğu ve onuru her şeyin üstünde tutuyordu.
Mücadeleciydi.
Harp Okulu öğrenciliği döneminde arkadaşlarına, final sınavları öncesi bir hoca gibi 50-60 kişilik gruplar halinde ders anlatımları ve onların bu anlatımlar sonucunda sınavlarını geçmesi kulaktan kulağa efsane şeklinde anlatıldı.
Tarihe meraklıydı. Başucunda her zaman Nutuk vardı. (Nutuk’u arkadaşlarına ve onların akrabalarına okumalarını salık vermesi iddianamede altı çizili ve büyük harflerle yazılarak suç unsuru sayıldı! Savcı ile Teğmen Çelebi arasında savunması sırasında bu konuda tartışma yaşandı.)
Kitap kurduydu. Öyle ki, 2.5 yıllık cezaevi hayatında 500 kitap okudu.
Felsefeye düşkündü. Bunun bir nedeni de ağabeyi Volkan’ın felsefe öğrenimi görmesiydi. Herakleitos’un Fragmanlar’ını; Apuleius’un Başkalaşımları’nı; Platon’un Devlet’ini ve Diyaloglar’ını; Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik’ini ve Retorik’ini; Epiktetos’un Söylevleri’ni; Boethius’un Felsefenin Tesellisi’ni; Seneca’nın Tanrısal Öngörüsü’nü; Descartes’ın Meditasyonlar’ını; Spinoza’nın Etika’sını; Erasmus’un Deliliğe Övgü’sünü; Thomas Hobbes’un Leviathan’ını; Francis Bacon’un Denemeleri’ni; Mevlânâ’nın Mesnevi’sini çok sevdi.
Şiir seviyordu. Şair olarak Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı, Nâzım Hikmet’i, Yunus Emre’yi, Orhan Veli’yi beğeniyordu.
Futbol lisansı da olan Teğmen Çelebi okul takımının başarılı futbolcularından biriydi. Küçüklüğünden itibaren koyu bir Beşiktaşlı ve Amasyasporluydu.
Sualtı dalgıçlık kursiyerliğini de tutuklanmadan kısa bir süre önce başarıyla bitirdi.
Yazının Devamını Oku

Şair Nilgün Marmara’yı Ergenekon mu öldürdü

Kültür-sanat çevrelerinin gündeminde şair Nilgün Marmara’nın ölümü var. İntihar ettiği biliniyordu. Şair Lale Müldür arkadaşının öldürüldüğünü iddia etti. Dönem siyasetine uygun olarak da kayınpeder General’e dikkat çekti! Yani bu ölümde “Ergenekon-Balyoz parmağı” vardı! Peki, işin aslı ne? Gelin size bu ölümün buluşturduğu manik-depresif şair kadınların hikâyesini yazayım...

ŞAİR Ece Ayhan hasta yatağında 1999’da yazdığı ve henüz yayınlanmamış güncesinde, bir dönem aşk yaşadığı Nilgün Marmara için şunu yazdı:
“Muzip kadın Nilgün Marmara. Tezer (Özlü) ile birlikte bana muziplikler yapmaya bayılırdı. İkisi de aynı anda göğüslerini gösterirlerdi. Güzeldi...”
Nilgün Marmara; 13 Ekim 1987 tarihinde, beşinci kattaki evinin, yatak odası penceresinden atlayarak intihar etti.
29 yaşındaydı.
Manik-depresif idi.
Tıpkı 31 yaşında intihar eden manik-depresif şair Sylvia Plath gibi.
Nilgün Marmara’nın yaşamöyküsünü ve intiharını anlayabilmek için Sylvia Plath’ın yaşamını bilmek gerekir...

Yazının Devamını Oku

Hangi tarikat sosyalizmden yanaydı

“Sol ile İslam bağdaşır mı” sorusu son dönemde sıkça telaffuz edilir oldu.

Bu tartışma yeni değil; on yıllardır yanıtını arayan bir soru. Bırakın bağdaşıp bağdaşmadığını bundan 100 yıl önce Melamiler, “Balkan Sosyalist Melami Federasyonu” kurmak için çok çaba harcadı. Melamiler’in sosyalizmle ilişkileri konusunda ne yazık ki hiç araştırma yapılmadı. Bu da Sol’un bu topraklara ne kadar yabancı olduğunu gösteriyor aslında...


Önce bir tespit:

Bir aydın düşünün ki; 50 yıllık yazı yaşamı boyunca hep müstear ad kullanmak zorunda kalsın. Marksizmle ilgili onca kitaba ve çeviriye imza atmış bir
entelektüelin hayatı aslında bu topraklarda solun ne derece baskı altında olduğunun bir delilidir.

“Kerim Sadi” ve “A.Cerrahoğlu” (1900-1977) adını sol literatürü birazcık bilenler hemen tanır. Asıl adı neydi: “Nevzat Cerrahlar” mı yoksa “Ahmet Nevzat Cerrahoğlu” mu? Bir önemi var mı; bu benzersiz, sessiz, ünsüz, “İnsaniyet kütüphanesi”nin kurucusu, adam gibi adamın yazdıklarını anlamak için. Hayır!

Yazının Devamını Oku

Muhteşem Yüzyıl’a uyarı Mozart’ın Zaide’sine övgü

RTÜK, tarihe mal olmuş bir şahsiyetin mahremiyetine gerekli hassasiyetin gösterilmediğini öne sürerek Muhteşem Yüzyıl adlı diziye uyarı cezası verdi. Peki, yıllardır alkışlanan Mozart’ın “Zaide” operasına ne ceza keseceğiz? Ya da Avrupa’da 300 yıldır Kanuni-Hürrem ilişkisini anlatan onlarca tiyatro oyununu, operayı ve baleyi nasıl sansürleyeceğiz? Ve işin daha acıklı yanı, onlarca yıldır bu konuda niye hiçbir yetkili ya da “çokbilmiş” birileri ortaya çıkıp bu eserleri gündeme getirmedi? “Türk’ün Türk’e propagandası”na bayılıyoruz!



MOZART’ın, başkahramanı Kanuni Sultan Süleyman olan ünlü bestesi “Zaide” operasını bilir misiniz? 1780’te Salzburg’da bestelendi. Ancak bitiremedi. Çünkü “Saraydan Kız Kaçırma” operası onu daha çok heyecanlandırdı.
“Zaide”, Kanuni’nin haremindeki bir tutsaktı; padişaha değil taşocaklarında çalışan köle Gomatz’a âşıktı. Bu üçlü arasındaki ilişkiyi konu alan operanın librettosunu A. Schachtner kaleme aldı. Ancak bu metin sonra kayboldu. Kim buldu dersiniz; Alfred Einstein!
“Zaide” operasının ana sahnesini harem oluşturuyor.
Bugün “Muhteşem Yüzyıl”ı eleştirenler yıllardır Türkiye’de sahnelenen Mozart’ın “Zaide”sine niye hiç seslerini çıkarmıyor acaba? Farkında bile değiller, öyle değil mi?
Sadece Mozart değil; Verdi’den Rossini’ye kadar tanınmış besteciler Türk temasıyla hep ilgilendi. Bestecilerin, oyun yazarlarının ve koreografların ilgisini en çok çeken padişah ise Kanuni Sultan Süleyman oldu.
Türkiye’den birilerinin çıkıp, “Bunlar Kanuni’yi küçük düşürüyor, Harem’i yanlış anlatıyor” dediğini, yazdığını duydunuz mu?
Oysa Türkiye’de de gösterilen bu tiyatro, opera, bale temalarında neler neler var...

250 yıldır sahneleniyor

Yıl: 1756.
Yer: İtalya/Torino, Regio Tiyatrosu.
Librettosunu G. A. Miglivacca’nın kaleme aldığı, M. A. Valentini’nin “Soliman” operası sergileniyor.
Opera, Kanuni’nin (Soliman), Hürrem Sultan (Rosselena) ile evlenmesiyle başlıyor. Sonra Hürrem’in öz oğlu Cihangir’i tahta geçirmek için Şehzade Mustafa’yı yok etme girişimlerini, damadı Rüstem Paşa’yı (Rufteno) işbirliğine ikna etmesini vs. anlatıyor.
Yani “Soliman” operası, doğru ya da yanlış sarayın/haremin içyüzünü 250 yıldır sahneliyor. Bu operaya itiraz eden birini gördünüz mü?
Peki...
1784 tarihinde metnini C. S. Favart’ın yazdığı, müziğini G. Favart’ın bestelediği “Sultan Süleyman” adlı operaya karşı çıkanı duydunuz mu?
1811 tarihli Totolo’nun veya 1827 tarihli Garcia’nın ya da 1755 tarihli D. Fischiette’nin eserlerine karşı çıkan bir ses işittiniz mi?
Bakınız: Kanuni Sultan Süleyman’la ilgili yazılan-bestelenen operaları sıralasak bu sayfaya sığmaz.
Peki ya bale?

Kanuni konulu baleler

18’inci yüzyılda modern balenin kurucusu sayılan Jean G. Noverre Türkleri konu alan üç bale tasarladı.
Koreografisini ve müziğini G. Angiolini’nin yaptığı “Solimano Seconda” balesi bunların başlıcası. (Çoğu Avrupalı yanlışlıkla Kanuni’ye “II. Süleyman” demektedir.)
L. Henry, C. Rianciardi, A. Campra vd. balelerinin konusu hep “Muhteşem Yüzyıl” dizisine benzemektedir. Bunlar 300 yıldır Avrupa sahnelerinde gösterimdedir. Kanuni nasıl çapkındır nasıl çapkındır, anlata anlata bitiremezler. Elinden de içki kadehini düşürmezler.
Haklarını yememek lazım, efsane ve yiğit kavramlarının altını çizmişlerdir ama diğer yandan da hep acımasızlığı ve şehvet düşkünlüğü ile işlemişlerdir Kanuni’yi.
Komedisini bile yapmışlardır.
“Süleyman ve Üç Hanım” adlı güldürü oyunu hâlâ, Fransız tiyatrosunun en iyi güldürü oyunlarından biri olarak gösterilmektedir.
Machiavelli’nin komedyası “La Mandrogola”sı da bunun bir başka örneğidir.
Tiyatroda Kanuni
Kanuni ile ilgili en çok eser tiyatro için yazıldı.
Örneğin Kanuni tiyatro olarak Fransa’da ilk kez 1561’de sahnelendi. “La Sultana” adlı tiyatro oyununu birkaç yılını İstanbul’da tutsak olarak geçirmiş N. Moffa yazdı.
Bu eserde olduğu gibi neredeyse tüm tiyatro oyunlarında konu aynıdır hep: Kanuni’nin gözdesi Hürrem (Rose) damadı Rüstem Paşa’ya işbirliği yapıp Şehzade Mustafa’yı saf dışı etmeye çalışmaktadır.
G. Thilloys’un 1608 tarihinde yazdığı oyunun konusu da aynıdır.
Kanuni-Hürrem ilişkisi Avrupa’da hep ilgi gördü.
İtalyan P. Bonarelli’nin 1618’de sahneye koyduğu “Soliman”ın ilk gösterimine 4 bin kişi geldi.
17’nci yüzyılda J. Mariet, C. Dalibray, Desmarets ve Jacquelin gibi oyun yazarları Kanuni’yi tiyatro sahnesine taşıdılar. Senaryo konusu hep aynıydı: Hürrem Sultan’ın entrikaları.
İngiltere’de 1579-1642 yıllarında yazılan 47 oyunun 31’i Türklerle ilgiliydi. Ve çoğu Kanuni-Hürrem ilişkisi üzerine idi. İspanya, Avusturya, Almanya örneklerini sıralamaya gerek yok. Başta Kanuni olmak üzere Türklere ilişkin onlarca eser yazıldı, bestelendi, sahnelendi.
Sonuçta...
Bunların her biri sanat eseridir. Yazarının, bestecisinin yaratılarıdır. Kim ne diyebilir ki? Ama bizim ülkemizde fırtınalar koparılıyor.
Öyle ya...
“Türk’ün Türk’e propagandası”na bayılıyoruz.
Tarihimizi, salt savaşlar ve kahramanlıklar üzerine anlatırsanız/öğretirseniz olacağı budur. Muhteşem Yüzyıl’a gelen tepkilerin nedeni, resmi ideolojinin okul müfredatıdır.

SULTAN ABDULAZİZ HEYKELİNİ VALİDE SULTAN’DAN ZOR KURTARDI

TARİH: MÖ 1300’ler...
Tarihte bilinen ilk açık hava heykel atölyesi Hitit İmparatoru Şuppillulima döneminde (MÖ 1375-1335) Anadolu’da bulundu. Burası aynı zamanda bir heykel okuluydu.
Kuran-ı Kerim’de olmamasına rağmen İslam’ın tasvir yasağı getirdiği yorumları Osmanlı’yı da etkiledi; 15’inci yüzyıla kadar resim ve heykel yapımı reddedildi. (Oysa Selçuklu sanatında insan ve hayvan figürlü kabartmalara rastlanmaktadır. Örn: Konya Kalesi.)
Belirtmeliyim ki; bu yasakçı tutuma karşın Osmanlı fethettiği yerlerdeki anıtlara, heykellere, resimlere pek dokunmadı.
İlk resim portresini büyük devrimci Fatih Sultan Mehmet yaptırdı. Keza Avrupa’dan getirttiği heykeltıraş Bartolomeo Bellano’ya madalyalar üzerine kabartmalarını işletti.
Fatih’ten sonra diğer padişahlar da resimlerini yaptırdı.
Portresini çoğaltıp halka dağıtan ilk padişah Sultan III. Selim’di.
Ceket, pantolon gibi Batılı giysiler giyip yağlıboya resmini yaptırıp devlet dairelerine astıran ilk padişah ise II. Mahmud idi.
Türk heykel tarihi ise Tanzimat dönemiyle başladı. Ancak öyle pek kolay olmadı. 1839’da Tanzimat ilanı ardından Gülhane Parkı’na bir adalet taşı ve Beyazıt Meydanı’na Gülhane Hattı metninin yazıldığı bir anıt dikilmesi planlandı ama yapılamadı.
Keza Paris’te yetişmiş mimar Artin Bilezikçi’nin 1855 Paris sergisi için, Kırım Savaşı’ndaki Fransız, İngiliz ve Osmanlı ittifakını anlatan heykel projesi de kabul görmedi.
Heykel korkusunu ve tabusunu yıkan ilk padişah Sultan Abdulaziz oldu.
Avrupa’dan gelen C. F. Fuller’e önce büstünün yapılmasını sipariş etti. 1872’de biten bu büst halen Topkapı Sarayı Müzesi’ndedir.
Abdulaziz’i at üstünde gösteren bronz heykelini de Fuller aynı yıl yaptı.
İlk heykel olmak kolay değildi; bu heykelin başına gelmeyen kalmadı:
Fuller heykeli Floransa’da tamamladı; heykelin bronz dökümünü ise Miller Münih’te yaptı. Anlatılanlara göre, Pertevniyal Valide Sultan heykeli gemiden attırmak istedi ama başarılı olamadı!
Heykel, tepkiden çekinip halkın pek göremeyeceği bir yere saray duvarları ardına saklandı. Yani şehir meydanına filan konmadı.
Sonra...
Abdulaziz darbeyle tahtan indirilince heykel, bulunduğu Beylerbeyi Sarayı’ndan Topkapı Sarayı’nın mahzenini boyladı.
1922’de sanata meraklı Halife Abdulmecid, resim atölyesi olarak kullandığı Bağlarbaşı’ndaki Mecid Efendi Köşkü’ne götürdü.
2 yıl sonra 1924’te heykel artık müze olan Topkapı Sarayı’na tekrar getirildi. Şu an ise ilk yeri olan Beylerbeyi Sarayı Müzesi’nde.
Sultan Abdulaziz döneminde yapılan bir diğer heykel hamlesi ise İstanbul’un konak ve saray bahçelerine konmak üzere Paris’ten getirilen hayvan heykelleriydi.
Halk heykele alışıyordu.
1882’de İtalyanlar Beyoğlu’nda balmumu heykel sergisi açtı. Halktan bir tepki gelmediği gibi basında sergi hakkında övücü yazılar çıktı.
Ve aynı yıl İstanbul’da açılan Sanayi-i Nefise-i Şahane (Güzel Sanatlar Akademisi) bölümlerinden biri de heykel (oymacılık) idi.
Roma’da eğitimini tamamlayıp yurda gelen Yervant Osgan (1855-1914) ilk heykeltıraşımızdı.
İlk Müslüman heykeltıraşımız ise İhsan Özsoy (1867-1944) idi. Sonra onu, İsa Behzat, Mahir Tomruk, Nijad Sirel, Mehmet Bahri, Mesrur İzzet, Bayri Bey gibi niceleri takip etti.
Kimi “Osman Hamdi”, “Naile Hanım”, “Kerime Salahur” gibi büstler; kimi ise “Kılıçla Dans Eden Zeybek”, “Saz Şairi” gibi heykeller yaptı.
Anıtlar da yapıldı.
31 Mart gerici ayaklanması sonucu şehit olanlar adına, Muzaffer Bey (1881-1920) tarafından 1911’de mermer ve bronzdan Abide-i Hürriyet Anıtı yapıldı. Bu Batı geleneğine yakın bir anlayışla tasarlanıp yapılan ilk anıttı.
İkincisi ise, İstanbul-Mısır seferi sırasında düşen uçakta şehit olanların anısına yapılan Fatih’teki “Tayyare Şehitleri Anıtı” idi.
Asırlar sonra, Anadolu’da ilk anıt heykel 1915’te Konya’ya yapılacaktı.
Tarlada fedakârlık gösteren Konyalı köylü kadınları anlatan bu anıt ne yazık ki Birinci Dünya Savaşı nedeniyle gerçekleştirilemedi.
Ancak bu ilki Sivas gerçekleştirdi. Aynı yıl Sivas Valisi Muammer Bey Ermeni taş ustasına yaptırdığı “Osman Gazi” büstünü Hafik ilçe meydanına koydu.
Ve bu büst 1936 yılında kimliği belirsiz kişiler tarafından kırıldı! Bu da kırılan ilk heykelimizdi. Büstün konulduğu taş sütün ise hâlâ ilçedeki Tepebaşı Merkez Camii’nin musalla taşı olarak kullanılıyor!
1950’den sonra Atatürk heykelleri de dinciler tarafından sürekli tahrip edildi.
Yani:
Türkiye’nin yetiştirdiği en değerli heykeltıraşlardan Mehmet Aksoy’un yaptığı ve ne yazık ki “ucube” bulunup yıktırılması düşünülen Kars’taki Barış Anıtı ilk yok edilen sanat eseri olmayacak. Ancak Recep Tayyip Erdoğan’ın adı tarihe, ilk heykel-anıt yıktıran Başbakan olarak geçecek. Umarız hatadan dönülür.
Çünkü:
Oscar Wilde’nin dediği gibi; sanat aslında seyircisine ayna tutar!

TÜRK SÖZCÜĞÜNDEN KİM RAHATSIZ

DİKKAT ediyor musunuz:
Son dönemde “Türk” sözcüğünün yazılmaması ve telaffuz edilmemesi için büyük çaba harcanıyor. “Türk” demek neredeyse faşistlikle eşanlamlı hale getiriliyor.
Evet isteniyor ki, artık “Türk” sözcüğü ağızlara alınmasın.
Son olarak belki duymuşsunuz, okumuşsunuzdur:
“Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun Tasarısı” TBMM’ye sunuldu. 80 maddelik bu yasa tasarısıyla Anayasa Mahkemesi’nin statüsü yeniden düzenleniyor ve eski “2949 sayılı Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun” yürürlükten kaldırılıyor.
Tasarının en önemlisi ve dikkat çeken maddesi, Anayasa Mahkemesi üyelerinin göreve başlayabilmek için koşul olan “ant” metninde yapılan değişiklik.
Yeminden; “Türk milleti tarafından demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunan” bölümü çıkarılmak isteniyor.
Bu düzenleme, yeni anayasada “ikili ulus” kavramının getirileceğini, “Türk yurttaşı” tanımının değişeceğini, hatta belki de “Türk” sözcüğüne hiç yer verilmeyeceğini mi göstermektedir; bu konulara girmeyeceğim.
Üzerinde durmak istediğim konu başka...
“Türk” sözcüğünden-imgesinden kim/kimler rahatsız?
Hiç saklamaya gerek yok, en başta Avrupa Birliği var.
Benim “anlamadığım” işte bu!
Osmanlı’ya “Türk” diyen kimdi?
Müslüman ile Türk’ü eşanlamlı kullanan kimdi?
Oysa ne Osmanlı ne de Müslümanlar kendilerini “Türk” diye tanımladı.
“Türk” diyen sadece Avrupalılar idi.
Peki “Türk” imgesi Avrupalılar için ne ifade ediyordu?
Türk korkunun adıydı.
Türk hayranlığın adıydı.
Türk bilinemezliğin, egzotikliğin, gizemin adıydı.
En çok merak edilen, en çok konuşulan en çok yazılıp çizilen, gizli bir kıskançlık duyulan popüler bir mitin adıydı; “Gran Turco”, Büyük Türk!
Ve kesinlikle yok edilmesi gereken düşmanın adıydı. Bu nedenle Luther’den Erasmus’a kadar birçok filozof Türk düşmanlığını, zalimlikle özdeşleştirip kökleştirdi.
Uzatmayayım, Avrupa kapılarına dayanan, mağrur, muhteşem ve muzaffer Türkleri hep yok olması gereken bir düşman olarak gördüler.
Önce direndiler. Püskürttüler. Sonra saldırdılar.
Ancak yok edemediler.
Şimdi...
İşte son yıllarda “Türk” sözcüğü günlük hayattan, yasalardan, sanattan çıkarılmak istendikçe kafam karışıyor!
Yoksa Avrupa’daki “Türk” saplantısı bitmedi mi?
Ve bir soru daha:
“Türk” sözcüğünden rahatsız olanlar listesinde başka kimler var?
Bilinir ki, soru aslında yanıttır...
Yazının Devamını Oku

Türbanlı bir annenin yazılmamış öyküsü

Hizbullah tarafından kaçırıldı. Günlerce sorgulandı. Şükür namazı kılınıp boğuldu. Konya’da bir evin bodrumuna gömüldü; üzerine beton döküldü. 10 yıl sonra katilleri serbest bırakıldı. Serbest bırakılmanın ne anlama geldiğini bilmeniz için size Konca Kuriş’in pek yazılmamış hayatını yazmalıyım. Yazmalıyım ki, Hizbullah’ı salıverenler bugün Mersin’de yaşayan o beş çocuğa nasıl “yargısız infaz” yaptıklarını bilsinler...



TARİH: 22 Ocak 2000.
Konya.
Yahya, beş kardeşin en büyüğüydü; 21 yaşındaydı.
Dayısı Mehmet’le Konya Emniyet Müdürlüğü’nde bir odaya götürüldü. Polis memuru bilgisayara bir CD koydu. Soluğunu tutup izlemeye başladı.
Yüzlerinde maske olan iki sivil polis, üç katlı bir villanın kömürlük olarak kullanılan yerini kazıyordu. Önce zeminindeki betonu kırdılar. Sonra toprağı kazmaya başladılar.
Ardından...
Önce iki genç adamın cesedi çıkarıldı. Bunlar Mersin’den kaçırılan iki kardeşti; birlikte gömülmüşlerdi.
Polisler kazmaya devam etti.
Bir erkek cesedi daha çıkardılar. O da Van’dan kaçırılan bir benzinciydi.
Polisler bu kez bodrumda başka bir yeri kazmaya başladı.
Burada da bir kadın cesedi buldular. Başında çürümeye yüz tutmuş türbanı vardı.
Yahya polisin sesini duydu, “Türbanıyla gömmüşler!” Sonra açıklama yaptı: “Toprağa kireç attıkları için ceset tam çürümemiş.”
Ceset... Çürüme...
Yahya gözünü bilgisayar ekranından ayırmadı; içinden dua ediyordu, “Allah’ım ne olur...”
Çıkan kadın cesedinin yüzü belirsiz haldeydi; gözleri çöküp, kulakları küçülünce tanınmayacak hale gelmişti.
Yahya fazla bakamadı.
Polis memuru CD’yi kapattı; “O mu” diye sordu.
Dayısına baktı Yahya; emin değildi. Dayısı “Bilemedim” dedi.
Morga götürüldüler. “Belki ekrandan tanıyamamışlardır” diye.
Soğuk olduğunu hatırlıyor Yahya.
Dayısının polislerle konuştuğunu, polis telsizlerini ya da koşuşturmaları anımsamıyor hiç.
Tek bildiği sonra Mersin’den diş hekimi getirilmişti. Annesi kaçırıldığı gün diş doktoruna gitmişti. Alınan diş kalıbının ağzına uyup uymadığına bakıyorlardı.
İçinden sürekli Allah’a yalvarıyordu. Sonra...
Morgda yatan kadının ayak ucuna gitti sessizce.
Annesinin en büyük keyfi oğlu Yahya’nın akşamları ayağına masaj yapmasıydı. Yahya hiç üşenmez, annesini hiç kırmazdı.
Annesinin başparmağında çıkıntı vardı; bir de sol bacağında siyatik. Masajın annesine iyi geldiğini bilirdi.
Yahya morgda yatan kadının ayağını örten örtüyü usulca kaldırdı. Kadının sol bacağı simsiyahtı. İşkenceyi hiç aklına getirmedi.
Gözlerini morgda yatan kadının başparmağına dikti.
Baktı... Baktı... Baktı...
Sonra eliyle yavaşça dokundu.
Kemik çıkıntısını hissetti.
Tanımıştı.
“Anne” diye bağırmak istedi; sesi çıkmadı.
Ve...
İşçiler kanlı ip buldu
4 Haziran 1999.
Konya.
Konya Meram Belediyesi işçileri Akyokuş mevkiinde ağaçların, bahçelerin bakımını yapıyor; toprağı belliyordu. İşçilerden birinin küreğine ip takıldı. İpi çekti ama çıkaramadı. Kazmaya başladı... İpteki kan lekelerini görünce korkup hemen arkadaşlarını çağırdı.
Sonra...
Üç cesetle karşılaştılar.
Hizbullah’ın öldürüp toprağa gömdüğü ilk cesetlerdi bunlar.
İşkence edildikten sonra öldürüldüğü belirlenen üç kişiyle ilgili sır, polis tarafından kısa sürede günışığına çıkarıldı. Enver Aktaş, Hüseyin Tuncer ve Ali Arslan, Hizbullah örgütü ile bağlarını koparmaya çalışan eski militanlardı. Polis, Hizbullah’a yönelik operasyona böyle bir tesadüf sonucu başladı. Çünkü bir dönem Hizbullah’la ilişkili olan birçok kişi kayıptı...
Yaylaya gideceklerdi
Tarih 16 Temmuz 1998.
Mersin.
Saat gece yarısını geçti.
Konca ve Orhan Kuriş tekstilciydi.
O günlerde tekstil siparişi almışlardı ve yoğun çalışıyorlardı. Aslında o gün yaylaya çocukların yanına gideceklerdi.
İş uzayınca Mersin’deki evlerinde kalmaya karar verdiler.
Konca Kuriş kendi kullandığı beyaz minibüsle, tüm işçileri teker teker evlerine bıraktı. Sonra kocasıyla evlerine geldiler. Minibüsten indiler.
Kendine yeni giysiler almıştı; minibüsün arka tarafına geçerken üç kişinin koşarak yanlarına geldiklerini fark ettiler.
Hiç bir şey anlayamadan, biri Orhan Kuriş’in kafasına tabanca dayadı ve sesini çıkarmamasını istedi.
Diğer iki kişi Konca Kuriş’i bir otomobile sokarak kaçırdı.
Komşuları polise haber verdi.
Herkes şaşkındı; kimdi bunlar?
Mersin Emniyeti’nde her ihtimale karşı, terörle Mücadele, Cinayet Masası ve İstihbarat Birimi’nin oluşturduğu üç ayrı ekip günlerce Konca Kuriş’i aradı.
Başbakan bile bizzat devreye girdi ama yine de Konca Kuriş bulunamadı.
Ta ki İstanbul Beykoz’da Hizbullah’a baskın yapılana kadar...
Oyuncak tavşan
17 Ocak 2000
İstanbul.
Hizbullah’ın beyin takımının bulunduğu Beykoz’daki villaya yapılan baskında binlerce doküman ele geçirildi.
Örgüt iletişimini her türlü dinlenme olasılığı nedeniyle telefonla değil kuryeler aracılığıyla sağlıyordu.
Operasyon sonucunda yapılan aramada, bir kuryeye yazılan bir pusula bulundu.
Notta şifreli bir isme, İstanbul Bağcılar’daki bir eve gitmesi ve emaneti alması isteniyordu.
Ayrıca bir de not vardı: Evin penceresinde oyuncak tavşan varsa güvenilirdir girebilirsin. Oyuncak tavşan yoksa tehlike var demektir girme!
Yazılan bu pusulanın tarihi yeniydi.
Polisler, çatışma haberini duyan militanın eve gitmeyeceğini düşündüler ama binde bir olsa da bir ihtimal vardı. Bu nedenle hemen ilgili adrese gittiler. Evin etrafını kuşattılar. Beklemeye başladılar. Saatler geçti.
Birden evin perdesi kımıldadı, kara çarşaflı bir kadın pencerenin önüne oyuncak tavşanı koydu. Demek kadın çatışmadan habersizdi.
Polisler beklemeye devam etti.
Fakat aradan kısa bir zaman geçti; evdeki çocuk tavşanı aldı. Polisler “Bizi fark ettiler mi” diye endişelendi. Korktukları olmadı; kara çarşaflı kadın çocuğu dövüp elindeki tavşanı alıp tekrar pencere önüne bıraktı. Polisler rahatladı.
Kısa bir zaman sonra, bir süredir sokakta gezinen sakallı bir adam, penceresinde oyuncak tavşan olan eve girdi.
Polisler hemen baskın yaptılar ve adamı kıskıvrak yakaladılar.
Yakalanan Hizbullah militanı örgütün Akdeniz sorumlusu Mehmet Emin Ekinci’ydi. Hemen itirafçı olacağını söyledi.
İlk itirafı da Konca Kuriş’i iki arkadaşıyla nasıl kaçırdıklarını anlatmak oldu.
Konca Kuriş’i bayıltıp kaçırmışlardı. 10 gün Mersin Güneykent’teki örgüt evinde saklamışlardı. Polisin yol kontrollerini bitirdiğini öğrenince, Konca Kuriş’i televizyon kutusuna koyup bir kamyonla, iki gün önce kiraladıkları Konya Meram’daki örgüt evine götürmüşlerdi.
İşin en acıklı yanı neydi biliyor musunuz?
Polisler bu eve daha önce gelmişlerdi. Meram belediyesi işçilerinin üç cesedi bulduktan sonra polis yaptığı araştırmalar sonucu bu eve de gelmişti. Ancak evde siyah çarşaflı bir kadın ile çocuklarını görünce, evin örgüt evi olmayacağına karar vermişlerdi!
Konca Kuriş polisin eve ilk geldiğinde sağ mıydı acaba? Sağ mıydı öldürülmüş müydü, bilmek zor.
Ancak...
Meram’daki üç ceset gösteriyor ki, Hizbullah ilk öldürdüklerini dışarıya gömüyordu. Bu cesetler bulununca mı, evlerin altına gömmeye başlamışlardı acaba? Bilinmiyor.
Otopsi raporuna göre Konca Kuriş, cesedinin bulunmasından 8 ay önce öldürülmüştü. Konya Meram’daki o evde neler oldu; neler yaşandı? Pek ortaya çıkmadı.
Bilinen:
Bir gün Hizbullah İcra Şûrası karar verdi. Görevlendirme yaptı. Konya Selçuk Üniversitesi İnşaat Fakültesi öğrencisi “Edip” şükür namazı kıldı.
Ve Konca Kuriş’i boğdu...
Eve ilişkin bir bilgi daha var:
Polis, Beykoz baskınından sonra Meram’daki eve ikinci kez operasyon yaptı. Ama artık villada kimse yoktu. İlk operasyondan hemen sonra Hizbullah, kömürlüğünde gömülü üç ceset bulunan evi terk etmişti.
Polisin hata yapmasının bir tek nedeni vardı:
Evinde çocuklarıyla yaşayan dini bütün kara çarşaflı bir kadın terörist olamazdı!

KONCA KURİŞ NİYE HEDEFTİ

GENÇ ailesi Mersinliydi.
Türkmen Sünni Yörüktü.
Baba demir çelik fabrikasında ustabaşıydı; anne ise ev kadını.
İkisi kız, ikisi erkek dört kardeştiler.
Konca Kuriş 1962 doğumlu.
Yerinde duramayan, kıvrak, sıcakkanlı, zeki bir çocuk.
Okumayı seviyor ama okulla başı sürekli dertte. Ortaokul ikinci sınıfta öğrenimi bıraktı.
16 yaşında âşık olduğu Orhan Kuriş’le evlendi.
Kuriş ailesi muhafazakârdı. 75 yaşındaki kayınpederinin baskısı başladı: “Kızım örtün!”
Kafası karıştı; “Gönül bağı mı, yoksa baş bağı mı önemliydi?”
Gelin gittiği ailede sorun çıkmaması için binlerce kadının yaptığını yaptı; başını kapattı.
Kurişler mutaassıp bir çevrede yaşıyorlardı. İran İslam Devrimi herkesi etkilemişti. Konca Kuriş, komşuları sayesinde Hizbullah’la tanıştı. Toplantılarına katıldı. İran’dan gelenlerle tanıştı. Verilen kitapları okudu.
Ve bu arada bu kez Hizbullah, kara çarşafa girmesini istedi.
Bocalama devresi yaşarken Ankara’da Ercüment Özkan’ın çıkardığı “İktibas” Dergisi çevresiyle tanıştı.
Bu tanışıklık İslam’a bakışını değiştirdi. İranlı kadınlar gibi kara çarşafa girmeyi reddetti. Hizbullah’la yolunu ayırdı.
Bu arada Konca Kuriş, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden bazı öğretim üyelerinin doktora tezlerini, kitaplarını okumaya başladı.
Bu arada...
Küçük teyzesi Necla 68 kuşağından sosyalistti. Fikirleri hiç uyuşmuyordu ama kadına bakışları aynıydı. Birlikte Mersin’de Bağımsız Kadınlar Derneği’ni kurup çalıştılar.
Teyzesiyle yoğun birlikteliği Konca Kuriş’i feminist görüşle tanıştırdı. Kadının İslam’daki yerini sorgulamaya başladı. Cesur çıkışlar yaptı:
? “İnsanlar; erkeklerin Kuran’da daha üstün olduğu mesajının verildiğine inanıyorlar. Ama böyle bir ayet yok.”
? “Kuran’ı erkekler yorumluyor; kadınlar çevirse çok farklı olur. Erkek egemenliğini yok etmek için Kuran’ı kadınlar da yorumlamalıdır.”
? “İbadetin Türkçe yapılmasında hiçbir mahzur yoktur.”
? “Kadın âdet dönemindeyken namaz kılıp oruç tutabilir.”
? “İslam’da kadına başörtüsü zorunluluğu yoktur.”
? “Kuran kadınların sadece göğüslerini kapatmasını emrediyor. Kuran’da çarşaf yoktur.”
? “Kadınlar ve erkekler cuma ve cenaze namazını birlikte kılabilirler.”
? “Günümüzde çokeşlilik doğru değil, üzerine kuma getirilenler gerekirse ve güçleri varsa boşanabilmelidir.”
Birgün...
İslam konusunda modernist görüşler dile getiren türbanlı bir kadın basının ilgisini çekti.
“Demek örtünen kadınlar arasında böylesine modernist düşünceye sahip birileri de varmış” diyen Yeni Yüzyıl Gazetesi Mersin muhabiri, Konca Kuriş’i, “İslami-Feminist” diye tanıtıp görüşlerini haber yaptı.
Star TV’de Hakan Aygün, Konca Kuriş’i ilk kez televizyon programına çıkardı.
Türbanlı bir kadının İslam’a getirdiği yorumlar ilgi gördü. Aslında söylediklerini daha önce Prof. Yaşar Nuri Öztürk gibi bazı ilahiyatçılar söylemişti. Ancak türbanlı bir kadının bunları dile getirmesi Konca Kuriş’i bir anda popüler yaptı.
Diğer yanda...
Konca Kuriş’in hayatı da ilgi gördü. Eve kapanan biri değildi; Mersin’de hem eşiyle birlikte ticaret yapıyor; hem beş çocuğuna bakıyor ve hem de şehirdeki tüm etkinliklere katılıyordu.
İçi-dışı birdi; samimiydi; herkesle hemen dost oldu; evini-sofrasını açtı. Tarikat mensupları da, solcu kadınlar da onu çok sevdi.
Ve o...
Birilerinin görüşlerinden çok rahatsız olacağını hiç tahmin etmedi; düşünemedi.
İdealistti ve herkesi öyle gördü; öyle bildi.
Sakıncasız konuştu. İslam’ın aydınlık yüzünü insanlara anlatarak, göstererek inancına hizmet verdiğini sandı.
“Aman dikkat et” diyenlere şaşırdı; “Ne var ki bu sözlerimde, kim benim inancımdan şüphe duyabilir ki, kim benim Müslümanlığımı sorgulayabilir ki” dedi hep.
Bilemedi.
Bir dönem birlikte mücahitlik yaptığı arkadaşlarının kendisine neler yapacağını hiç tahmin edemedi.
Hele hele bu derece cani olacaklarını anlayamadı.
Hizbullah’ın Beykoz’daki villasında ele geçirilen CD’lerin biri, Konca Kuriş’in sorgu kasediydi.
“Sorgulanmamın 38’inci günü” diye başlıyordu konuşmaya Konca Kuriş.
Kamera arkasında durup soru soranlara, hâlâ bildiklerini anlattıkça anlatıyordu. Sanıyordu ki ikna olacaklar.
Oysa hüküm verilmişti çoktan:
“İslam düşmanı ve laik-feminist Konca Kuriş, Allah ve Kuran-ı Kerim karşıtı fiilleri ve söylemleri nedeniyle, Hizbullah savaşçıları tarafından kaçırılarak üslerimizde sorgulanmıştır. Dinsiz-laik TC’nin resmi din söylemleri ile talimatları paralelinde hareket eden ve Siyonistlerce de kullanılan Konca Kuriş, Müslümanları şüpheye sevk edecek fiiliyatlara giriştiği için şeri hükümler gereği cezalandırılmıştır.”
Aradan 10 yıl geçti.
Konca Kuriş’i kaçıranlar, sorgulayanlar, boğanlar, bir evin bodrum katına gömüp üzerine beton atanlar bugün serbest. Onlar cezaevinden halay çekerek çıktılar.
Şimdi...
Birileri...
Vicdan sahipleri...
Grafiker Yahya’ya, babasıyla inşaatlarda çalışan Muzaffer’e, yeni evli Sırma’ya; üniversitede okuyan Cemal’e ve lise öğrencisi Selanur’a; yani Konca Kuriş’in yavrularına bunun hesabını vermelidir...
Bırakın onca vahşeti, onca cinayeti...
Öksüzlüğün, annesizliğin ne demek olduğunu birazcık biliyorlarsa, bu çocuklara yapılan yargısız infazın sorumluluğunu üstlenmelidir...
Yazının Devamını Oku

Uygarlık tarihini Kürtler başlattı!

Başlığa şaşırdınız mı? Şaşırmayın. Atı binek aracı olarak kim kullandı? Uygarlığın başlangıcı sayılan tekerleği kim icat etti? Yazıyı ilk kim keşfetti? Nuh Tufanı kimin efsanesi? Tarihte ilk yazılı antlaşmayı kim imzaladı? İlk şiiri kim yazdı? Rasathaneyi ilk kim kurdu? Gılgamış Destanı kimin eseri? Cirit kimin oyunu? Sazı ilk kim çaldı? Mevlânâ ve Hacı Bektaş’ı kim etkiledi? Tarikatları kimler kurdu? Alevilik nasıl doğdu? Ve onlarca akıldışı iddia... Mesele iki dil ve özerklikle bitecek mi sanıyorsunuz? Yeni polemiklere hazır olun. İşte bazıları...

Peşinen görüşümü yazayım:
Kim kendini hangi etnik gruba ait görüyorsa o kimliktedir. Yani “Ben Kürt’üm” diyorsa Kürt’tür.
Dil konusunda istediğiniz bilimsel çalışmayı yapabilirsiniz, ama biri “Bu benim dilimdir ve Kürtçedir” diyorsa, öyledir.
Ve ben hâlâ, kendi kaderini tayin hakkına inanırım...
Tamam. Şimdi istediğimi yazabilirim.
Gündemde, Kürtlerin iki dil ve özerklik talebi var.
Meselenin iki dil ve özerklikle biteceğine inanıyorsanız, yanılırsınız. Bu sadece başlangıçtır.

Yazının Devamını Oku

Annesi Tevfika bilinmeden Menderes anlaşılabilir mi

Başbakanların özel hayatları nerede başlar, nerede biter? Kamer Genç’in Meclis kürsüsünden rahmetli Adnan Menderes’in özel hayatıyla ilgili söylediği bir anekdot Genel Kurul’u karıştırdı; hükümetin bütçe konuşmasını etkiledi. Başbakan Erdoğan “CHP gereğini yapsın” dedi. Peki, bir başbakanı sadece siyaset dünyasındaki icraatlarıyla mı anlatmalıyız, yazmalıyız? Öyle düşünüyorsanız bu yazıyı hiç okumayınız...

TEVFİKA Hanım’ın babası Hacı Ali, Kırım Tatarı bir göçmendi. Tire’de büyük bir çiftlikte kâhyalık yaptı; çiftliğin dul hanımıyla evlenerek “ağa” oldu.
Dört çocuğu oldu: Sadık, Şükrü, Refik ve Tevfika.
Tevfika genç yaşında gönlünü Halepçizade İbrahim Edhem’e kaptırdı. İbrahim Edhem İstanbul’da hukuk öğrenimi görüyor ve yazları Aydın’daki Kızılseki çiftliğinde kalıyordu. Bu çiftlik Tevfika’nın ailesiyle oturduğu konağın tam karşısındaydı.
Yaz aşkı mektup yazmakla başladı. Sonra gizli buluşmalarla sürdü.
Araya öğrenim yılı girse de birbirlerini unutmadılar. İbrahim Edhem, Aydın Vilayeti Tahriratı Umumiye Müdürlüğü’nde kâtip olarak çalışmaya başlayınca evlenmeye karar verdiler.
İbrahim Edhem’in babası İsmail Efendi bu birlikteliği karşı çıktı; çünkü Tevfika veremdi. Ama oğlunun ısrarlarına dayanamadı ve Tevfika’yı istemek için Hacı Ali Ağa’yı ziyaret etti.
Bekledikleri yanıtı alamadılar; Hacı Ali Ağa kızını vermedi.

Yazının Devamını Oku

68 kuşağını iyi tanıyor musunuz

MHP Lideri Bahçeli son öğrenci eylemlerini 68 dönemine benzetti. 68 kuşağı üzerine bugüne kadar pek çok kitap, makale yazıldı; belgeseller, diziler, filmler çekildi. Ama bir konunun üzerinde nedense pek durulmadı. Bu nedenle 68 kuşağı sanki hep eksik anlatılmış gibi geliyor bana. Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, Sinan Cemgil, İbrahim Kaypakkaya ve nicelerini gerçekten tanıdığınızı mı düşünüyorsunuz? Gelin onların pek bilinmeyen yönlerini yazayım, kararı siz verin...

ARKADAŞIM dert yandı:
“Oğluma yatarken hikâye yerine bazı biyografiler anlatıyorum. Picasso, Maradona, Beethoven, Che, John Lennon, Marilyn Monroe gibi.
Geçen hafta nereden duydu ise Fransız İhtilali’ni anlatmamı istedi?
Anlattım. Ama anlatırken korktum! Aklıma Adnan Cemgil ve oğlu Sinan geldi. Korktum.”
Adnan- Nazife Cemgil çifti öğretmendi. 1940’lar başında DTCF’deki üniversite mücadelesinin önde gelen aydınlarıydılar.
Adnan Cemgil işsiz kaldı; hapis yattı, sürgüne yollandı.
Oğulları Sinan Cemgil o zorlu yıllarda 1944’te doğdu.

Yazının Devamını Oku

Ingiliz ‘WikiLeaks’inde ünlü Türkler

Vay efendim böyle küstah bir diplomat dili olur muymuş? Vay efendim dedikodular rapor haline getirilir miymiş? Vay efendim hakaretamiz yazışmalar diplomatlara yakışır mıymış? Bugünlerde WikiLeaks belgeleri nedeniyle “Vay efendim” ile başlayan cümleler kuruluyor. Çoğu ülke bu tür kripto arşivlerini belli bir zaman diliminden sonra araştırmacılara açıyor. Bakın İngiltere Dışişleri Bakanlığı arşiv belgelerinde tanınmış Türkler hakkında neler neler yazılmıştır.

WIKILEAKS belgeleri sayesinde ABD’nin Ankara büyükelçileri Eric Edelman, Ross Wilson ve James Jeffrey isimlerini ezberledik...
Peki Sir Percy Loraine (1880-1961) adını anımsıyor musunuz?
1933-39 yılları arasında İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi’ydi.
1938’de gizlilik kaydıyla Londra’ya gönderdiği, “Notes On Leading Turkish Person Alities” adlı raporunda, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin toplam 96 yönetici, gazeteci ve aydını hakkında ne yazdığını biliyor musunuz?
WikiLeaks tartışmalarına ışık tutması için bu rapordan -daha önce de bu sayfada özet vermiştim- örnekler sunayım.
Bakın Sir Loraine, tanınmış Türkleri Londra’ya tanıtırken nasıl bir üslup kullandı ve haklarında neler yazdı:
“Yunus Nadi Abalıoğlu: Gazeteci. Kısa boylu, şişmandır. Kelebek gözlük takar. Herhangi bir rüzgâra kapılmaya meyillidir. Vicdansız, alçak adamın tekidir.

Yazının Devamını Oku

Bu da benim sakıncalı listem

Nobel kazanmış yazar Naipaul’un ülkemize gelmesini engelledik. Avrupa’nın en iyi film ödüllerini almış Emir Kusturica’yı sınır dışı ettik. Reşat Nuri Güntekin’in “Yaprak Dökümü” ve Vedat Türkali’nin “Fatmagül’ün Suçu Ne?” eserlerinden uyarlanan dizileri “ahlaklı” bulmayıp, ekrandan kaldırmaya çalışıyoruz. Madem öyle, “Ahlak komitesine bir iyilik yapayım” dedim ve kendi yasak listemi yayınlamaya karar verdim! Bakın hangi ünlü isimler var listemde?..

Ahlak, aklın polisidir.
Hayatın içinde ne var ya da ne yoksa; hepsi edebiyatın/sanatın konusudur.
Siz sanata; otoriteye dayalı kendi ahlakınızı dayatırsanız bunun adı tüm dillerde aynıdır: Faşizm!
Aşağıda ironik bir yazı kaleme aldım.
İstedim ki, gerçekten neyi tartıştığımızın farkında olalım.
Ya da nereye gittiğimizin!..
Umarım bu şaka (ki bazıları ne yazık ki, akıl tutulması sonucu artık neyin şaka olduğunun bile farkında değil) gerçek sayılmaz!

Yazının Devamını Oku

Romantik bir solcunun portresi Ahmet Kaya

Balzac’ın “Gizli Başyapıt” eserinin kahramanı Frenhofer, “bir türlü anlaşılamayan ve bunun sonucu intihar eden” bir ressamdı. Hikâyesini Hürriyet’te yazmış ve şöyle bitirmiştim: “Frenhofer karakterini yaratan Balzac, bugün Paris’te Pere Lachaise Mezarlığı’nda yatıyor; biraz ilerisinde bizden iki ‘Frenhofer’ uyumaktadır: Ahmet Kaya ve Yılmaz Güney!” Ölümünün 10’uncu yılında Ahmet Kaya yine gündemde. Peki bugün Ahmet Kaya’yı ne kadar anlayabiliyoruz?..

28 EKİM 1957’de Malatya’da doğdu.
Babası Mahmut Kaya işçiydi. Kürt’tü. Annesi Zekiye ev hanımıydı, Erzurumlu Türk’tü. Mustafa, Nurcan, Emine, Songül’den sonra doğmuştu.
Çocukken lakabı dudaklarının iriliğinden dolayı “Loş Dudak” idi.
Dayısı Muzaffer Genç cümbüş, amcası Yusuf Kaya tambur çalıyordu. Kulağı müziğe yatkındı. İlk sazı/curayı babası 6 yaşında aldı. 15 günde çalmayı öğrendi. Yetenekliydi.
Sahneye ilk kez 9 yaşında, -1 Mayıs yerine o dönemde kutlanan- 24 Temmuz 1966’da Çalışanlar Bayramı’nda çıktı.
1972’de Mahmut Kaya Sümerbank’tan emekli olunca, çocuklarına daha iyi bir gelecek sağlamak için ailesini İstanbul’a taşıdı.
Almanya’da yaşadı

Yazının Devamını Oku

‘Türkiye, iran olmayacak’

Atatürk’ün böyle bir söz sarf ettiğini bilmiyordum. Okuyunca çok şaşırdım. Günümüz mitinglerinin vazgeçilmez sloganını Atatürk 86 yıl önce söylemişti. Peki, Atatürk bu sözü nerede, ne zaman, niye etti? “Bu adamlar burayı İran gibi mi yapmak istiyorlar” derken kimleri kastetti? Bu sözden hemen sonra medreselerin açılma talepleriyle ilgili Başbakan İsmet İnönü’ye niye şifreli telgraf çekti? Gelin meseleyi en başından ele alalım...



ÖNCE bir teşekkür notu yazmalıyım:
Aralarında, Feroz Ahmad, Sina Akşin, Alpaslan Işıklı, Şerafettin Turan ve Taner Timur gibi öğretmenlerimin bulunduğu bir grup aydın yıllardır “iğneyle kuyu kazar” gibi yapılan bir çalışmaya önderlik yapıyor.
Çalışmanın adı, “Atatürk’ün Bütün Eserleri”. (Kaynak Yayınları)
Atatürk’ün “özel arşivini” kronolojik bir sırayla derleyip toplayan bu eser 36’ncı cilde geldi. Her evde olması gereken bu eser sanıyorum, 50’nci cilde kadar ulaşacak.
“Atatürk’ün Bütün Eserleri” büyük devrimciyi yakından tanımak isteyenlerin birincil başvuru kaynağı olacak nitelikte.
Ben çok bilgi sahibi oldum.
Mustafa Kemal’in, “Türkiye, İran olmayacak” şeklinde bir sözü olduğunu bilmiyordum. 17’nci ciltte karşıma çıktı.
‘İran gibi mi
yapacaksınız’
Tarih: 18 Eylül 1924/images/100/0x0/55ea971bf018fbb8f889e8b2
Yer: Rize
Mustafa Kemal eşi Latife Hanım’la birlikte bir gün önce saat 18.00’de Rize’ye gelmişti. Valiliği, belediyeyi ve garnizonu ziyaret ettikten sonra geceyi Rize’nin tanınmış isimlerinden Mehmet Mataracı’nın konağında geçirdi.
Sabah saatlerinde “Gazipaşa” ve “Cumhuriyet” adı verilen iki çeşmeyle bir abidenin açılışını yaptı.
Dinlenmek üzere valiliğe geçti. Burada sevgi gösterisinde bulunan halkı selamladı.
Saat 14.30’da Hamidiye gemisiyle Giresun’a hareket edecekti. Halkın alkışları ve idman Yurdu’nun bandosuyla valilikten uğurlanırken yanına iki müftü yaklaştı.
Bundan sonrasını Cumhuriyet Gazetesi’nin muhabirinin yazdıklarından okuyalım:
“Paşa Hazretleri’nin hükümet dairesinden dönüşleri esnasında Rize ve Atina (yeni adı Pazar-SY) müftüleri tarafından kendilerine bir dilekçe verilmiştir. Dilekçede medreselerin tekrar açılması talep ediliyordu.
Reisicumhur Hazretleri, dilekçe muhteviyatını öğrenince asabileşmişler ve müftülere hitaben:
‘Tevhid-i tedrisat mı istemiyorsunuz? Bu millet mektep yapmayacak mı? Şimdiye kadar geri kalmamızda en büyük etkenin ne olduğunu bilmiyor musunuz? Hayır medreseler açılmayacak!’
Buyurmuşlar ve halk tarafından alkışlanmışlardır. Paşa Hazretleri hitabelerine devam buyurarak:
‘Geçiminizi mi düşünüyorsunuz? Müsterih olun, ibadetinizle uğraşın. Bırakın milleti. Yoksa bu kararı veren Meclis’te sizden büyük âlimler mi yok? Millet bildiği gibi yapacak.’
Paşa Hazretleri tekrar şiddetle alkışlanmışlardır ve müteakiben Vali Bey’le bir müddet konuşmuşlar ve bu arada, ‘Bu adamlar burasını İran gibi mi yapmak istiyorlar?’ demişlerdir. Ahali, müftüleri kınamış ve Gazi’nin hitabesinden çok memnun olmuştur.” (20 Eylül 1924, Numara 134, Cumhuriyet)
‘İranlılardan
ibret almadınız mı’
Demokrat Parti milletvekili Mehmet Fahri Mete ise tanık olduğu bu olayı, bir arkadaşına yazdığı, 1 Ekim 1925 tarihli mektubunda şöyle anlattı:
“(...) Mustafa Kemal Paşa Hükümet Konağı’na giderken okul öğrencilerinden birisi tarafından vuku bulan isteklerine karşılık olarak ‘Arzularınız yapılacaktır’ demekle yetindi ve vilayet makamına çıktı. Buradan adliye dairelerinin bulunduğu orta kata inerken, merdivende Rize ve Atina (Pazar) müftüleri tarafından kendisine bir dilekçe sunuldu. Dilekçeyi dikkatle okudu ve birdenbire bu müftülere dönerek aşağıda yazılı sözleri yavaş yavaş artan bir şiddet ve asabiyetle söyledi:
‘Medreselerin tekrar açılmasını istiyorsunuz. Ankara’da bulunan vekilleriniz sizler kadar düşünemiyor mu? Eğer kendi şahsınızdan, kendi hayatınızdan, kendi geçiminizden endişe ediyorsanız, buna imkân yoktur. Siz ibadetle meşgul olunuz. Böyle şeyler düşünmekte mana yoktur. Bu Tevhid-i Tedrisat Kanunu icabınca medreseler açılmayacaktır. Bu bir kanundur. Bu, şunun veya bunun demesiyle değişemez ve değişmeyecektir. Alınız dilekçelerinizi!’
Valiye de:
‘Bunlar İranlılardan ibret almadılar mı? Bunlara bu ciheti anlatın’ dedi.
Bu sözler sürekli alkışlarla karşılandı.”
Neden İran
örneğini verdi
Mustafa Kemal niye İran’ı kötü örnek olarak göstermişti?
O dönemde İran’da neler olmuştu?
Rıza Şah, İngilizlerin desteğiyle İran’da darbe yaptı. Ordu Komutanlığı, Savunma Bakanlığı derken Başbakan oldu.
Kaçar Hanedanı’nın gücünü yok etmek için Cumhuriyet ilan etmek istedi. Dava arkadaşları modernistler ülke genelinde cumhuriyet propagandası yapmaya başladı. Ancak cumhuriyetin kurulmasına (İngilizlerin kontrol ettiği) mollalar karşıydı ve bunlar eğitimsiz halkı kışkırttılar.
Cumhuriyet hayalinin gerçekleşmeyeceğinin farkına varıp, iktidar gücünü elinden kaçırmak istemeyen Rıza Şah, toprak ağaları ve mollaların desteğiyle krallığını ilan etti. Meclis’te İslam yasalarını koruyacağına ve hiçbir değişiklik yapmayacağına yemin etti.
İşte...
Bir yıl önce cumhuriyeti ilan eden Mustafa Kemal, medreselerin açılmasını isteyen hocalara kızıp, bu nedenle “Türkiye, İran olmayacak” demişti.
Ve bu sözünün hep arkasında duracaktı.
Şöyle ki...
Hayat boyu
reisicumhurluk
teklifi
Tarih 25 Eylül 1935.
Dönemin Akşam, Son Posta, Cumhuriyet gibi gazeteleri, Atatürk’e hayat boyu reisicumhurluk teklifi yapılacağını yazdı.
Bunu Atatürk’e de sordular. Yanıtı şu oldu:
“Bana öteden beri bu ve buna benzer tekliflerde bulunanlar çok olmuştur. Siz ve kamuoyu bilmelisiniz ki, bu yoldaki teklifler hoşuma gitmemiştir ve gitmez.
Benim gayem Türkiye’de, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde millet hâkimiyetini takviye etmek ve ebedileştirmektir. Dediğiniz gibi bir teklifi, benim idealimi cidden rencide eden bir manada görürüm. Bu noktada şu veya bu yorumlara giden sözlerin manasını, beni iyi tanımış olan Türk milleti benden daha iyi takdir eder.”
Bu ara bilgiden sonra tekrar Rize’ye dönelim. Bakalım sonra neler oldu?
İsmet Paşa’ya
şifreli telgraf
Mustafa Kemal medreselerin yeniden açılması talebine çok kızdı. Hamidiye gemisine çıkar çıkmaz hemen başvekil İsmet Paşa’ya şifreli bir telgraf yazıp gönderdi.
“Bugün Rize’den ayrıldığım sırada Rize ve Atina müftülerinin temsil ettiği bir hoca heyeti, bütün memleket ve civar halkı önünde kapattırılan medreselerin açılmasını dilekçeyle talep ettiler.
Dilekçeyi okuduktan sonra çok kızdım. Yüksek ve şiddetli bir sesle kendilerini azarladım ve memleketin, milletin şimdiye kadar felaketi sebeplerinin kendileri olduğuna işaret ettim.
‘Mektep istemiyorsunuz! Halbuki millet onu istiyor. Bırakınız. Artık bu zavallı millet, bu memleketin evlatları yetişsin. Medreseler açılmayacaktır. Millete mektep lazımdır’ diye bağırdım.
Bütün halk ve mektep talebesi ‘bravo’ sesleri ve heyecanlı alkışlarla karşıladılar. Ayrılmamdan sonra bu hocalara halkın bir fenalık yapmalarından korkarım.
Buna karşılık, Rize’deki liseyi canlandırmak elzemdir. Mektep binası ve eğitim aletleri yoktur.
Hocaları çok olan bu muhitte ilim irfan teşkilatımızın süratle faaliyete başlaması pek lüzumludur.
Burada Osman Ağa’nın oğlu İsmail Bey, yirmi bin liralık bir mektep binası yapmak üzere imiş. Bunu taltif ederek, işin hızlandırılması ve hemen eğitim aletleri göndermek ve fazla alaka göstermek suretiyle, halkın taassuba karşı gösterdiği fiili tezahüre karşılık vermek icap eder.” (Cumhurbaşkanlığı Arşivi, A: 4, D: 81, F: 2-394, 2-395)
Yazımıza bir notla başladık. Ve bir not ile bitirelim:
Krallığı, halifeliği elinin tersiyle itekleyip ülkesine cumhuriyet rejimi getiren Mustafa Kemal başarılı oldu mu?
Kuşkusuz oldu.
Cumhuriyet “çıtkırıldım” değildi.
Peki, Cumhuriyet’in devrimleri korunabildi mi?
Atatürk’ün hassasiyeti anlaşılabildi mi?
Bakınız:
Mustafa Kemal’in evinde kaldığı Rizeli Mehmet Mataracı, bir yıl sonra Şapka Kanunu çıktığında, İstanbul’dan hemen 10 adet şapka getirtti. Hemşerilerine dağıttı. Rize’nin çağdaş bir şehir olması için ömrü boyunca çabalayan Mehmet Mataracı’nın adı, bugün şehirde nereye verildi bilir misiniz: “Mehmet Mataracı Kız Kuran Kursu!”
Başka söze gerek var mı?

ATATÜRK’ÜN MUSUL ÇÖZÜMÜ/images/100/0x0/55ea971bf018fbb8f889e8b4

‘ALALIM KURTULALIM’

Yıllardır Kürt sorunu gündemimizden düşmüyor.
Bugünlerde ateşkes, özerklik vs. konularını tartışıyoruz. “Verelim kurtulalım” diyenler de seslerini çıkarmaya başladı.
Atatürk’ün bu konuda görüşü neydi?
“Alalım kurtulalım!”
“Atatürk’ün Bütün Eserleri” ciltlerinden altını çizdiğim bazı bilgileri sizlerle paylaşayım...
Yıl: 1922.
ABD’li Gazeteci Edward King çalıştığı United Pres adına, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın başkomutanı Mustafa Kemal ile bir röportaj yapmak istedi. Coğrafi şartlar ve savaş durumu bu röportajın gerçekleşmesini engelliyordu. Sonunda yol bulundu; King sorularını yazıyla Ankara’ya gönderdi. 5 sorusu vardı. 3’üncü soru ve yanıtı İkdam Gazetesi sansür etti. (2 Kasım 1922, No: 9205)
Neydi o soru ve yanıtı:
? Kürdistan petrol arazisini talep edecek misiniz?
? Musul vilayeti milli sınırlarımız dahilindedir.
Aynı yıl Amerikalı gazeteci Richard Eaton da Mustafa Kemal’le röportaj yaptı.
Görüşme Türk ordusu İzmir’e girdikten hemen sonra, 13 Eylül 1922’de gerçekleşti.
? Ekselans, İstanbul’u almak ve Üsküdar üzerine yürümek istediğinizi söylüyorlar. Kazandığınız zaferden sonra ilk projelerinizin neden ibaret olduğunu sorabilir miyim?
? Bütün Türk toprakları kurtulmadıkça durmayacağım.
? Paşa hazretleri Türk toprakları derken ne murat ediyorsunuz?
? Avrupa’da İstanbul ve Meriç’e kadar Trakya; Asya’da Anadolu, Musul arazisi ve Irak’ın yarısı.
Yıl: 1925.
Mustafa Kemal, Musul konusunda L’Humanité ve Le Temps gazetelerine de demeç verdi. Şöyle dedi:
“Musul Türk’tür. Bu hakikati hiçbir şey değiştiremez. Bize hakkaniyetle muamele edilmiş ve bilhassa Musul halkının görüşü alınmış olsaydı, Cemiyeti Akvam usulüne tabi olmayı kabul ederdik.
Cemiyeti Akvam, adaletin kefili olduğunu ilan ettiği prensiplerini aleyhimize ihlal ettiğinden, kendimizi her türlü mecburiyetten azade kabul ediyoruz.
Musul vilayeti büyük petrol zenginlikleri ve bir stratejik set olması itibariyle bizim için esaslı bir ehemmiyete sahiptir. Avrupa’daki bütün milli sınırlar bugün stratejik değerlendirmeler üzerine kuruludur. Bizim aynı prensibi kabul etmemize neden engel olunsun?
Biz zengin değiliz. Lakin ordumuz hazırdır ve morali mükemmeldir. Şayet bize meydan okunursa -zaten böyle bir şey muhtemel değildir- buna karşılık vereceğimizden emin olunuz.”
Mustafa Kemal Musul konusunda çok kararlıydı.
Mustafa Kemal, Ulusal Kurtuluş Savaşı döneminde Acemi Paşa ile birlikte Musul’un Türk idaresinde kalması için mücadele veren, Kerkük merkezinin reisi Seyyid Muhammed Cebbari ve akrabalarına bir mektup yazıp gönderdi:
“Memleketin ayrılmaz bir parçası olan Musul’un ve Musul ahalisinin yakında kurtulacağına inanılarak ve itimat olunarak öteden beri devam eden mücahedelerinizde kararlı olmanızı gelecekteki selamet ve saadetiniz namına malum olan hamiyetinize terk eylerim.
Türkiye hükümetinin şefkati ve Musul’un hükümetimize aidiyeti hasebiyle yakın gelecekten asla ümit kesmeyerek zulümlere karşı yüksek bir mücadele ile aydınlık bir gelecek temin olunması din kardeşlerimizin huzur ve saadeti için kıymettardır.
Kurtuluş günleri yakındır. Kurtuluş güneşinin doğuşunun sabırla beklenilmesini hatırlatır. Cenabı Vacib-ül vücud’dan (varlığı lüzumlu olan Allah’tan) herkese muvaffakiyetler dilerim.” (1 Ağustos 1925)
Boğazlar meselesi ve Hatay sorununu çözen Atatürk’ün ömrü Musul’u topraklara katmaya yetmez.
Ama...
Musul’un alınmasını vasiyet ettiği söylenir.
Yani Atatürk, “Al kurtul”dan yanaydı!
Yazının Devamını Oku

‘Şairler hücresi’ kimi öldürecekti

Taksim’de canlı bomba terörü yaşandığı saatte, bir Osmanlı şairinin biyografisini okuyordum. Ne tesadüf ki, kitap edebi anılarla dolu değildi; şair eylem adamıydı. Suikast bile planlamıştı. Hatta fikrini -aralarında Tevfik Fikret’in de bulunduğu- bazı edebiyatçı arkadaşlarına söylemişti.

Ve suikast için gizlice buluştuklarında kimin neyi savunduğunu da not almıştı. “Şairler Hücresi” tarihin seyrini değiştirecek suikastı
nasıl tartışmıştı...

TAKSİM ’de canlı bomba terörü gerçekleştiğini öğrendiğimde elimde “Son Jön Türk Kalesi: Ahmet Kemal Akünal” adlı biyografi kitabı vardı. (Derleyen M. Kayahan Özgül, Kitabevi) Bu kadar tesadüf olmaz; tam da şair Ahmet Kemal’in, Sultan II. Abdulhamid’e düzenleyeceği suikast planıyla ilgili bölümü okuyordum.
Servet-i Fünun yazarı Ahmet Kemal defterine bakın suikastla ilgili neler yazdı:
“Benim Tartaksiyon Cemal Paşa adında bir eniştem vardı. Halamın kocasıydı. Eşi diyemiyorum, çünkü eşi değil, kocasıydı. Sultan Abdulaziz’in mabeyincilerinden Ahmet Bey’in oğlu idi. Harbiye Mektebi’nden çıkınca babasının iltimasıyla Avrupa’ya ataşe militer yolladılar. Oralarda yirmi-otuz sene oturdu. Nüzul isabet etti, ancak bu suretle İstanbul’a döndü.(...)
Kimseye zarar vermeden Abdulhamid’in teveccühünü ve atıfetini kazanmaya çalışırdı. Mesela kötürüm olduğu halde, her cuma selamlığına koşar ve efendisine görünür idi. Abdulhamid buna bir nefer tahsis etmişti. İnişte, yokuşta, kalkışta, oturuşta Paşa’yı bu nefer sırtında taşırdı. Hulasa eniştem Abdulhamid’in emniyet ettiği bir adamdı.”
Hücre toplantısı

Yazının Devamını Oku

Cumhuriyet’in ilk şehidi boynu kırılarak öldürüldü

Başbakan Erdoğan’ın, “Bu Cumhuriyet çıtkırıldım Cumhuriyet değildir” sözü haftaya damgasını vurdu. Bu hafta Cumhuriyet kavramı-tanımı üzerine bir yazı kaleme almayı düşünüyordum. Başbakan’ın bu sözü beni tarihin sararmış sayfalarına götürdü. Ali Haydar Mithat’ın 1872-1946 yıllarını kapsayan “Hatıralarım” kitabını yeniden okudum. Bakın yazar, Cumhuriyet’in ilk şehidi olan babasının yargılanıp ölüme götürüldüğünü nasıl anlatıyor...

TARİH: 27 Haziran 1881. Pazartesi.
Yer: Yıldız Sarayı.
O gün sarayın bahçesindeki Malta Köşkü’nde tarihi bir duruşma vardı.
Mahkeme, 1876’da cunta kurup darbe yaparak, Sultan Abdulaziz’i öldürdüğü iddia edilenleri yargılayacaktı.
Diyeceksiniz ki, “Darbe 5 yıl önce olmuş niye şimdi yargılıyorlar?” Sonra ekleyeceksiniz, “Padişah Abdulaziz intihar etmemiş miydi?”
Bu konuya geleceğiz. Önce mahkemeyle ilgili bilgiler vereyim:
Mahkeme yeri dikkatinizi çekti mi; Yıldız Sarayı’nda oturan II. Abdulhamid mahkemenin kendi kontrolünde olmasını istiyordu. Mahkeme heyetini de zaten kendisi seçmişti.
Mahkeme Başkanı kimdi dersiniz? Davanın “1 Numaralı Sanık”ının Tuna Valiliği döneminde, yolsuzluk yaptığı için kadılık görevinden aldığı Sururi Efendi! Sanki “öcünü alsın” diye mahkemeye başkan yapılmıştı.
Mahkeme heyetinin üyelerini yazarak işi uzatmaya gerek yok.
Yalnız, Mahkeme Başkanı’nın hemen arkasındaki koltukta oturan birini yazmalıyım: Adliye Nazırı Cevded Paşa! O da, yenilikçilerin önderi “1 Numaralı Sanık” ile yıllarca ideolojik kavga eden gelenekçilerin lideriydi.
Sanıkların avukat tutmalarına izin verilmedi. Onları savunacak avukatları doğrudan doğruya Adliye Nezareti (Adalet Bakanlığı) seçti. “1 Numaralı Sanık” avukatı reddetti.
Duruşma salonu yerli ve yabancı gazetecilere açıktı; yalnız yabancı gazetecilerin tercüman getirmesine izin verildi! Ayrıca yazılan haberler sansürden geçmek zorundaydı!
Duruşma günü
Saat 09.00 gibi 11 sanıklı dava başladı.
Kimlikleri soruldu.
İddianame okundu: 1876 darbesini yapanlar bazı tetikçileri görevlendirerek devrik Sultan Abdulaziz’i öldürmüşlerdi.
İddianame öyle gizli tanıklara filan dayandırılmadı. Bizzat sanıklardan Pehlivan Mustafa, Boyabatlı Hacı Ahmed ve Cezayirli Mustafa itiraf edip “Öldürdük” demişlerdi. İfadelerinin ne derece doğru olduğuna değineceğiz.
Ancak bu itiraflar üzerine, başsavcı Latif Bey şu iddiayı öne sürdü: “Bunlar tek başlarına böyle cinayet işleyemezler, mutlaka darbeyi yapan cuntacılardan emir almışlardır!” Tanışıklığa ilişkin bilgi/belge yoktu ama zaten bu delilleri arayan da yoktu!
Saat 14.00’te, “1 Numaralı Sanık ” a söz verildi.
İlk sözleri şöyle oldu:
“Cenab-ı Hakk’a şükrediyorum, böyle bir mahkemeye hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet ve ülkede fesat çıkarmak gibi bir suçla davet edilmedim. Buraya gelişimin nedeni milletime ve vatana sevgimdir.”
Bu sözlerin sahibi “1 Numaralı Sanık ” yıllarca valilik, bakanlık ve sadrazamlık yapmıştı.
Mahkeme Başkanı Sururi Efendi sertçe araya girerek, “İddianameye ne diyeceksiniz” diye sordu.
“Yalnız iki yerini doğru buldum” diye yanıt verdi, “birincisi iddianamenin başındaki Besmele, ikincisi ise iddianamenin altındaki tarih!”
Ardından iddianamede 93 yalan ve yanlışın olduğunu söyledi. Bunların görüşülmesini istedi ama mahkeme buna izin vermedi. Sadece sorularını yanıtlaması istendi.
Sanıkların ifadelerinin sobalarda yakılarak, lağımlara sokulup, aç susuz bırakılarak alındığını söylemek istedi, susturdular. Aksine sanıklar padişah tarafından gönderilen kuzu etiyle beslenmişti!
İddia makamı duruşmaya bazı tanıklar da getirdi.
Tanıklardan biri Abdulaziz’in hekimbaşısı Dr. Marko Paşa idi. “Cinayeti” Boğaz’ın karşı yakasından gördüğünü söyledi! Abdulaziz’in sadece bileklerinde değil kalbi üzerinde de yara olduğunu söyledi.
“Neden bu durumu ölüm raporunuzda belirtmediniz” diye sorulunca sustu kaldı. Kendisini Meclis-i Ayan’a seçen II. Abdulhamid’e olan vefa borcu nedeniyle böyle ifade verdiği çok sonra anlaşılacaktı.
Yabancı doktorların da katıldığı otopsi raporunda, oybirliğiyle Abdulaziz’in intihar ettiği yazılıydı; ama 5 yıl önceki bu belgeyi şimdi hatırlayan yoktu!
Yandaş gazeteciler
Mahkeme iki gün sürdü; 29 Haziran’da kararını açıkladı: İdam.
Aslında tüm süreç çok önceden planlanmıştı; senaryo çok önceden yazılmıştı.
Öyle ki:
“1 Numaralı Sanık” için basında yıpratma kampanyası başlatıldı. Bunun başını II. Abdulhamid’in “beslemesi” Tercüman-ı Hakikat çekti.
İlginçtir: Gazetenin sahibi Ahmet Mithat Efendi’yi elinden tutan ilk kişi, dönemin Tuna Valisi “1 Numaralı Sanık” idi.
Ahmet Mithat ilk gazetesi Tuna’yı onun sayesinde çıkarmıştı. Keza “1 Numaralı Sanık” Bağdat Valiliği sırasında da Ahmet Mithat’ı yanında götürüp gazete çıkarmasını sağladı. Sadece onu değil, ağabeyini de yanına alıp paşalığa kadar yükselmesini sağlamıştı.
Ve en acıklısı; adını vermişti!
Ahmet Mithat gazetesinde bir dönem hamiliğini yapan bu kişiyi itibarsızlaştırma kampanyasının başını çekiyordu. Ama korkaktı, yazılarına adını koyamadı. Örneğin, 20 Mayıs 1881’deki imzasız yazısının bir örneğini de II. Abdulhamid’e göndermişti. Ama imzalı olarak! Bu durum gerici isyanı bastıran Hareket Ordusu’nun 1909 Yıldız Sarayı Baskını’nda ele geçirdiği belgeler arasından çıkacaktı.
‘Aman dikkat!
Cumhuriyet’i
ilan edecek’
Peki ne olmuştu da...
Bir dönem iktidarın gözdesi olan, 1876 Anayasası’nı hazırlayan bu devlet adamı, 5 yıl sonra “1 Numaralı Sanık” oluvermişti?
Hakkındaki iddia müthişti: Cumhuriyetçiydi!
Osmanlı saltanatına son vererek Cumhuriyet ilan edeceği söylentisi çıkarıldı. Güya “Osmanlı’dan artık hayır gelmeyeceğini ve Cumhuriyet rejimine geçilmesinin ihtiyaç olduğunu söylüyor”du.
“Cumhuriyetçi” olduğunu II. Abdulhamid’in kulağına söyleyenlerin başında, Yıldız Sarayı’ndaki mahkemeyi yakından takip eden Adliye Nazırı Cevded Paşa vardı. (Saraya “Cumhuriyetçi” jurnalini yapan ilk kişi ise Zaptiye Nazırı Ömer Fevzi Paşa idi.)
“Cumhuriyetçi” olmakla itham edilen “1 Numaralı Sanık” önce yurtdışına sürgüne gönderildi. Oradaki politikacılarla görüşmelerinden rahatsızlık duyulup Girit’te zorunlu ikamete mecbur edildi. “Gitme, öldürülürsün” uyarılarını dinlemedi, adaya gitti.
Burada “hürriyet kahramanı” sloganlarıyla karşılanması ve halkın büyük sevinç göstermesi üzerine iki ay sonra Suriye Valiliği’ne atandı. Şam’da da büyük bir coşkuyla karşılandı. Burada da fazla kalamadı; çünkü dedikodular çıkmıştı: Kavalalı Mehmet Ali Paşa gibi, Suriye’nin özerkliğini isteyip sonra bağımsızlığını ilan edip Cumhuriyet ilan edecekti!
Tayini hemen Aydın-İzmir Valiliği’ne çıkarıldı.
Ve sonra Abdulaziz’in intihar etmediği, öldürüldüğü haberleri basında çıkmaya başladı. Ardından yargılanmak üzere İstanbul’a getirildi.
İdama mahkûm edilen “1 Numaralı Sanık” cumhuriyetçi miydi?
“Cumhuriyet” kavramı o dönem Osmanlı aydınlarına yabancıydı. Ancak başta “1 Numaralı Sanık” olmak üzere Batı fikirlerine yakın münevverler “kul ve tebaa” ilişkisine kafa yoruyordu. Modern devletin temelini “kanun önünde eşit vatandaş”ın oluşturduğuna inanıyorlardı.
Kuşkusuz bunu en iyi cumhuriyet rejimi sağlayabilirdi.
“1 Numaralı Sanık” ağzına hiç “Cumhuriyet” sözcüğünü almamıştı ama ileri sürdüğü fikirler Cumhuriyet’le örtüşüyordu.
Sonunda...
Taif Zindanı’nda boynu kırılarak öldürüldü. Resmi raporlara “şirpençe hastalığından öldüğü” yazıldı.
Sanıyorum “1 Numaralı Sanık”ın kim olduğunu biliyorsunuz, Mithat Paşa.
İstedim ki:
Bugün “çıtkırıldım olmayan” bu güçlü Cumhuriyet’in temelinde, softalar tarafından boynu kırılarak öldürülen, yenilikçi Mithat Paşa’nın olduğu gerçeği unutulmasın...

İki Cumhuriyet öncüsü

MİTHAT PAŞA-ATATÜRK ARASINDAKİ FARK NEDİR


ÖNCE bir tespiti yazalım:
Mithat Paşa’nın öldürülmesi dönüm noktası oldu; bundan sonra üst düzey yönetici aydınlarla yenilik arayışları son buldu.
Bu canilikten sonra üst düzey yönetici-paşa vb. yenilik hareketlerinden uzak durdular. Yani Mithat Paşa aydını öldürendir.
Mustafa Kemal Paşa ise aydını diriltendir.
Gelelim bir başka sorunun yanıtını aramaya:
Mithat Paşa niye yenildi?
Kuşkusuz tarihi şartların bunda payı vardır.
Fakat kişilik özelliklerini de hiç göz ardı etmemek gerekir.
Mithat Paşa aşırı gururluydu.
Mithat Paşa uysaldı.
Mithat Paşa naifti.
Mithat Paşa pasifti.
Mithat Paşa hiç ketum değildi.
Mithat Paşa’nın, -Ziya Paşa’nın ifadesiyle- aşırı güveninin ardında korkaklığı vardı.
Ve... Mithat Paşa da liderlik vasfı yoktu.
Bu nedenle tarihi fırsatları yakalayıp değerlendiremedi.
Hep uzlaşma arayışında oldu.
Bu nedenlerle iktidarı kendi elleriyle verdi.
Oysa...
Mithat Paşa’nın sahip olduğu güçlerin biri bile Mustafa Kemal’de yoktu.
Mithat Paşa’nın arkasında dönemin yenilikçi hareketlerine hayat veren öğrenciler, memurlar ve kimi paşalar vardı.
Mustafa Kemal’in arkasında ne vardı: İşgal altında harap bir ülke, çökmüş bir halk, işbirliği arayan mandacı aydınlar, bocalayan yöneticiler ve silahı alınmış genç subaylar.
Diyeceksiniz ki, “Peki Mustafa Kemal nasıl başardı?”
Nasıl “yapan-kuran devrimci” oldu?
İyi bir asker olduğu için mi?
Yetişmiş bir aydın olduğu için mi?
Devrimci olduğu için mi?
Karizmatik bir lider olduğu için mi?
Liderliğin en temel şartı nedir bilir misiniz:
Gerçekçi olmak!
Mustafa Kemal’in tüm niteliklerine temel teşkil eden özelliği rasyonel olmasıdır.
Gerçekle yüzleşmeyi bilmesidir.
Hani bugün söyleyip yazıyorlar; “Lozan hezimettir” diye! Veya, “Selanik’i niye almadık” diye.
İşte meselenin bamteli burasıdır.
Temelsiz “kendini üstün görme duygusu” Osmanlı’dan günümüze mirastır. Bu gerçekle bağı olmayan duygu zamanla bizi hastalıklı bir gurura götürüyor.
Batılılar buna “Türk zihniyeti” diyor. “Haşmet” ve “şan” duygusunun hâkim olduğu saplantılı bir zihniyet!
Bilirsiniz, Osmanlı hazinesi tamtakırdır ama zengin hediyeler dağıtılırdı. Bu halka da sindi, “Aman yoksulluğumuz belli olmasın” utangaçlığı.
Avrupalıların bir sözü var: “Mal der Hindistan, akıl der Frengistan, şan der Osman!”
Kimileri ise “Acem palavracılığı” teşhisi koyuyor bu duygusal hastalığa.
Örneğin İttihatçılar...
İdealisttiler ama hiç gerçekçi değillerdi, hâlâ imparatorluk hayalleri kuruyorlardı. Batı gelişmişliğine; değişen üretim biçimlerine, modern devletin doğuşuna kafa yormadılar hiç.
Ne değişti ki bugün?
Hâlâ dış politikada, yüksekten konuşmayı, suçlamayı ve tehdit etmeyi iyi siyaset sanıyoruz. Küsmeye-darılmaya bayılıyoruz. 100 yıldır en sık yaptığımız eylemimiz sürekli başarısız ambargolar koymak değil mi?
Gerçekçilikten uzak bu yücelik saplantısı kompleksimiz haline dönüştü.
Büyük konuşup küçük davrananların acı mirasından hiç ders almıyoruz.
Uzatmayayım.
İşte bu içi boş hayali yıkan adamdır Mustafa Kemal Atatürk.
Gerçeklik duygusudur onu zafere götüren.
Mithat Paşa ile kişilik özelliklerini bir yana bırakalım, aralarındaki en temel fark budur işte.
Bu nedenle biri kaybetmiş ve bunu canıyla ödemiştir; diğeri ise zafer kazanmıştır.
Yazının Devamını Oku