Kim bu reklam yazarları?

ANADOLU Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nden Sinan Ergüven, Prof.Dr. Haluk Gürgen’in yönetiminde çok ilginç bir araştırmaya imza atmış.

Ergüven, Reklamcılık Vakfı’nın yardımlarıyla Türkiye’nin 42 önemli reklam ajansından seçtiği 100 metin yazarına anket uygulayarak Türkiye’deki reklam yazarlarının profilini ortaya çıkarmış. ‘Pazar pazar bize ne reklam yazarlarından çok mu önemli?’ demeyin. Reklam yazarları çok önemli insanlar. Sayıları az ama yarattıkları televizyon, gazete, dergi radyo reklamları ile ‘tüketim ve kültür’ hayatımızı çok derinden etkiliyorlar.

Ergüven’in araştırmasına göre; reklam yazarlarının % 79’u 20-35 yaş aralığında. % 63’ü erkek. % 70’i Büyükşehir ve yurtdışı doğumlu. % 9’u lise, % 91’i üniversite mezunu, % 13’ü de yüksek lisans yapmış. Reklam yazarlarının % 77’si üniversitelerin sosyal bilim alanından mezun. İletişim Fakültesi mezunlarının oranı ise % 33. % 98’i en az bir yabancı dil biliyor. Yabancı dili İngilizce olanların oranı ise % 95.

Gördüğünüz gibi reklam yazarları genç ve okumuş-yazmış çocuklar. Ancak % 56’sı şu sıralar fazla okumaya zaman ayıramadıklarını söylüyorlar. % 49’u düzenli olarak Lürzer’s Archive isimli mesleki dergiyi takip ediyor. % 91’i de reklam fikirlerine esin kaynağı olsun diye sürekli sinemaya gidiyor. Reklam yazarlarının % 26’sı en fazla rock ve heavy metal, % 22’si caz, % 20’si ise yabancı pop dinliyor. Dinlemekten en fazla keyif aldıkları radyo Açık Radyo (% 18), okumaktan en fazla keyif aldıkları gazete ise Hürriyet (%47). Keyif alınan gazete sıralamasında ikinci gazete Radikal ( % 31).

Siyasi görüşleri sorgulandığında kendini solcu olarak tanımlayanların oranı % 30, liberal tanımlayanların oranı % 29. Apolitik olarak tanımlayanların oranı ise % 22. Siyasi görüşlerle ilgili sonuç çok ilginç. Türk reklamcılığının babaları ‘sol’ görüşlü entelektüellerdi ama görülen o ki onların çocukları ‘sol’ mirası reddedip piyasa ekonomisine entegre olmuşlar bile.. Ancaaak.. Bazıları da diyor ki: ‘ Yeni nesil reklam yazarlarından bir Haluk Mesci, bir Nazar Büyüm bir Ersin Salman çıkmıyor. İyi gitmeyen bir şeyler var!’ Siz ne dersiniz?

Aspirin: Kendi başarısının kurbanı!

ÖNÜNE
gelen ‘Artık geceleri yatmadan önce bir bebe aspirini alsan iyi olur. Kanı sulandırıyor, kalp krizini önlüyor’ diye öğüt veriyor. Ben de onlara ‘Kardeşim eğer aspirin kalp krizini önlese prospektüsünde yazar. Yazıyor mu?’ diyorum. Onlar da ‘Ama doktorum söyledi ben her gece alıyorum’ diye kendilerini savunuyorlar.

Neyse ki beni destekleyen bir kitap çıktı da rahat ettim. Diarmuid Jeffreys İngiltere’de piyasaya yeni çıkan kitabında Aspirin’in ne kadar güçlü bir ilaç olduğundan, Asprin üzerine 25.000’den fazla bilimsel araştırma yapıldığından ve bir trilyon adetten fazla tüketildiğinden söz etmekte. Jeffreys'e göre Aspirin sadece ağrı dindirme özelliği nedeniyle bu kadar çok satmıyor. Aspirin’in hem kalp krizi hem bazı kanser türlerine karşı koruyucu özelliğinin bulunduğu inanılıyor.

Jeffrey ‘inanılıyor’ diyor çünkü henüz Aspirin’in bu özellikleri ile ilgili yeterince klinik bulguya ulaşılmış değil. Bazı bulgular var ama klinik çalışmaların uzun süreli laboratuvar çalışmalarına dayanmıyor. Bu nedenle de Aspirin bu konuları prospektüsüne yazmak için lisans alamıyor. Jeffreys'e göre de Aspirin bu konularda uzun bir süre daha lisans alamayacak çünkü Aspirin kendi başarısının kurbanı!

Bu ne demek? Örnekle açıklarsak bu şu demek:

"Bugün doktorlar dahil bireylerin çoğunluğu günde bir tane aspirin almanın kalp krizi riskini azalttığına inanıyor. Bundan ötürü de araştırmacıların yapılan laboratuvar deneylerinde hastalara placebo etkisi (ilaç veriyormuş gibi yapıp vermemek) yaratmak amacıyla aspirin yerine başka bir şey vermek zorlaşıyor. Aspirin kesildiğinde deneğin kalp krizi geçirme riskinden korkuluyor. Hiçbir denek de zaten Aspirin’i bırakıp yerine başka bir placebo etkisi yaratan ilaç almak istemiyor. Bu nedenle de Aspirin’in yeni yararlarını bilimsel olarak kanıtlamak hiçbir zaman mümkün olmuyor. Jeffreys’e göre de hiçbir zaman mümkün olmayacak çünkü Helsinki Bildirisi’ne göre etik olarak hastalardan izin almadan üzerlerinde bir deney uygulamak mümkün değil."

Yine Jeffreys’den öğrendiğimize göre Aspirin araştırmacıları, Aspirin'le araştırma yapmak mümkün olmayınca Aspirin'in üretim hammaddesi olan salisilatlara yönelmişler. Salisilatlar doğada sebze ve meyvelerde bulunan hammaddelermiş ve bugün için laboratuar deneylerinde sebze ve meyve kullanmak şu anda Aspirin kullanmaya oranla daha cazip görünüyormuş.

Diamuid Jeffreys’in yazdıklarından anladığım ‘önüme gelenin verdiği öğüdü’ tutmanın doğru bir iş olacağı. Aspirin’in prospektüsünde yazmasa da her gün bir aspirin içmek yaygın inanışa göre kalp krizi geçirme riskini azaltabilirmiş. Ben de buna inansam ne kaybederim? Bugünden itibaren inanıyorum işte! Size de öneriyorum. Tabii önce bir doktorunuza danışsanız iyi olur. Yine de Aspirin bu. İnsanın midesi var bağırsağı var. Öyle di mi ama?

Fotomaç reklamı ne diyor?

FOTOMAÇ'IN
reklamı son haftaların en fazla konuşulan reklamı. Fotomaç reklam filminde ölüm döşeğinde yaşlı bir adam ve onun çevresinde oturan son derece üzgün aile bireyleri var. Adam son bir hamleyle yanındakinin kulağına ‘Maç kaç kaç?’ diye soruyor ve son nefesini veriyor. Tam buraya ana mesaj biniyor:

Futbol bir oyun değil, bir ölüm-kalım meselesidir!

Güzel! Biz ne tartışıyoruz:

‘Vaay efendim futbol ölüm kalım meselesi olur muymuş da, zaten futbolda şiddet çokmuş da, bir de reklamda bunu pekiştirmemek lazımmış da..’

Fotomaç reklamında gösterilen bu mu kardeşim? Ölüm döşeğinde adam maç sonucunu soruyor ve mesaj olarak ‘Futbol oyun değildir, ölüm kalım meselesidir!’ deniyor. Yani anlatılan futbol düşkünlüğü. Konu abartılmış. Ölüm döşeğinde bile bir futbol fanatiğinin futbolu düşündüğü söyleniyor! Böyle mi acaba? Reklamın dramatik kısmının söylediği aynen böyle de yazılı kısmının söylemek istediği aynen böyle değil. Reklamın sloganı daha sert ve reklamın anlattığından çok başka bir şey söylüyor. Tartıştığımız da bu slogan. Her nedense Fotomaç elini korkak alıştırmış ve söylemek istediğini söyleyip bunu tam anlamıyla göstermekten korkmuş. Sonuçta sloganı tartışılan ama ikna açısından etkisiz bir iş ortaya çıkmış.

İşin özeti, Fotomaç reklamının gösterdiği ile söylediği uyumsuz olduğu için insanları futbol terörüne falan yönlendirmesi tamamen hayal. Boşa çenenizi yormayın! Reklam sadece bizleri rahatsız eden bir tanımlama yapıyor hepsi bu. Eğer dramatik yapı da slogan kadar güçlü olsaydı, davranışları etkileyebilirdi, böyle bir durumda da önce biz karşı çıkardık. Çıkmaz mıydık?

Cem Yılmaz’lı ikinci film hayal kırıklığı

DORİTOS Alaturka
’nın reklamında bu kez kahramanlarımız Algida’nın gözüpek satıcılarından esinlenerek teknelere Doritos Alaturka servisine çıkıyorlar. Ellerinde de bir çaydanlık belli ki Doritos Alaturka’yı çayın yanında yememizi istiyorlar. Reklamın içine ‘Ay biz suşi yerdik, ürünlerimiz batmıyor gibi’ birkaç Cem Yılmaz esprisi de eklenmiş ama reklamın ilki kadar başarılı olduğunu söylemek zor. İlk reklamın bir esprisi vardı. Reklam mesajı ile mizah birbirini destekliyordu. Doritoslar o kadar tutmuştu ki birileri sahtesini yapıp para kazanmaya çalışıyorlardı. Yeni reklamda ise verilen doğru dürüst bir mesaj yok. İş tamamen komediye dönmüş, ama öyle de bir komedi ki güldürmüyor, biraz sırıttırıyor. Reklamda Alaturka’nın çayla birlikte yeneceği mesajı belki görülüyor ama görülenin algılanıp davranışa dönüşmesi mümkün değil. Doritos Alaturka resmen çuvallamış!

Çekirgelik

Doktorum bana altı ay ömür biçti. Hastane masraflarını ödeyemeyince altı ay daha verdi.

(Walter Matthau)
Yazarın Tüm Yazıları