İki yılın muhasebesi

İki yıl önce temmuzlardan bir temmuz, kuzinimin evinde nefes almadan küçük keselere çiçekler bağlar ve önümüzdeki cincik boncuklara bakıp yapılacak daha bin küsur nikah şekeri var diye hayıflanırken telefonum çaldı.

Ertuğrul (Özkök) arıyordu. Konuşmamıza kulak kabartan kuzinimin kaşlarını kaldırıp yüzüme sorar gibi baktığını hatırlıyorum. Kapattıktan sonra ‘Hayırdır’ demesine fırsat bırakmadan bir solukta yapılan öneriyi anlattım. O günlerde Hürriyet’ten ayrılan Mr. Gurme yerine yazılar yazmam isteniyordu. Tek koşul bunun gizli kalmasıydı.

Ertuğrul’un teklifini kuzinime anlatır anlatmaz, tek koşulu daha dakika dolmadan ihlal ettiğimin farkına vardım. Hemen Ertuğrul’u geri aradım. Evet yazı yazabilirdim ama bunu gizli yapamazdım. İstesem bile yapamazdım.

Beni tanımıyor muydu? Ağzım sussa, gözüm söylerdi. Ayrıca Türkiye’de ne gizli kalmıştı ki böyle sıradan yazıların yazarı kalacaktı? Üstelik Michelin Kılavuzu’na yıldız veren müfettiş olmadığıma, lokanta sahipleri de üç güne varmadan kim olduğumu kavrayacaklarına göre gizlilikte ısrar etmenin anlamı yoktu. Aklına yatmış olmalı ki kabul etti. Bir tane de örnek yazı istedi.

Mr. Gurme’nin yerine yazacağıma göre aynı formatı kullanayım dedim.

Adı anılmayan birileri ile bir lokantaya gidilecek, herkes ayrı birer yemek söyleyecek, içkilerin tadına bakılıp not verilecekti.

Peki ben ne yaptım?

Rusya’ya gittim.

St. Petersburg’dan Moskova’ya inen bir gemiye bindim.

Yazıyı düşünen kim, maksat Beyaz Geceleri yaşamak.

Döner dönmez biraz da tembelliğimden korkan Ertuğrul’un ‘Nerede örnek yazı’ diye üstelemesinden bıkıp masaya oturdum. Ve yeni dönmüşüm ya, Rusya üzerine yazdım.

Ama ne yazı!

İçinde; Názım’ın şiirlerine dadanan kayın ormanlarının ilk gün büyüleyici, ikinci gün kasvetli, üçüncü gün delirtici olduğu var. Beyaz Gece dediklerinin bütün efsaneler gibi uzaktan kulağa hoş geldiği ama yaşamaya görün insanı bunalttığı var. Rus Gemi İşletmeleri’nin hálá komünist dönemden kalan anlayışla yönetildiği, saat sekize bir kala acıkmanın ve lokantaya yollanmanın azar işitmeye çanak tutmak demek olduğu var. Evlerinde oturacaklarına dünyayı dolaşmayı kafalarına koyan ve yaşlı demek ayıp olduğundan üçüncü kuşak diye adlandırılan Avrupalı gezginlerin yaşam oburluğunun insanı ürkütmesi var. Puşkin bile var, gel gör ki yemek üzerine tek laf yok.

Yazıyı okur okumaz yanlış bir şey yaptığımın farkına vardım. Ama bütün acemi yazarlar gibi yazdıklarıma kıyamadım. Çareyi Moskova’da gittiğim lokantayı, yediğim yemekleri, içtiğim votkaları yazdığım bir kutu açmakta buldum.

Fena olmamıştı.

BEN YAZDIM, OLDU DERKEN BİRDEN UYANIVERDİM

Evet belki konu bütünlüğü yoktu, evet belki canım demek isterken canın çıksın diyordu ama çok da kötü sayılmazdı. Benden istenilen yazıyla ilgisi olmaması ise herkesi bağlar, beni bağlamazdı.

Nasıl bilmiyorum, yazı sınavdan geçti.

Artık rahattım. Yolculuklarıma çıkabilir, kutular açabilirdim.

Çok sürmedi. İlk yazıyı okuyan ve bunun bir kalem alıştırması olduğunu düşünen ve bu güne kadar tanıdığım ender fikri takip sahibi insanlardan Neyyire (Özkan) beni daldığım düşten uyandırdı. Olabilecek en nazik biçimde sıranın yemek yazılarına geldiğini söyledi.

Elveda Puşkin!

Elveda yan gelip yatmalar, hayattan yazı çıkarmalar!

Elveda kutular!

Hepinize elveda.

Oturup kara kara düşünmeye başladım.

Gurme değildim. Gurme olamayacak kadar tiryakiydim.

Ama Allah için eşim dostum boldu ve İstanbul lokanta doluydu.

Cahil cesareti başladım, kör topal bu güne geldim.

Şaka maka değil, iki yılı devirdim.

Şimdi bu ne yazısı diye soracaksınız.

Haklısınız.

Biliyorsunuz, benim gibi haftada bir yazanların hasta olmaya, yurtdışında bulunduğu için yazısını yollayamamaya, izinlerinin bir bölümünü kullanmaya hakları yok.

Bir yere gidilecekse ya yazılar önceden istiflenecek ya da gidilen yerden gönderilecek.

Ama zorluk bununla da sınırlı değil. Fotoğraf şart. Genellikle yemek yediğiniz insanla baş başa gülümser ve şarap kadehini kameraya doğru kaldırırken bir resminiz olmalı. Burada iki satırda anlatılan işin aslında herkesi canından bezdiren bir işlem olduğunu söylememe herhalde gerek yok. Nerede buluşulacağı beş gün önceden kararlaştırılmalı, gazeteye haber uçurulmalı, fotoğraf çektirmekten zerre hazzetmeyen arkadaşlar kandırılmalı, onlar rahatlasın diye türlü çeşitli şaklabanlıklar yapılmalı vs. vs. vs.

Bu işin pirleri çekilen fotoğrafları da denetlerlermiş ki işim olmaz.

Bir de buna sizin cumartesi okuduğunuz yazıları en geç çarşamba yollamak zorunluluğunu eklerseniz, bu hafta neden böyle bir giriş yaptığımı çözersiniz.

İstanbul’un bulutundan kaçtım.

YAZACAK İNSAN ÇOK AMA YİNE ÇARŞAMBA GELDİ

Orada kaldığım sayılı gün içerisinde canım ne yemeğe çıkmak, ne yemeğe çıkarmak istedi.

Bodrum’un ıssızlaşacağını buradan yazmanın beni zorlayacağını bilmiyor değildim.

Gene de içimde durmadan ‘Bodrum’dan yazarsın! Bodrum’dan yazarsın’ diye şakıyan ağustos böceğinin sesini dinledim.

Sayılı gün çabuk geçti, çarşamba geldi.

Akşam Defne yemeğe gelecek.

Yıllardır New York’ta Video Art üzerine çalışan, şu anda modern sanatın can damarında yaşayan Defne. Onunla konuşmalıyım. Evdeki fotoğraf makinesi ne güne duruyor?

Ama yazı bu haftaya yetişmez.

Gümüşlük’te yeni açılan otel beni bekliyor.

Ekim ayında kaçamak yapacaklar için iyi bir adres olabilir.

Sevil burada.

Doğan Avcıoğlu’nun anılarının yayınlanması da gündemde olduğuna göre, onunla da felekten bir gece çalınabilir.

Dimitris Kos’ta bekliyor.

Selimiye’ye de yolum düşecek gibi. Akbük’e uğramazsam Tansu beni keser.

Dönüşü Antalya üzerinden yapmak ve orada uzun süredir kalmak istediğim bir otelde konaklamak istiyorum.

Hepsini yazsam en az dört yazı, bu da bir ay eder.

Eh, buralarda bu kadar oyalanmayacağıma göre bunlar bana hayda hayda yeter.

Gene de söz vermek istemem.

Cırcır böceği şarkısına devam ediyor. Karıncaları lanetliyor.

Fıldır fıldır dolaşacağına ayaklarını uzat, al eline bir kitap, gerekirse onu yaz diyor.

Nouvel Observateur’ün son sayısında gözüne çarpan yazıdan da söz edebilirsin diyor. Yaz başı plaj okuması olarak elime aldığım, iki gün içinde yalayıp yuttuğum, iki haftaya kalmadan külliyen unuttuğum Dan Brown’un ünlü kitabı Da Vinci Şifresi meğer Amerika ve Avrupa’da infiale neden olmuş.

Amerika’da kitabın gerçekleri yansıtmadığını anlatmak için din bilginleri ve araştırmacılar tarafından ondan fazla kitap yazılmış. Velakin hiçbiri satmamış.

Avrupa’dakiler işi daha ciddiye almışlar. Piskoposlar bir araya gelip bir bildiri yayınlamışlar. Gelen dört yüz bin mektubu tek tek yanıtlayamadıklarını ama sorulan ortak sorulara cevap niteliğinde olduğunu söyledikleri bildiri;

‘Evet, Meryem Ana bakireydi’

‘Hayır, İsa Maria Magdelana ile evlenmedi’

‘Yemin ederiz İsa’nın çocukları yok’ diye uzayıp gidiyor, dinibütün Katolikleri sakinleşmeye davet ediyor.

Şimdi bir kutu açsam,

Size erişte üzerinde levrek buğulama tarifi vereceğime bunları anlatsam ve fotoğraf çektirmek belasından kurtulsam nasıl olur?

Daha doğrusu, fena mı olur?

İyi olur. İyi olur.
Yazarın Tüm Yazıları