Günün içinden

Mehtabın uykuya etkisi nedir? Zamane sineklerine nasıl boyun eğdim? İtalyan yakışıklıların sırrı neydi? Hangi pembe-mor rengi unutmamak için değil arı, akreplerin sokmasına bile razıyım? Tekmili bu 24 saatin içinde...

Haberin Devamı

GECE
Ay büyürken uyuyamam

Eylül mehtabının tadını çıkarmak isteyenler için ışıkları vaktinden önce söndürülmüş kalenin burcuna asılı dolunaya bakarken aklıma çok sevdiğim bir kitap adı düşüyor: ‘Ay Büyürken Uyuyamam’...
Necati Cumalı’nın hangi uykusuz gecede mehtaba bakarken kitabı için bulduğu bu şahane adı tekrar ediyorum usul usul...
Ay... Büyürken... Uyuyamam...
“Peki küçülürken uyuyabilir miydin usta” diye soruyorum içimden.
Gözümün önünde kıpırtısız uzanan gümüş deniz bir anda ürperiyor.
“Uyuyamazdın ha?” diyorum.
Ben de uyuyamam.
Tuhaf bir Bodrum gecesi bu.
Dışarıda daha önce hiç tanık olmadığım mutlak bir sessizlik hüküm sürüyor. Ne bir böcek hışırtısı var kulağıma çalınan ne bir yaprak kıpırtısı. Saat sabahın üçü olmalı. Neden sonra ayak ucumda kıvrılmış uyuyan Zıpkın’ın soran gözlerle yüzüme baktığını görüyor, yüksek sesle konuştuğumun farkına varıyorum.
“Dolunay işte böyle çarpıyor adamı” diyorum mahmur gözlerle yüzüme bakmaya devam eden Zıpkın’a: “Kiminin dişini uzatıyor kimini ölü ozanlarla konuşturuyor...”
Sesimin tınısı şımarmasına yetiyor. Ayak ucumdan kalkıp yanıma sıçrıyor ve anında yarım kalan uykusuna dalıyor.
Orada, balkonda kaleye bakarak kaç saat oturdum kim bilir? En küçük hareketimde içinde bulunduğum anın bütün güzelliği kaybolacak, ahenk geri gelmemek üzere yitip gidecek korkusuyla heykel gibi kıpırdamadan...
Horozlar ötmeye başlıyorlar çook sonra. Önce biri, derken diğeri, sonunda hepsi...
“Kalk” diyorum Zıpkın’a. Şimdi uyku vakti. Peşimden geliyor kuyruğunu sallaya sallaya.

Haberin Devamı


ÖĞLE
Yenilgiyi kabul et Figen

Şırakk!
Bacağımda elimin izi kalıyor. Oralı değil oysa. Konduğu yerden gönülsüzce havalanıyor, bir yarım daire çizdikten sonra yine aynı yere konuyor. İnatla aynı yere. Koluma konmuşsa koluma, bacağıma konmuşsa bacağıma, burnuma konmuşsa burnuma...
Sadece konsa neyse. Hiç kıpırdamadan durduğundan fark etmemek bile mümkün ama ısırıyor bir de.
Şamarımın izi üzerine yeniden yapışan inatçı sineğime alıcı gözle bakıyorum bu kez. Çocukluğumuzun kara sinekleri çocukluğumuzun karpuz çekirdekleri gibi kara ve iri olurlardı, şimdinin kara sinekleri günümüz karpuz çekirdekleri gibi: Küçük ve uçuk kahverengi. Uçmuyor, uyuşuk kanatlarıyla bir konup bir kalkıyor, sallamakla, silkelemekle gitmiyor hareket ettiğinde de sinirlenip ısırıyorlar.
Şırrakk!
Bu kez koluma çıkıyor elimin izi... Bakıyorum olacak gibi değil, okuduğum kitabı bırakıp denize atlıyorum. Sinekten kaçmanın tek yolu yüzmek gibi görünüyor. İyi de nereye kadar yüzmek? Yorulunca çıkıyor tende tuz sevmezler belki diye kurulanmadan oturup düşmanımı beklemeye başlıyorum.
Geliyorlar...
Birer ikişer... Ve ıslak ayağıma konuyorlar.
Elimi yavaşça yaklaştırıyor ve olanca gücümle vuruyorum. Aynı anda omzumu ısırıyor bir diğeri, arkadaşlarını korumak istercesine. “Yenilgiyi kabul et Figen” diyorum kendi kendime; “Sineklerle giriştiğin savaşı kaybettin... Ne duş almamak, ne krem sürmemek ne Kov’a bulanmak görüyorsun çare değil...”
Eylülde, sadece eylül öğle saatlerinde deniz yüzeyinde görülen o şahane ışık kırılmasına son bir kez daha bakıyor, ertesi sabah kuvvetli bir rüzgar çıkar umuduyla kös kös eve dönüyorum.

Haberin Devamı


AKŞAM
Papağandan al haberi


Yuvarlak barın çevresine tünemiş kalabalık pilli bebekler gibi aynı anda dönüp girişe bakıyor. Bakanların baktığı yöne bakıyorum ben de. Birbirlerine su damlası gibi benzeyen iki genç adamı fark ediyorum. İncecik, toplu iğne gibiler. Yanık tenli, bir örnek kesilmiş kısa kumral saçlı ve yabancı oldukları belli.
Şaşkınlık ne birbirlerine bu kadar benzemelerinden ne ender görülür yakışıklıklarından kaynaklanıyor. İkisinin de altlarında beyaz şort, ikisinin de üstlerinde lacivert gömlek var. Ve de omuzlarında tıpkı kendileri gibi birbirinin tıpkı basımı iki papağan.
Gelip yanıma dikiliyorlar. “Ne içeceksin” diye soruyor biri diğerine, İtalyanca. “Sen ne içeceksen onu” diye yanıtlıyor beriki.  Suç ortaklarına özgü gülümsemeyle gülümsüyor önceki. Aynı gülümsemeyle karşılık veriyor diğeri. Barmene iki mojito ısmarlıyor ve sanki yeryüzünde onlardan başka kimse yokmuş gibi derin bir sohbete dalıyorlar.
Hayvanlara özgü bir içgüdü mü bilmem ama onlar birbirleriyle neredeyse aynı ses tonu ve aynı mimiklerle konuşurlarken kuşlar da aynı anda aynı hareketleri yapıyorlar tünedikleri omuzlarda. Başlarını aynı anda çevirip denizi inceliyor, aynı anda döndürüp kalabalığı izliyorlar.
Görüntü o kadar tuhaf ki bütün bar onları konuşuyor. İkiz olmalılar fikri ağır basıyor toplulukta. Oysa değiller... Nasıl her kar tanesi biricik ve diğerinden farklıysa onlar da öyleler. Burnumun dibinde dikilmeleri aradaki yedi farkı bulun oyununu oynamama olanak sağlıyor: Göz renkleri farklı mesela. Saç cinsleri de. Parmak arası terliklerden gözüken ayakları birbirine benzemediği gibi, dişleri de parlaklıkları dışında birbirine benzemiyor. Ben tek yumurta mı ayrı yumurta ikizleri mi diye düşüne durayım, soru soranın omzundaki papağan konuşmaya başlıyor. Teneke sesiyle “Ti amoro Eugenio / Seni Seviyorum Eugenio” diyor. Diğeri ilk kez ötekinin hareketini tekrarlamıyor. Susuyor, cilveli cilveli başını boynuna gömüyor. Sır çözülüyor...

Haberin Devamı


ŞAFAK
Arı soksun ki unutmayayım


Bu saatte bu kadar arı da neyin nesi diye soruyorum bencileyin şafak vakti güverteye çıkan kaptana. Güzelim Ege şivesiyle “buralaa büüle işte, arıcılık vaa” diye cevaplıyor.
Gökova’nın cennet koylarından birine demirlemişiz... Koyun sırtını dayadığı Kıran’lar mı en ufak bir fikrim yok ama başımı kaldırdığımda denize dallarını uzatan çam ağaçlarının bittiği noktada yükselen dağların durgun sudaki mor yansıması güneşin ilk habercisi pembeyle karışarak insana öyle görsel bir ziyafet sunuyor ki değil arı akrep soksa umrum değil!
Ben hayran hayran bana sunulan ziyafete bakadurayım, kaptan elinde bir tabakla geri geliyor.
Bir tutam Türk kahvesine birkaç dal adaçayı batırmış ve adaçaylarını yakmış. Arıları kaçırmak için bire birmiş. Biraz sonra renkler değişmeye başlıyor. Tütsü tabağından uzaklaşıp kıça gidiyorum. Olur da bir arı kovanına dönmeden gelir sokar umuduyla. Soksun istiyorum. Yeter ki her kaşıdığımda şu manzara gözümün önünde yeniden canlansın.
Razıyım..
Tütmeye devam eden adaçayı-kahve tabağını Ege’ye boşaltıyorum.


 

Yazarın Tüm Yazıları