Çenesi düşük bir vampir

Soğuk bir kasım gecesiydi. İki köprüyle ana karaya bağlı küçük adanın üzerini bir sis tabakası kaplamıştı.

Bakımsız bahçelerin ortasındaki boyası dökük tek katlı evlerden sızan sarı ışık dışında, etrafı aydınlatan pek bir şey yoktu. Bir adam bir bahçeye girdi, arkaya doğru yürüdü, bir taş aldı, bir cam kırdı. Adamın ayak seslerini duyan olmadı. Camın şangırtısını da. Televizyonun sesi sonuna dek açıktı.

Olayın geçtiği yerin adı, kısaca Llanfair. "Kısaca" diyorum, çünkü aslı Llanfairpwllgwyn-gyllgogerychwyrndrob-wllllantysiliogogogoch. Galler Prensliği’nin Anglesey Adası’ndaki, 3 bin kişilik bu küçük kasabayı, adli bilimciler iyi tanır. Dünyanın en uzun adına sahip yerlerinden biri olduğu için değil, en soğukkanlı polisin bile tüylerini diken diken edebilecek bir olay yerinden toplanan deliller yüzünden.

"Şu gördüğünüz lise öğrencisi, o gece evde yalnızdı" diye başladı Yargıç Richards. "Eldivenlerini, lastik ayakkabılarını giydi, mutfaktan bir bıçak alıp paltosunun cebine koydu ve 200 metre kadar ötedeki, her sabah gazete bıraktığı, 90 yaşındaki dul bayan Mabel Leyshon’un evine gitti," diye sürdürdü.

Duruşma boyunca gösterilen iç kapayıcı fotoğraflardan ve polis video kayıtlarından, zaten bir hayli etkilenmiş sekiz erkek ve beş kadın, deneyimli yargıcın son konuşmasını dinlerken adeta taş kesmişti.

"Yaşlı kadın, sokak kapısına sırtı dönük şekilde oturmuş, sesini sonuna dek açtığı televizyonun karşısına geçmişti, diye anlattı yargıç, görmüşçesine. "Camın kırıldığını duyamadı, komşusunun oğlunun kendisine doğru yürüdüğünü göremedi. 22 kez bıçaklanarak can vereceğini düşünemezdi. Her iki yanına mumlar dikileceği, şöminedeki odunları düzeltmekte kullandığı iki demir çubuğun çapraz biçimde ayak ucuna konacağını da öngöremezdi elbette" dedi ve en vurucu cümlesini sona sakladı. "Zavallı Mabel, ölümsüzlüğe erişmek isteyen bir vampirin kalbini sökeceğini, gazeteye sarıp bir tencereye koyacağını, yarıya kadar kanıyla doldurduğu tencereyi bir gümüş tepsiye yerleştirileceğini, hayal bile edemezdi. Şimdi karar sizin, 24 Kasım 2001 gecesi, sevgili Mabel’i hunharca katleden vampir, Mathew Hardman mı, değil mi?"

Jüri, bir yandan sessizce ağlayan, bir yandan "Anneciğim ben öldürmedim. Ben vampir değilim" diye fısıldayan, kasabanın 17 yaşındaki, temiz yüzlü, uysal, çalışkan ve disleksili gencini suçlu buldu (Disleksi, zeka düzeyi ile ilgisi olmayan bir öğrenme bozukluğudur). 2 Ağustos 2002 günü ömür boyu hapisle cezalandırılan, üst mahkemelere yaptığı başvurular reddedilen Mathew Hardman, suçlamaları hiçbir zaman kabullenmedi.

GÜMÜŞ TEPSİDEKİ KALP

25 Kasım 2001 günü saat 12.40’ta, bakıma muhtaç yaşlılara yemek dağıtan bir gönüllü, bayan Mabel’in evindeki kırık camı fark ederek polisi aradı. Olay yeri incelemesi ertesi gün geç vakitlere dek sürdü. Ön kapı kilitliydi. Anlaşılan katil, arka bahçeye bakan pencere camlarından birini kırarak girdiği evden, aynı yolu kullanarak çıkmıştı. Eşyaların yeri değiştirilmemiş, etraf dağıtılmamıştı. Zavallı kadının mücevherine ve parasına dokunulmamıştı. Ölünün iki yanındaki mumlar çoktan tükenmişti.

Oturma odasındaki kan gölüne rağmen, ne içerde ne de dışarıda ayakkabı izi bulunabilmiş, cam kırıkları ve pencere pervazından parmak izi elde edilememiş, saldırıda kullanılan kesici cisme rastlanmamıştı. O gece olanları gören de, duyan da yoktu.

Soruşturmayı yürüten dedektif John Clayton’un, gümüş tepsideki malum tencere dışında başkaca delil toplayamayan ada polisiyle bir yere varamayacağını anlaması pek uzun sürmedi. Londra’dan uzman talep etmeye karar verdi.

Her kafadan bir ses çıkıyor

Llanfair’e ilk gelen, Hampshire Ulusal Polis Koleji’nden bir psikolog oldu. Saldırganın 40-50 yaşlarında, büyük bir olasılıkla bu kasabada ve tek başına oturan, evvelce psikiyatrik tedavi görmüş bir erkek olduğunda karar kıldı. Katil bulunduğunda (ve bu özelliklerin biri ya da birkaçını taşıyanların boşuna rahatsız edildiği bir yana, polisin ne kadar vakit kaybettiği anlaşıldığında), psikoloğun sadece bir tek özelliği tutturabildiği ortaya çıktı. Erkek olması dışında, diğerlerinin hepsi yanlıştı.

Polisin dikkate aldığı başka görüşler de vardı. Örneğin patolog Dr. David Powell, uygun gereçler ve yeterli deneyim olmadığında, bir insanın kalbinin çıkartılmasının çok zor olacağını, ayrıca çok uzun süreceğini ve üstüne başına kan sıçrayacağını belirtince, bölgede ne kadar doktor, kasap ve mezbaha çalışanı varsa hepsi sorguya çekildi. Her yerde kanlı giysiler arandı. Hiçbir sonuca varılamadı.

Adli psikolog Gerard Bailes, saldırganın bir seri katil olduğundan neredeyse emindi. İzleyen haftalarda, işlenen yaşlı erkek ve kadın cinayetlerinin soruşturulmasında, hep bu olasılık göz önünde tutuldu. Hiçbir bağlantı bulunamadı.

Sadece ada halkı değil, birkaç yüz kilometre uzaklıkta oturanlar bile eve kapanmıştı. 2001’in Noel gecesi kiliseleri dolduranların dualarında polisler vardı. Vampir bir can daha almadan yakalayabilsinler diye.

CAM KIRIĞI VE KAN LEKESİ

Ada sakinleri, cinayetten dört gün sonra, Adli Bilim Hizmetleri’nden gelen astronot kılıklı uzmanları görünce pek hayret ettiler. Tepeden tırnağa beyaz giysiler içindeki, kadın mı, erkek mi olduğu anlaşılmayan bu insanlar, günlerce bir şeyler yazıp, çizip fotoğraf ve film çektikten sonra, evin arka pencereden sokağa kadar olan kısımdaki bahçe taşlarını, cam kırıklarını ve mum artıklarını dahi ayrı ayrı poşetlediler. Ekibi yöneten uzman Ian Williams, failin eve girip çıkmakta kullandığı pencerenin pervazı üzerindeki (ada polisinin "Nasılsa mağdura aittir" deyip ilgilenmediği) küçük kan lekesini, büyük bir dikkatle kazıdı. Kendilerinden önce delil toplamış ekipten gümüş tepsiyi, içindekilerle birlikte teslim aldılar ve 12 gün sonra, geldikleri gibi beyaz minibüslerine binip gittiler. Lise öğrencisinin hayatını karartacak delillerden biri, bir cam parçasının üzerinde, diğeri pervazdaki kan lekesinde saklıydı.

Aralık ortalarına doğru, bayan Mabel cinayetini soruşturan ekibin başına, dedektif Alan Jones getirildi. Alan Jones, o güne kadar yapılanların hepsini bir kenara bıraktı. Londra’daki laboratuvardan gelecek sonuçları beklemeye ve konuyu BBC televizyonuyla görüşmeye karar verdi.

AYAKKABININ MARKASI DNA’NIN BİR KISMI

Adli Bilim Hizmetleri’nden gelen sonuçlar pek umut verici olmasa da, hiç yoktan iyiydi. Bahçedeki cam kırıkları üzerinden elde edilen kısmi ayakkabı izleri, Levi marka bir spor ayakkabısına aitti. Şüphelinin ayakkabısı bulunursa, karşılaştırma yapmaya yetecek imalat düzensizlikleri ve aşınmalar içeriyordu. Pencere pervazındaki kan, öldürülen kadına aitti. Ancak bir erkeğin DNA’sıyla bulaşıktı. Katil, dışarıya atlarken dengesini kaybetmiş, kanlanmış lastik eldivenli eliyle pervaza dokunmuş olmalıydı. Ancak daha önce, eldivenli eliyle kendi yüzüne ya da vücuduna dokunduğu kesindi. Bu izden, katilin kısmi bir DNA profili elde edilebilmişti. Ülke genelini kapsayan DNA bankasında bu özellikleri tutan hiçbir kayıt yoktu. Eğer bir şüpheli ele geçerse, ondan alınacak tükürük örneğiyle karşılaştırılabilirdi.

Gazete kağıdına sarılı kalbin konduğu, yarıya dek kan dolu tencerenin kenarında bir dudak izi bulunmuştu. Bu izin DNA profiliyle mumların ve ayak ucuna çapraz biçimde yerleştirilmiş demirlerin üzerindeki parmak izleri ölen kadına aitti. Şimdi sıra, dedektif Alan Jones’un birisinden şüphelenmesine kalmıştı. Çaresiz kalırsa, kasabanın tüm erkeklerinden DNA örneği aldırmaya niyetliydi. Eli bıçak tutabilecek yaştakilerin sayısı, bini aşmazdı. Savcı Roger Thomas’la görüşmeden önce, BBC’deki programı beklemeye karar verdi.

BİR ALMAN KIZIN ANLATTIKLARI

Dedektif Alan Jones’un umut bağladığı program, 1984’ten bu yana, BBC televizyonunda yayınlanan "Crimewatch" adlı programdı. Olay yerinde çekilmiş ve mağdura benzeyen kişinin rol aldığı çözülememiş cinayetler canlandırılıyor, soruşturmayı yürüten polislerle röportajlar yayınlanıyor ve bilgi sahibi seyircilerin belli bir numaraya telefon etmesi isteniyordu.

Llanfair’deki yaşlı kadının öldürülmesiyle ilgili bölümün gösterilmesi üzerine, dedektifi 200’den fazla kişi aradı. Dedektif, aralarından sadece birini önemsedi. Liseler arası değişim programı çerçevesinde Llanfair Lisesi’ne gelen 16 yaşında bir Alman kız, Mathew Hardman adlı birini tanıdığından söz etmişti. Cinayetten iki ay kadar önce Mathew, diğer yabancı öğrencilerle birlikte kaldığı eve gelmişti. Bir süre ruhlar ve vampirler üzerine sohbet etmişlerdi. Genç adam kızı aniden yatağa itmiş, boynunu ağzına bastırmış "Biliyorum sen bir vampirsin. Ne olur beni ısır, ben de vampir olayım!" diye yalvarmıştı.

Dedektif Alan Jones, göreve getirildiğinin üçüncü haftasında, cinayetin işlendiği yerin 200 metre kadar ötesindeki, Hardman’ların evinin zilini çaldı. Üç güne varmadan da evin oğlunu tutukladı.

BİR DERGİ VE İKİ TABLO

Mathew Hardman’ın suçlanmasında kullanılan delillerden biri, odasında ele geçen "Bizarre" adlı dergilerdi. Birinde, ölü kalbinin nasıl çıkartılacağını anlatan bir röportaj vardı. İnternette ziyaret ettiği sitelerden bazıları vampirlerle, bazıları 50 yıl önce ölen Meksikalı ünlü sürrealist ressam Frida Kahlo ile ilgiliydi. Hele ressamın iki tablosu vardı ki, savcıya göre zanlının vampirliğinin apaçık kanıtıydı. Birinde, yan yana oturmuş, el ele tutuşmuş, şık giyimli iki kadın resmedilmişti. Kadınların kalbi ve damarları gözüküyordu. Diğerinde, yatağa uzanmış çırılçıplak bir kadının başucunda, elinde bıçakla bir erkek durmaktaydı. Adamın beyaz gömleğine kan sıçramıştı, kadının her yanı, çarşaflar, hep kan içindeydi.

Başka deliller de vardı elbette. Bir kere, spor ayakkabısının markası Levi’ydi ve tabanı, bahçede bulunan kırık cam parçası üzerindeki izlere uyuyordu. Tükürük örneğinin DNA profili, pervazdaki kısmi profille eşleşmişti. Paltosunun cebinden çıkan bıçakta ise, hem kendisinin, hem de ölen kadının DNA’sı bulundu. Uyumlu, sakin, çalışkan ve öğretmenleriyle arkadaşlarının örnek öğrenci diye tanımladığı 17 yaşındaki Mathew Hardman, Alman kızla vampir muhabbetine girmeseydi eğer, belki de hiçbir zaman yakalanmayacaktı. Ama daha da önemlisi, avukatı Michael Strain, DNA analizlerinde uzman birine danışsaydı, genç adamı mahkum etmeleri mümkün olamazdı.
Yazarın Tüm Yazıları