Bu da benim Prisma maceram

Bir sabah uyandım, aynada yüzüme baktım. Beğenmedim. Kulağım da dolu.

Biri fısıldayıp duruyor gaipten:

‘‘Prismaaa, Prismaaaa...’’

Bir dolu şey öğreniyormuşsun, o güne kadar sahip olduğun kimliğini bir kenara koyabiliyormuşsun, mesleksiz, sıfatsız bir canlı olarak katılıyormuşsun.

Birdenbire, bu fikir içime iyi geldi.

Öğrenci gibi yani. Yıllar sonra, ‘‘Örtmenim, örtmenim’’ diye parmak kaldırıyorsun. Şahane! Zaten kıskanıp duruyorum sevgilimi, iş gereği o work-shop bu work-shop dolaşıyor, ‘‘brainstorming’’ yapıyor; ben burnum cama dayalı, el sallamakla yetiniyorum.

Dönüyor bir sürü şey anlatıyor, imreniyorum.

Al sana fırsat işte!

*

Gerçi çevreden gelen Prisma yorumları bu kadar değil.

Gitmeyenler şüpheyle bakıyor. Ama gidenler çok iyi anlatıyor. Tahrik edici olan da Prisma'nın kurallarından biri, hakkında konuşmak yasak.

Haliyle bu sır ortamı insan için tahrik unsuru oluyor.

Ki ben, her türlü tahrike hemen kapılırım, bu defa da öyle oluyor. Özellikle de her şeyi didikleyebilme, açık açık konuşma imkanını verdikleri için.

En sevdiğim şey: Git kendini birilerine en ince ayrıntısına kadar anlat ve onları dinle.

Anlayacağınız bir taraftan esrarengiz bir durum var, orada başına neler gelecek bilmiyorsun, bir taraftan da gidip orada herkesle her şeyi paylaşabilmenin cazibesine kapılıyorsun.

Durum budur. Seminere katılmadan önceki Prisma raporum budur.

Tabii bir de bunun üzerine, nedense hissetmiş gibi, Prismacı arkadaşlar beni sürekli davet etmeye başlamasın mı:

‘‘Gelsene, gelsene... Bir görsene, bir görsene...’’

Duyduklarım, merakım, kapıldığım tahrik, onların çağırma ısrarları ve bir sabah kalktığımda yüzümü beğenmemem bu kararı vermeme neden oldu.

Prisma'ya katılmaya karar verdim!

Davet tekliflerini reddettim, bankaya paşa paşa 350 dolarımı yatırdım. Günlerden perşembeydi, ben Prisma'nın yolunu tuttum.

Daha o zamanlar Pınar Altuğ'un boşanma haberleri gazetelerde yer almamıştı...

*

Katılmaya karar verdim ama...

İyi mi ettim kötü mü ettim bilmiyorum. İşim başımdan aşkın. Yine de, kendime bir hediye verdiğimi düşünüp rahatlamaya çalışıyorum, Prisma'nın, daha sonra kilitlenecek olan kapısını çalıyorum.

Açıyorlar.

Ya ben nereye geldim?

Burası otobüs durağı mı?

Bu kadar kalabalığın burada işi ne?

Çeliktepe'deki bir iş merkezinin 1. katında Prisma'nın 70 öğrencisi karşımda duruyor. Suratları biraz tuhaf. Benim kedim gibi bakıyorlar. Bir tedirginlik okunuyor yüzlerinden. Kahve içenler, sandviç yiyenler, bildiğiniz okul kantini. Bu arada herkes birbiriyle tanışıyor. Herkes aynı geminin yolcusu. Da... Sonuçta herkes farklı bir yerlere varacak. Ya da şöyle diyelim: Uçak sizi her yere götürür, ama siz hiç bir yere varamayabilirsiniz!

Kiminin kocası daha önce gitmiş, şimdi karısını yollamış; kiminin tavsiyecisi annesi; kimi konu komşusuna kapılmış; kimi arkadaş kurbanı; kimi de yüzde 100 meraklı statüsünde.

Öyleee bir topululuk işte. Ama yanlış anlamayın, son derece düzgün tipler. Sosyete mi? Ben çıkaramadım ama dediklerine göre sosyeteden insanlar bile varmış.

Ama benim tespitim, çoğunluk ünsüz.

*

Aslında o anda, orada, Prisma'dan daha önemli bir sorunum vardı: Klima tarikatı.

Ben bu alete gıcığım. Beni üşütüyor. Yazın bile hasta ediyor. Nasıl olsa vardır beni donduracak bir klima diye, yıllar önce bir seyahatten, ‘‘Kalk gidelim’’ dediğim bir British Airways battaniyesiyle hazırlıklı gelmişim.

Şal bulamamışım, hırka bulamamışım, arabada, Allah'tan bu battaniye varmış, yanıma almışım.

Manzara biraz komik tabii.

Dışarıda 30 derece sıcak, omuzları açık giysili bir kadın ve omuzunda battaniyesi. Kızılderili misin mübarek!

Neyse, sevgili battaniyemle birlikte koskoca bir salona giriyoruz. Çantalar dışarıda (koridorda) bırakılacak, içeri sokmam mümkün değil.

Havada, klimanın suçu olmayan bir gerginlik var. Yeni bir dönem başlıyor! Oradaki herkesin biraz bilgisi var ama başlarına ne gelecek tam da bilmiyorlar.

Beni günlerce, haftalarca arayıp ‘‘Gelsene’’ yapanların hepsi a aaa sanki tanımıyorlar. Bu da kim yapıyorlar bana. Suratlar beş karış. Duvarın dibinden kös kös bakıyorlar. Demek istediğim şu, insan biraz kötü hissediyor kendini. Ve yalnız. Belki de yapmaya çalıştıkları bu. Senin sığınabileceğin her şeyi elinden almak.

Bir mezuniyet törenini izleyen insanlar gibi, sıra sıra sandalyelerimize diziliyoruz. İkaz üzerine, kendimi oyalamak için ağzıma attığım çikleti acilen yutuyorum. Görevlilerden biri elinde peçeteyle yutamayan herkesin cikletini topluyor. Kurallardan biri bu. Daha bir sürü kural var. Hatta her an, yeni bir kuralla karşı karşıya kalıyorsun bile denilebilir.

Mesela...

Sandalyeler belli çizgide olacak. Söz hakkı almadan konuşulmayacak. Ayağa kalkıp konuşan biri varsa, ki o deneyimlerini paylaşıyor, sözü kesilmeyecek. Kurallara uymaya niyetin yoksa paranı alıp gidebilirsin. Onları boş yere meşgul etmeyeceksin. Biraz da çeneni sıkı tutacaksın. Etrafta dedikodu konusu olacak şeyler anlatmayacaksın. Sağa sola manken, munken ismi vermeyeceksin.

*

Bütün bunlar tamam da, o kapı neden kapalı?

İşte bu, yani kapının kapalı olması beni sinir ediyor.

Sık sık tuvalete giden, sorunlu biriyim ben. Ne olacak şimdi? Daha baştan kendimi kısıtlanmış hissediyorum. 7, 8 saat nasıl dayanırım? İçeride ortam bir bankanın hazine dairesi gibi. Koruma altında yani. Sigara içmek de yok. Arka tarafta su makinaları var. Bedava! İstediğin kadar içebilirsin, ama biri konuşurken, sandalyenden kalkıp oraya kadar yürümek, korkutucu geliyor insana.

Kuralları anlatırken bizimle tanışmış olan Israel'i ben de sizinle tanıştırmış oldum şimdi.

Kendisi koçumuz.

5 gün boyunca kendisiyle baş başa bir hayat süreceğiz. Mişiz yani. İki de asistan koçumuz var. Biri artık hepinizin yakından tanıdığı Ceri Behar. Bir de onların da asistanı olan insanlar var.

Ama onlar da gülümsemiyor.

Gazetelerde televizyonlarda gülen halinden başka resmini görmediğimiz Tuba Ünsal bile, dim dik sert sert bakıyor insanın yüzüne. Biraz zorlasan kendini, korkarsın yani!

Nasıl desem, Matrix havası var, yan yana oturuyorlar, kolları birbiren değiyor ve dümdüz bakıyorlar.

Sabahtan akşama kadar ders yapmıyorsun tabii.

Yemek dahil bazı molalar var.

Bildiğin teneffüs.

Çocuklar koridorda sigara içiyor.

Derkene...

Bir müzik başlıyor. Ne yapacaksın? Hemen koşup yerine oturacaksın. Ama... Asla eski yerine değil. Bu çok önemli. Azarı yersin. Yanında başka biri oturuyor olacak. Ve bu ne işe yarayacak ben asla öğrenemeyeceğim...

*

Eğlenceli yanları da var. Pek çok oyun oynanıyor. Ve bu oyunlar bir işe yarıyor. Öncelikle kaynaşmaya. Odanın içinde dolaşıyorsun, birbirinin gözünün içine bakıyorsun, elini elinin içine alıp sıkıp, ‘‘Sana güveniyorum’’ ‘‘Sana güvenmiyorum’’ ya da ‘‘Sana güvenip güvenmediğimi bilmiyorum’’ diyorsun.

Pardon, bu bir test şıkkı değil!

Ne hissediyorsan, onu söylüyorsun.

Çok kolaylıkla tahmin edebileceğiniz gibi ben herkese ‘‘Sana güveniyorum’’ dedim. Buna karşılık bana güvenip güvenmediğini bilmeyen bazı alçaklar da vardı!

Sonra uzun uzun bu oyun üzerine konuşuluyor, kim ne dedi, neden öyle dedi, ne kasdetti, ne hissetti? Güven kavramı didikleniyor.

Keza yalan da öyle, ne yalandır, ne değildir, hangisi beyaz, hangisi kara. Var mı gerçekten böyle şeyler. Yoksa bunlar bizim uydurduğumuz şeyler mi?

Sonra yine odanın içinde dolaşma faslı geliyor. Bu defaki oyun, çekici bulma oyunu. Dikiliyorsun birinin karşısına ve diyorsun ki, ‘‘Ben seni çekici buluyorum.’’ Bunda kötü bir şey yok. Birine gidip ‘‘Seni çekici bulmuyorum’’ demiyorsun allahtan! Tabii bunları yaparken, bir sürü başka numaralar da var, sandalyeler üst üste konuluyor ve saire ve saire, bir amacı vardır herhalde, anlayabilseydim anlatırdım...

Ben bir hakem olarak sadece gördüğümü çalıyorum!

Sonra bu çekici bulma oyunu tartışılıyor, uzun uzun, sadece erkekler kadınlara, kadınlar erkeklere mi dedi, neden öyle oldu? İrdelene irdelene, birtakım sonuçlara varılıyor.

Sakın yanlış anlamayın tüm bu anlattıklarımın seksle bir alakası yok. Düşündüğünü kompleks duymadan ifade edebilmekle ilgili: Düşünmüyorsan asla söyleme. Ama çekici olduğunu düşünüyorsan, ne var bunda, söyle gitsin işte. İlla yatakta sonuçlanmaz ki bu diyaloğun gerisi. Hayatta söylediklerin kadar söylemediklerin de önemli...

*

Bir konuşma adabı öğreniyoruz mesela: ‘‘Mutlu değilim’’ demek doğru değil. Uzatmayacaksın, dolandırmayacaksın. ‘‘Mutsuzum’’ ya da ‘‘Üzgünüm’’ diyeceksin. ‘‘Başarılı değilim’’ yerine ‘‘Başarısızım.’’

Yaptığımız önemli hatalardan biri de, düşündüklerimizi bir başkasının üzerine yıkmaya çalışmak. ‘‘Ben’’ diye yazmıyoruz, anlatmıyoruz çoğu kez, ‘‘İnsanlar yapıyor, ediyor’’ deyip, kendimizi soyutluyoruz. Oysa bunu yaptığımızda, öznenin aslında kendimiz olduğunu çok iyi biliyoruz.

Yaptığımız kaçak dövüşmek. ‘‘Ben böyle düşünüyorum’’, ‘‘Ben böyle istiyorum’’ diyebildiğin sürece amaca ulaşabilmen daha kolay oluyor.

Allah'ı var bunları da öğretiyorlar işte.

*

Saatler ilerliyor, küçük küçük gruplara ayrılıyoruz. Şimdi birbirimize neden buraya geldik, ne yapmak istiyoruz, başarımızın önünde engel gördüğümüz şeyler neler, onları anlatıyoruz...

İyi yani. Biraz tuhaf ama iyi. Her şey yolunda.

Zannediyorken ben...

O feci olay oldu işte.

Benim için tabii.

Azarlandım!

Hoca biriyle konuşuyordu, duyduklarıma sinir oldum ve izinsiz lafa dalıp, itiraz ettim. Üslubumun ironik olduğunu da kabul edebilirim.

Hoca ne yaptı dersiniz, ‘‘Senin sorunun da bu işte!’’ dedi, ‘‘Hiçbir şeyi dinlemiyorsun ve bir daha böyle yaparsan seni sınıftan atarım...’’

Da na na na naaaam!

Atarımmmm. Atarımmmm. Atarımmmm.

Beynimin sinir tellerinde yankılanıyor.

Bana bir şey hatırlatıyor ama ne...

Birden ilkokul 4 oluyorum.

Ve buluyorum: Murtaza Yılmaz.

Kolej hazırlık dershanesinin hocası.

O da insanın üzerinde aynen böyle baskı kurardı. Birden beynimde kurduğum denge bozuluveriyor, tahtarevallinin benim oturduğum tarafı küt diye yere vuruyor. Canım acıyor. Ve atılmadan orayı terk etmek müthiş cazip bir fikir olarak beynimde doğuyor...

*

Böylelikle Prisma maceram, 1. günün nihayetinde son buluyor. Aslında siz de farkındasınız, bana uygun. Kısıtlanmaya gelecek bir tip olmadığımı bir kere daha öğrenmiş bulunuyorum. Doğru yani hocanın söylediği, kurallara uymaktan hoşlanmıyorum. Sanmıyorum ama dinlemeyi bilmiyor da olabilirim.

Gördüğünüz gibi ben ne yaşadıysam, duyduysam anlattım. Devam etmedim. Ertesi günü gitmek istemedim.

Ama bu benim maceram.

Herkesin kendi macerası kendine özel.

Başka biri olumlu ya da olumsuz anlamda çok başka şeyler anlatabilir tabii...
Yazarın Tüm Yazıları