Berlin şantiyelerden bir türlü kurtulamıyor

Berlin, Doğu’yla kucaklaştığından beri hep değişim içinde. Kent yıllardan beri şantiye görünümünden kurtulamıyor.

Bu inşaatların çoğu, Berlin’e modern bir görünüm katarken, bir bölümü de geçmişin izlerini siliyor. Her şeye rağmen Berlin, Avrupa’nın başkenti olmaya en yakın kentlerden biri.

Avrupa’nın başkenti olma yolunda koşar adımlarla ilerleyen Berlin’i anlatmaya nasıl başlamalı acaba? Klaus Mann’ın şu cümlesi ile bu kenti tanımlayabilir miyiz: "Ah yavrularım, Berlin’in gece hayatı dünyanın başka hiçbir yerinde yoktur. Eskiden güzel bir ordumuz vardı, şimdi satılık kadınlarımız var."

Veya Nedim Gürsel’in "Bir Avuç Dünya"da yazdığı benzer tanımlama da başlangıç cümlesini oluşturabilir mi: "Berlin, sayısız gece kulüplerinde, loş barlarda bölünmüş cinselliklerini özgürce yaşayan, yaşayabilen insanların kenti..."

Eğer Berlin’i anlatmaya bu alıntılarla başlarsam, bu kente büyük haksızlık etmiş olurum. Çünkü Berlin denince aklıma önce seks üşüşmez. Geceler de, barlar da, müzik de, alkol de çok sonra gelir aklıma. Eğer geceleri seksin peşine takılmazsanız, zaten tüm bunlarla tanışmazsınız bile. Berlin’e "seks dolu" kent derseniz, Amsterdam’a, Paris’e, Londra’ya, Rio’ya, Moskova’ya, Uzakdoğu’nun birçok kentine haksızlık yapmış olmaz mısınız ayrıca?

Ama "Berlin bir şıpsevdidir" derseniz ona katılabilirim. Çünkü Berlin’de sabır yoktur, her şey sürekli değişir. Hálá da değişmektedir. Benim için en uygunu Cenab Şehabettin’in şu tanımlaması sanırım: "Berlin bir tarih değil, bir şiir de değil, ama bir gazete, süslü, güzel bir gazete. Görüntüsü beyninizi sanki gazetenin sınırı ile hapsediyor. Ne bir anı ile geçmişe çekiyor, ne bir hayal içinde geleceğin ufuklarına götürüyor. Burada hemen hemen anısız ve hayalsiz, yalnızca bir gözlem dairesinin ortasında kalıyorsunuz..."

Berlin’e bu kez, Alman Havayolları Lufthansa ile Alman Turizm Ofisi’nin ortaklaşa düzenlediği bir etkinlik için gittim. Bu kentte duvardan önce de sonra da birkaç kez bulunmuştum aslında. Berlin’in benim için ayrı bir yeri var. Yaşamımın ikinci dış gezisini buraya (birincisini Amsterdam’a) yapmıştım. O zaman Berlin iki ayrı şehirdi ve batısına işgal devletlerinden başka ülkenin uçağı inemiyordu. Onun için THY, Doğu’daki Tegel Havaalanı’na inmiş, oradan Doğu Berlin’in sessiz ve insansız sokaklarından geçtikten sonra kendimi birden Batı’nın kalabalık caddelerinde bulmuştum.

Kreuzberg’deki bir öğrenci yurdunda kalıyordum. Yurt yazın otele dönüştürülüyor, benim gibi "çulsuz" gezginleri ağırlıyordu. Bu yurdu seçmemin nedeni ucuzluğu değildi aslında. O zamanlar ürkek bir gezgindim. Başıma bir şey gelmesinden korkuyordum. Onun için Kreuzberg’e sığınmıştım. Burası dumanlı kahveleri, çay bardaklarında çınlayan kaşık sesleri, tavlada yuvarlanan zarların tıkırtısı, başörtülü kadınları, bıyıklı erkekleri, manavları, bakkalları, kasaplarıyla küçük bir Türkiye idi. Bu semtte kendimi emniyette hissediyordum.

Akşam karanlık olmadan soluğu yurtta alıyordum. Duvar, binanın tam önünden geçiyordu. Kaldığım odanın penceresinden her gece merakla Doğu’yu seyrediyordum. Işıklar soluk, sokaklar ıssız, arabalar gösterişsiz, insanlar ürkek görünüyordu. Birkaç metre ötede yaşamın, sistemin, dünyanın böylesine değişmesi beni müthiş şaşırtıyordu. Onun için odanın penceresinden diğer dünyayı seyretmek hoşuma gidiyordu. Bu yüzden ilk gidişimde Berlin’in geceleriyle tanışamadım.

ŞANTİYE KENT

Her gelişimde kenti biraz daha değişmiş buluyordum. Berlin durmadan genişliyor, büyüyor, AB’den gelen paralar sayesinde yenileniyordu. Doğuyla kucaklaşalı onca yıl geçmesine rağmen inşaatlar bitmek bilmiyordu. Dev vinçler Berlin’in her köşesinden boy gösteriyordu. Kent yıllardan beri bir şantiye görünümündeydi. Her seferinde Berlin’i biraz daha sevdiğimi hissediyordum. Hele sabah yürüyüşlerini yaptığım Unter den Linden (Ihlamurlar Altı) Caddesi’ndeki yalnızlığımda, bu sevgi daha da derinleşiyordu nedense. Belki de bu caddenin, Berlin’i anlatan her metinde karşıma çıkması veya ıhlamurların huzur veren kokusu bu sevgiyi körüklüyordu.

1237’de bir Slav balıkçı köyü olan ve "bataklık" anlamına gelen Berlin, artık büyük, güzel, kültürlü, neşeli ve genç bir kent. Ben onu Avrupa’nın Başkenti seçtim. Bir sonraki gidişimde kenti daha da güzelleşmiş bulacağıma inanıyorum.

Berlin’i tanımak için sokak sokak her köşeyi gezmeye gerek yok. Bütün büyük kentlerdeki gibi, merkezden uzaklaştıkça görüntüler monotonlaşıyor. Evler, sokaklar, küçük dükkanlar, işyerleri ve evlerine bir an önce varmak için sabırsız adımlarla yürüyen insanlar... Hiçbir özelliği olmayan, hiçbir şey çağrıştırmayan görüntüler bunlar. Onun için büyük kentlerin çoğunda, merkezde dolaşmayı tercih ediyorum.

GEÇMİŞ SİLİNİYOR

Berlin’de geçmişi anımsatan pek bir şey kalmamış, çoğu silinmiş, kalanlar da unutulmaya çalışılmış. Yani kent belleğini kaybetmeye başlamış. Bombardımandan bu yana işlemeyen saati ve uçmuş çatısıyla kentin ortasında bir hayalet gibi duran Kaiser Wilhelm Anı Kilisesi, şık mağazaların sıralandığı, her türden insana rastlayacağınız Friedrich Caddesi, rejimin değişmesine neden olan kitle hareketlerinin başlangıç yeri Alexander Meydanı, yaşamın başlayıp bittiği Rathenau Meydanı, Tiergarten Bahçesi, Branderburg Kapısı, geçmişten kalan bütün izlerin silindiği Postdam Meydanı, yorgunluğumu atmak için oturduğum Wiener Cafe, 90 çeşit şampanya sunulan Ritz Carlton Oteli’nin barı, Check Point Charlie, Duvar Müzesi... 170 müze ve koleksiyonun, 270 kütüphanenin, bir o kadar tiyatronun bulunduğu kentte, kendimi arpa ambarına düşmüş aç bir fareye benzetiyordum hep. Nerede neyi göreceğime bir türlü karar veremiyordum. Bu kararsızlığım yüzünden ya hiçbir sergiye veya tiyatroya gidemiyor ya da yanlış gösteriler seçiyordum.

İki gün süren gezinin sonundaki basın toplantısında, Turizm Ofisi yetkililerine şunu sordum: "Beni buraya niçin davet ettiniz?" Önce şaşırdılar, sonra yanıtladılar: "Berlin’i ülkeniz insanına tanıtın diye..." Ben de bu yanıtı bekliyordum zaten: "Tanıtımın size ne faydası olacak? Hükümetiniz vize konusunda öylesine katı ki, Türklerin Almanya’ya gelmesine izin vermiyor. Bu yazıyı okuyup gelmek isteyen de gelemeyecek zaten!" Hak verdiler, vize konusunda yeni çalışmaların yapıldığını söylediler. Her zaman böyle söylüyorlardı ama bir şey değişmiyordu. Yine de size öneririm: Günün birinde /images/100/0x0/55eb5761f018fbb8f8bb0968vize alabilirseniz Berlin’i mutlaka görün.

Duvardan kalan son parçalar

Son gidişimde duvar artık çizgi olmuştu. Kendisi yoktu ama izi vardı. Bazı yerlerde duvardan parçalar bırakılmıştı. Turistler bu parçaların önünde poz veriyordu. Doğu Alman askeri giysilerine bürünmüş bazı girişimciler de, pasaportlara "orijinal" Doğu Almanya damgası vurup geçmişi paraya çeviriyorlardı.

Türk yazınında Berlin

Berlin’den ilk kez 1764’te Ahmet Resmi Efendi "Sefaretname" adlı eserinde bahsetmişti. Bundan 80 yıl sonra ise Mustafa Sami Efendi "Avrupa Risaleleri’nde" söz eder. Daha sonra Sadullah Paşa, 1879’da Refet Bey’e yazdığı mektuplarda Berlin gözlemlerini anlatır. Berlin, Ahmet Mithat Efendi’nin "Avrupa’da Bir Cevelan" adlı eserinde geniş yer tutar. Bu kente eserlerinde en fazla yer ayıran gezginlerden biri de Ahmet İhsan’dır. Fağfurizade Hüseyin Nesimi’nin "Seyahat"inde de Berlin uzun uzun anlatılır. Şerafeddin Mağmumi de Berlin’le ilgili anılarında, diğer gezginlerle hemen hemen aynı izlenimleri aktarır. Mehmet Enisi’nin 1914 tarihli mektup-seyahat türü bir eser sayılabilecek "Alman Ruhu" adlı kitabında, Berlin bütün yönleriyle ele alınır. Mehmet Akif "Berlin Hatıratları"nda, Berlin’i oluşturan unsurları ayrı ayrı ele alır. Cenap Şehabettin ise "Avrupa Mektupları"nda kentle ilgili çok ayrıntılı bilgiler verir.

Çağdaş yazarlara gelince; Bunların başında "Çıplak Berlin" adlı kitabında kenti roman kahramanı yapan Nedim Gürsel gelir. Diğerlerini de şöyle sıralayabilirim: Enis Batur, Ece Ayhan, Özkan Mert, Demir Özlü, Aras Ören, Firuzan, Oya Baydar, Tomris Uyar, Günay Dal, Uğur Kökten. Tüm bu yazarlar, kendi öznel bakışları ve içinde yaşadıkları dönemin anlayışıyla sorgularlar Berlin’i.
Yazarın Tüm Yazıları