AB-Kıbrıs etkileşimi

AB-Kıbrıs etkileşimi tabii çok gerilere, Yunanistan’ın AB’ye üye kabul edildiği 1981 yılına kadar gidiyor. O tarihten itibaren Yunanistan’ın, üyeliğini Kıbrıs konusunda Türkiye üzerinde baskı yapmak için kullanacağı açıkça ortaya çıkmıştı.

1995 yılında Türkiye-AB Gümrük Birliği’nin kurulması karşılığında Güney Kıbrıs ile üyelik müzakerelerinin başlaması sağlandı. 1999’da Helsinki zirvesinde Türkiye’ye katılım adaylığı statüsü tanınırken, zirvenin sonuç bildirisinde, çözüm olmasa dahi Güney Kıbrıs’ın üyeliğe kabul edilebileceği vurgulandı.

Aralık 2002 Kopenhag zirvesinde ve Mart 2003’te BM Genel Sekreteri’nin KKTC ve Güney Kıbrıs’ın temsilcileriyle Lahey buluşmasında, meselenin Annan Planı temelinde çözümlenerek, federal bir yapı çerçevesinde, Kıbrıs Türklerinin de AB’ye girmesi ve Türkiye’nin üyeliğini bloke eden Kıbrıs engelinin bertaraf edilmesi fırsatı göz göre göre kaçırıldı.

Rumların, AB ile Katılım Antlaşması’nı henüz imzalamadıkları için planı reddetme imkánına sahip olmamalarından doğan bu fırsat kaçırılmasaydı, ileride, AB içinde Kıbrıs’ın tamamen birbirinden bağımsız iki devlete bölünmesi opsiyonu da açılmış olacaktı. 2004 Nisan’ında yapılan referandumda ise Güney Kıbrıs’ın ret oyu vermekle kaybedeceği bir şey artık kalmamıştı; çünkü üyeliği kesinleşmişti. 1 Mayıs’ta AB’ye katıldı.

* * *

Denebilir ki, statüko devam ettiğine ve KKTC son üç yılda önemli ekonomik ilerleme gerçekleştirdiğine göre problem nerede. Bir bakıma doğru. Bugün KKTC her zamandan daha fazla refaha kavuşmuş durumda. Türk ordusunun Ada’da mevcudiyeti sayesinde güvenlik kaygısı da yok. Aslen Kıbrıslı olan Türkler, üstelik AB vatandaşı statüsü kazandılar.

"Kıbrıs Cumhuriyeti" kimlik cüzdanıyla Avrupa’da seyahat edebiliyorlar, AB ülkelerinde çalışma ve yerleşme hakları var, çocukları Avrupa üniversitelerinde özel ücret indirimlerinden yararlanabiliyor, Güney Kıbrıs’ta çalışma imkánlarından ve sağlık hizmetlerinden istifade edebiliyorlar. Annan planına benzer bir plan yeniden referanduma sunulsa bu sefer ret oyu kullanmaları şaşırtıcı olmayacak.

Bazı sorunlar da kendiliğinden yavaş yavaş çözüm yoluna giriyor; örneğin mülkiyet sorunu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Kuzey Kıbrıs’taki Tazmin Komisyonu’nu ilk başvurma mercii olarak kabul ettiğinden beri Rumlardan komisyona 300 kadar başvuru geldi. Başvuranlar tazminat karşılığında mülkiyet haklarından vazgeçmeyi peşinen kabul ediyorlar.

Güneyde taşınmazı bulunan Türkler ile kuzeyde taşınmazı bulunan Rumlar arasında takas da yapılabiliyor. Güney Kıbrıs’ta taşınmazı bulunan Türkler de AİHM’ye müracaata başladılar. Bu arada gayrimenkul fiyatlarının tırmanması meselenin çözümünde piyasanın rolünü de öne çıkardı.

* * *

Demek oluyor ki bundan sonra Kıbrıs meselesinin çözümsüz kalması, öncelikle Türkiye’nin AB sürecini olumsuz etkileyecek. Sorun Türkiye’nin yolunu iki şekilde tıkamaktadır. Kısa ve orta vadede Rum gemi ve uçaklarının deniz ve havalimanlarımızı kullanmaları hakkını da içeren Gümrük Birliği Protokolü’nün tarafımızdan onaylanmaması ve uygulanmaması, üyelik müzakerelerinde 8 müzakere başlığının (malların serbest dolaşımı, yerleşme ve hizmet verilmesi serbestisi, mali hizmetler, tarım ve kırsal kalkınma, balıkçılık, taşımacılık politikası, gümrük birliği ve dış ilişkiler) dondurulmasına yol açmıştır.

Protokolün uygulanmasına karşılık KKTC’nin izolasyonuna son verilmesi amacına yönelik "eylem planı"mızın içerdiği önlemlerin gerçekleşmesi olasılığı ise hemen hemen hiç yoktur. 8 başlık üzerinde müzakereler başlamadıkça üyelik süreci de tamamlanamaz.

Gümrük birliği dahil bütün sorunlar aşılarak müzakereler olumlu sonuçlansa bile Kıbrıs meselesi çözümlenmezse veya Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs’ın iki tarafı arasında bir "modus vivendi" (çözüme varıncaya kadar geçici bir düzenleme) bulunamazsa yine üyelik kapısı kapalı kalır. Kıbrıs meselesinin bütün yönleri üzerinde bir beyin fırtınasına ihtiyacımız var. Uzun vadeyi yine gözden kaçırmayalım.
Yazarın Tüm Yazıları