Yer yer hızlı, az öfkeli, az biraz komik...

‘Hızlı ve Öfkeli’ serisinde sahne sırası yan karakterlerden Luke Hobbs ve Deckard Shaw’da.

İnsanlığın geleceğini tehdit eden ölümcül bir virüsün peşinde koşarken aksiyona soyunan, sürekli birbirleriyle didişen, yer yer esprili bir dil tutturan bu ikilinin sürüklediği film Londra, Moskova, Ukrayna kırsalı ve Samoa Adaları’nda geçiyor. Serinin yatağını değiştiren yapım, genel olarak kendi kulvarı açısından vasatı aşamıyor.
Yaz sıcağında seyirciyi salona çekmenin en bildik reçetelerinden biri kuşkusuz aksiyonlardır. Bu formül, uzun süredir geçerliliğini koruyor. 2019 yazının mönüsünde yer alan öncelikli aksiyonlardan ‘Hızlı ve Öfkeli: Hobbs ve Shaw’ (‘Fast & Furious Presents: Hobbs & Shaw’), bu hafta sahne alıyor... Film, 2000’li yılların en uzun serilerinden birine dönüşen ‘Hızlı ve Öfkeli’nin sonraki adımlarında meselelere dahil olan ara karakterlerin ön plana çıktığı bir öyküye sahip.
Malum, aksiyonlar salona adım attığınızda felsefeyi, mantığı, hayata dair derin meseleleri adeta kapıda bırakmanızı gerektiren yapımlardır. Size genellikle sanat ve siyasete ilişkin konular değil görsel şov, adrenalin dolu anlar, eskilerin deyimiyle vurdu-kırdılı sahneler vaat ederler. Teknolojinin ulaştığı noktalar itibariyle de genellikle vaatlerini gerçekleştirirler... Lakin biz eleştirmenler, yine eskilerin deyimiyle ‘Öküz altında buzağı’ ararız ve aksiyonda bile çıtanın yükseklerde tutulmasını isteriz.
Yer yer hızlı, az öfkeli, az biraz komik...
‘Hızlı ve Öfkeli’, Türk sinema izleyicisinin çok sevdiği bir seri. Hatta serinin yedinci adımı (‘Furious Seven’), 2.961.089 seyirciyle ‘Tüm zamanların en çok izlenen yabancı filmi’ unvanını taşıyor. Lakin ‘Hobbs ve Shaw’da ara karakterlerin öne çıktığı farklı bir öykü anlatıyor.
Yönetmen, eski bir dublör...
Bu bakımdan ‘Hızlı ve Öfkeli’ serisi, geride kalan sekiz filmlik toplama göz atıldığında bazen çıtayı yükseklere taşımış, bazen de sıradanlığın içinde kaybolmuştur... ‘Hobbs ve Shaw’la birlikte yeni ufuklara yelken açma çabasına giren serinin bu son adımında yönetmen koltuğunda David Leitch ismini görmek, en azından kâğıt üzerinde doğru karar verilerek yola çıkıldığı izlenimi uyandırıyordu. Çünkü eski bir dublör, dublör koordinatörü ve aktör olan Leitch, yönetmenlik uğraşına Chad Stahelski’yle birlikte yönettiği ‘John Wick’le başlamış, ardından da ‘Sarışın Bomba’ ve ‘Deadpool 2’ gibi filmlere imza atmıştı.
Ama ‘Hobbs ve Shaw’ın rejisine bakmadan önce öyküsünde kısa bir gezintiye çıkalım. Londra’da bir grup asker, ‘Kar Tanesi’ adlı bir genetik virüsü ele geçirmek için operasyona girişir. Görev başarıyla tamamlanmak üzereyken kendisini “Ben bu hikâyenin kötü adamıyım” diye tanıtan esrarengiz birinin müdahalesiyle dengeler değişir. Askerler öldürülür, içlerinden sağ kalan MI6 ajanı Hattie, virüsü kendi vücuduna enjekte ederek olay mahallini terk eder. Sonrasında devreye CIA girer ve serinin önceki adımlarından hatırladığımız Luke Hobbs ve Deckard Shaw’ı sahaya sürer. İkili birbirlerinden hoşlanmamakta ve göreve tek başına talip olmak istemektedir ama süreç onları ortak hareket etmeye iter...
Açılış bölümü çok güzel...
Chris Morgan ve Drew Pearce’ın kaleme aldıkları senaryo, birçok mantıksız ve akıl dışı olay örgüsüyle dolu ama ne gam; maksat aksiyon olsun... Yönetmen Leitch, yakın dövüş sanatları konusundaki ustalığını zaman zaman konuştururken serinin en önemli özelliği olan zor akrobatik sahneler, ‘Hobbs ve Shaw’da da varlığını koruyor. Bir helikoptere bağlı zincirler eşliğinde dizilen arabalar ve bu yolla sağlanan kaçıp kovalamaca bölümleri, genel olarak Londra’da geçen, sonrasında Moskova ve Ukrayna kırsalına (Çernobil ?) taşınan ve nihayetinde Samoa Adaları’nda sonlanan bir öykü...
Aslına bakılırsa Jim Croce’un ‘Time In A Bottle’ şarkısı eşliğindeki giriş sekansı çok güzel çekilmiş ve doğrusu bu yanıyla film, çok fazla şey vaat ediyordu ama sonrasında genel olarak kendi kulvarı açısından sıradanlığı aştığını söylemek zor. Yer yer esprili dil, Nietzsche ve Bruce Lee üzerinden yüzeysel ‘filozofi’ göndermeler, ana karakterlerin sürekli didişmesi ve Shaw’ın kız kardeşi üzerinden bir gönül meselesine girmesi (yabancı bir eleştirmenin vurguladığı gibi bu durum ‘Tango & Cash’i andırıyor) derken ‘Hobbs ve Shaw’ kendini belli ölçülerde izletmeyi başarıyor. Bir tür ‘Terminator’ (‘Cyborg’ demek de mümkün) olan Brixton karakteri üzerinden senaryo ölümsüzlük ve makineleşmeye vurgu yapıp belki öyküye felsefi bir tat katmak istemiş ama bunun yeterince parlak bir fikir olduğunu söyleyemeyiz. Bir de Samoa’da geçen bölümü hem uzun tutulmuş hem de hamasi diyaloglarla boğulmuş.
Dwayne Johnson ve Jason Statham’ın sürüklediği, ‘The Crown’ dizisiyle tanınan Vanessa Kirby’nin estetik kattığı, ‘öykünün kötü adamı’ olarak Idris Elba’nın boy gösterdiği, Helen Mirren’ın ‘ustalara saygı’ kabilinden huzurlarımıza geldiği ‘erkeklik gösterisi’ niteliğindeki ‘Hobbs ve Shaw’, belki serinin yatağını değiştiriyor ama genel toplamda sıradanlığı aşamıyor.
Yer yer hızlı, az öfkeli, az biraz komik...

Kapanmayan yaralar,
örtbas edilen suçlar...
Geçmişte işlenmiş ve dini otoritenin, zamanın akışında yok olmasını, unutulmasını beklediği suçlar... Lakin ‘resmi tarih’ onları kayda geçirmese de kurbanların ruhlarında, vicdanlarında açtığı yaralar tazeliğini koruyor ve hayat boyu peşlerini bırakmıyor... François Ozon, son filmi ‘Yüzleşme’de (‘Grace a Dieu’), deşildikçe dalga dalga büyüyen ve gerçekten yaşanmış bir pedofili vakasını perdeye taşıyor.
Yer yer hızlı, az öfkeli, az biraz komik...
Her şeyi Larrain başlattı!
Öykü saygın, beş çocuk babası Lyon’lu bir bankacı olan Alexandre Guérin’in, küçükken kendisine yapılan tacizin izlerini sürme ısrarıyla başlıyor. Olay, 80’li yıllarda kilise öncülüğünde düzenlenen yaz tatili kampı sırasında gerçekleşmiştir. Bernard Preynat adlı din adamının işlediği bu suç (günah!), ne uhrevi ne de hukuki düzlemde karşılığını bulmuş ve her şey, hiçbir şey olmamışçasına devam etmiştir. Dine olan inancını hâlâ canlı tutan ve çocuklarını kilisenin kollarına teslim eden Guérin, işin peşine düşer ve fakat sistemin geçmişte olduğu gibi şimdiki zamanda da harekete geçmeyeceğini, meseleyi her daim soğutma yönteminde ısrar ettiğini anlar... Bu duyarsız ve inançtan beslenmenin avantajıyla güçlü geleneksel yapıya karşı mücadelenin boyutlarını genişletir. Kendisi gibi Preynat’nın tacizine uğramış kurbanları bulur, onlarla buluşur ve nihayetinde artık çoluk çocuğu karışmış bu insanlarla olayı kamuoyuna taşır...
İşaret fişeğini ilk olarak 2015’te Pablo Larrain yaktı. Şilili yönetmen ‘El Club’da, vakti zamanında işledikleri pedofili suçları nedeniyle ‘kol kırılır yen içinde kalır’ mantığının uzantısıyla kilise tarafından küçük bir sahil yöresine sürülen ve kendilerine tahsis edilen evde, zorunlu olarak inzivaya çekilen bir grup rahibin öyküsünü perdeye taşıdı. Sonrasında ‘Spotlight’ geldi; Oscar’a kadar uzanan bu yapım da din adamlarının erkek çocuklarına yönelik cinsel tacizlerini ve bütün yaşanların örtbas edildiği bir Amerika’yı anlatıyordu. ‘Spotlight’ asıl olarak gerçeklerin gazeteciler tarafından ortaya çıkarılma çabasına odaklanıyordu.
Yer yer hızlı, az öfkeli, az biraz komik...

Dört başı mamur
bir pazar yazısı tadında
Ozon’un filmi de aynı sulara bu kez kurbanların psikolojisi, ardından hesaplaşma çabaları ve sistemin aymazlığı üzerinden yaklaşıyor. ‘Yüzleşme’nin kıymeti harbiyesi el attığı konu kadar metnin çok başarılı ve akıcı bir şekilde kaleme alınması, öykünün kat kat açılması, adeta ders olarak okutulacak bir senaryoya sahip olması. Belki yıllarca mesleğin mutfağında da çalışmış biri olmanın refleksiyle bu metni, hafta sonu eklerinde yayımlanan ve toplumsal olaylarda gezinen dört başı mamur yazılara (‘dosya’ da diyebiliriz) benzettim... Tat olarak da Ozon filmleri içinde en çok ‘Evde’ye (‘Dans la maison’) yakın buldum.
Ana karakterlerden Alexandre Guérin’i, Melvil Poupaud’un François Debord’u Denis Ménochet’nin, Emmauel Thomassin’i Swann Arlaud’un, tacizci din adamı Bernard Preynat’yı Bernard Verley’nin canlandırdığı ‘Yüzleşme’yi kesinlikle kaçırmayın derim. Bu arada salondan ayrılırken elbette şu soru sizi takip edecek: Şili, Amerikan ve Fransız sineması örtbas edilen suçların izini sürdü, bakalım bizim sinemamıza sıra ne zaman gelecek?
Diğer seçenekler...
Haftanın yenilerinden ‘Geniş Aile: Komşu Kızı’nı Cüneyt İnay yönetmiş, oyuncular Ufuk Özkan, Bülent Çolak, Rojda Demirer ve Emre Altuğ. Bir diğer yerli komedi olan ‘Ölü Yatırım’, Neslihan Yıldız imzasını tayışor, filmin kadrosunda Serkan Dağlı, Anıl Çelik, Nursel Köse, Öykü Çelik ve Köksal Engür gibi isimler var. ‘Luis ve Uzaylı Dostları’ (Luis and the Aliens’) ise haftanın animasyon seçeneği, filmi üç isim; Christoph Lauenstein, Wolfgang Lauenstein ve Sean McCormack yönetmiş. Yerli gerilim ‘Cinna: Karabasan’da Sena Özcan, Vedat Delibaş ve Kenan Balık gibi isimler rol alıyor, yönetmen Ebru Delibaş.
Yazlıklardan havalanan...
Açık hava sinemalarının mönüsünde bu hafta şu filmler var:
◊ Yenilenen Ortaköy Feriye’nin açık hava sinemasında bu haftanın filmi, bir 70’ler klasiği olan ‘Jaws’... Yarın gece saat 21.15’te gösterilecek yapım Steven Spielberg imzasını taşıyor. Amity adlı sahil yöresine dadanan bir köpekbalığının yarattığı korku üzerinden gelişen öyküsüyle dikkat çeken film, Peter Benchley’nin çok satan romanından sinemaya uyarlanmıştı.
Yer yer hızlı, az öfkeli, az biraz komik...
◊ Yapı Kredi Bomontiada’da da 7 Ağustos akşamı Ralph Fiennes’ın yönettiği ‘Beyaz Karga’ (‘The White Crow’) izlenebilir. Gösterim saati 21.00.
◊ UNIQ’te ise yarın Paolo Sorrentino’nun ‘Loro’su, 6 Ağustos’ta Gustav Möller’in ‘Suçlu’su (‘The Guilty’), 7 Ağustos’ta Joe Penna’nın ‘Arctic’i, 8 Ağustos’ta da Zhangke Jia’nın ‘Kül En Saf Beyazdır’ı (‘Jiang hu er nü’) izlenebilir. Filmlerin gösterim saati 21.00...
Yer yer hızlı, az öfkeli, az biraz komik...


 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Fakir ama gururlu bir genç

Charles Dickens’ın en kişisel romanı sayılan ‘David Copperfield’ın son uyarlaması, modern dokunuşlarla dolu bir yapım. Filmde acılı bir sürecin sonunda yazar olarak yolunu bulmaya çalışan ana karakteri ‘Slumdog Millionare’den hatırladığımız Dev Patel canlandırıyor.


Ailelerinin koşulları yetersiz; kimileri yetim, hayata tutunmakta zorlanan ama dirayetli duruşları ve kararlılıklarıyla nihayetinde kendi rotalarını bulan karakterler... Ben, Charles Dickens’ın romanlarında karşımıza gelen kahramanları, aslında kendi çocukluğumun romancısı Kemalettin Tuğcu’nunkilere benzetirim. Lakin daha üst bir klasmanda değerlendirildiğinde, kuşkusuz evrensel bir dile ve ruha sahip olan Dickens ve yarattığı dünyalarda dönemin İngiltere’sini, Sanayi Devrimi’nin yarattığı acımasızlığı, aralarındaki mesafe gittikçe büyüyen sınıfları da buluruz. Yani önde acılı bireysel öyküler, arka plandaysa sosyoekonomik bir toplumsal panorama...

1849-1850 arası yayımlanan ‘David Copperfield’, yazarın otobiyografik özelliklerle donattığı, bir anlamda kendi öyküsünün ifadesini bulduğumuz bir metindi. Dickens’ın sevilen romanlarından biri olarak kuşaklar boyu okundu, sinemaya ve televizyona da defalarca uyarlandı.

Yoksulluk ve acı dolu günler

Bu hafta salonlarımıza uğrayan Armando Iannucci imzalı son adaptasyonsa önceki hamlelerden farklı bir adım. Çoğunlukla mizahı ‘abartının abartısı’ formuyla kullanan bir üslubun sahibi olarak İskoç kökenli yönetmen, bu klasiği de kendince harmanlamış. ‘David Copperfield’ın Çok Kişisel Hikâyesi’ (‘The Personel History of David Copperfield’), romanın ana karakterlerine bağlı serbest bir uyarlama niteliğinde. Annesinin zalim Murdstone’la evliliğinin ardından Londra’daki bir fabrikada yoksulluk ve acı dolu günler eşliğinde emek (ve ekmek) mücadelesine soyunan, evlerinde kaldığı Micawber ailesiyle yoksulluğu paylaşan David Copperfield, nihayetinde duygu ve düşüncelerini aktarabileceği bir mecra bulur: Yazarlık...
Yönetmen Iannucci, senaryosunu Simon Blackwell’le birlikte kaleme aldığı filminde Dickens’ın en kişisel ve iyimser romanı kabul edilen metnini ırksal çeşitlilikle zenginleştirmiş ve bir anlamda öyküyü adeta günümüz İngiltere’sinin profiline dönüştürmüş. Öyle ki ana karakter Hint kökenli, aralarında platonik ilişki olan kadın siyah, o kadının babası (Copperfield’ın halasının muhasebecisi yani) Uzakdoğu kökenli, okuldaki arkadaşının aristokrat annesi siyah vs.

Böylesi bir harmanın yanı sıra son derece akıcı ritme, absürt ve komik bir üsluba sahip, abartısı bol bir uyarlama bu. Hızlı sahne trafiği ve görsel açıdan ilginç geçişleri de cabası...

Öte yandan ‘Victoria çağının vicdanı’ (aynası) olarak da tanımlanan Dickens’ın romanlarında altını çizdiği sosyal yapıya filmin pek vurgu yapmadığını söylemeliyim. Bunun nedeni Iannucci’nin ‘antikomünistliği (!) mi, “Gerek yok, zaten metin her şeyi anlatıyor” yaklaşımı mı; bilemiyorum tabii. Ama bunun önemli bir dert olmadığını da söylemeliyim.

Yazının Devamını Oku

Vefa arıyorum, dost arıyorum

Bir Hanna-Barbera klasiği olan ‘Scooby-Doo’, sevimli, dağınık ve kocaman yürekli Danua cinsi bir köpekle karakter olarak benzer özelliklere sahip bir çocuğun, birlikte büyüyerek yeşerttikleri dostluk üzerineydi. Bu ikilinin yakın arkadaşları Velma, Fred ve Daphne’yle hırslı bir kötüye karşı verdikleri mücadeleyi anlatan ‘Scoob!’ ise yalnızlık, vefa, dayanışma, özgüven gibi temalara ilişkin mesajlarla yüklü bir film.


Çocukluğunu 70’lerde yaşayan ve ülkenin, tek kanallı TRT vasıtasıyla ‘televizyon’ denen icatla tanışmasına şahitlik eden kuşağı, Hanna-Barbera  (William Hanna ve Joseph Barbera) ikilisinin elinden çıkan animasyon (eski dildeki karşılığıyla ‘çizgi film’) klasiklerine; yani ‘Taş Devri’ (‘The Flintstones’), Jetgiller’ (‘The Jetsons’) ve ‘Ayı Yogi’ye (‘Yogi Bear’) fazlasıyla vâkıftı. Efsanevi yaratıcıların bir başka serisi olan ‘Scooby-Doo’nun Türkiye macerasındaysa artık büyümüştük ve dolayısıyla bizde pek bir karşılığı yoktu. Nitekim ben bu serinin varlığından 2002 tarihli uzun metraj vasıtasıyla haberdar oldum. Raja Gosnell imzalı filmin bence problemi, ne miniklere ne de büyüklere seslenen bir yapıya sahip olmasıydı. Kimi Amerikalı eleştirmenler de söz konusu yapıma ilişkin, karakterlerin 70’lerdeki orijinal hallerine bağlı kalınarak öyküye dahil edildiğini ve bunun demode bir havaya neden olduğunu yazmışlardı. 

2004’te yine Gosnell imzalı ikinci bir hamlenin ardından şimdi aynı sulara yepyeni bir animasyonla dönüyoruz. ‘Scoob!’ adlı bu adım, serinin ana karakterleri Shaggy ve Scooby-Doo’nun tanışmalarını ve ekibin diğer parçaları Velma, Fred ve Daphne’yle kaynaşmalarını  anlatan giriş bölümünün ardından kötü adam Dick Dastardly’ye karşı verilen mücadeleye odaklanıyor. Yönetmenliğini Tony Cervone’nin üstlendiği, senaryosuna altı ismin katkıda bulunduğu yapım, modern göndermeleri, ‘politik doğruculuk’ içeren mesajları ve kimi esprileriyle güzel bir harman olmuş.

Kaliforniya’da bir Yunan kafesinden çalınan dönerle başlayan dostluğun izlerini süren öykü, miniklere yönelik yalnızlık, dostluk, vefa, dayanışma gibi temalara ilişkin vurgularda bulunuyor. Koca yürekli bir Danua köpeğiyle benzer bir karaktere sahip Shaggy Rogers’ın sıkı dostluğu zamanla tartışılır çizgilere taşınıyor ve yeni sınavlardan geçiyor. İkilinin, idolleri olan ‘Blue Falcon’la karşılaşmaları ve karşılarında gerçek kahraman yerine emekliye ayrılmış babasının yerine geçen özgüvenden yoksun oğlunu bulmaları da filmde yeni kapılar aralıyor. Burada da babalarının mirası altında ezilen çocuklara ilişkin mesajlar var.

‘Döner’i Yunanlara mı mal ediyor?

Sonuç? ‘Scoob!’ minik seyircileri tatmin edecek bir çalışma ama bu türden bir yargı ‘normal’ zamanlar için geçerliydi. Salgın dönemi içinde seyircisini bekleyen sektör, umut bağladığı ‘Tenet’ ve ‘Mulan’ gibi yapımlarla aradığı heyecanı bulamadı. Peki bu sevimli çalışma aranan kan olacak mı? Bekleyip görelim.

Bu arada ‘Scoob!’ kimi yanlarıyla (üç başlı köpek ‘Cerberus’la özellikle) mitolojiye göz kırpıyor ama öykünün başlarındaki döner meselesi dolayısıyla “Film döneri Yunanlara mal etmiş” türü yeni bir tartışma da başlar mı acaba diyerek suyu biraz bulandırayım!

Biz onları çok sevmiştik…

Yazının Devamını Oku

Bak yine yaklaşıyor fırtına...

Yaklaşan bir kasırga, oturduğu apartmanı terk etmeyen inatçı sakinleri tahliye etmek için harekete geçen polisler ve eylemleri için uygun bir ortam olduğuna inanan sanat hırsızları... Mel Gibson’ı emekli polis rolünde karşımıza getiren ‘Fırtınalı Soygun’, zorlama senaryosuna rağmen kimi komik sahneleriyle izlenen, vasat bir aksiyon.

Mel Gibson kariyeri boyunca elinden silahı eksik etmedi. ‘Gelibolu’dan ‘Mad Max’lere, (adı üstünde) ‘Cehennem Silahı’ serisinden ‘Braveheart’a uzanan yolda belinde silahı (tabanca ya da kılıç, fark etmez), hep aksiyonun, heyecanın içindeydi. Ayrıca özellikle polis (dedektif) karakterleri canlandırmayı da çok sevdi.Mel Gibson

Haftanın yenilerinden ‘Fırtınalı Soygun’ (‘Force of Nature’), 64 yaşındaki aktörü bu kez ‘emekli polis’ Ray rolünde karşımıza getiriyor. Filmin konusu kısaca şöyle: Porto Riko’da, zorlu bir kasırga kapıyı çalmak üzeredir. San Juan yerel polis teşkilatı, zordaki insanların tahliyesi için NYPD (New York Polis Departmanı) eskisi Cardillo’yu ve hevesli çaylak Jess Pena’yı görevlendirir. İkilinin yardım için gittiği apartmanın ilginç sakinleri vardır. Doktor Troy ve inatçı babası Ray (Mel Gibson), ünlü tabloların kaçakçısı Nazi eskisi Bergkamp ve tuhaf bir hayvan besleyen Griffin...

Derken doğadan gelen tehlikenin yanına bir başkası eklenir: Apartmandaki tabloların peşine düşen ve soygun için uygun bir ortam olduğuna inanan bir çete... Cardillo ve Pena’nın yanı sıra eski günlerini anmak isteyen Ray de silaha sarılır ve çeteye karşı mücadeleye başlar.

‘Fırtınalı Soygun’, felaket filmlerinin şablonlarını uyguluyor. Belalar birken çoklaşıyor; öte yandan bu kaotik ortamda zıt kutuplar yakınlaşıyor, insani ilişkiler ön plana çıkıyor, hatta yepyeni aşklara bile yelken açılıyor. Michael Polish’in yönettiği yapım senaryo açısından birçok zorlama bölümler içeriyor ama öte yandan film komik (absürt) anlar da barındırıyor ve doğrusunu söylemek gerekirse hem bu anları hem de kimi aksiyon sahneleriyle kendisini izletiyor. Zaten bir noktadan sonra mantık aramayı bırakmaya ve filmin size sunduklarıyla yetinmeye başlıyorsunuz.
Girişte açtığımız Mel Gibson bahsine geri dönersek: Emektar oyuncu iki önceki filmi ‘Adaletsiz’de (‘Dragged Across Concrete’) ekonomik nedenlerle kanun dışına çıkmak zorunda kalan bir polisi canlandırıyordu; buradaki rolü, sanki orada canlandırdığı Brett Ridgeman’ın düşük dozajlı bir devamı niteliğinde. Özellikle Sean Penn’in ‘Into the Wild’ıyla tanınan Emile Hirsch, mesleki geçmişinde yaşadığı trajik bir olayın etkisini atmak isteyen polis memuru Cardillo’da ortalamayı tutturuyor.

Vermeer’den anlayan bir çete lideri!

Kate Bosworth’u da Ray’in doktor kızı Troy rolünde izliyoruz. Bence bir Johannes Vermeer tablosunun hakkını verecek kadar bilgiye sahip çete lideri ‘Vaftizci Yahya’da David Zayas da fena değildi.

Toparlarsak ‘Fırtınalı Soygun’ ortalama bir aksiyon, karar sizin. Bu arada filmin müziklerinde Münih doğumlu Türk kökenli besteci Kubilay Üner’in imzası olduğunu da belirtelim.

Yazının Devamını Oku

Salonları bir ‘Çin efsanesi’ mi dolduracak?

Seyirciyi tekrar salonlara çekmesi beklenen yapımlardan ‘Mulan’ gösterimde. Çin kökenli bir virüsün dünyayı düşürdüğü dehşet ortamında bir kadın savaşçının gösterdiği cesareti anlatan bu eski Çin destanının, sinema adına ‘kurtarıcı’ olarak sahaya sürülmesi de ilginç bir ironi...


Geçmiş zamanların birinde Çin, daimi komşusu Hunlardan korkup ‘duvar’ bile inşa etmişken yine de kimi sorunlara engel olamazmış. İşte o dönemlerden ödünç alınmış bir hikâyeyi anlatan ‘Mulan’, 1998’de çekilmiş ve ilgi gören Disney animasyonlarının biri olarak zihinlerde yer etmişti. Filmin konusu şöyleydi: Hunlar, yaşlı imparator yönetimindeki Çin’e kuzeyden saldırıp ülkeyi ele geçirmek istiyorlar. Yönetim, direnmek ve savaşmak amacıyla her evden bir erkeği orduya çağırıyor. Savaşacak durumu olmayan ama vatan görevini yerine getirmek isteyen Fa Zou da bu çağrıya cevap veriyor. Lakin gece vakti kızı Mulan, babasının savaş zırhlarını kuşanıyor, saçını erkek gibi topluyor ve Ping adıyla cepheye gidiyor. İşin savaş kısmında da büyük bir cesaret örneği gösteriyor ve adeta bir ulusun kaderini belirliyor. Lakin...

‘Mulan’, geleneksel yapı içinde kadının yeri evidir diyen zihniyete başkaldıran bir fikriyatın ifadesiydi. Bu filme, eline kılıç alıp ülke savunmasına katılan ve üstlendiği görevi başarıyla tamamlayan genç bir kadının epik destanı da demek mümkün...

Gerçek oyuncularla ete kemiğe büründü

Bana kalırsa tek sorunu kadının var oluşunu ‘savaş’ gibi erkeklere biçilen bir formun içinde tanımlamaya, takdir etmeye ve yüceltmeye çalışmasıydı. Yani bir anlamda erkekleşen ve kendisini böyle kanıtlayan (ya da kahramanlaşan) bir kadın figürü...

Bu saptamaları yaptıktan sonra gelelim günümüze... İşte bu animasyon şimdi gerçek oyuncularla ete kemiğe büründürüldü ve uzun metraja dönüştürüldü. Yönetmenliğini, bugüne kadar beyazperdede çokça kadın öyküsü anlatmış, feminist reflekslere sahip Yeni Zelandalı Niki Caro’nun üstlendiği yapımda Mulan’ı Yifei Liu canlandırdı.

‘2020 model Mulan’ tıpkı geçen hafta vizyona giren ‘Tenet’ gibi pandemi döneminde seyirciyi salonlara çekmesi ve yeniden sinemayı canlandırması beklenen yapımların başında geliyor. Filmin vizyon tarihi de doğru zamanı bulmak adına birkaç kez ertelenmişti.

Doğru zamanın bu hafta olup olmadığını kuşkusuz ‘Mulan’ın gişede göreceği ilgi gösterecek ama Çin kökenli bir virüsün dünyayı düşürdüğü dehşet ortamında bu eski Çin öyküsünün sinema adına ‘kurtarıcı’ olarak sahaya sürülmesi sanırım özel bir ironi olsa gerek...

Yazının Devamını Oku

‘Zamanları ayarlama enstitüsü’

Christopher Nolan’ın merakla beklenen son adımı ‘Tenet’, adeta ana karakteri ‘siyah’ olan bir James Bond filmi. Yönetmenin temel meselelerinden ‘zamansal yolculuklar’a ilişkin bir öykü anlatan yapım, bilimsel görünmesine rağmen dünya için tehdit niteliğindeki kötü Rus zengini karakteriyle klişe ve demode olmaktan kurtulamıyor.


Ünlü ajan James Bond, hâlâ kendini dünyanın hâkimi sanan bir refleksin ifadesiydi. Gezegenin siyasi ve sosyokültürel refleksleri değişse, emperyal güçlerin öncelikli ismi ABD olsa ve yeni düzende İngiltere artık iyi bir ‘yaren’ olarak yer alsa da Ian Fleming’in yarattığı karakter sanki bu türden gerçekler yokmuş gibi davrandı sinema serüveni boyunca. Son dönemde ayakları yere basan öykülerle karşımıza çıksa da ‘Majestelerinin Ajanı’, her daim ‘Britanya İmparatorluğu’ mevcudiyetini koruyormuş
gibi hareket etmeyi sürdürdü.

Açılışta ‘kültürel katliam’ var

Christopher Nolan kariyeri boyunca ilginç duraklara uğrasa, çizgi roman kültürüne farklı cephelerden bakmaya çalışsa ve özellikle ‘Batman mitolojisi’ni Joker üzerinden yeniden tanımlama uğraşına girip ‘anarşizm’e göz kırparak çoklarımızın gönlünü kazansa da bir önceki adımı ‘Dunkirk’le içindeki ‘Britanyalı’yı ortaya çıkarmış ve bence özünde bir ‘İngiliz milliyetçisi’ olduğunu göstermişti.

Hâlâ süren ‘pandemi dönemi’ dahilinde sinema salonlarına ara veren seyirciyi yeniden eski günlere döndürme hamlelerinin en öncelikli yapımı niteliğindeki en taze Nolan hamlesi ‘Tenet’ ana karakteri ve verdiği mücadele itibariyle adeta ‘takımdan ayrı’ bir Bond filmi tadında... Bu özellikleriyle elbette yönetmenin ruhundaki ‘İngiliz’liği yeniden hatırlatan bir çaba. Öte yandan Christopher Nolan malum, kariyeri boyunca kafa karıştıran hikâyeler peşindeydi ve ana motivasyonu bilimden beslenir görünen ‘zamansal’ meselelerdi. Hafızasını her yeni günde yenilemek durumunda kalan ve zamanın içinde sıkışmış gibi hareket eden kahramanıyla ‘Memento’da ya da adeta ‘izafiyet teorisi’ içinde salınan eski bir pilotun serüvenini anlatan ‘Interstellar’da olduğu gibi...
‘Tenet’ın öyküsüyse yine ‘Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında’ dercesine hareket ediyor. Hikâyede, açılıştaki ‘kültürel katliam’ (eylem Kiev’deki bir ‘klasik müzik konseri’nde gerçekleşiyor) sahnesiyle tanıştığımız ismi telaffuz edilmeyen ama ‘Kahraman’ (‘The Protagonist’) olarak adlandırılan süper bir CIA ajanının peşinde sürükleniyoruz. Kötü adam hanesindeyse Londra’da yaşayan (ve mesela futbolla ilgilenen Roman Abramovich’in aksine!) dünyanın kaderine hükmetmeye çalışan Andrei Sator adlı Rus bir oligark var. Eziyet ettiği ve çocuğundan uzaklaştırdığı zarif İngiliz karısı Kat’le ‘Kahraman’ın yolları bir şekilde kesişiyor. Ana karakterin bir bilimkadını tarafından bilgilendirildiği sahnedeyse aslında meselenin temel motivasyonuna biz de vâkıf oluyoruz: Zamanda geri gitme...Elizabeth Debicki

‘Tenet’, ‘Kahraman’, kötü adam Sator, karısı Kat, ‘Kahraman’ın yardımcısı Neil, Hint kadın silah satıcısı Priya gibi karakterler etrafında çatısını kurarken İtalya, Estonya, Ukrayna, Hindistan, Norveç, İngiltere gibi limanlarda dolaşıyor. Ruh, temel olarak Bond’u çağrıştırsa da öykünün kıvrımları dolayısıyla ‘Geleceğe Dönüş’ü, ‘Edge of Tomorrow’u, ‘Azınlık Raporu’nu, hatta ‘Avengers: Endgame’i bile hatırlıyoruz.

Yazının Devamını Oku

Bir nevi ‘hayat güreşi’…

Down sendromlu bir genç, bir tutunamayan ve bir eğitimci... Üçünün yolları kesişir ve kendilerini bir serüvenin içinde bulurlar. Shia LaBeouf, Dakota Johnson ve Zack Gottsagen’in sürüklediği ‘Hayallerin Peşinde’ dayanışma ve birlikte yola devam etme teması etrafında seyircinin yüreğine seslenen bir film.


Amerikan sinema geleneği, kaçakları sever: ‘Butch Cassidy and the Sundance Kid’, ‘Badlands’, ‘Bonnie and Clyde’, ‘Natural Born Killers’ vs. Haftanın yenilerinden ‘Hayallerin Peşinde’ (‘The Peanut Butter Falcon’) sırtını bu geleneğe dayarken ritmini ve sıcaklığını zoraki başlayan ama sonra gönül bağına dönüşen ‘kader yoldaşlığı’ndan alıyor.

Klişelerle ilerlese de...

Tyler Nilson-Mike Schwartz ikilisinin yazıp yönettiği yapım odağına önce iki karakteri alıyor, sonra yeni bir katılımla üçlü bir ‘çete’nin öyküsüne dönüşüyor. Konu kısaca şöyle: Richmond yakınlarındaki bir merkezde yaşayan 22 yaşındaki down sendromlu Zak’ın tek bir hayali vardır; idolü olan Amerikan güreşçisi Salt Water Redneck’in okuluna gidip eğitim almak. Azimlidir, sürekli firar planları yapar. Nihayetinde merkezden haylaz ve sevimli dostu yaşlı Carl’ın yardımıyla kaçmayı başarır. Abisini trajik bir şekilde kaybeden ve hayata tutunmakta zorlanan Tyler’sa kendisine ait olmayan sularda avlanarak sınırları aşar. Tesadüfler ikiliyi buluşturur ve süreç içinde birbirlerine destek olacak noktaya gelirler. Ekibe katılan son isimse Zak’ın eğitmeni Eleanor olur.

‘Hayallerin Peşinde’ ön planda sistemden kaçanların dayanışmasına kulak kabartıyor gibi görünse de referanslarından biri nehir üzerindeki sal yolculuğu itibariyle ‘Huckleberry Finn’ sanki. Nitekim filmin etkileyici sahnelerinden birinde Tyler’la Eleanor küçük bir dükkânda tanışırken Mark Twain’in ismi zikrediliyor.

Tyler Nilson-Mike Schwartz ikilisinin yapıtı aslında yer yer klişelerle ilerlese de seyircinin yüreğine seslenmeyi ve vitesi dengeli bir şekilde yükseltip alçaltma konusunda maharetli olmayı başarıyor. Öte yandan Amerikan kırsalı, güreşi ve ‘country müziği’ gibi unsurlardan da beslenirken hafiften western tadı yayıyor. Keza Zak’la Tyler arasındaki ‘iyi ve kötü olmak’ üzerine diyaloglar da etkileyici.

Oyunculuklara gelince... Yönetmenlerin engelli sanatçılar kampında tanıyıp Zak rolünü teslim ettikleri Zack Gottsagen son derece inandırıcı bir performans sergiliyor.Zack Gottsagen (solda)

Gerçek hayatta bir öğretmen ve engelliler için avukatlık yapan oyuncu, canlandırdığı karakterin açmazlarını, umutlarını ve hayal kırıklıklarını çok iyi yansıtmış. Tyler’da izlediğimiz

Yazının Devamını Oku

Masum değilsiniz hiçbiriniz...

‘Boyalı Kuş’, İkinci Dünya Savaşı sırasında küçük bir Yahudi çocuğun her türlü şiddet ve taciz altında hayatta kalma mücadelesini son derece etkileyici bir hikâye ve çarpıcı siyah-beyaz görüntüler eşliğinde perdeye yansıtıyor. Jerzy Kosinski’nin ünlü romanının uyarlaması kaçırılmayacak bir sinema örneği.

Malum uzun bir süredir özel bir dönemden geçiyoruz. Bütün gezegen, kurduğumuz bütün uygarlıklar bir virüsün pençesinde. Başta tıp olmak üzere birçok disiplinde çok ileri noktalara taşındığını düşündüğümüz çizgimizin aslında sandığımız kadar sağlam olmadığını bizatihi yaşayarak görüyoruz. Karşımızdaki ‘düşman’ her yaştan değeri aramızdan almayı sürdürüyor. Kuşkusuz salgın dönemi herkes için aynı zamanda bir hesaplaşma süreci de başlattı; kimdik, neydik, nereden gelip nereye gidiyorduk türünden...

İnsanlık bu vartayı da atlatacağını düşünüyor; bu yoldaki en önemli kriteri de geçmişin vartaları. ‘Neleri atlattık ki koronayı mı atlatamayacağız’ gibi bir refleks bu. Aslına bakılırsa bu dönemde edebiyat, tarih, sosyoloji ve sinema gibi kimilerimizin sığındığı limanlar aslında bu yüzleşmeyi daha kolay sağlıyor. Küçük bir hafıza tazeleme bile aslında bizim zaten COVID-19 türünden düşmanlara pek de ihtiyacımız olmadığını, geçmiş maceramızda inanç, milliyetçilik, altın, su, para, petrol gibi gerekçelerle bol bol birbirimizin boğazına sarıldığımızı, insanlık denen o uzun yürüyüşün kanlı sayfalarla dolu olduğunu gösteriyor.

Pandemi öncesi basın gösterimi yapılan ve vizyon şansını ancak bu hafta bulan ‘Boyalı Kuş’ (‘The Painted Bird’) işte bütün bu yüzleşmeyi sinema yoluyla anımsatan yapıtlardan. Leh yazar Jerzy Kosinski’nin 1965’te yayımlanan, en ünlü (ve de en ‘tartışmalı’) romanından Çek yönetmen Vaclav Marhoul’un uyarladığı yapım, İkinci Dünya Savaşı döneminde hayatta kalma mücadelesi veren bir Yahudi çocuğun hayatına odaklanıyor.

BOYALI KUŞYönetmen: Vaclav Marhoul
Oyuncular: Petr Kotlar, Nina Sunevic, Alla Sokolova, Michaela Dolezalová, Stanislav Bilyi, Harvey Keitel, Udo Kier, Julian Sands, Stellan Skarsgard
ve Barry Pepper, Lech Dyblik, Aleksey Kravchenko
Çekya, Slovakya ve Ukrayna ortak yapımı

Görselliği çok etkileyici

Yazının Devamını Oku

Bağımsızları özleyenlere...

Bu hafta salonlarda hareketlilik var. İstanbul’da özellikle bağımsız yapımları seyirciyle buluşturan Beyoğlu Sineması, ‘Şehre Dönüş’ adlı bir programla huzurlarımızda. Dün başlayan ve 16 Ağustos’a kadar sürecek etkinlikte, geçmişte vizyona çıkmış ve ilgi çekmiş filmler gösterilecek.

YAŞAMIN KIYISINDA / MANCHESTER BY THE SEAGeçmişin seni bırakmaz

Belli bir dönem sonra doğup büyüdüğün topraklara, geride bıraktığın geçmişe dönmek zorunda kalırsın ve acımasız bir hesaplaşmanın içine düşersin. ‘Yaşamın Kıyısında’nın kahramanı Lee Chandler da abisinin ölümüyle birlikte geri döndüğü memleketinde bütün bu süreci yaşıyor. Kenneth Lonergan imzalı yapım, son derece hüzünlü ve kederli bir öykünün ifadesi. Gösterim programı: Bugün, 13.00 - 15 Ağustos, 19.00

VICTORIABu oyun başka oyun

Barselona’dan Berlin’e konservatuvar eğitimi için gelmiş ama okulda dikiş tutturamayınca küçük bir kafede garsonluk yaparak kendini hayatın akışına kaptırmış genç bir kadın... Bir gece takıldığı barda tanıştığı gençler, onu adeta ‘haşarı çocuklar’ gibi bir oyunun içine çeker. Bu oyun banka soymaktır… Alman oyuncu-yönetmen Sebastian Schipper, 140 dakikalık filmi tek bir plan olarak tasarlamış. Son derece dinamik bir anlatım eşliğinde farklı, heyecanlı bir meydan okuma çabası. Gösterim programı: Bugün, 16.00 - 15 Ağustos, 13.00

SAKLI / CACHÉHer şey geçmişte saklı

Avrupa medeniyetinin çağdaş dünyada yaşadığı problemleri dert edinen; el attığı her meselede köklere, geçmişe uzanmayı yeğleyen ve bir tür entelektüel vicdan olmaya soyunan Michael Haneke’nin ‘Saklı’sı da içerik anlamında aynı minvalde ilerleyen bir yapım. Avusturyalı yönetmen, evine gelen bir paketle dengesi bozulan bir TV programcısının odağında, ‘şimdiki zaman’ın gerçek ifadesi, kendi kökenlerinde ve geçmişinde ‘saklı’dır demek istiyor. Gösterim programı: Bugün, 19.00 - Yarın, 16.00 - 14 Ağustos, 19.00

FRANCES HA

Yazının Devamını Oku

Biraz da sportif takılalım...

Normalde bugünlerde gözümüz olimpiyat oyunlarında olacaktı. Lakin pandemi, hayatımızdaki birçok şey gibi sporun bu en muhteşem buluşmasının da ertelenmesine yol açtı. Bu vesileyle unutulmaz ‘spor filmleri’ni hatırlatalım dedik. Mücadele hırsı, kıskançlık, rekabet, dibe vurma, ayağa kalkma, umut, zafer, yıkım, dayanışma; hepsi burada...

1) KIZGIN BOĞA / RAGING BULLZirve ve sonrası

2017’de, 96 yaşında aramızdan ayrılan, eski dünya orta sıklet boks şampiyonu Jake La Motta’nın inişli çıkışlı hikâyesini ve aile ilişkilerini anlatan bir büyük Martin Scorsese klasiği.

Siyah-beyaz çekilen bu filme ilişkin en bilinen notlardan biri ana karakteri canlandıran Robert De Niro’nun rolü için (ki ‘En İyi Erkek Oyuncu’da Oscar’a da uzandı) 30 kilo almasıydı.

2) ROCKYAdriaann... Adriaaan... Adriaaann...

Boks filmleri diple zirve arasındaki gidiş gelişleri ve bireysel başarı öyküleri itibariyle özellikle Hollywood’un en sevdiği spor filmi formatıdır. ‘Rocky’ serisinin başlangıcı olan, John G. Avildsen’in 1976 tarihli filmi de bu formülün en unutulmaz ifadelerindendir ve başrol oyuncusu Sylvester Stallone’yi yıldız statüsüne taşımıştır.

3) ATEŞ ARABALARI / CHARIOTS OF FIREPazarları asla!

1926 Paris Yaz Olimpiyat Oyunları’nda Birleşik Krallık adına yarışan ama kişisel tercihleri ve inançları dolayısıyla gündem yaratan iki atletin, Harold Abrahams ve Eric Liddell’ın gerçek hikâyesi. Hugh Hudson imzalı yapım dört dalda Oscar kazanırken film etkileyici yarış sahneleri ve Vangelis’in muhteşem müziğiyle zihinlere kazınmıştı.

4) YENİLMEZ / INVICTUS

Yazının Devamını Oku

İçinden yaz geçen filmler…

Sadece açık hava sinemaları sayesinde özlemimizi giderdiğimiz şu günlerde, mevsime uygun yapımları derledik. İşte size kimi korkutan, kimi hüzünlendiren, kimi romantik takılmamızı sağlayan, kimi güldüren, kimi yollarda geçen 20 adet yazlık film...

1) DENİZİN DİŞLERİ / JAWSİzleyenleri denizden soğutmuştu

Yaz tatilinde küçük bir sahil kasabasına musallat olan bir köpekbalığı ve onu avlamaya çalışan ekibin mücadelesi… Peter Benchley’nin çok satan romanını dönemin genç yönetmeni Steven Spielberg sinemaya uyarlamış ve Hollywood’un üzerindeki ölü toprağını atarak popüler sinema adına gişe rekorları kırmıştı. Bu filmden sonra birçok insan denizden korkar olmuş, sahillerde görülen kimi büyük köpekbalıklarına da artık ‘Jaws’ adı verilmişti. 

2) SEN BENİMSİN / A BIGGER SPLASHPatlarsam yanarsın

Dünyaca ünlü bir rock yıldızı Marienne Lane, tatilini kendisinden genç belgesel sinemacı sevgilisi Paul’le birlikte, İtalya’ya bağlı volkanik bir adada geçirirken sürpriz misafirler, kimi dengeleri değiştirecektir. Luca Guadagnino, başrollerini Romy Schneider ve Alain Delon’un paylaştığı eski bir Fransız filmini (‘La piscine’) modernleştirmiş ve arka plana göçmen meselesini de katmış. Ralph Fiennes mükemmel oynuyor.

3) YAZ BEKÂRI / THE SEVEN YEAR ITCHMeşhur uçuşan etek!

Karısı ve oğlunu tatile gönderen orta yaşlı bir adamın, üst katında kalan sarışın, genç bir kadına duyduğu ilgi ve ne yapacağını bilememenin verdiği kaygı sonucu bozulan dengesi… Dönemin seksi yıldızı Marilyn Monroe’nun sürüklediği bu Billy Wilder klasiği, sinema tarihine ünlü havalandırma ızgarası üzerinde uçuşan etek sahnesiyle geçmişti.

 

4) 93 YAZI / ESTIU 1993

Yazının Devamını Oku

Havadar festival

Bu yıl salgın nedeniyle ertelenen İstanbul Film Festivali, Ulusal Yarışma’yı ve Ulusal Kısa Film Yarışması’nı yaza taşıdı. Dün itibariyle heyecan başladı. 11 yapımın yer aldığı Ulusal Yarışma’da ilk olarak dün gece Hacı Orman imzalı ‘Körleşme’ gösterildi. Geride 10 film var. Biz de her gece Sakıp Sabancı Müzesi’nde kurulan açık hava sinemasında saat 21.00’de gösterilecek filmleri sizlere tanıtalım dedik.

ŞAİR
Yön: Mehmet Emin YıldırımYazma sancıları...

Psikolojik temalı romanlar kaleme alan bir yazar ve yeni romanının doğum sancıları... Zaman geçer ama o ilk adımları bir türlü atamaz, üstelik geçirdiği bir trafik kazası, işleri daha da karmaşık hale getirir.
Bugün, saat 21.00

PLAZAYön: Anıl GelberiIssızlığın ortasında...

Atanamamış bir öğretmen, güvenlik görevlisi olarak çalıştığı banka tarafından yıllardır atıl duran bir plazaya gönderilir. 27 katlı bomboş binada beklenmedik olaylar ve karışık bir aşk onu beklemektedir.
Yarın, saat 21.00

BİLMEMEK Yön: Leyla Yılmaz‘Sevgisiz’lik

Yazının Devamını Oku

Hey amigo!

Pazar sabahları TRT’nin karşısına oturur, halk arasında ‘kovboy filmleri’ denen o dünyanın içinde kaybolur giderdik. Birkaç kuşak böyle büyüdü. ‘Western filmleri’ zamanla Hollywood’da da nostaljik bir tada dönüştü. Bu hafta bu türe damgasını vuran yapımları derledik.

1) AFFEDİLMEYEN  / UNFORGIVENFelsefi ve vicdani

Karısının vefatından sonra iki çocuğuyla sakin bir hayat süren eski silahşor William Munny, kimi gelişmeler sonucu elini tekrar kana bular ve uzak durduğu geçmişiyle buluşur. Clint Eastwood, ‘Affedilmeyen’de, hayat verdiği karakter gibi kendi sinemasal mitiyle hesaplaşırken bir yandan western’in klişelerine yaslanır, bir yandan da türün en temel reflekslerinden öldürme eylemini felsefi ve vicdani yanlarıyla sorgular. Bu muhteşem yapıt, dört dalda Oscar’a uzanmıştır.

2) İYİ, KÖTÜ VE ÇİRKİN / IL BUONO, IL BRUTTO, IL CATTIVODünyanın en ünlü western’i

İşte sinema tarihinin en popüler (spaghetti) western’i: Amerikan İç Savaşı sırasında yolları kesişen ve servet kazanmak için birbirlerini alt etmeye çalışan üç kişi... Hikâyenin karmaşıklığından kaynaklanan cazibenin yanı sıra olağanüstü kadrajlar ve Ennio Morricone’nin muhteşem film müziği, bu Sergio Leone yapıtını ölümsüzlüğe taşımıştır.

3) KAHRAMANIN SONU / THE MAN WHO SHOT LIBERTY VALANCEHukukun üstünlüğüne...…

Bir cenaze ve geri dönüşlerle geçmişin hatırlanması: Genç bir avukat, kanunu silahların belirlediği Batı’da hukukun üstünlüğü için mücadele eder. John Wayne ve James Stewart gibi iki Amerikan sineması ikonunun sürüklediği yapımda John Ford dertleri bakımından sinema tarihinin en ‘derin’ western’lerinden birine imza atar.  

4) VAHŞİ BELDE / THE WILD BUNCHTutunamayan kovboylar…

Sanayileşme hamlelerinin adımlarını sıklaştırdığı bir dönemde, yaşlanmakta olan kovboyların zamana ve değişen koşullara tutunma çabaları... Öte yandan ‘şiddetin estetiği’ üzerine kafa yoran

Yazının Devamını Oku

Aklımızı karıştıran filmler…

Bazen öyle filmler izleriz ki kafamız iyiden iyiye allak bullak olur. Öte yandan da parçası olduğumuz bu bulmacadan büyük keyif duyarız. Ama bazılarımız da “Ne bu şimdi, böyle film mi olur” türünden tepki verir. İşte bizi psikolojik meselelerde dolaştıran, zaman yolculuklarına çıkaran, hafızamızla oynayan, ‘beynimizi yakan’ bir grup yapım...

1) DÜŞMAN / ENEMYAncak bir benzerim...

Tarih öğretmeni Adam Bell’in monoton hayatı okuldaki bir meslektaşının tavsiye ettiği filmi izlerken bambaşka bir boyut kazanır. Seyrettiği yapımda kendisine tıpatıp benzeyen bir aktör vardır. Merak eder, aktörü bulur ve tanışır. Lakin ‘ikizi’ hüviyetindeki Anthony saplantılı bir karakter çıkar ve denklem iyiden iyiye karışır. Denis Villeneuve’ün Jose Saramago’nun romanından beyazperdeye taşıdığı yapıtı, bir hayli kafa karıştırıcı ve sürükleyici bir psikolojik metin tadında...

2) DİĞERLERİ / THE OTHERSKimdi giden, kimdi kalan?

İkinci Dünya Savaşı dönemi... Kocası cepheden dönmeyen bir kadın, iki çocuğuyla tuhaf bir evde yaşamakta ve az sayıda ziyaretçiyle muhatap olarak hayatını sürdürmektedir... Savaşın acılarını ve yıkımı üzerine son derece etkileyici ve çarpıcı finaliyle dikkat çeken bu muhteşem yapım, Alejandro Amenabar imzasını taşıyor.

3) AKIL DEFTERİ / MEMENTOHafızai beşer

Eski bir sigorta çalışanı olan Leonard, karısının ölümünden sonra yaşadıklarını hatırlayamaz. Christopher Nolan’ın çıkış filmi niteliğindeki ‘Akıl Defteri’ çarpıcı kurgusuyla birlikte bütün zamanların en kafa karıştırıcı yapımlarından biri olarak kayıtlardaki yerini almıştır.

4) KAYIP OTOBAN / LOST HIGHWAYBir ben vardır bende, benden içeri...

Kapısının önüne bırakılmış bir kasetle hayatı allak bullak olan bir müzisyen...

Yazının Devamını Oku

Gökkuşağının bütün renkleri...

Bu hafta dünya genelinde kutlanan ‘Onur Haftası’ nedeniyle LGBTİ bireylerin hayatlarında, dramlarında gezinen, karşılaştıkları zorlukları, toplumsal mücadelelerini anlatan yapımları toparladık.

1) CAROLHangi kapıyı çalsam karşımda buruk acı

İki farklı sınıfa ait kadının ilişkisini anlatan bu etkileyici yapımda sözcüklerden ziyade mimikler, dokunuşlar ve bakışlar ön plana çıkıyordu. Enfes ve buruk finali de bir başka önemli yanıydı. Patrica Highsmith’in Clarie Morgan adıyla yayımladığı romandan, Todd Haynes’in sinemaya uyarladığı filmi Cate Blanchett ve Rooney Mara ikilisinin performansları sürüklüyordu.

2) AY IŞIĞI / MOONLIGHTSiyah çocuklar mavi görünür…

2017’de ‘En İyi Film’ dalında Oscar’a uzanan ‘Ay Işığı’ bir hayatın üç evresine göz atıyor, ele aldığı karakterin kişiliğini ve cinsel kimliğini bulma çabasını perdeye taşıyordu. Barry Jenkins filmi Tarell Alvin McCraney’nin tiyatro oyunu ‘In Moonlight Black Boys Look Blue’dan (‘Ay Işığı Siyah Çocukları Mavi Gösterir’) sinemaya uyarlamış, senaryoyu oyunun yazarıyla kaleme almıştı.

3) ALEV ALMIŞ BİR GENÇ KIZIN PORTRESİ / PORTRAIT DE LA JEUNE FILLE EN FEUTablo güzelliğinde bir aşk

18’inci yüzyılda kadın ressamların sadece hemcinslerinin portresini çizebildiği bir ortamda modeline âşık olan bir sanatçı… Celine Sciamma’nın imzasını taşıyan yapım iki kadın arasında gelişen tutkulu ilişkinin öyküsünü etkileyici şekilde anlatıyordu. Başrollerini Noemie Merlant ve Adèle Haenel’in paylaştığı film, klasik dönem romanı tadı veriyordu.

4) ONUR / PRIDEYeter ki ‘onur’suz olmasın dayanışma ruhumuz…

Yıl 1984. İngiltere’de ‘Demir Lady’ lakaplı Margaret Thatcher’ın iktidarı alt sınıfları ezmektedir. İşte bu ortamda Londralı bir grup erkek ve kadın eşcinsel aktivist son dönemde kendilerine uygulanan şiddetin azaldığını, daha doğrusu başka yönlere kaydırıldığını fark ediyor. Peki ama nereye? Grevdeki madencilere… Onlar da gidip madencilerle direnişe katılıyor.

Yazının Devamını Oku

En ‘baba’ filmler...

Bu haftaki seçki Babalar Günü vesilesiyle izlenecek yapımlardan oluşuyor. İşte size konusu babalar etrafında biçimlenen hüzünlü, komik, varoluşsal meselelerde ya da uzayda gezinen bir grup film... İster babanızla, ister çocuğunuzla; eğer o değerli varlığınızı kaybettiyseniz de anısına ithafen izleyin...

1) ŞAMPİYON / THE CHAMP‘Ayağa kalk şampiyon!’

Alkol bağımlılığıyla mesleğinden uzaklaşmış bir boksör, oğlu için ringlere dönerek bir ölüm-kalım maçına çıkar. Türkiye’de Ekim 1980’de vizyona çıkan ve ‘ağlatan film’ olarak şöhreti kısa sürede kulaktan kulağa yayılarak katlanan bu etkileyici melodram, Franco Zeffirelli imzasını taşıyordu. Öykünün küçük kahramanı TJ’i canlandıran Ricky Schroder’ın boks müsabakası sırasında babasına (Jon Voight oynuyordu) destek verirken döktüğü gözyaşları sinema salonlarının yolunu tutan herkesi ağlatıyordu.

 2) HAYAT GÜZELDİR / LA VITA E BELLASavaş bir oyun mudur?

Naziler bütün Yahudiler gibi onun da kapısını çalar. İtalyan Guido, oğlu Giosue’nin bu zorlu süreci en iyi şekilde atlatabilmesi için götürüldükleri toplama
kampında yaşadıkları acıyı bir oyun gibi sunar. Nazi zulmüne trajikomik bir mantıkla yaklaşan Roberto Benigni’nin bu son derece çarpıcı filmi üç dalda Oscar almıştı.

3) BİSİKLET HIRSIZLARI / LADRI DI BICICLETTEFakirliğin gözü kör olsun

Savaş sonrası İtalya’da iki çocuk babası Antonio zorlukla bulduğu işinin ilk gününde en önemli aracı olan bisikletini çaldırır ve oğlu Bruno’yla gün boyu Roma sokaklarında onu arar. Vittorio De Sica’nın eseri, ‘yeni gerçekçilik’ akımının sembol filmidir ve izleyenin yüreğini dağlar.

4) KAYIP / THE MISSINGEvladıma ne yaptınız?

Yazının Devamını Oku

Oysa hepimiz eşitiz…

George Floyd’un Minneapolis’te polis şiddetiyle hayatını kaybetmesiyle başlayan protesto dalgası ABD’den tüm dünyaya yayıldı ama benzer vakalar daha önce de yaşanmıştı. Bu vesileyle bu hafta konusu ‘ırkçılık’ olan yapımlara baktık. İşte size insanlık tarihinin utanç sayfalarında dolaşan bir grup film...

1) MISSISSIPPI YANIYOR / MISSISSIPPI BURNING

Ku Klux Klan illetine karşı…

Yıl 1964, Mississippi’de biri siyah, ikisi beyaz üç sivil haklar savunucusu ortadan kaybolur. Olaya el koyan FBI ekibinin başında biri okullu ve genç, diğeri alaylı ve tecrübeli iki ajan vardır ve yöredeki Ku Klux Klan örgütlenmesini çökertmek için kolları sıvarlar. Gerçek bir olaydan sinemaya taşınan filmde, yönetmen Alan Parker’ın her zamanki ajitatif anlatımı ön planda ve bu durum, seyircide ırkçı beyazlara karşı bir tür katarsis sağlıyor.

2) DOĞRUYU SEÇ / DO THE RIGHT THING

Şiddet çözüm değil

Brooklyn’de siyahların mahallesinde pizzacılık yapan İtalyan asıllı Sal ve iki oğluyla dükkânda çalışan Mookie odağında gelişen öyküde, günün birinde bilinçaltlarındaki ırkçılığın açığa çıkması anlatılıyor. Spike Lee, Public Enemy’nin ‘Fight The Power’ı eşliğinde meselelerin çözümünde şiddetin bir seçenek olmayacağını vurgulamaya çalışıyor. Filmin kilit sahnesi George Floyd’un katlini yıllar önce göstermiş sanki... 

3) ÖZGÜRLÜK YÜRÜYÜŞÜ / SELMA

Oysa bir hayali vardı…

Yazının Devamını Oku

Zamanımızın en iyileri…

Sinema mönümüzde 2000’lerin en iyilerine devam ediyoruz... Geçen hafta 2000-2009 aralığında dolaşmıştık, bu hafta da 2010’dan günümüze uzanıyoruz. İşte size tarihsel, politik, sistem karşıtı, ‘öteki’ler, aşk, şiir, inanç gibi duraklarda dolaşan son derece çarpıcı filmler toplamı...

1) BİR AYRILIK / JODAEIYE NADER AZ SIMINHER ŞEYİN BAŞI VİCDAN

Tahranlı orta sınıfa mensup bir çiftin hayatında ayrılık rüzgârları esmektedir. Anne Simin, 11 yaşındaki kızı için yurtdışına gitmek ister, kocası Nadir’se kendisini alzheimer hastası babasına bakmakla yükümlü görür. İranlı Asghar Farhadi’nin yapıtı 2000’lerin tartışmasız en muhteşem filmlerinden biridir, insanın yüreğine işler. Ayrıca ‘Yabancı Dilde En İyi Film’ kategorisinde Oscar kazanmıştır.

2) LEVIATHANÇÜRÜMÜŞLÜĞÜN RESMİ…

Kuzeybatı Rusya’daki bir kasabada ilk evliliğinden olan oğlu Roma ve ikinci karısı Lilya’yla yaşayan araba tamircisi Kolya odağında bir dönem panoraması. Andrey Zvyagintsev, filminin adıyla hem Tevrat’ta yer alan canavara hem de Thomas Hobbes’un klasik kitabına göndermede bulunurken genel bir çürümüşlüğün sosyolojisine soyunuyor.

3) MUHTEŞEM GÜZELLİK / LA GRANDE BELLEZZAROMA’DA FARKLI BİR GEZİ

Yıllar önce yazdığı romanla dikkat çeken ama sonrasını getiremeyen emektar gazeteci Jep Gambardella eşliğinde Roma’nın güzellikleri... Öte yandan toplumsal sıkışma ve her kesime sirayet eden kokuşmuşluk tasviri… İtalyan sinemasının son dönemdeki en etkileyici yönetmeni Paolo Sorrentino’nun ismi gibi ‘muhteşem’ yapıtı ‘Yabancı Dilde En İyi Film’ dalında da Oscar’a uzanmıştı.

4) SEN ŞARKILARINI SÖYLE / INSIDE LLEWYN DAVISHÜZÜNLÜ KAYBEDENLER

1960’ların başında hayata tutunmakta zorlanan bir folk şarkıcısı…

Yazının Devamını Oku

Yüzyılımızın ışıltıları...

Bu hafta sinema mönümüzde 2000’lerin en iyilerine yer veriyoruz... İlk olarak 2000-2009 aralığında dolaşıyoruz, haftaya da 2010’dan günümüze kadar izlediğimiz en iyi yapımların listesini sunacağız. İşte size fantastik, tarihi, dramatik ve de siyasi sularda gezinen bir grup kalburüstü film...

1) PAN’IN LABİRENTİ / EL LABERINTO DEL FAUNO
Düşlerin parlayıp söndüğü yerde12 yaşındaki Ofelia’nın dul bir terzi olan annesi, faşist diktatör Franco’ya hizmet eden bir yüzbaşıyla evlidir. Ofelia bir peygamberdevesi sayesinde başka bir evreni keşfeder. Guillermo del Toro’nun filmi, siyasal bir arka plan eşliğinde fantastik serüvene davet ediyor. Bu yapım, bence 2000’lerin ilk 10 yılına damga vuran filmlerin en iyisiydi.

2) GLADYATÖR / GLADIATORBir nevi Spartacusİtibarlı General Maximus’un yükselişi, İmparator Marcus Aurelius’un oğlu Commodus tarafından engellenir. Ailesini kaybeden ve ölümden dönen general, ayakta kalma savaşını ‘gladyatör’ olarak sürdürecektir. Ridley Scott imzalı bu epik yapım, geçmişin ihtişamlı tarihsel yapıtlarının ruhunu zamanımıza taşıyor. Başrol Russell Crowe da ‘Gladyatör’le ‘yıldızlar ligi’ne yükselmişti.

3) DÖNÜŞ / VOSVRASHCHENIYEDevlet ‘Baba’...Anneleri bir sabah “Baba uyuyor” der. Hiç görmedikleri babalarının geri dönüşüyle sarsılan iki erkek kardeş... Günümüz Rus sinemasının Sokurov’la birlikte en iyi ismi Andrey Zvyaginstsev’in ilk başyapıtı. Bu bir yol filmi midir ya da Shakespeare’den bir trajedi mi ve baba ‘devlet’i mi temsil ediyor? Hepsi ve daha fazlası...

4) GÖZLERİNDEKİ SIR / EL SECRETO DE SUS OJOS
Gözler kalbin aynasıdırBir savcılık müfettişi ve saplantı haline getirdiği bir davayı çözmek için sürdürdüğü çaba. Arjantinli Juan Jose Campanella’nın, ‘Yabancı Dilde En İyi Film’ dalında Oscar’a uzanan yapıtı, hesaplaşması arasına romantizmi, tutkuyu, saplantıyı, suskunluğu katıyor ve bütün bunları ‘gözler’ üzerinden anlatıyor. Film, daha sonra Hollywood’a taşınmış başrollerini Julia Roberts ve Nicole Kidman paylaşmıştı.

5) BEYAZ BANT / DAS WEISSE BAND Faşizmin ergenlik dönemi...Son dönem Avrupa sinemasının vicdanı gibi hareket eden Michael Haneke’nin 2009’da Cannes’da ‘Altın Palmiye’ kazanan siyah-beyaz yapıtı, 20’nci yüzyıl başında küçük bir Alman köyünde geçiyor ve dünyanın başına bela olan meselelerin kökeninde dolaşıyor. Usta yönetmen filminde Nazizme olan sevdanın, 1930’larda fırça bıyıklı ‘vatandaşı’nın ortaya çıkmasıyla değil, yüzyıl başındaki bu ‘hayali’ köy modelinde görüldüğü gibi yavaştan filizlendiğini ve nihayetinde Hitler’le ürünlerin alındığını ima ediyor.

6) BAŞKALARININ HAYATI / DAS LEBEN DER ANDEREN

Yazının Devamını Oku

Aileye ‘salon’umuz vardır

Bayram haftasındayız ve bağlarımızı, dayanışma ruhumuzu güçlendirme zamanı. Bu vesileyle sinema mönümüzde aile filmlerine yer verdik. Kimi trajik, kimi komik, kimi gotik, kimisi de fantastik öyküler anlatan yapımlar bunlar. Yani her türden aileye kapımızı açtık. İyi seyirler!

YABANCI YAPIMLAR

1) ARAKÇILAR / MANBIKI KAZOKUKendileri fakir, gönülleri zengin…

İşte size gelgitler içinde savrulan ve topluma kıyısından tutunmaya çalışan bir grup insanın çok özel öyküsünü anlatan bir başyapıt. Küçük çaplı hırsızlıklarla hayatını kazanan bir aile ve dışarıda bulup aralarına kattıkları küçük bir kız çocuğunun yaşadıkları odağında gelişen Hirokazu Koreeda imzalı yapım, hiç çıkmamacasına yüreğinize işliyor. ‘Arakçılar’ aile özlemi üzerine, adeta son derece modernist bir Kemalettin Tuğcu öyküsü tadında.

2) BÜYÜK BALIK / BIG FISHBüyüklere masallar

Amansız hastalığa yakalanan, üç yıldır hiç konuşmadığı babasının yanına döndükten sonra, anlattığı hikâyelerin gerçekliğinin peşine düşen bir adam… Tim Burton’ın olağanüstü fantastik dünyasının, bir baba-oğul dramıyla buluşması. Usta yönetmenin büyüklere yönelik masallarının belki de en derini. Filmin çok güzel bir sloganı vardı: ‘Hayatın kendisi kadar büyük bir macera’.

3) ŞAHANE HAYAT / IT’S A WONDERFUL LIFEKoruyucu meleğim sağ olsun…

Kimi olaylar yüzünden intiharın eşiğe gelen George Bailey, köprünün kenarında eylemini gerçekleştirmek üzereyken ‘koruyucu’ melek Clarence belirir ve onu kararından vazgeçirmek üzere bir oyuna davet eder… Sinema tarihinin klasiklerinden olan bu Frank Capra başyapıtında ailesini toparlamaya çalışan bir babanın hikâyesi zarifçe ve fantastik bir şekilde anlatılıyor. Başrolde Amerikalı efsanevi aktör James Stewart var.

4) NEŞELİ GÜNLER / THE SOUND OF MUSIC

Yazının Devamını Oku

Gülelim, güzelleşelim…

Bu haftaki sinema mönümüzde komedi filmleri var. Kimi sessiz sinema döneminden, kimi yıllar öncesinden, kimi de zamanımızdan... Her biri farklı ekolden ve bazısı popüler, bazısı derin ama hepsi izleyeni dertlerden uzaklaştıran yapımlar. Bu kategoride o kadar çok zengin ki listeyi yine uzun tuttuk.

1) TATLI BUDALA / THE PARTYDaha sakarını bulamazsınız!

Figürasyonunda yer aldığı ve darmadağın ettiği bir savaş filmi setinin ardından camia tarafından kara listeye alındı. Amma velakin yanlışlıkla davet edildiği ünlü bir Hollywood yapımcısının partisinde de ‘yıkıcı tahribatına’ devam etti.Hint kökenli Hrundi V. Bakshi adlı oyuncunun kahkahalara boğan serüveni... Blake Edwards’ın defalarca izlenmeyi hak eden 1968 tarihli başyapıtında ‘Pembe Panter’ serisiyle de tanınan, bütün zamanların en iyi komedi oyuncularından Peter Sellers başrolde. Borazan, ayakkabı ve mikrofon sahneleri müthiştir.

2) BUGÜN ASLINDA DÜNDÜ / GROUNDHOG DAYDön, dolaş, yine bana gel…

Yerel bir şenlik için gittiği kasabada aynı günün içine sıkışan bir hava durumu spikeri… Bu derin yapımda ‘kibirli’ ana karakter tekrarladığı günün sınırları içinde Charles Dickens’ın ‘Scrooge’u türünden bir dönüşümü yaşar. Harold Ramis’in 1993 tarihli bu muhteşem filminde modern Amerikan sinemasının en iyi komedyenlerinden Bill Murray’nin her zamanki muhteşem performansına Andie MacDowell eşlik ediyor.  

3) BRIAN’IN HAYATI / LIFE OF BRIANLidersiz yapamayız…

Sürrealist mizah anlayışıyla sinemaya damga vuran Monty Pyton ekibinin en tanınmış filmi... Hz. İsa’nın komşusu olarak doğan Brian Cohen, büyür ve günün birinde yanlış anlaşılmalar sonucu ‘Mesih’ ilan edilir. Yönetmenliğini Terry Jones’un üstlendiği film, tutuculuk ve fanatizm gibi meselelerin yanında, sürekli kendi içinde bölünen sol fraksiyonlara ve teoriden pratiğe geçemeyen reflekslere de göndermelerde bulunuyor.

4) YUMURCAK / THE KIDSokakların kanunu

Genç ve yalnız bir anne çocuğunu zenginlerce büyütülmesi için lüks bir arabaya bırakır. Lakin araba hırsızlar tarafından kaçırılır ve bebek bir sokak serserisi tarafından sahiplenilir.

Yazının Devamını Oku