Komik olduğunuz kadar hüzünlüsünüz de...

‘Laurel ile Hardy’, sinemanın erken döneminin iki büyük yıldızı Stan Laurel ve Oliver Hardy’nin son yıllarına ışık tutan, ‘sanat ve sanatçı’ denkleminin kıvrımlarında dolaşan, yer yer komik ama aynı zamanda hüzünlü ve romantik bir film. İkiliyi canlandıran Steve Coogan ve John C. Reilly’nin performansları ise muhteşem...

Laurel ile Hardy  (BEŞ ÜZERİNDEN DÖRT YILDIZ)
Yönetmen: Jon S. Baird
Oyuncular: Steve Coogan, John C. Reilly, Shirley Henderson, Nina Arianda, Rufus Jones, Danny Huston, John Henshaw
İngiltere-Kanada-ABD ortak yapımı
Komik olduğunuz kadar hüzünlüsünüz de...
Onlar sinemanın ilk çağlarına aittiler; öncüydüler, çığır açıcıydılar, muhteşemdiler... Yedinci sanatın kitlelerce benimsenmesindeki yegâne isimlerdi; Charlie Chaplin, Mack Sennett, Marx Kardeşler, Harold Lloyd, Buster Keaton, Stan Laurel ve Oliver Hardy... Lumière Kardeşler’le başlayan büyük bir serüvenin en güzel koşusunu belki de onlar koştu ve sonrasında bayrağı kendilerinden sonra gelenlere devrettiler...

Haftanın öne çıkan filmi ‘Laurel ile Hardy’ (‘Stan & Ollie’), işte bu topluluğun iki güzide üyesine odaklanıyor. ‘Filth’le tanınan İskoç yönetmen Jon S. Baird imzasını taşıyan yapım, AJ Mariott’ın ‘Laurel & Hardy: The British Tour’ adlı kitabından hareketle Jeff Pope’un kaleme aldığı senaryodan çekilmiş ve 1937’de, ‘Way Out West’ filminin setinde açılıyor. Dönemin ünlü yapımcısı Hal Roach’la atışan Stan Laurel, projeyi terk etmek zorunda kalıyor. Partneri Oliver Hardy ise kontratı gereği işe devam ediyor. Daha sonra öykü 16 yıl sonrasına atlıyor ve ikili, yaşlılık döneminde Birleşik Krallık sınırları dahilinde gösteri turuna çıkıyorlar. Bir yandan da akıllarında ‘Robin Hood’ üzerine çekecekleri komedinin hazırlıkları var. Replik yazıyorlar, sahneleri hayal ediyorlar, filmin heyecanını ayakta tutuyorlar. Derken...

‘Sahne tozu yutmak’...

‘Laurel ile Hardy’, iki muhteşem ikonun aralarındaki sımsıkı dostluğun ve birlikteliğin zedelenmesine yol açan bir olaydan start alıyor ve sonraki hamlelerinde, bu kabuk tutmuş gibi görünen yaranın tekrar kendisini hatırlatmasıyla yaşananlarda dolaşıyor. Bütün bu süreçte de “Sahne tozu yutmuş ve bu yüzden hiçbir zaman iflah olmayacak sanatçı” tanımlamasının neye karşılık geldiğini görüyoruz. İkili, ‘Britanya turu’ esnasında artık hatıralardaki yerleriyle yaşamaya doğru adım atma tehlikesinden uzaklaşıp hâlâ kitlelerin sevdiği, ayılıp bayıldığı popüler figürler olduklarını hatırlıyorlar. Ucuz otellerde kalıp ancak yarısına kadar dolan merkezden uzak salonlarda gösterilerini icra ederken giderek yeniden el üstünde tutulmaya ve tıka basa dolu salonlarda eski günlerin ihtişamını yakalamaya başlıyorlar.

Jon S. Baird’in filmi belki zaman içinde neden gözden düştüklerini, sinemadaki popülaritelerini neden kaybettiklerini derinlemesine anlatmıyor ama sahne sırasının kendinden sonra gelenlerde (‘Abbott ve Costello’ mesela) olduğunun, sistemin genel işleyişinin ne türden dinamikler üzerinde yükseldiğinin, bir-iki detay sahneyle altını çiziyor.

‘Vasatlar çağı’ndan bakmak...

‘Laurel ile Hardy’nin asıl yürek yakan yanı ise, onların arasındaki özel bağa yaptığı vurgu: Biri, diğeri olmadan adeta bir hiç... Sanat hayatları, sahnedeki ritmleri, birbirlerini tamamlama refleksleri müthiş. Baird’in yapıtı, ikilinin yaptıkları işin komedi olduğunu elbette belirtiyor, hatta kimi sahnelerde herhangi bir ‘Laurel-Hardy filmi’ izliyormuş hissi hâkim oluyor ama bazı bölümler de var ki, hüznü direkt ruhunuza işliyor ve gözleriniz doluyor. Hele hele popülerliğin çok daha çabuk ve kolay olduğu, vasatlığın ve yüzeyselliğin hâkimiyetinin hayatın her alanına işlediği bir çağdan ve zaman diliminden, onlara, büyük yeteneklerin işlerine ilişkin disiplin ve hassasiyetine bakmak, bence fazlasıyla çarpıcı, sarsıcı ve de öğretici... Ayrıca eşlerinin (Ida ve Lucille) İngiltere’ye gelmesi, kendi aralarında yaşadıkları rekabet, kocalarına ilişkin hassasiyetleri vs. de filmin üstesinden geldiği meselelerden biri olmuş.

Performanslara gelince... Laurel’de Steve Coogan, Hardy’de de John C. Reilly muhteşemler. Çok çok iyi oynuyorlar. Karakterlerinin vücut dillerini, hal ve mimiklerini perdeye taşımanın üstesinden zaten geliyorlar ama asıl olarak adeta ruhlarını da yansıtıyorlar...

‘Laurel ile Hardy’, sinemanın iki kült figürü hakkında hem öğretici ve hatırlatıcı bir film, hem de ‘sanat ve sanatçı’ denen denklem üzerine ince, zarif bir gösteri... Doğrusu herkese tavsiye edemem ama benim gibi ‘romantik’ ve az biraz ‘demode’yseniz, bu geçmişin tozlu sayfalarında dolaşan bu özel yapıtı beğeneceksiniz diye düşünüyorum.

Bir korku ülkesinde, yaşayan bir bebek vardı, bileceksiniz...

Annabelle 3    (BEŞ ÜZERİNDEN İKİ YILDIZ)
Yönetmen: Gary Dauberman
Oyuncular: Vera Farmiga, Patrick Wilson, Mckenna Grace, Madison Iseman, Katie Sarife, Michael Cimino, Samara Lee, Steve Coulter,
Bill Kottkamp 
ABD yapımı

Komik olduğunuz kadar hüzünlüsünüz de...

Woody ve arkadaşları ‘Toy Story 4’ vasıtasıyla kendileriyle birlikte “Oyuncaklar, çocuklar için vardır ve her daim sadıktır” şeklinde özetlenebilecek felsefelerini hatırlatadursun, ‘Annabelle’ serisi, ‘Chucky’nin (ki onun da yeni bir versiyonu var ama bizde vizyona girip girmeyeceği henüz belli değil) günümüzdeki uzantısı olarak küçükleri ve büyükleri korkutmaya devam ediyor... ‘Annabelle’ malum, ‘The Conjuring’ evreninin bir türevi... ‘Paranormal dedektifler’ şeklinde tanımlanabilecek Lorraine ve Ed Warren çiftinin çözümüyle uğraştığı olaylar esnasında varlığını hatırlatmış, daha sonra da odağında bulunduğu iki filmle kendine yeni bir yol açmıştı. Bu haftadan itibaren salonlarımıza uğrayan ‘Annabelle 3’le (orijinal ismi ‘Annabelle Comes Home’) birlikte ‘The Conjuring evreni’, ‘The Nun’ ve ‘The Curse of La Llorona’ da hesaba katılırsa üye sayısını yediye çıkarmış oluyor.

Bu genel toplam içinde ‘Annabelle 3’ün ayrı bir tarzı olduğu söylenebilir. Serinin yazarı olarak bilinen Gary Dauberman’ın bu kez senaryoya imza atmanın yanı sıra yönetmenliği de üstlendiği film, Warren’ların evinde özel bölümde sessiz sakin duran bebeğin serbest kalmasıyla birlikte ortalığı karıştırmasını anlatıyor.

Serinin en ‘inançlı’ filmi..

Öykünün çatısı Lorraine ve Ed çiftinin bir vesileyle şehir dışına çıktıkları gecede küçük kızları Judy, bakıcı Mary Ellen ve onun arkadaşı Daniela’nın yaşadıklarına odaklanıyor. Yakın zaman önce babasını kaybeden Daniela’nın ‘öbür taraf’a seslenme isteği, çok geçmeden Annabelle’in harekete geçmesini sağlıyor.

Dauberman’ın filmi Batılı bir eleştirmenin de vurguladığı gibi hem ‘Conjuring evreni’nin sınırları arasında dolaşıyor hem de John Hughes imzalı gençlik filmlerinde karakterleri hatırlatır profiller eşliğinde ilerliyor. Öte yandan belki de ait olduğu evrenin en ‘inançlı’ filmi. Hatırlanacağı gibi ‘The Exorcist’ten bu yana iblisleri (ya da kötü ruhları) durdurmanın çaresi Hıristiyanlık öğretileridir. ‘Annabelle 3’te de dini inanç, kötülüğe karşı en önemli panzehir olarak sahaya sürülüyor.

Giriş bölümü güzel...

Toparlarsak Dauberman’ın bu ilk yönetmenlik hamlesi, bence serinin en zayıf halkası olmuş. Öykünün farklı olma çabası belki kâğıt üzerinde iyi görünüyor olabilir ama pratikte pek de karşılığını bulamamış. Bu arada giriş sekansının sinematografik açıdan filmin en güzel yanı olduğunu belirtelim... Son olarak minik Judy’de karşımıza gelen Mckenna Grace (ki bugüne kadar birçok filmde izledik kendisini), daha çok hüzne göz kırpan özel bir yüz yapısına sahip; henüz yolun başında ama sinemada kalıcı bir isim olacağı kanaatindeyim.    

‘Beatles’sız bir dünya...

YESTERDAY   (BEŞ ÜZERİNDEN ÜÇ BUÇUK YILDIZ)
Yönetmen: Danny Boyle
Oyuncular: Himesh Patel, Lily James, Kate McKinnon, Ed Sheeran, Joel Fray, James Corden, Ana de Armas, Meera Syal, Sanjeev Bhaskar, Alexander Arnold / İngiltere yapımı

Komik olduğunuz kadar hüzünlüsünüz de...

İngiliz sineması, kendi müzik ikonlarının izlerini sürmeye devam ediyor. Gerçi ‘Yesterday’ vasıtasıyla bu kez ‘Bohemian Rhapsody’ ya da ‘Roc ketman’de olduğu gibi rock yıldızlarının hayat izlerinde değil, belki de müzik tarihinin gelmiş geçmiş en unutulmaz grubu olan ‘Beatles’ın sonsuza kadar varlığını koruyacak şarkılarında dolaşıyoruz. ‘Yesterday’ aslında bir fantezinin ifadesi. Özellikle ‘Shallow Grave’ ve ‘Trainspotting’le gönlümüzde taht kuran Danny Boyle imzalı film, ünlü senarist Richard Curtis’in “Allah korusun” dedirtecek cinsten bir düşüncesine dayanıyor ve hikâye ‘Beatles’ın hiç var olmadığı (ki sonradan anladığımız üzre Coca Cola, Oasis, sigara ve Harry Potter da yok) bir dünya ne menem bir şeydir’in peşine düşüyor.

Elektrikler gidince...

Curtis, bu fikrini özetle şöyle sunuyor: Dünya çapında 12 saniyelik bir elektrik kesintisi olur. Olay esnasında bir türlü istediği hedeflere ulaşamayan bar şarkıcısı Jack Malik, bir otobüsün çarpmasıyla trafik kazası geçirir. Sıyrıklar ve iki ön dişini kaybederek atlattığı kaza sonrası, başta menajerliğini üstlenen Ellie olmak üzere arkadaş çevresine verdiği mini konserde ‘Yesterday’i söyler ve sonuçta kimsenin Beatles’ı bilmediğini fark eder. Bu duruma inanamaz; Google’a girer ve bu muhteşem grubun hiç var olmadığını görür. Yol ayrımındadır. Kararını şöhretten yana kullanır; John Lennon, Paul McCartney, Ringo Starr ve George Harrison’ın yazdığı besteleri kendisininmiş gibi icra ederek önce ünlü müzik yıldızı Ed Sheeran’ın dikkatini çeker ve desteğiyle birlikte dünyanın en ünlü şarkıcısı olur. Fakat şöhretle birlikte, yıllardır bir türlü açılamadığı Ellie’yle aralarındaki mesafe alabildiğine açılır... ‘Yesterday’, ilgiye değer bir film. Üstüne üstlük Beatles hayranı bir müzisyenseniz ya da kuşak itibariyle Liverpool’lu efsanevi grup hayatınıza çok kereler değmişse, sizin için bambaşka anlamları olabilir.

Bir ‘High Fidelity’ değil ama...

Ama mesela ‘High Fidelity’ türü bir klasik değil ya da olmayacakmış gibi görünüyor. Keza yine Beatles şarkılarında dolaşan ‘Across the Universe’ türü etkileyici ve çarpıcılığı da yok... Ama yine de ‘İhtiyacın olan tek şey sevgidir’ türünden basit bir fikri, bu denli zekice, eğlenceli ve müzikle dolu bir film eşliğinde izlemek keyif veriyor. Amerikalı bir sinema yazarının da vurguladığı gibi bu ‘Alacakaranlık Kuşağı’ türünden bir öykü ama korkutmuyor, germiyor; neşe saçıyor ve Beatles’ın ölümsüz bestelerini bir kez daha hatırlamamızı sağlıyor.

Jack’te Himesh Patel’in, Ellie’de Lily James’in göz kamaştırdığı, Ed Sheeran’ın tıpkı ‘Bridget Jones’un Bebeği’nde olduğu gibi kendisini canlandırdığı, tembel menajer Rocky’de Joel Fray’in (‘Che’ye çok benziyor, bir şekilde değerlendirilmeli diye düşünüyorum) dikkat çektiği ‘Yesterday’, es geçilmeyecek türden bir yapım;
kaçırmayın derim...

Diğer seçenekler...
Haftanın yenilerinden ‘Ateşle Oynayanlar’ (‘Joueurs’) Marie Monge imzasını taşıyor, oyuncular Tahar Rahim, Stacy Martin, Bruno Wolkowitch ve Karim Leklou. Yerli yapım ‘Geçmiş Olsun’da başrolleri Toygan Avanoğlu, Cihan Şimşek, Müge Boz ve Alper Saldıran paylaşıyor, yönetmen Hasan Doğan. Haftanın animasyon seçeneği ‘Kahraman Prens: Sualtı Maceraları’nı (‘The Underwater Adventures of Sadko’) Maksim Volkov yönetmiş. ‘İfrit’ Suat Ay imzasını taşıyor, oyuncular Zeynep Buse Kale, Emre Erdoğan, Vahit Karabey. ‘Sahir Deep Web’de başrolleri Melda Yazgı, Sebahat Adalar, Zeynep Satır ve Sinan Bengier paylaşıyor, yönetmen Berk Aygül.

Komik olduğunuz kadar hüzünlüsünüz de...
 

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Sinemada çareler tükenmez!

Alınan son COVID-19 tedbirleri kapsamında sinema salonları yıl sonuna kadar kapatıldı. Bu durumda sinemaseverler ne yapacak? Yine pandeminin ilk aşamasında olduğu gibi kimi TV’lere, kimi platformlara, kimi evdeki DVD koleksiyonlarına, kimi de internete uzanacak ve film ihtiyacını bu yollarla giderecek. Ayrıca bu hafta için ‘çevrimiçi’ festival seçenekleri de var. Bunlardan biri İstanbul Film Festivali’nin ‘Kasım seçkisi’, diğeri de Suç ve Ceza Film Festivali.

İstanbul Film Festivali, yine yeni bir seçkiyle dijital ortamda izleyicisiyle buluşuyor. ‘Kasım seçkisi’ adı altında sunulan program, kimi festivallerde ilk gösterimlerini yapmış filmleri içeriyor.

filmonline.iksv.org adresinden izlenecek bu yapımların biletleri aynı site üzerinden alınabilecek ve gösterime açık kaldıkları beş gün boyunca izlenebilecek. Her gün 21.00’de bir film gösterime açılacak ve beş gün sonra 21.01’de gösterimden ve sistemden kalkacak. Önceki seçkilerde olduğu gibi her seansın bilet kapasitesi sınırlı. Filmlere teker teker bilet alınacak veya ‘Kombine Film Paketi’ satın alarak 10 filmin tamamı daha avantajlı bir fiyatla izlenecek (tek bilet 11 TL, Kombine Paketi 90 TL). Bu arada Türkçe altyazılı olarak yapılacak gösterimlere yalnızca Türkiye’den erişilecek. Filmlerin bu haftaki programıysa şöyle:

Nerede O Eski Mafyalar (La Mafia non e piu quelle di una volta)

Bu çarpıcı belgeselde yönetmen Franco Maresco, Sicilya üzerine çektiği karelerle ünlü efsanevi fotoğrafçı Letizia Battaglia’yla işbirliğine gidiyor ve mafya-devlet ilişkilerinin zaman içindeki dönüşümü perdeye taşınıyor. Gösterimde kalma süresi: Bugün 21.00 - 26 Kasım 21.01 

Denize Açılan Pencere (Una Ventana al Mar)

Kendine dair bir şeyler yapmak için son bir şansı kaldığını hisseden orta yaşlı bir kadının Bilbao’dan yola çıkıp Yunanistan’a uzanan yolculuğunun hikâyesi. Film, Miguel Angel Jimenez imzasını taşıyor.

Yazının Devamını Oku

‘Burun farkı’yla değil, açık ara en iyi Pinokyo

Carlo Collodi’nin ölümsüz eseri ‘Pinokyo’ bir kez daha karşımızda. İnsan olmak isteyen bir kuklanın arayışlarını anlatan öyküyü yönetmen Matteo Garrone karanlık ve tablo estetiğinde görüntüler eşliğinde, etkileyici bir atmosferle sinemaya taşımış. Filmde kuklanın yaratıcısı Geppetto Usta’yı ‘Hayat Güzeldir’le tanınan Roberto Benigni canlandırıyor.


Fakir, vefakâr, içi iyilik dolu ve hayatını ahşap işçiliğinden kazanan emektar bir usta, Geppetto… Bir odun parçasından hayat verdiği kukla artık onun oğludur. ‘Pinokyo’ adlı bu yeni yaşama sevinci yaşlı Geppetto için ömür törpüsü olacaktır. Okula gidip eğitim görmesini istediği ‘ufaklık’ dersleri kıracak, bir ‘kukla tiyatrosu’nun peşine takılarak ilginç maceralar yaşayacaktır…

Floransalı yazar Carlo Collodi’nin (ki gerçek soyadı Lorenzini’ydi) 1881’de bir çocuk dergisinde tefrika edilen bu öyküsü daha sonra geniş bir kitapta toplanmış ve 1883’te ‘Pinokyo’nun Maceraları’ adıyla basılmıştı. O günden bu yana dünya edebiyatının unutulmaz çocuk klasikleri arasında yer alan ‘Pinokyo’ (‘Pinocchio’) zaman zaman sinemaya uyarlanmış, özellikle Disney’in 1940 yapımı animasyonuyla popüler kültürdeki konumunu sağlamlaştırmıştı.

İtalyan sinemasının en iyi yönetmenlerinden

Collodi’nin yapıtına son olarak suç ve şiddet arasında sıkışmış bireylerin hikâyelerini anlatan ve Paolo Sorrentino’yla birlikte şimdiki zaman İtalyan sinemasının en iyi yönetmenlerinden olan Matteo Garrone el atmış. Mafyanın iç işleyişini gözler önüne seren ‘Gomorra’nın yanı sıra ‘Dogman’le de hatırladığımız usta sinemacı bu çocuk klasiğini aslına uyarak ama alabildiğine karanlık ve son derece çarpıcı kadrajlara sahip bir görsellikle huzurlarımıza getirmiş.


Malum, Collodi’nin yapıtında kukla çocuk yaramaz ve babasının emeklerini boşa çıkaracak bir karaktere sahiptir. Ama yaşadığı deneyimler onun olgunlaşmasına zemin hazırlar. ‘Pinokyo’nun asıl derdi gerçek bir çocuk olmaktır. Tarihsel bir perspektifle bakıldığında bu metin aslında Frankenstein’dan beri insan eliyle yaratılan formlara hayat verme meselesinin çocuk versiyonudur. Zamane izleyicisi açısından da şöyle bir hatırlatma yapmak gerekebilir: ‘Yapay Zekâ’daki (‘A.I. Artifical Intelligence’) minik robot David de aslında Pinokyo’nun gelecekteki uzantısıdır.

Matteo Garrone ana hikâyenin kalıplarına bağlı kalarak ve işin görselliğine yüklenerek anlatmış bu masalı. Filmde birçok kadraj ortaçağ ressamlarının karanlık tabloları gibi (görüntü yönetmeni olarak ‘Dogman’deki gibi Danimarkalı Nicolai Brüel’le çalışmış). Eşeğe dönüşme sahnesi efekt açısından çarpıcı, ‘tonbalığı’ mesela, o da tasarım olarak ilginç.

Yazının Devamını Oku

Yaşlandıkça aksiyonlaşıyor!

68 yaşındaki Liam Neeson’ı elinde silahıyla yine bir aksiyon karakteri olarak huzurlarımıza getiriyor ‘Dürüst Hırsız’. Film, âşık olduğu kadın uğruna suçlu geçmişine sünger çekmek isteyen ama başını beladan kurtaramayan eski bir soyguncunun öyküsünü anlatıyor.

Emekli olduktan sonraki serüvenine 12 soygun sığdırmış bir yetenek! Deniz Kuvvetleri mensubu eski bir asker ve bombalı eylemler konusunda maharetli... Tom Carter, kendisini hayata bağlayan aksiyonlar niteliğindeki eylemlerine artık son vermesi gerektiğini düşünür. Çünkü bir deponun yöneticisi olan Annie Sumpter adlı kadına âşık olmuştur. Yeni motivasyonu olan bu sevdanın sonucu, o güne kadar çaldıklarını (toplam 9 milyon dolar) geri vermek ve cezasını çekerek ‘yeni normal’ine dönmek ister... FBI’ı arar ve teslim olmak istediğini söyler. Önce ciddiye alınmaz, daha sonra da iki çaylak ajan tarafından kapısı çalınır ve...

Liam Neeson, 2008 tarihli ‘Taken’dan (bizde ’96 Saat’ ismiyle gösterilmişti) bu yana bir aksiyon yıldızı olarak huzurlarımızda. Yıllar içinde yaş alsa ve bugün itibariyle artık 68’ine merdiven dayasa da İrlandalı aktöre, üzerine geçirdiği bu kimliğe uygun senaryolar yazılmaya devam ediyor; o da futbol deyişiyle ‘sahaya çıkıp topunu oynuyor’. Girişte konusunu kısaca özetlemeye çalıştığımız son adımı ‘Dürüst Hırsız’ın (Honest Thief) ise ahlaki açmazların üzerinde yürüyen bir karakterin, aşkı uğruna nedamete soyunması ve ‘kanuna teslim olması’na dayalı bir teması var. Yönetmenliğini, senaryoya Steve Allrich’le birlikte imza atan Mark Williams’ın üstlendiği yapım, aklanmak istedikçe batağa sürüklenen bir profilin izlerini sürüyor.

Çaylak ajanların (isimleri Nivens ve Hall), Carter’ın teslim etmek istediği dokuz milyon dolarlık meblağın önce 3 milyon dolarına kendileri el koyup onu ortadan kaldırmak isterken, işlerin karışmasıyla başlayan süreçte film yatağını değiştiriyor.

Filmde emektar soyguncunun âşık olduğu Annie’yi Kate Walsh canlandırıyor.

Trajik kaybın ardından...

Hayatındaki insanın gerçekte kim olduğunu bilmeyen ve onu elinde silahla bir hengâmenin içinde bulan Annie de çok geçmeden aksiyonun parçalarından birine dönüşüyor.

Türk asıllı Amerikalı meslektaşımız Bilge Ebiri, filme ilişkin ‘vulture.com’daki eleştiri yazısında Liam Neeson’ın bu tür rollerde sıkça karşımıza gelmesini aktörün eşi

Yazının Devamını Oku

Ya içindesindir çemberin...

Yılın en iyi yerli yapımlarından ‘Nasipse Adayız’, İstanbul’da bir belediyenin başkan aday adayı olan doktor Kemal Güner ve onun bir günlük hikâyesi eşliğinde siyasetin iç işleyişinden manzaralar sunuyor izleyicilerine...


Bir hekim; ismi Kemal Güner... Şansını siyasette de denemek istiyor... Ama önünde aşması gereken birtakım engeller vardır. Başta da parti içi yarış... Acaba belediye başkan adayı olacak mıdır? Adının ‘resmi’ olarak telaffuz edilmesi aşaması yavaş yavaş yaklaşmıştır. Verdiği yemekli davete parti liderinin gelmesi bu yolda geçilmesi gereken en zorlu virajdır...

Ercan Kesal, yakın geçmişte (2004) bizatihi yaşadığı siyaset serüveninin öyküsünü önce kitabıyla paylaşmıştı. Şimdi Kesal’ın ilk uzun metraj yönetmenlik adımı olarak bir filme dönüştürülmüş durumda. Yapım bu haftadan itibaren sinema salonlarında seyirciyle buluşuyor. Ana karakteri Kemal Güner’in bir günlük hayatından kesitler sunan ‘Nasipse Adayız’, bu süreye özellikle Türkiye’de siyasetin kendi içindeki işleyişinden, hallerinden, insani ilişkilerinden, gelgitlerinden, biçimlenişinden, perde gerisinden ve birçok cephesinden son derece sağlam detaylar sığdırıyor... Kesal, bu öyküyü sağlam bir reji, etkileyici (ve karamsar) bir atmosferle birlikte dengeli bir ritm ve tempoyla aktarıyor. Rumen görüntü yönetmeni Barbu Balasoiu’nun kadrajları ve Ali Aga’nın kurgusu da bu anlatımı destekleyen en önemli yardımcı unsurlar. Filmi etkileyici kılan diğer yanlarda ise çarpıcı anları ve çelişkileri aktaran bölümler ön plana çıkıyor.

Karakterler çok iyi yazılmış

Öyküde ülke siyasetinin genel bir panoraması, sosyal demokrat bir parti eşliğinde ortaya koyulurken alabildiğine erkeksi bir dünyanın konturları içinde hareket eden bireylere rastlıyoruz. Keza küçük kazanım hamlelerine razı (hastane sahibi adaydan protez dişinin değişmesini isteyen ‘oy deposu’ bir esnaf mesela!) karakterler, ‘Bir Numara’nın (Parti başkanı) ilgisine mazhar olma çabaları, geniş bir dairesel halkanın çeşitli yerlerinde konumlanmış menfaat odakları derken ‘Nasipse Adayız’, bu büyük resmin röntgenini alabildiğine inandırıcı ve seyircisine hissettirici sahnelerle ortaya koyuyor. Film özellikle karmaşık bir karakter trafiğine sahip düğün salonundaki yemek bölümünün, ritm ve tempo olarak başarıyla üstesinden geliyor. Güner’in eski eşiyle olan ilişkisinin yansıdığı sahneler de çok iyi; keza kaza bölümü ve şoförüyle yaşadığı yol ayrımı da... Karakter derinlikleri ve onları ete kemiğe büründüren oyuncu kadrosu da övgüye değer.

Sonuç itibariyle ait olduğumuz coğrafyanın politik iklimine ilişkin eleştirilerin yanı sıra sisteme dahil olmak isteyen ama buraya dair aidiyet duygusuyla da yüzleşmek zorunda kalan bir karakterin açmazlarını samimi bir dille ve vurucu detaylarla anlatan ‘Nasipse Adayız’, ‘siyaset geleneğimize ve politikacılara dair filmlerimiz’ kategorisindeki özel yerini alıyor. Kesinlikle kaçırmayın derim...

VİZYON TURU

Haftanın diğer seçenekleri şöyle: Scott Beck-Bryan Woods ikilisinin yönettiği ‘

Yazının Devamını Oku

Hazin son: Gladyatör yaşlanır ve trafik canavarına dönüşür!

Hayatı karmaşa içinde geçen genç bir anne ve şehir içi trafikte kendisine musallat olan bir psikopat... Russell Crowe’u farklı bir portreyle sunan ve basında, kilolu görüntülerinin müsebbibi olarak gösterilen Derrick Borte imzalı ‘Dengesiz’, aksiyona yüklenen, kanlı sahneleri de kullanan ‘eh işte’ türünden bir seçenek.


Arabasında sabit duran bir adam... Yağmurla birlikte sileceklerini çalıştırıyor; ardından parmağındaki yüzüğü çıkarıyor ve önüne park ettiği eve dalarak sakinlerine, içindeki şiddeti yansıtıyor...

Sonra son derece hızlı bir kurguyla kotarılmış ve ülkedeki kaotik trafik ortamıyla birlikte bireylerinin artan öfkesini dışavuran bir jenerik eşliğinde öyküye dalış yapıyoruz. Bu kez karşımızda oğlu, erkek kardeşi ve onun kız arkadaşıyla birlikte yaşayan genç bir anne; Rachel var... Oğlu Kyle’ı okula yetiştirmek için yola düşüyor, yeşil ışıkta ilerlemeyen ve tekrar kırmızıya takılmasını sağlayan bir aracın sürücüsüyle atışıyor. Bu atışma sonrasında yeni bir gerilim hattı yükseliyor; sürücü peşine takılıyor, özür dilemesini istiyor. Bu isteği kabul etmeyince de işler çığırından çıkıyor... 

Konusunu özetlediğimiz ‘Dengesiz’ (‘Unhinged’) iki hafta önce salonlarımıza uğrayacaktı, vizyon tarihi bu cumaya ertelendi. Ama bu hamle, konusu itibariyle ilginç bir tesadüfe yol açtı. Derrick Borte imzalı yapım, geçen hafta gösterime çıkan ve bizim de bu sayfalarda tanıttığımız ‘Tek Başına’nın (‘Alone’) bir başka versiyonu adeta. John Hyams’ın yönettiği yapımda, otoyolda, eşini kaybetmiş ve yeni bir hayata atılmak için çabalayan bir kadının peşine tekinsiz bir seri katil takılıyordu; ‘Dengesiz’de ise bu kez yine problemli bir erkeği, çocuklu bir kadının peşinde ve şehir içi trafiği içinde rahatsız ederken görüyoruz. Metnini deneyimli senarist Carl Ellsworth’ün yazdığı film, tıpkı ‘Tek Başına’ gibi elbette Steven Spielberg’ün ‘Duel’ini de akla getiriyor ama asıl olarak adını bilmediğimiz ancak öykünün bir yerinde Tom Cooper olarak telaffuz eden takıntılı psikopat karakteri üzerinden ‘rahmetli’ Joel Schumacher’in ‘Falling Down’ını (Bizde ‘Sonun Başlangıcı’ adıyla gösterilmişti) daha çok hatırlatıyor.

‘Dengesiz’in arka planında modern insanı çileden çıkaran başta ‘şehir içi trafik’ olmak üzere kimi dertler var ama film bu gerekçeye sığınarak şiddet dozajını giderek yükseltiyor ve sorunlu bir adamın giriştiği kanlı eylemler yoluyla asıl olarak gerilimi sağlıyor.

Sizi çok kilolu gördüm!

Doğrusunu söylemek gerekirse böylesi bir rolde, geçmişin ‘Gladyatör Maximus’u (ya da ‘Robin Hood’u) Russell Crowe’u izlettirmek filmin yaratıcılarına ‘parlak bir fikir’miş gibi gelmiş olabilir; keza Yeni Zelanda kökenli oyuncu da performans açısından fena iş çıkarmıyor ama öykünün kendi içindeki inandırıcılık problemleri ‘Dengesiz’i vasatlıktan kurtaramıyor. Öte yandan Crowe’un yakın zaman önce kilolu görüntüleri basına yansımış ve bunun nedeninin, bu filmdeki karaktere ilişkin olduğu yazılıp çizilmişti. Bu arada genç anne ‘Rachel’da Caren Pistorius’un iyi oyunculuk sergilediğini söylemeliyim.

Yazının Devamını Oku

Issızlığın ortasında...

Yakın geçmişindeki acıları dindirmek isteyen bir kadın... Otoyolda peşine takılan tekinsiz bir sürücü... Bir hayatta kalma mücadelesini konu alan John Hyams imzalı ‘Tek Başına’ iki ana karakterli, sade ama son derece etkileyici bir gerilim.


Genç bir kadın, Jessica... Acılı geçmişine veda etmek amacıyla belki de, yeni bir yolculuğa koyuluyor. Derdinin ne olduğunu daha sonra anlayacağız ama yol boyunca yaptığı telefon konuşmalarından, ailesine haber vermeden bazı kararlar aldığını fark ediyoruz. Derken asıl felaket başlıyor: Kendisine yol vermeyen ve nedensizce musallat olan bir sürücü... Sarkık sarı bıyıklı, tel çerçeveli gözlüklere sahip, bir kolu askıda...

Adrenalini yüksek tutuyor

Sürücüsü belli olmayan ve sizin için büyük bir tehlikeye dönüşen takipçi araçlar... Sinema bu öyküye ilk kez o dönemler için gencecik bir yönetmen olan Steven Spielberg’ün ilk uzun metrajı olan ‘Duel’le (bizde ‘Bela’ olarak bilinir) tanık oldu. Bu 1971 tarihli klasik, sinemanın ‘gerilim koridoru’nda yeni ve etkileyici bir parantez açmıştı. Arada 1981’de çekilmiş ‘Cehennem Yolu’ (‘Road Games’) da var ama asıl olarak peşi sıra ‘Christine’in (1983) geldiği kabul edilir. John Carpenter imzalı bu yapım da bir Stephen King uyarlamasıydı.

Bu haftanın yenilerinden ‘Tek Başına’ (‘Alone’), ‘Duel’ ve ‘Christine’den esintiler sunarak başlıyor ama çok geçmeden başka sulara açılıyor. John Hyams imzalı yapımda neden takip edildiğine dair bir fikri olmayan ama olası gidişatı çok geçmeden anlayan ve gardını almaya çalışan Jessica ne yazık ki bu çabasında başarılı olamıyor. Öykü, kartlarını belli bir noktadan sonra açıyor ve biz de seyirci olarak bu kovalamacanın şahidine dönüşüyoruz. ‘Tek Başına’ aslında bir yeniden çevrim; orijinal yapıt, 2011 tarihli bir İsveç yapımı. Söz konusu filmin yaratıcısı Matias Olsson, eseri Amerikan sinemasına taşınırken kendisi de senarist koltuğuna oturmuş.

İsveçli sinemacıya ait ‘Försvunnen’ adlı özgün filmi izlemedim (çıkan eleştirilere bakılırsa pek beğenilmemiş) ama ikinci adımın son derece başarılı olduğunu söylemeliyim. ‘Tek Başına’ya ilişkin öncelikli saptama bence ‘basit ama etkileyici bir gerilim’ olmalı. Bu yeni çevrimine imza atan John Hyams aralarında ‘2010’un da bulunduğu kimi kayda değer filmlerle tanınan Peter Hyams’ın oğlu. Geçmişte ‘Universal Soldier’ (Evrenin Askerleri) serisinden iki filmin de yönetmenliği üstlenmiş olan John Hyams, ‘Tek Başına’da dar alanda (gerçi öykü sonra koca bir ormana bile yayılıyor) heyecan verici bir atmosfer yakalamış.
Geçmişine dair hiçbir bilgiye sahip olmadığımız bir (muhtemelen ‘seri’) katille, hayatındaki dönemeçleri zamanla öğrendiğimiz bir kurban arasında gelişen filmde yönetmen ‘az ama öz’ bir mantıkla adrenalini yüksek tutmayı başarıyor. Bu da yönetmenin bilindik bir öyküden sürükleyici bir yapıt ortaya koyabilme maharetine sahip olduğunu gösteriyor.

İki oyuncu da çok başarılı

Yazının Devamını Oku

Sömürgeciliğin evrensel tarihinden

İmparatorluğun ileri ucundaki bir kale ve yerli halka zulmeden bir temsilciyle değişen dengeler... Nobel’li yazar J. M. Coetzee’nin en tanınmış romanı ‘Barbarları Beklerken’in aynı adlı sinema uyarlaması, sömürgeci rejimlerin acımasız refleksleri ve insanlık tarihinin günahları üzerinde, metaforlar eşliğinde gezinen etkileyici bir yapım.

Koca bir imparatorluğun uç kalesi... Yöreye teftiş için giden Albay Joll vahşice yöntemleriyle dengeleri bozar. ‘Barbarlar’ olarak nitelendirdikleri yerli halkın ayaklanma çıkaracağı iddiası üzerine harekete geçer ve var olan barışı zedeler. Bu denklemde kalenin yöneticisi konumundaki Yargıç’ın sakin kişiliği ve akil duruşu da giderek bir probleme dönüşür. Çünkü sistem ‘demir yumruk’tan ve acımasız bir profilden yanadır. Yargıç’ın himayesine aldığı yerli kadın da ona ‘işbirlikçi’ hüviyetinin yüklenmesine neden olacaktır.

‘Medenileştirme’ kılıfıyla yapılan zulüm

Güney Afrikalı yazar John Maxwell Coetzee’nin, yayımlandığı dönem olan 1980’lerde fazlasıyla dikkat çeken romanı ‘Barbarları Beklerken’ (Waiting for the Barbarians), ‘Yılanın Kucağı’ (El Abrazo de la Serpiente) ve ‘Göç Mevsimi’ (Pajaros de Verano) gibi filmleriyle tanınan Kolombiyalı Ciro Guerra tarafından geçen yıl sinemaya uyarlandı.

Senaryosunu yazarının bizatihi kaleme aldığı filmin sırtını dayadığı metin, genel olarak bir metaforlar bütünü. Coetzee romanında gerçek (somut) devlete, yer ve zamanlara bağlı kalmaksızın genel olarak 1970’lerin Güney Afrika’sına, beyaz sömürgeciliğe ve ‘apartheid rejimi’ne göndermelerde bulunuyordu. ‘Barbarları Beklerken’de sistem; bütün sömürgeci, işgalci faşist rejimler gibi ait olmadığı topraklarda hükmünü sürerken ideolojisini dayatır ve el koyduğu hayatlara ‘medenileştirme’ gibi kılıflarla zulme soyunur.

Filmde kolonicilerin ‘barbar’ olarak tanımladıkları yerli halk Moğol oyuncular tarafından canlandırılmış ve kullandıkları dil de Moğolca. Lakin bu öykü seyircisine adeta “Özneleri değiştirin ve istediğiniz sömürgecileri ve işgale uğramış halkları koyun”  diyor. Yani Aztekler, İnkalar, Kızılderililer, siyahlar vs. tarihteki yerini almış ya da halihazırda benzer zulmü gören herkesi kaplayan son derece geniş çember var perdede...

İnsanlığın geçmiş ve şimdiki zamandaki günahlarına, çatısı sağlam bir şekilde kurulmuş bir romanın örgüsü eşliğinde yaklaşan filmi ilgi çekici kılan unsurlardan biri de kuşkusuz oyuncu kadrosu. İşgalci sınıfta yer almasına rağmen bir anlamda ‘insanlığın vicdanı ve sesi’ konumundaki Yargıç’ı Mark Rylance canlandırıyor. Sinema için popüler anlamda geç bir keşif olan ve özellikle Spielberg’ün ‘Casuslar Köprüsü’nden bu yana yükselişe geçen 1960 doğumlu İngiliz aktör, karakterine çok ince dokunuşlar katıyor ve özel bir portre sunuyor. Yoksul, kendi halinde köylülerden imparatorluğu yıkmak için hareket eden, bir anlamda ‘teröristler’ yaratan ve işkence yöntemleriyle bütün bu suni sorunları çözeceğini düşünen Albay Joll’de de Johnny Depp inandırıcı bir tablo ortaya koyuyor. Albay Joll’ün mirasını sürdüren ve benzer yöntemlere başvuran genç komutan Mandel’de de Robert Pattinson’ı izliyoruz.

Genç komutan Mandel rolünde ‘Yeni Batman’ olarak da izleyeceğimiz Robert Pattinson var.

Yazının Devamını Oku

‘Festival mevsimi’ geldi...

39’uncu İstanbul Film Festivali 9 Ekim’de başlıyor. 20 Ekim’e kadar sürecek organizasyonda Uluslararası Yarışma kapsamındaki yapıtlar sadece festivalin çevrimiçi platformu filmonline.iksv.org’da seyirciyle buluşacak. Öte yandan Antalya Altın Portakal Film Festivali de bugün başlıyor.

İstanbul kent hayatının en belirgin kültürel reflekslerinden biri olan Film Festivali malum her yıl nisanda şehrin sakinleriyle buluşurdu. Ne var ki bütün dünyayı sarsan salgın, 2020 tarihli randevunun iptaline yol açtı. Böylesi bir ortamda İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle düzenlenen organizasyon nisanda ertelediği bölümlerden Ulusal Yarışma’yı temmuzda gerçekleştirdi. Şimdi de sıra Uluslararası Yarışma, Ulusal Belgesel Yarışması ve ‘Filmekimi Galaları’ filmlerinin seyirciyle buluşacağı yeni bir hamlede.


Evet, 39. İstanbul Film Festivali eksik parçalarını 9-20 Ekim’de düzenleyeceği etkinlikle tamamlıyor. Festival kapsamında toplam 40 yeni film gösterilirken Ulusal Belgesel Yarışması ve ‘Filmekimi Galaları’ filmleri Cinemaximum City’s Nişantaşı ve Kadıköy Sineması’nın yanı sıra festivalin çevrimiçi gösterim sitesi filmonline.iksv.org’da da erişime açılacak. Uluslararası Yarışma filmleriyse yalnızca filmonline.iksv.org adresi üzerinden izlenebilecek.

Çevrimiçi gösterimlerin biletlerinin satışı dün başladı. Şu bilgileri de verelim: City’s Nişantaşı ve Kadıköy Sineması’nın biletleri, ön satış ve festival süresince biletix.com üzerinden yürütülecek.

JÜRİ BAŞKANLIĞI YÖNETMEN TAYFUN PİRSELİMOĞLU’NA EMANET

Bu yıl Uluslararası Yarışma bölümünde 12 film var. Söz konusu yarışmadaki yapıtları değerlendirecek jürinin başkanı yönetmen Tayfun Pirselimoğlu, jüri üyeleri de oyuncu Hazar Ergüçlü, yönetmen Burak Çevik, sinema tarihçisi ve programcı Jasmin Basic ve dağıtımcı Anthony Bobeau.

11 filmin katıldığı Ulusal Belgesel Yarışması’nın jürisindeyse yönetmen Rûken Tekeş, yapımcı-yönetmen Yasin Ali Türkeri ve yönetmen-sanatçı Ezgi Kılınçaslan var.

Aralarında Chloe Zhao’nun ‘Nomadland’, Christian Petzold’un ‘Undine’, François Ozon’un ‘85 Yazı’, Tsai Ming-liang’ın ‘Günler’ gibi filmlerinin olduğu ‘Filmekimi Galaları’nda da toplam 15 film izleyici önüne çıkacak. Seansların saatleri de seyircilerin sağlığı için ve salonlarda dezenfeksiyona zaman ayırmak amacıyla 13.00, 17.00 ve 21.00 olarak belirlendi.

Yazının Devamını Oku

Fakir ama gururlu bir genç

Charles Dickens’ın en kişisel romanı sayılan ‘David Copperfield’ın son uyarlaması, modern dokunuşlarla dolu bir yapım. Filmde acılı bir sürecin sonunda yazar olarak yolunu bulmaya çalışan ana karakteri ‘Slumdog Millionare’den hatırladığımız Dev Patel canlandırıyor.


Ailelerinin koşulları yetersiz; kimileri yetim, hayata tutunmakta zorlanan ama dirayetli duruşları ve kararlılıklarıyla nihayetinde kendi rotalarını bulan karakterler... Ben, Charles Dickens’ın romanlarında karşımıza gelen kahramanları, aslında kendi çocukluğumun romancısı Kemalettin Tuğcu’nunkilere benzetirim. Lakin daha üst bir klasmanda değerlendirildiğinde, kuşkusuz evrensel bir dile ve ruha sahip olan Dickens ve yarattığı dünyalarda dönemin İngiltere’sini, Sanayi Devrimi’nin yarattığı acımasızlığı, aralarındaki mesafe gittikçe büyüyen sınıfları da buluruz. Yani önde acılı bireysel öyküler, arka plandaysa sosyoekonomik bir toplumsal panorama...

1849-1850 arası yayımlanan ‘David Copperfield’, yazarın otobiyografik özelliklerle donattığı, bir anlamda kendi öyküsünün ifadesini bulduğumuz bir metindi. Dickens’ın sevilen romanlarından biri olarak kuşaklar boyu okundu, sinemaya ve televizyona da defalarca uyarlandı.

Yoksulluk ve acı dolu günler

Bu hafta salonlarımıza uğrayan Armando Iannucci imzalı son adaptasyonsa önceki hamlelerden farklı bir adım. Çoğunlukla mizahı ‘abartının abartısı’ formuyla kullanan bir üslubun sahibi olarak İskoç kökenli yönetmen, bu klasiği de kendince harmanlamış. ‘David Copperfield’ın Çok Kişisel Hikâyesi’ (‘The Personel History of David Copperfield’), romanın ana karakterlerine bağlı serbest bir uyarlama niteliğinde. Annesinin zalim Murdstone’la evliliğinin ardından Londra’daki bir fabrikada yoksulluk ve acı dolu günler eşliğinde emek (ve ekmek) mücadelesine soyunan, evlerinde kaldığı Micawber ailesiyle yoksulluğu paylaşan David Copperfield, nihayetinde duygu ve düşüncelerini aktarabileceği bir mecra bulur: Yazarlık...
Yönetmen Iannucci, senaryosunu Simon Blackwell’le birlikte kaleme aldığı filminde Dickens’ın en kişisel ve iyimser romanı kabul edilen metnini ırksal çeşitlilikle zenginleştirmiş ve bir anlamda öyküyü adeta günümüz İngiltere’sinin profiline dönüştürmüş. Öyle ki ana karakter Hint kökenli, aralarında platonik ilişki olan kadın siyah, o kadının babası (Copperfield’ın halasının muhasebecisi yani) Uzakdoğu kökenli, okuldaki arkadaşının aristokrat annesi siyah vs.

Böylesi bir harmanın yanı sıra son derece akıcı ritme, absürt ve komik bir üsluba sahip, abartısı bol bir uyarlama bu. Hızlı sahne trafiği ve görsel açıdan ilginç geçişleri de cabası...

Öte yandan ‘Victoria çağının vicdanı’ (aynası) olarak da tanımlanan Dickens’ın romanlarında altını çizdiği sosyal yapıya filmin pek vurgu yapmadığını söylemeliyim. Bunun nedeni Iannucci’nin ‘antikomünistliği (!) mi, “Gerek yok, zaten metin her şeyi anlatıyor” yaklaşımı mı; bilemiyorum tabii. Ama bunun önemli bir dert olmadığını da söylemeliyim.

Yazının Devamını Oku

Vefa arıyorum, dost arıyorum

Bir Hanna-Barbera klasiği olan ‘Scooby-Doo’, sevimli, dağınık ve kocaman yürekli Danua cinsi bir köpekle karakter olarak benzer özelliklere sahip bir çocuğun, birlikte büyüyerek yeşerttikleri dostluk üzerineydi. Bu ikilinin yakın arkadaşları Velma, Fred ve Daphne’yle hırslı bir kötüye karşı verdikleri mücadeleyi anlatan ‘Scoob!’ ise yalnızlık, vefa, dayanışma, özgüven gibi temalara ilişkin mesajlarla yüklü bir film.


Çocukluğunu 70’lerde yaşayan ve ülkenin, tek kanallı TRT vasıtasıyla ‘televizyon’ denen icatla tanışmasına şahitlik eden kuşağı, Hanna-Barbera  (William Hanna ve Joseph Barbera) ikilisinin elinden çıkan animasyon (eski dildeki karşılığıyla ‘çizgi film’) klasiklerine; yani ‘Taş Devri’ (‘The Flintstones’), Jetgiller’ (‘The Jetsons’) ve ‘Ayı Yogi’ye (‘Yogi Bear’) fazlasıyla vâkıftı. Efsanevi yaratıcıların bir başka serisi olan ‘Scooby-Doo’nun Türkiye macerasındaysa artık büyümüştük ve dolayısıyla bizde pek bir karşılığı yoktu. Nitekim ben bu serinin varlığından 2002 tarihli uzun metraj vasıtasıyla haberdar oldum. Raja Gosnell imzalı filmin bence problemi, ne miniklere ne de büyüklere seslenen bir yapıya sahip olmasıydı. Kimi Amerikalı eleştirmenler de söz konusu yapıma ilişkin, karakterlerin 70’lerdeki orijinal hallerine bağlı kalınarak öyküye dahil edildiğini ve bunun demode bir havaya neden olduğunu yazmışlardı. 

2004’te yine Gosnell imzalı ikinci bir hamlenin ardından şimdi aynı sulara yepyeni bir animasyonla dönüyoruz. ‘Scoob!’ adlı bu adım, serinin ana karakterleri Shaggy ve Scooby-Doo’nun tanışmalarını ve ekibin diğer parçaları Velma, Fred ve Daphne’yle kaynaşmalarını  anlatan giriş bölümünün ardından kötü adam Dick Dastardly’ye karşı verilen mücadeleye odaklanıyor. Yönetmenliğini Tony Cervone’nin üstlendiği, senaryosuna altı ismin katkıda bulunduğu yapım, modern göndermeleri, ‘politik doğruculuk’ içeren mesajları ve kimi esprileriyle güzel bir harman olmuş.

Kaliforniya’da bir Yunan kafesinden çalınan dönerle başlayan dostluğun izlerini süren öykü, miniklere yönelik yalnızlık, dostluk, vefa, dayanışma gibi temalara ilişkin vurgularda bulunuyor. Koca yürekli bir Danua köpeğiyle benzer bir karaktere sahip Shaggy Rogers’ın sıkı dostluğu zamanla tartışılır çizgilere taşınıyor ve yeni sınavlardan geçiyor. İkilinin, idolleri olan ‘Blue Falcon’la karşılaşmaları ve karşılarında gerçek kahraman yerine emekliye ayrılmış babasının yerine geçen özgüvenden yoksun oğlunu bulmaları da filmde yeni kapılar aralıyor. Burada da babalarının mirası altında ezilen çocuklara ilişkin mesajlar var.

‘Döner’i Yunanlara mı mal ediyor?

Sonuç? ‘Scoob!’ minik seyircileri tatmin edecek bir çalışma ama bu türden bir yargı ‘normal’ zamanlar için geçerliydi. Salgın dönemi içinde seyircisini bekleyen sektör, umut bağladığı ‘Tenet’ ve ‘Mulan’ gibi yapımlarla aradığı heyecanı bulamadı. Peki bu sevimli çalışma aranan kan olacak mı? Bekleyip görelim.

Bu arada ‘Scoob!’ kimi yanlarıyla (üç başlı köpek ‘Cerberus’la özellikle) mitolojiye göz kırpıyor ama öykünün başlarındaki döner meselesi dolayısıyla “Film döneri Yunanlara mal etmiş” türü yeni bir tartışma da başlar mı acaba diyerek suyu biraz bulandırayım!

Biz onları çok sevmiştik…

Yazının Devamını Oku

Bak yine yaklaşıyor fırtına...

Yaklaşan bir kasırga, oturduğu apartmanı terk etmeyen inatçı sakinleri tahliye etmek için harekete geçen polisler ve eylemleri için uygun bir ortam olduğuna inanan sanat hırsızları... Mel Gibson’ı emekli polis rolünde karşımıza getiren ‘Fırtınalı Soygun’, zorlama senaryosuna rağmen kimi komik sahneleriyle izlenen, vasat bir aksiyon.

Mel Gibson kariyeri boyunca elinden silahı eksik etmedi. ‘Gelibolu’dan ‘Mad Max’lere, (adı üstünde) ‘Cehennem Silahı’ serisinden ‘Braveheart’a uzanan yolda belinde silahı (tabanca ya da kılıç, fark etmez), hep aksiyonun, heyecanın içindeydi. Ayrıca özellikle polis (dedektif) karakterleri canlandırmayı da çok sevdi.Mel Gibson

Haftanın yenilerinden ‘Fırtınalı Soygun’ (‘Force of Nature’), 64 yaşındaki aktörü bu kez ‘emekli polis’ Ray rolünde karşımıza getiriyor. Filmin konusu kısaca şöyle: Porto Riko’da, zorlu bir kasırga kapıyı çalmak üzeredir. San Juan yerel polis teşkilatı, zordaki insanların tahliyesi için NYPD (New York Polis Departmanı) eskisi Cardillo’yu ve hevesli çaylak Jess Pena’yı görevlendirir. İkilinin yardım için gittiği apartmanın ilginç sakinleri vardır. Doktor Troy ve inatçı babası Ray (Mel Gibson), ünlü tabloların kaçakçısı Nazi eskisi Bergkamp ve tuhaf bir hayvan besleyen Griffin...

Derken doğadan gelen tehlikenin yanına bir başkası eklenir: Apartmandaki tabloların peşine düşen ve soygun için uygun bir ortam olduğuna inanan bir çete... Cardillo ve Pena’nın yanı sıra eski günlerini anmak isteyen Ray de silaha sarılır ve çeteye karşı mücadeleye başlar.

‘Fırtınalı Soygun’, felaket filmlerinin şablonlarını uyguluyor. Belalar birken çoklaşıyor; öte yandan bu kaotik ortamda zıt kutuplar yakınlaşıyor, insani ilişkiler ön plana çıkıyor, hatta yepyeni aşklara bile yelken açılıyor. Michael Polish’in yönettiği yapım senaryo açısından birçok zorlama bölümler içeriyor ama öte yandan film komik (absürt) anlar da barındırıyor ve doğrusunu söylemek gerekirse hem bu anları hem de kimi aksiyon sahneleriyle kendisini izletiyor. Zaten bir noktadan sonra mantık aramayı bırakmaya ve filmin size sunduklarıyla yetinmeye başlıyorsunuz.
Girişte açtığımız Mel Gibson bahsine geri dönersek: Emektar oyuncu iki önceki filmi ‘Adaletsiz’de (‘Dragged Across Concrete’) ekonomik nedenlerle kanun dışına çıkmak zorunda kalan bir polisi canlandırıyordu; buradaki rolü, sanki orada canlandırdığı Brett Ridgeman’ın düşük dozajlı bir devamı niteliğinde. Özellikle Sean Penn’in ‘Into the Wild’ıyla tanınan Emile Hirsch, mesleki geçmişinde yaşadığı trajik bir olayın etkisini atmak isteyen polis memuru Cardillo’da ortalamayı tutturuyor.

Vermeer’den anlayan bir çete lideri!

Kate Bosworth’u da Ray’in doktor kızı Troy rolünde izliyoruz. Bence bir Johannes Vermeer tablosunun hakkını verecek kadar bilgiye sahip çete lideri ‘Vaftizci Yahya’da David Zayas da fena değildi.

Toparlarsak ‘Fırtınalı Soygun’ ortalama bir aksiyon, karar sizin. Bu arada filmin müziklerinde Münih doğumlu Türk kökenli besteci Kubilay Üner’in imzası olduğunu da belirtelim.

Yazının Devamını Oku

Salonları bir ‘Çin efsanesi’ mi dolduracak?

Seyirciyi tekrar salonlara çekmesi beklenen yapımlardan ‘Mulan’ gösterimde. Çin kökenli bir virüsün dünyayı düşürdüğü dehşet ortamında bir kadın savaşçının gösterdiği cesareti anlatan bu eski Çin destanının, sinema adına ‘kurtarıcı’ olarak sahaya sürülmesi de ilginç bir ironi...


Geçmiş zamanların birinde Çin, daimi komşusu Hunlardan korkup ‘duvar’ bile inşa etmişken yine de kimi sorunlara engel olamazmış. İşte o dönemlerden ödünç alınmış bir hikâyeyi anlatan ‘Mulan’, 1998’de çekilmiş ve ilgi gören Disney animasyonlarının biri olarak zihinlerde yer etmişti. Filmin konusu şöyleydi: Hunlar, yaşlı imparator yönetimindeki Çin’e kuzeyden saldırıp ülkeyi ele geçirmek istiyorlar. Yönetim, direnmek ve savaşmak amacıyla her evden bir erkeği orduya çağırıyor. Savaşacak durumu olmayan ama vatan görevini yerine getirmek isteyen Fa Zou da bu çağrıya cevap veriyor. Lakin gece vakti kızı Mulan, babasının savaş zırhlarını kuşanıyor, saçını erkek gibi topluyor ve Ping adıyla cepheye gidiyor. İşin savaş kısmında da büyük bir cesaret örneği gösteriyor ve adeta bir ulusun kaderini belirliyor. Lakin...

‘Mulan’, geleneksel yapı içinde kadının yeri evidir diyen zihniyete başkaldıran bir fikriyatın ifadesiydi. Bu filme, eline kılıç alıp ülke savunmasına katılan ve üstlendiği görevi başarıyla tamamlayan genç bir kadının epik destanı da demek mümkün...

Gerçek oyuncularla ete kemiğe büründü

Bana kalırsa tek sorunu kadının var oluşunu ‘savaş’ gibi erkeklere biçilen bir formun içinde tanımlamaya, takdir etmeye ve yüceltmeye çalışmasıydı. Yani bir anlamda erkekleşen ve kendisini böyle kanıtlayan (ya da kahramanlaşan) bir kadın figürü...

Bu saptamaları yaptıktan sonra gelelim günümüze... İşte bu animasyon şimdi gerçek oyuncularla ete kemiğe büründürüldü ve uzun metraja dönüştürüldü. Yönetmenliğini, bugüne kadar beyazperdede çokça kadın öyküsü anlatmış, feminist reflekslere sahip Yeni Zelandalı Niki Caro’nun üstlendiği yapımda Mulan’ı Yifei Liu canlandırdı.

‘2020 model Mulan’ tıpkı geçen hafta vizyona giren ‘Tenet’ gibi pandemi döneminde seyirciyi salonlara çekmesi ve yeniden sinemayı canlandırması beklenen yapımların başında geliyor. Filmin vizyon tarihi de doğru zamanı bulmak adına birkaç kez ertelenmişti.

Doğru zamanın bu hafta olup olmadığını kuşkusuz ‘Mulan’ın gişede göreceği ilgi gösterecek ama Çin kökenli bir virüsün dünyayı düşürdüğü dehşet ortamında bu eski Çin öyküsünün sinema adına ‘kurtarıcı’ olarak sahaya sürülmesi sanırım özel bir ironi olsa gerek...

Yazının Devamını Oku

‘Zamanları ayarlama enstitüsü’

Christopher Nolan’ın merakla beklenen son adımı ‘Tenet’, adeta ana karakteri ‘siyah’ olan bir James Bond filmi. Yönetmenin temel meselelerinden ‘zamansal yolculuklar’a ilişkin bir öykü anlatan yapım, bilimsel görünmesine rağmen dünya için tehdit niteliğindeki kötü Rus zengini karakteriyle klişe ve demode olmaktan kurtulamıyor.


Ünlü ajan James Bond, hâlâ kendini dünyanın hâkimi sanan bir refleksin ifadesiydi. Gezegenin siyasi ve sosyokültürel refleksleri değişse, emperyal güçlerin öncelikli ismi ABD olsa ve yeni düzende İngiltere artık iyi bir ‘yaren’ olarak yer alsa da Ian Fleming’in yarattığı karakter sanki bu türden gerçekler yokmuş gibi davrandı sinema serüveni boyunca. Son dönemde ayakları yere basan öykülerle karşımıza çıksa da ‘Majestelerinin Ajanı’, her daim ‘Britanya İmparatorluğu’ mevcudiyetini koruyormuş
gibi hareket etmeyi sürdürdü.

Açılışta ‘kültürel katliam’ var

Christopher Nolan kariyeri boyunca ilginç duraklara uğrasa, çizgi roman kültürüne farklı cephelerden bakmaya çalışsa ve özellikle ‘Batman mitolojisi’ni Joker üzerinden yeniden tanımlama uğraşına girip ‘anarşizm’e göz kırparak çoklarımızın gönlünü kazansa da bir önceki adımı ‘Dunkirk’le içindeki ‘Britanyalı’yı ortaya çıkarmış ve bence özünde bir ‘İngiliz milliyetçisi’ olduğunu göstermişti.

Hâlâ süren ‘pandemi dönemi’ dahilinde sinema salonlarına ara veren seyirciyi yeniden eski günlere döndürme hamlelerinin en öncelikli yapımı niteliğindeki en taze Nolan hamlesi ‘Tenet’ ana karakteri ve verdiği mücadele itibariyle adeta ‘takımdan ayrı’ bir Bond filmi tadında... Bu özellikleriyle elbette yönetmenin ruhundaki ‘İngiliz’liği yeniden hatırlatan bir çaba. Öte yandan Christopher Nolan malum, kariyeri boyunca kafa karıştıran hikâyeler peşindeydi ve ana motivasyonu bilimden beslenir görünen ‘zamansal’ meselelerdi. Hafızasını her yeni günde yenilemek durumunda kalan ve zamanın içinde sıkışmış gibi hareket eden kahramanıyla ‘Memento’da ya da adeta ‘izafiyet teorisi’ içinde salınan eski bir pilotun serüvenini anlatan ‘Interstellar’da olduğu gibi...
‘Tenet’ın öyküsüyse yine ‘Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında’ dercesine hareket ediyor. Hikâyede, açılıştaki ‘kültürel katliam’ (eylem Kiev’deki bir ‘klasik müzik konseri’nde gerçekleşiyor) sahnesiyle tanıştığımız ismi telaffuz edilmeyen ama ‘Kahraman’ (‘The Protagonist’) olarak adlandırılan süper bir CIA ajanının peşinde sürükleniyoruz. Kötü adam hanesindeyse Londra’da yaşayan (ve mesela futbolla ilgilenen Roman Abramovich’in aksine!) dünyanın kaderine hükmetmeye çalışan Andrei Sator adlı Rus bir oligark var. Eziyet ettiği ve çocuğundan uzaklaştırdığı zarif İngiliz karısı Kat’le ‘Kahraman’ın yolları bir şekilde kesişiyor. Ana karakterin bir bilimkadını tarafından bilgilendirildiği sahnedeyse aslında meselenin temel motivasyonuna biz de vâkıf oluyoruz: Zamanda geri gitme...Elizabeth Debicki

‘Tenet’, ‘Kahraman’, kötü adam Sator, karısı Kat, ‘Kahraman’ın yardımcısı Neil, Hint kadın silah satıcısı Priya gibi karakterler etrafında çatısını kurarken İtalya, Estonya, Ukrayna, Hindistan, Norveç, İngiltere gibi limanlarda dolaşıyor. Ruh, temel olarak Bond’u çağrıştırsa da öykünün kıvrımları dolayısıyla ‘Geleceğe Dönüş’ü, ‘Edge of Tomorrow’u, ‘Azınlık Raporu’nu, hatta ‘Avengers: Endgame’i bile hatırlıyoruz.

Yazının Devamını Oku

Bir nevi ‘hayat güreşi’…

Down sendromlu bir genç, bir tutunamayan ve bir eğitimci... Üçünün yolları kesişir ve kendilerini bir serüvenin içinde bulurlar. Shia LaBeouf, Dakota Johnson ve Zack Gottsagen’in sürüklediği ‘Hayallerin Peşinde’ dayanışma ve birlikte yola devam etme teması etrafında seyircinin yüreğine seslenen bir film.


Amerikan sinema geleneği, kaçakları sever: ‘Butch Cassidy and the Sundance Kid’, ‘Badlands’, ‘Bonnie and Clyde’, ‘Natural Born Killers’ vs. Haftanın yenilerinden ‘Hayallerin Peşinde’ (‘The Peanut Butter Falcon’) sırtını bu geleneğe dayarken ritmini ve sıcaklığını zoraki başlayan ama sonra gönül bağına dönüşen ‘kader yoldaşlığı’ndan alıyor.

Klişelerle ilerlese de...

Tyler Nilson-Mike Schwartz ikilisinin yazıp yönettiği yapım odağına önce iki karakteri alıyor, sonra yeni bir katılımla üçlü bir ‘çete’nin öyküsüne dönüşüyor. Konu kısaca şöyle: Richmond yakınlarındaki bir merkezde yaşayan 22 yaşındaki down sendromlu Zak’ın tek bir hayali vardır; idolü olan Amerikan güreşçisi Salt Water Redneck’in okuluna gidip eğitim almak. Azimlidir, sürekli firar planları yapar. Nihayetinde merkezden haylaz ve sevimli dostu yaşlı Carl’ın yardımıyla kaçmayı başarır. Abisini trajik bir şekilde kaybeden ve hayata tutunmakta zorlanan Tyler’sa kendisine ait olmayan sularda avlanarak sınırları aşar. Tesadüfler ikiliyi buluşturur ve süreç içinde birbirlerine destek olacak noktaya gelirler. Ekibe katılan son isimse Zak’ın eğitmeni Eleanor olur.

‘Hayallerin Peşinde’ ön planda sistemden kaçanların dayanışmasına kulak kabartıyor gibi görünse de referanslarından biri nehir üzerindeki sal yolculuğu itibariyle ‘Huckleberry Finn’ sanki. Nitekim filmin etkileyici sahnelerinden birinde Tyler’la Eleanor küçük bir dükkânda tanışırken Mark Twain’in ismi zikrediliyor.

Tyler Nilson-Mike Schwartz ikilisinin yapıtı aslında yer yer klişelerle ilerlese de seyircinin yüreğine seslenmeyi ve vitesi dengeli bir şekilde yükseltip alçaltma konusunda maharetli olmayı başarıyor. Öte yandan Amerikan kırsalı, güreşi ve ‘country müziği’ gibi unsurlardan da beslenirken hafiften western tadı yayıyor. Keza Zak’la Tyler arasındaki ‘iyi ve kötü olmak’ üzerine diyaloglar da etkileyici.

Oyunculuklara gelince... Yönetmenlerin engelli sanatçılar kampında tanıyıp Zak rolünü teslim ettikleri Zack Gottsagen son derece inandırıcı bir performans sergiliyor.Zack Gottsagen (solda)

Gerçek hayatta bir öğretmen ve engelliler için avukatlık yapan oyuncu, canlandırdığı karakterin açmazlarını, umutlarını ve hayal kırıklıklarını çok iyi yansıtmış. Tyler’da izlediğimiz

Yazının Devamını Oku

Masum değilsiniz hiçbiriniz...

‘Boyalı Kuş’, İkinci Dünya Savaşı sırasında küçük bir Yahudi çocuğun her türlü şiddet ve taciz altında hayatta kalma mücadelesini son derece etkileyici bir hikâye ve çarpıcı siyah-beyaz görüntüler eşliğinde perdeye yansıtıyor. Jerzy Kosinski’nin ünlü romanının uyarlaması kaçırılmayacak bir sinema örneği.

Malum uzun bir süredir özel bir dönemden geçiyoruz. Bütün gezegen, kurduğumuz bütün uygarlıklar bir virüsün pençesinde. Başta tıp olmak üzere birçok disiplinde çok ileri noktalara taşındığını düşündüğümüz çizgimizin aslında sandığımız kadar sağlam olmadığını bizatihi yaşayarak görüyoruz. Karşımızdaki ‘düşman’ her yaştan değeri aramızdan almayı sürdürüyor. Kuşkusuz salgın dönemi herkes için aynı zamanda bir hesaplaşma süreci de başlattı; kimdik, neydik, nereden gelip nereye gidiyorduk türünden...

İnsanlık bu vartayı da atlatacağını düşünüyor; bu yoldaki en önemli kriteri de geçmişin vartaları. ‘Neleri atlattık ki koronayı mı atlatamayacağız’ gibi bir refleks bu. Aslına bakılırsa bu dönemde edebiyat, tarih, sosyoloji ve sinema gibi kimilerimizin sığındığı limanlar aslında bu yüzleşmeyi daha kolay sağlıyor. Küçük bir hafıza tazeleme bile aslında bizim zaten COVID-19 türünden düşmanlara pek de ihtiyacımız olmadığını, geçmiş maceramızda inanç, milliyetçilik, altın, su, para, petrol gibi gerekçelerle bol bol birbirimizin boğazına sarıldığımızı, insanlık denen o uzun yürüyüşün kanlı sayfalarla dolu olduğunu gösteriyor.

Pandemi öncesi basın gösterimi yapılan ve vizyon şansını ancak bu hafta bulan ‘Boyalı Kuş’ (‘The Painted Bird’) işte bütün bu yüzleşmeyi sinema yoluyla anımsatan yapıtlardan. Leh yazar Jerzy Kosinski’nin 1965’te yayımlanan, en ünlü (ve de en ‘tartışmalı’) romanından Çek yönetmen Vaclav Marhoul’un uyarladığı yapım, İkinci Dünya Savaşı döneminde hayatta kalma mücadelesi veren bir Yahudi çocuğun hayatına odaklanıyor.

BOYALI KUŞYönetmen: Vaclav Marhoul
Oyuncular: Petr Kotlar, Nina Sunevic, Alla Sokolova, Michaela Dolezalová, Stanislav Bilyi, Harvey Keitel, Udo Kier, Julian Sands, Stellan Skarsgard
ve Barry Pepper, Lech Dyblik, Aleksey Kravchenko
Çekya, Slovakya ve Ukrayna ortak yapımı

Görselliği çok etkileyici

Yazının Devamını Oku

Bağımsızları özleyenlere...

Bu hafta salonlarda hareketlilik var. İstanbul’da özellikle bağımsız yapımları seyirciyle buluşturan Beyoğlu Sineması, ‘Şehre Dönüş’ adlı bir programla huzurlarımızda. Dün başlayan ve 16 Ağustos’a kadar sürecek etkinlikte, geçmişte vizyona çıkmış ve ilgi çekmiş filmler gösterilecek.

YAŞAMIN KIYISINDA / MANCHESTER BY THE SEAGeçmişin seni bırakmaz

Belli bir dönem sonra doğup büyüdüğün topraklara, geride bıraktığın geçmişe dönmek zorunda kalırsın ve acımasız bir hesaplaşmanın içine düşersin. ‘Yaşamın Kıyısında’nın kahramanı Lee Chandler da abisinin ölümüyle birlikte geri döndüğü memleketinde bütün bu süreci yaşıyor. Kenneth Lonergan imzalı yapım, son derece hüzünlü ve kederli bir öykünün ifadesi. Gösterim programı: Bugün, 13.00 - 15 Ağustos, 19.00

VICTORIABu oyun başka oyun

Barselona’dan Berlin’e konservatuvar eğitimi için gelmiş ama okulda dikiş tutturamayınca küçük bir kafede garsonluk yaparak kendini hayatın akışına kaptırmış genç bir kadın... Bir gece takıldığı barda tanıştığı gençler, onu adeta ‘haşarı çocuklar’ gibi bir oyunun içine çeker. Bu oyun banka soymaktır… Alman oyuncu-yönetmen Sebastian Schipper, 140 dakikalık filmi tek bir plan olarak tasarlamış. Son derece dinamik bir anlatım eşliğinde farklı, heyecanlı bir meydan okuma çabası. Gösterim programı: Bugün, 16.00 - 15 Ağustos, 13.00

SAKLI / CACHÉHer şey geçmişte saklı

Avrupa medeniyetinin çağdaş dünyada yaşadığı problemleri dert edinen; el attığı her meselede köklere, geçmişe uzanmayı yeğleyen ve bir tür entelektüel vicdan olmaya soyunan Michael Haneke’nin ‘Saklı’sı da içerik anlamında aynı minvalde ilerleyen bir yapım. Avusturyalı yönetmen, evine gelen bir paketle dengesi bozulan bir TV programcısının odağında, ‘şimdiki zaman’ın gerçek ifadesi, kendi kökenlerinde ve geçmişinde ‘saklı’dır demek istiyor. Gösterim programı: Bugün, 19.00 - Yarın, 16.00 - 14 Ağustos, 19.00

FRANCES HA

Yazının Devamını Oku

Biraz da sportif takılalım...

Normalde bugünlerde gözümüz olimpiyat oyunlarında olacaktı. Lakin pandemi, hayatımızdaki birçok şey gibi sporun bu en muhteşem buluşmasının da ertelenmesine yol açtı. Bu vesileyle unutulmaz ‘spor filmleri’ni hatırlatalım dedik. Mücadele hırsı, kıskançlık, rekabet, dibe vurma, ayağa kalkma, umut, zafer, yıkım, dayanışma; hepsi burada...

1) KIZGIN BOĞA / RAGING BULLZirve ve sonrası

2017’de, 96 yaşında aramızdan ayrılan, eski dünya orta sıklet boks şampiyonu Jake La Motta’nın inişli çıkışlı hikâyesini ve aile ilişkilerini anlatan bir büyük Martin Scorsese klasiği.

Siyah-beyaz çekilen bu filme ilişkin en bilinen notlardan biri ana karakteri canlandıran Robert De Niro’nun rolü için (ki ‘En İyi Erkek Oyuncu’da Oscar’a da uzandı) 30 kilo almasıydı.

2) ROCKYAdriaann... Adriaaan... Adriaaann...

Boks filmleri diple zirve arasındaki gidiş gelişleri ve bireysel başarı öyküleri itibariyle özellikle Hollywood’un en sevdiği spor filmi formatıdır. ‘Rocky’ serisinin başlangıcı olan, John G. Avildsen’in 1976 tarihli filmi de bu formülün en unutulmaz ifadelerindendir ve başrol oyuncusu Sylvester Stallone’yi yıldız statüsüne taşımıştır.

3) ATEŞ ARABALARI / CHARIOTS OF FIREPazarları asla!

1926 Paris Yaz Olimpiyat Oyunları’nda Birleşik Krallık adına yarışan ama kişisel tercihleri ve inançları dolayısıyla gündem yaratan iki atletin, Harold Abrahams ve Eric Liddell’ın gerçek hikâyesi. Hugh Hudson imzalı yapım dört dalda Oscar kazanırken film etkileyici yarış sahneleri ve Vangelis’in muhteşem müziğiyle zihinlere kazınmıştı.

4) YENİLMEZ / INVICTUS

Yazının Devamını Oku

İçinden yaz geçen filmler…

Sadece açık hava sinemaları sayesinde özlemimizi giderdiğimiz şu günlerde, mevsime uygun yapımları derledik. İşte size kimi korkutan, kimi hüzünlendiren, kimi romantik takılmamızı sağlayan, kimi güldüren, kimi yollarda geçen 20 adet yazlık film...

1) DENİZİN DİŞLERİ / JAWSİzleyenleri denizden soğutmuştu

Yaz tatilinde küçük bir sahil kasabasına musallat olan bir köpekbalığı ve onu avlamaya çalışan ekibin mücadelesi… Peter Benchley’nin çok satan romanını dönemin genç yönetmeni Steven Spielberg sinemaya uyarlamış ve Hollywood’un üzerindeki ölü toprağını atarak popüler sinema adına gişe rekorları kırmıştı. Bu filmden sonra birçok insan denizden korkar olmuş, sahillerde görülen kimi büyük köpekbalıklarına da artık ‘Jaws’ adı verilmişti. 

2) SEN BENİMSİN / A BIGGER SPLASHPatlarsam yanarsın

Dünyaca ünlü bir rock yıldızı Marienne Lane, tatilini kendisinden genç belgesel sinemacı sevgilisi Paul’le birlikte, İtalya’ya bağlı volkanik bir adada geçirirken sürpriz misafirler, kimi dengeleri değiştirecektir. Luca Guadagnino, başrollerini Romy Schneider ve Alain Delon’un paylaştığı eski bir Fransız filmini (‘La piscine’) modernleştirmiş ve arka plana göçmen meselesini de katmış. Ralph Fiennes mükemmel oynuyor.

3) YAZ BEKÂRI / THE SEVEN YEAR ITCHMeşhur uçuşan etek!

Karısı ve oğlunu tatile gönderen orta yaşlı bir adamın, üst katında kalan sarışın, genç bir kadına duyduğu ilgi ve ne yapacağını bilememenin verdiği kaygı sonucu bozulan dengesi… Dönemin seksi yıldızı Marilyn Monroe’nun sürüklediği bu Billy Wilder klasiği, sinema tarihine ünlü havalandırma ızgarası üzerinde uçuşan etek sahnesiyle geçmişti.

 

4) 93 YAZI / ESTIU 1993

Yazının Devamını Oku

Havadar festival

Bu yıl salgın nedeniyle ertelenen İstanbul Film Festivali, Ulusal Yarışma’yı ve Ulusal Kısa Film Yarışması’nı yaza taşıdı. Dün itibariyle heyecan başladı. 11 yapımın yer aldığı Ulusal Yarışma’da ilk olarak dün gece Hacı Orman imzalı ‘Körleşme’ gösterildi. Geride 10 film var. Biz de her gece Sakıp Sabancı Müzesi’nde kurulan açık hava sinemasında saat 21.00’de gösterilecek filmleri sizlere tanıtalım dedik.

ŞAİR
Yön: Mehmet Emin YıldırımYazma sancıları...

Psikolojik temalı romanlar kaleme alan bir yazar ve yeni romanının doğum sancıları... Zaman geçer ama o ilk adımları bir türlü atamaz, üstelik geçirdiği bir trafik kazası, işleri daha da karmaşık hale getirir.
Bugün, saat 21.00

PLAZAYön: Anıl GelberiIssızlığın ortasında...

Atanamamış bir öğretmen, güvenlik görevlisi olarak çalıştığı banka tarafından yıllardır atıl duran bir plazaya gönderilir. 27 katlı bomboş binada beklenmedik olaylar ve karışık bir aşk onu beklemektedir.
Yarın, saat 21.00

BİLMEMEK Yön: Leyla Yılmaz‘Sevgisiz’lik

Yazının Devamını Oku

Hey amigo!

Pazar sabahları TRT’nin karşısına oturur, halk arasında ‘kovboy filmleri’ denen o dünyanın içinde kaybolur giderdik. Birkaç kuşak böyle büyüdü. ‘Western filmleri’ zamanla Hollywood’da da nostaljik bir tada dönüştü. Bu hafta bu türe damgasını vuran yapımları derledik.

1) AFFEDİLMEYEN  / UNFORGIVENFelsefi ve vicdani

Karısının vefatından sonra iki çocuğuyla sakin bir hayat süren eski silahşor William Munny, kimi gelişmeler sonucu elini tekrar kana bular ve uzak durduğu geçmişiyle buluşur. Clint Eastwood, ‘Affedilmeyen’de, hayat verdiği karakter gibi kendi sinemasal mitiyle hesaplaşırken bir yandan western’in klişelerine yaslanır, bir yandan da türün en temel reflekslerinden öldürme eylemini felsefi ve vicdani yanlarıyla sorgular. Bu muhteşem yapıt, dört dalda Oscar’a uzanmıştır.

2) İYİ, KÖTÜ VE ÇİRKİN / IL BUONO, IL BRUTTO, IL CATTIVODünyanın en ünlü western’i

İşte sinema tarihinin en popüler (spaghetti) western’i: Amerikan İç Savaşı sırasında yolları kesişen ve servet kazanmak için birbirlerini alt etmeye çalışan üç kişi... Hikâyenin karmaşıklığından kaynaklanan cazibenin yanı sıra olağanüstü kadrajlar ve Ennio Morricone’nin muhteşem film müziği, bu Sergio Leone yapıtını ölümsüzlüğe taşımıştır.

3) KAHRAMANIN SONU / THE MAN WHO SHOT LIBERTY VALANCEHukukun üstünlüğüne...…

Bir cenaze ve geri dönüşlerle geçmişin hatırlanması: Genç bir avukat, kanunu silahların belirlediği Batı’da hukukun üstünlüğü için mücadele eder. John Wayne ve James Stewart gibi iki Amerikan sineması ikonunun sürüklediği yapımda John Ford dertleri bakımından sinema tarihinin en ‘derin’ western’lerinden birine imza atar.  

4) VAHŞİ BELDE / THE WILD BUNCHTutunamayan kovboylar…

Sanayileşme hamlelerinin adımlarını sıklaştırdığı bir dönemde, yaşlanmakta olan kovboyların zamana ve değişen koşullara tutunma çabaları... Öte yandan ‘şiddetin estetiği’ üzerine kafa yoran

Yazının Devamını Oku