GeriUğur Ergan Sanat şöleni başlıyor
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Sanat şöleni başlıyor

Ankara’daki kültür sanat faaliyetleri geçen haftadan itibaren canlanmaya başladı. “Merhaba” diyerek biz de bu yazıyla yeni sezona ısınıyoruz. 25 Ekim’den itibaren ise düzenli olarak her pazartesi sanatseverlerle buluşmaya çalışacağız.

Uzun bir aradan sonra Ankara’da kültür sanat yaşamına “Merhaba” diyoruz. Aranın bu kadar uzun olmasının nedeni malum COVID-19 salgını. Yapılan tüm aşı çağrılarına, maskeyi hayatınızdan çıkarmayın uyarılarına rağmen maalesef bir türlü vaka sayısını azaltamıyoruz. Türkiye’de her gün yaklaşık 30 bin kişinin testi pozitif çıkıyor. Sadece Türkiye değil, dünyanın önde gelen ülkelerinin ekonomileri de pandemi nedeniyle ciddi sarsıntı geçiriyor. Sanat dünyası da bu sarsıntının dışında kalamadı. Birçok galeri kapılarını kapadı, sergilere ara verdi. Resim dünyası özellikle internet üzerinden yapılan müzayadelerle ayakta kalmaya çalıştı. Geçen sezon oldukça zor bir dönem geçiren sanat dünyasının, bu yıl da kapılarını dış dünyaya kapaması mümkün değildi. Gelen duyurulardan anlıyorum ki, alınan önlemlerle Ankara’da galeriler yeni sezonu açmaya başlıyor. Doğrusu da bu. Sanat dünyasının devamlılığı için sanatseverlere de önemli görevler düşüyor. Bu nedenle salgına karşı alınan önlemlere uymak, özellikle de aşı olmak bu görevlerin başında geliyor.

Sanat şöleni başlıyor

BİLKENT’TE FESTİVAL

Elbette pandemi öncesindeki gibi kalabalık açılış kokteylleri düzenlenmiyor. Galeriler daha az kalabalıklarla ressamların bu zor dönemde yaptıkları resimleri sanatseverlerle buluşturuyor. Ankara’daki sanat şöleni 13 Ekim çarşamba günü Bilkent Center’da RC Sanat’ın sahibi Rahmi Çöğendez’in girişimiyle hız kazanacak. 20 Ekim’e kadar sürecek Bilkent Sanat Festivali’nde yerli ve yabancı çok sayıda sanatçının eserleri yer alacak. Başta ressam Efgan Beyaz olmak üzere birçok sanatçı canlı performans sergileyecek.

ARTIK YENİ BİNADAYIZ

Birçok galeri de geçen haftadan itibaren sergilere başladı. Bu yazıyla yavaş yavaş sezona ısınmaya başlıyoruz. Bu vesileyle bizden de bir haber vermek istiyorum. Demirören Medya olarak Eskişehir Yolu üzerindeki yerimizden taşındık. Çok uzağa gitmedik, yine aynı bölgedeyiz. Teknik altyapıyı daha da iyileştirme ve yeni binayı en son modern teknolojiye kavuşturma çalışmalarımız sürüyor. Bu hafta yazılara başladığımızı duyurduktan sonra, bir hafta ara verip düzenli olarak 25 Ekim’den itibaren haftalık yazıları sürdürmeye çalışacağız. Daha önceki yıllarda oduğu gibi yine ressam dostların atölyelerinden haberler vereceğiz. Galerilerin açtığı sergileri derleyip toplayacağız. Müzayede ve antika dünyasında olup bitenlerden sizleri bilgilendirmeye çalışacağız. Ankara dışına çıktığımızda gözlemlerimizi sizlerle paylaşacağız. 25 Ekim’de sanat dolu günlerde buluşmak üzere.

KENTTE NE VAR?

Yeni sezonla ilgili tüm duyurularınızı e-mail adresime veya sosyal medya hesaplarıma iletebilirsiniz. Bazı galeriler karma sergiler düzenlerken, bana gelen duyurulardan toplayabildiğim kişisel sergiler ise şöyle: Selim Cebeci-30 Ekim’e kadar (Galeri Nev/Kırlangıç Sok.), Nihat Kemankaşlı-16 Ekim’e kadar (Siyah Beyaz/Şili Meydanı), Şirin Yılmaz-Ali Ertuğrul Küpeli-Mehmet Emin Özer’i anma-20 Ekim’e kadar (Galeri Soyut/Yıldızevler), Güler Uluçay Yüce-23 Ekim’de açılacak (Krişna Sanat/Kennedy Caddesi), Samed Arda Selim-30 Ekim’e kadar (Armoni Sanat/Yıldızevler), Abdurrahim Güney-23 Ekim’e kadar (Sevgi Sanat/Hollanda Caddesi), Gülsima Baykal- 28 Ekim’e kadar (Fırça Sanat/Hilal Mahallesi), Bekir Kıraç-5 Kasım’a kadar (Platform A/Taurus AVM), Mehmet Kapçak-15 Ekim’de açılacak (BRHD/Hollanda Caddesi), Ergün Başar-11 Kasım’a kadar (ÇSM/Çankaya), Mehmet Emin Kayserili-3 Kasım’a kadar (Emin Antik/Kale), Şule Ağayar-30 Ekim’e kadar (Galeri M/Armada AVM), Haydar Ekinek-24 Ekim’e kadar (Grup Sanat/Hollanda Caddesi), Şule Akosmanoğlu-23 Ekim’e kadar (Rosetta Art/Hollanda Caddesi).

X

Hasan Rastgeldi’nin Retrospektif Sergisi

Ressam Hasan Rastgeldi, Galeri M’de (Armada AVM) açtığı ve 16 Aralık’a kadar sürecek “Retrospektif” sergisinde tufandan kaçan Nuh’a, mağara duvarındaki heyecanlı avcıya, Göbeklitepe’nin gizemli sembollerine, Çatalhöyük tanrıçaları ile Truvalı Helen’e, Kral Midas’a, Kapadokya’nın saklı kahramanlarına sesleniyor. Sanatçı, boyanın ve malzemenin tüm imkânlarını mitolojik kahramanlarının önlerine serip, onları yeniden sahneye davet ediyor.

Kurduğu sahneler yoluyla, başlangıcı binlerce yıl öncesine uzanan masalları yorumlayan Rastgeldi, “Mitolojinin görkemli tanrılarının yanında, yürüyüp yürüyüp bir arpa boyu yol gidemeyen yolcular da bu anlatıda kendine yer buluyor. Masallar, insana ve hayata dair her şeyin binbir kılıkta karşımıza çıktığı büyülü bir sahneye benzer. Bu sahne, her anlatıcının dilinde yeniden kurulur, roller baştan dağıtılır ve hikaye sürüp gider. Bir vardır, bir yoktur sahnedekiler. Oyuncular değişse de macera devam eder” diyor.
Anadolu topraklarının doğudan batıya bütün değerlerini tuvale aktarmaya çalışan Rastgeldi, tarzını şöyle özetliyor:



“Figüratif kompozisyonlardan, soyut kompozisyonlara kadar farklı tarzlarda mesajlar veriyorum. Tek düzey resim yapmıyorum. Kendi kültürümüzün renkliliğinden ben de faydalanıyorum. Denemeler yapmayı çok seviyorum. Farklı malzemeler, farklı dokular, farklı materyaller beni farklı yönde çalışmaya sevk ediyor. Anadolu’nun gelenek ve göreneklerini yansıttığım yağlı boyalardan oluşan ‘Anadolu’dan Görsel Şölenler’ isimli sergim halk bilimleri dalında yaptığım araştırmalar sonucu çalışmalarımdır. Cam tabakların desenleri ve renkleri ilgimi çekince bir seri tabak boyadım. Tabakların üzerine Anadolu’nun kültüründen motifler işledim. Renkli kumaşlar üzerine çalıştım. Fırat’ta inceleme imkânı bulduğum ‘Sümer Silindir Mührü’ sanatsal anlamda benim de kompozisyonlar üretmeme neden oldu. Farklı dokular elde ederek ‘Bir Anadolu Bin Anadolu’ çalışmalarımı ürettim. Resimlerimde konular çok. Kendi üslubum ve tarzımdan ödün vermeden çalışıyorum. Her sanatçının bir yönü kuvvetlidir. Kimi deseni güzel çizer, kimi kompozisyon sunar, kimi ışık ve gölgede başarılıdır.”
Rastgeldi renk tercihinin neler olduğu sorusunu yanıtlarken, insan ruhunu sarsmayan renklere önem verdiğinin altını çizerek, “Yumuşak tonlu pastel renkleri kullanırken resmi oluşturan açık ve koyu renkleri de kullanmaya dikkat ediyorum. Açtığım sergilerde izleyicilerden edindiğim bilgiler sonucu yormayan renkleri tercih ettiğimi düşünüyorum. Duygusal bir yapıya sahip olduğum için renklere karşı duyarlıyım” diyor. Sanatçı, söz renkten açılmışken, doğup büyüdüğü memleketi Şanlıurfa’daki badem ağaçlarını da unutmuyor:

Yazının Devamını Oku

Özeskici’den ‘Aidiyetsiz’

Uşak Üniversitesi Güzel sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nde doçent olarak görev yapan Evrim Özeskici, Nurol Sanat’ta (Güvenevler) açtığı ve 27 Kasım’a kadar görme imkanı bulabileceğiniz yeni sergisine “Aidiyetsiz” adını vermiş.

Özeskici bu sergisiyle “ait olmamanın” kabul edilmemesini ve içşel yaralarını sorguluyor. Sanatçı ait olmamanın neden olduğu karmaşaya, ötekileşmeye, yalnızlaşmaya karşı, yaşamı, var olmayı ve ortak değerleri savunuyor.
Eserlerinde genelde yoğun renkçi anlayışın hakim olduğu Özeskici, renklerle duyguyu ilişkilendirmeye önem veriyor. Tablolarında gerçekliğin, kimi zaman topluma dönük içsel bir yaklaşım olduğunu, kimi zaman da kendi düşsel imgeleminde hesaplaştığı hayali kahramanların dışa vurumu olduğunu ifade eden Özeskici, bir röportajında çalışma anlayışını özetle şöyle dile getiriyor:



“Hayata dair anlık fotoğrafik kareler de eserlerime yansıyan unsurlardır. Bazen küçük bir kasabanın göz alıcı ışıklarına hayran kalırken, bazen de o güzel mekâna anlam katan ufak bir çöp kovası etkiler beni. Sanatla asıl hesaplaşmam tuvalin başına geçtiğim zaman başlar. Hiçbir zaman salt resim yapmak için resim yapmadım, yapmam da. Eğer resim yapıyorsam mutlak, yaşama dair anlatacak bir hikâyem vardır. Bu sayede elim fırçamla bütünleşir ve tüm cesaretimi toplayarak tuvalle yüzleşmeye başlarım. Öyle ki, çalışmama son noktayı koyduğumda ortaya çıkacak eserin tüm yaşanmışlıklarla birlikte desen tadında olmasını isterim.”

Yazının Devamını Oku

Nihat Kahraman’dan “anakronik bir olay”

Özünde protest bir sanatçıdır Nihat Kahraman. Onun resimlerinde toplumsal tepkileri ve bu tepkileri bastırmaya çalışan hakim güçlerin yarattığı travmalar olarak yorumlayabileceğiniz olguları görebilirsiniz.



Kahraman’ın “plaj” kompozisyonlu resimleri de ünlüdür. İlk bakışta deniz peyzajı olarak algılayabileceğiniz resme ayrıntılı baktığınızda, eserde toplumsal sınıf farklılığı ile bunun neden olduğu toplumsal olayların işlendiğini fark edebilirsiniz.
Kahraman, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü’nden mezun olduktan sonra, 1972-1976 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı bursuyla Fransa’ya gönderilip Paris’te École Nationale Supérieure des Beaux-Arts’da artistik düzeyde sanat eğitimi, duvar resmi, fresk ve mozaik ihtisası yapmış; Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Ana Sanat Dalı, Duvar Resmi Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak ders vermiş, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü Ankara Opera ve Balesi’nde başdekoratör olarak çalışmış bir ressam.
Ben, yurt içi ve yurt dışında resmi ve özel koleksiyonlarda eserleri bulunan, 70’den fazla kişisel sergi açıp, 150’den fazla karma sergiye katılmış olan Nihat Kahraman’ı, Ankara’da bulunduğu sırada Yalçın Gökçebağ sayesinde tanıdım. Gökçebağ yıllar önce Kahraman’ın resimleri için şunları yazmış: “Onun eserlerinde insan yaşamının gizemini görmemiz mümkündür. Tuvallerde, öndeki yaşamın belirsizliğini anlatan geniş, renkli, adeta rastgele atılmış fırça tuşelerinin arkasındaki gerçeği fark edebiliyoruz. Onun ‘İnsan Yaşamından Kesitler’i hep arkada bir yerlerden anımsayacağımız yaşam kesitlerini bize göstermeye çalışır ki, Nihat bize, eserleriyle insanın kendisini sorgulamasını hatırlatıyor.”
Bu hafta Nihat Kahraman’a yer vermemizin nedeni, Platform A’da (Taurus AVM) açılan ve 11 Aralık’a kadar sürecek olan “Anakronik bir olay” isimli sergisi. Kahraman bu sergisinde artık gündelik yaşamımızın korkutucu bir parçası olan pandemiyi işlemiş. Kahraman’ın sergisiyle ilgili hazırlanmış manifestoda, sanatçının eserlerini tuvale yansıtırken o anki ruh halini de anlayabiliyorsunuz:
“Pandemi başlangıcından bugünlere gelene kadar geçen süre içinde yaşanılan sıkıntı, keder, umut ve yaşama sevincinin bir insan olarak sanatçının düşünce ve hayal gücüne yaptığı etki ve katkı elbette yapıtlarında da kendini belli edecektir. Tüm insanlığın yaşadığı bu büyük travma ve kaosun, tarihe düşürülen bir kanıtı ve belgesi olmalıdır. Ressamın kanıtı ise resimleridir. Nihat Kahraman’ın sergisinde de bu durumun yaşama sevinci ve dinamizm dolu kanıtlarını görüyoruz. Varla yok arası kavramsal bir mekanda renklerin alabildiğine özgür çırpınışları içerisinde, doğanın bir parçası olarak çevresiyle iç içe, bütünleşmiş insan figürleri, çın çın öten bu atmosferin içinde yaşam mücadelesi vermektedirler. Resimlerde rastlantı ve zorunluluk ilkesine göre şekil alan renkler, kendi hallerinde tuval yüzeylerinde dolaşmaktadırlar. Renklerin halleri alışılmışın dışında ve sıra dışı bir anlatımla görselleştirilmiş, şekillenmiş. Zaten sıkıntılı ama umut dolu, coşkulu ve kesintisiz bir yaşam sürecini anlatan resimler de böyle bir görsellikte somutlaştırılabilirdi. Yaşadığımız gerçekleri kendi özgün tarzıyla yansıtan ve betimleyen bir sanatçı Nihat Kahraman. Batı düşünce sistemlerinde her şeyin merkezinde insan-birey vardır. Her şey insana göre benmerkezci olarak belirlenir. Oysa doğu felsefesinde bu durum tam tersinedir. İnsan doğanın bir parçasıdır. Bu yüzden doğulu resimlerde insanlar karıncalar gibi engin doğanın içinde, doğayla bütünleşmiş durumdadırlar. Nihat Kahraman’ın bu çok boyutlu yaşam resimlerinde de bu etkiyi görmekteyiz. Nihat Kahraman’ın amacı salt resim yapmak değil, resmi bir sanat aracı olarak kullanmaktır. Akademik resmin katı, bağlayıcı kuralları ve estetiği içinde resim yapmaktan çok, kafasında şekillenen yeni düşünceleri tuval üzerinde somutlaştırabileceği en uygun sanatsal görselleri yaratıp resim teknikleriyle bizlere aktarmaktadır. Sergideki her resim seyircileri varla yok arası coşkulu, dinamik ve çok boyutlu bir evrene davet etmektedir.”

Yazının Devamını Oku

Kamer Önder’in Karadeniz sevdası

Eserlerinde Karadeniz’in yeşilini ve hırçın dalgalı mavisini yansıtan Kamer Önder, uzun bir aradan sonra yeniden Ankaralı sanatseverlerle buluşuyor. Önder’in geçen cuma günü Fırça Sanat’ta (Hilal Mahallesi) açılan sergisi, 25 Kasım’a kadar sanatseverlerin beğenisine sunulacak.



İstanbul, Ankara ve İzmir’de bugüne kadar 30’dan fazla kişisel sergi açmış olan Önder, Ankara’daki atölyesinde sürdürdüğü çalışmalarında doğup büyüdüğü Karadeniz’deki insanların, özellikle de kadınların yaşam biçimini insan ve doğa birlikteliği anlayışıyla tuvale yansıtıyor. Çay bahçelerinde çalışan, sırtında sepetiyle yollar aşan güçlü, cefakâr, vefakâr, mücadeleci Karadeniz kadınları genellikle ana tema olarak Önder’in resimlerinde yer buluyor.
Önder’in sergisiyle ilgili Fırça Sanat, sanatçıyı ve resimlerini tanıtmak amacıyla güzel bir manifesto hazırlamış. Önder’in duygularını daha iyi anlayabilmeniz için bu manifestoyu özetleyerek sizlere sunuyorum:
“Trabzon-Sürmene’de doğan ve yarım asırdan beri resim yapan Kamer Önder, 6 yaşında başladığı insan resimlerine daha sonra penceresinden gördüğü Karadeniz’in büyülü doğasını da ekledi, yüreğinde işledi, tuvaline döktü.
Resim yapmak hayatının en önemli unsuru oldu. Doğadaki her varlık olması gerektiği gibiydi ve birbirini tamamlıyordu onun gözünde. Özellikle insanın yaşattığı ağaçlar, ahşap evler, çalışan insanlar tüm çocukluğu ve gençliği boyunca gözünden beynine işlenmişti dantel gibi. Naif ressamın gözüyle gördüğü, içinde öğüttüğüydü tuvaline bir bir düşen, nakış nakış döşenen.
Penceresinden baktığı tahta işçilikli dede evinden portakal ve çay bahçelerini seyrediyordu. Gözlemlediği ve kendi içinde yaşattığı üretken kadın modeli resimlerinde de özverili rolüyle yerini aldı. Karadeniz’den sonra uzun yıllar yaşadığı Ankara’da gördüğü çarpık kentleşme içini acıtıyordu bu yüzden. Gecekondulara da sahip çıktı resimlerinde. Onları yıkılmadan belgelemek çabasında resimlerken, ağaçlar da resimlerini süslemeye devam etti aynı süreçte. Önder, sanatı algılayış biçimini ‘Sanat, duygularımızı açığa vurmanın en somut biçimidir. Eğer ben de varım diyorsanız çiziyorsunuzdur zaten. Sabırla, özenle, çabayla, çok ince dokunuşlarla çıkan resimleri naif olarak adlandırıyorsak, ben bu naifliğe talibim’ diye tanımlıyor. Doğa resimleri kadar çarpıcı insan resimleriyle de ilgi çeken sanatçı, ‘Kişi zaman zaman yalnızlığa yönelebiliyor. Doğayla bütünleşmiş insan portreleri, insana yöneldiğim zamanların yansımasıdır. Yitirdiklerimin acılarını, sevinçlerimi resim yaparak yaşadığım zamanlar, sanat yaşamımın insan resimlerine ağırlık verdiğim dönemine rastlar’ diyor.

Yazının Devamını Oku

Çağdaş Türk resmi Tataristan’da

Türk resim sanatı her yıl uluslararası alanda daha fazla boy gösteriyor. Türk ressamları sadece Batı dünyasının önemli sanat merkezleri Paris, Londra, New York, Berlin, Basel gibi kentlerde değil, coğrafyanın Doğu yakasında da ses getiriyor. Bunun en güzel örneklerinden birisi, Rusya Federasyonu’na bağlı Tataristan Cumhuriyeti’nin başkenti Kazan’da geçen 20 Ekim’de “Anadolu Esintisi” isimli serginin açılması oldu.



“Ermitaj-Kazan Müzesi”’nde açılan ve 11 Kasım’a kadar sürecek olan sergide çağdaş Türk resminin iki kuşağından önemli isimleri buluşmuş. Devrim Erbil, Yalçın Gökçebağ, Ergin İnan, Fevzi Karakoç, Gürbüz Doğan Ekşioğlu, Zahit Büyükişleyen, Resul Aytemur, Mahir Güven, Nevres Akın, Raşit Altun ve Metin Kalkızoğlu’nun eserlerinin yer aldığı etkinlikte, toplam 44 resim sergileniyor.



Sergiyle ilgili, Kazan’daki açılış törenine katılan ünlü ressamımız Yalçın Gökçebağ’la konuştum. Gökçebağ’ın verdiği bilgilere göre, bu önemli sergi Türkiye’nin Kazan Başkonsolosluğu, Kazan Kremlin Devlet Müzesi iş birliği ve Türk Hava Yolları (THY) ile Kastamonu Entegre’nin sponsorluğunda düzenlenmiş. Türk ressamlar sergi vesilesiyle yerel sanatçılarla tanışıp, hem onların çalışmaları hakkında bilgi almışlar, hem de kendi çalışmaları ve teknikleri hakkında yerel sanatçıları bilgilendirmişler. Gökçebağ sergide eserleri yer alan Türk ressamlar adına açılışta bir de konuşma yapmış. Serginin Türkiye ile Rusya arasındaki kültürel ve insani bağların gelişmesine önemli bir katkı sağlayacağına inandığını belirten Gökçebağ, sergiyi izleyenlerin Türk güzel sanatlarının gelişim tarihi hakkında genel bir fikir edindiğini, estetik tekniklerin ve yaratılış fikirlerinin yansımasını değerlendirme fırsatı bulduklarını söyledi.

Yazının Devamını Oku

Pelioğlu’nun düş yolculuğu

Bir haftalık aranın ardından, başkentin resim dünyasıyla yine birlikteyiz.

İki hafta önceki yazımızda Demirören Medya olarak yeni binamıza taşınacağımızı duyurmuştuk. Taşınma bitti. Yeni binamıza yerleşme çalışmalarımız da tamamlanmak üzere. Eskisine göre daha ferah, teknolojik açıdan daha ileri olanaklara sahip yeni binada da faaliyetlerimiz elbette pandemi kurallarına uygun olarak yürütülüyor. Her yeni başlangıç, yeni umutlar, yeni birliktelikler demektir.



Kendimizle ilgili bu kısa bilgilendirmeden sonra, bu haftaki konuğumuz Erol Pelioğlu ile ilgili yazıya geçebiliriz. Pelioğlu, sanatçısı olduğu Galeri Soyut’ta (Yıldız) geçen cuma günü açtığı ve 10 Kasım’a kadar sürecek sergisine “Düş Yolculuğu-2” adını vermiş. Bu sergi, geçen sezon aynı isim altında açılmış serginin devamı niteliğinde. Aslında iktisatçı olan Pelioğlu, resime olan tutkusunu 2006-2011 yılları arasında Kayıhan Keskinok Atölyesi’nde ileri düzey resim eğitimi alarak taçlandırmış. Eserleri, 15’inci ve 17’nci Şefik Bursalı Resim Yarışması sergilerinde de yer alan sanatçı çalışmalarını Ankara’daki özel atölyesinde sürdürüyor. Pelioğlu’nun yeni sergisiyle ilgili hazırlanmış manifesto, sanatçının düş yolculuğunu bize şöyle anlatıyor:
“Yapılan ile algılanan arasındaki sonsuz okuma potansiyeli sanatın en güçlü özelliğidir. Bir eserin sanat yapıtı olup olmadığına ya da ne kadar iyi olduğuna karar verirken en önemli kıstas sanatın işte bu ‘biriciklikteki çokluk’ gücüdür. Bir sanat eserinin zaman yolculuğuna çıkabilmesi için bu potansiyele sahip olması zorunluluktur. ‘Ölümsüzlük-sonsuzluk’ ancak zamansızlıkla mümkün olabilir. Bir eserin, bu, olmazsa olmaz kıstası taşıyabilmesi kolay elde edilir bir özellik değildir. Çalışkanlık, yaratıcılık yetenek ve azim, kalıcı olmanın anahtarı olan bu vasıflara sahip pek çok sanatçı ‘zamanın ruhu’nda kendine yer açacak biricikliğe-eşsiz üsluba sahip olamadıkları için çok istemelerine rağmen ölümsüzlük potansiyeline ulaşamadan hayata veda etmişlerdir. Tüm zorluğuna rağmen tarih sahnesinde görünür olma rüyası her sanatçının en büyük motivasyon kaynağı olmaya devam etmektedir. ‘Düş Yolculuğu’ sergisinde Pelioğlu’nun bir sanatçıda olması gereken en ayırt edici özellik olan, zamanın ruhunu yakalama çabasına tanıklık ediyoruz. Duygusuyla, anlatısıyla ve o eşsiz üslubuyla bir nevi bizi büyülü gerçekliğine misafir eden sanatçı, değerli hocası Kayıhan Keskinok’un da kendisine hitap ettiği gibi, adeta güzel sanatlar tanrısı Apollon’a doğru düşsel bir ölümsüzlük yolculuğuna çıkıyor.”
Erol Pelioğlu’nun sergisini izlemek için Galeri Soyut’a gittiğinizde Necmettin Özlü’nün ‘Hiçliğe dokunmak’ ve Hasan Saygın’ın ‘Hayatın yüzü’ isimli sergilerini de görme imkânına sahip olacağınızı hatırlatmak isterim.

KENTTE NE VAR?

Yazının Devamını Oku

Veda zamanı

Tüm dünyanın bir numaralı gündem maddesi olan ve yaz aylarında da gündemdeki yerini koruyacağa benzeyen koronavirüs salgını, hayatın her alanını olduğu gibi kültür ve sanat yaşamını da olumsuz etkiledi.

Zor bir sezonu geride bırakmak üzereyiz. Geçmiş yıllarla kıyasladığımızda, bu sezon açılan sergi sayısı, yapılan etkinlikler oldukça azdı. Kültür sanat bir anlamda yüz yüze etkinlik olmaktan çıktı. Dijital platformlar daha çok tercih edildi. Türkiye tarihinde şimdiye kadar görülmemiş şekilde internet üzerinden müzayedeler yapıldı, yapılmaya da devam ediyor. Eminim tam kapanma boyunca internetteki müzayede heyecanı daha da artacaktır. Elimden geldiğince bu köşede Ankara’daki veya Ankara’yı ilgilendiren sergileri duyurmaya, ressamları tanıtmaya çalıştım. Salgın nedeniyle haklı olarak galerilerin birçoğu kişisel sergi yerine karma sergileri tercih etti. Maalesef salgınla mücadelede arzulanan hedeflere bir türlü ulaşamayınca 17 günlük tam kapanma geldi. İki hafta daha evlerdeyiz. Umarım kapanma sonrası yaz aylarını zorlu geçirmeyiz. Tam kapanma kararıyla birlikte birçok iş yeri gibi sanat galerileri de kapanmak zorunda kaldı. Ardından yaz geliyor. Bu nedenle bu sezon yazılara ara vermek durumundayım. 17 Mayıs’tan sonra güncel olası etkinlikleri Hürriyet-Ankara’nın kültür sanat bölümünde görebilirsiniz. Eğer buralarda olursak önümüzdeki sonbaharın ortalarına doğru yeniden görüşmek üzere hepinize sağlık ve huzur dolu günler dilerim.

Yazının Devamını Oku

Ayhan Çetin’den Lego-Kent sergisi

Bulgaristan Kırcali doğumlu Ayhan Çetin, kent gözlemleriyle öne çıkan bir sanatçı. Çetin’in eserlerine baktığınızda kentlerin hızlı yaşamını görebilirsiniz. Çetin’in Galeri Soyut’ta açılan ve 19 Mayıs’a kadar sürecek olan “Legokent” isimli sergisini gezdiğinizde, hızlı yaşamın tuvallere yansıdığını hissediyorsunuz. Çetin’in bu tarzı, serginin manifestosunda şöyle anlatılıyor:



“Ayhan Çetin adeta bir toplu taşım aracı içerisine kendisini gizlemiş bir gözlemci olarak karşımıza çıkar. Bir aracın cam kenarına oturmuşcasına, pencere kenarından yaşam kadrajının sol yanından sağ yanına doğru akıp gidişi izlediğinizi hissedersiniz. Kentle ilgili uzun metrajlı bir video kaydının hızlandırılıp izlenmesi de, tren ya da otobüs camının kadrajındaki deneyim gibidir. Sabit duran binaların ışıklarının yanıp sönmesi, önünden kuşların gelip geçmesi, boğazda gemilerin sağa sola olan geçişleri, arabalar, rüzgârın savurduğu ağaçlar, kalabalık insan topluluklarının sağlı sollu hareketleri, kısacası onun tuvallerinde hayata dair her şey hareket halindeyken yatan, yıkılan ve tekrar dikilen binalar yaşayan bir yapıyı temsil etmektedir. Geniş bir zaman dilimine ait kent görüntülerini adeta ‘bir an’a hapsederek imgeleri üst üste bindiren ve bunun sonucunda izleğimizde kimi zaman flu kimi zaman titrek bir görüntü yaratan Ayhan Çetin’in Lego-Kent isimli sergisinde resimsel yüzeyde akıp giden zamanın yoğun bir çizgi örüntüsüyle ele alındığını görürüz. Sanatçı yapboz tahtasına dönen kentin dokusunu dokumaktan ziyade kent ruhunun dokusuna fırça darbeleri ve renkler aracılığıyla dokunarak, zamansal bir süreci nasıl dönüştürdüğünün öyküsünü bize anlatmaktadır.”



YAPRAK KURTOĞLU

Eserlerini Valör Sanat’ta görebileceğiniz Yaprak Kurtoğlu, çoğunlukla soyut yüzleriyle bilinen bir sanatçı. Kurtoğlu çalışmalarında “Ruhunu görebildiğimde, gözlerini de çizeceğim” diyen İtalyan ressam Amedeo Modigliani’nin yaklaşımından etkilendiğini söylüyor. Modigliani’nin yaklaştığı duygu ile tanıştığında resim yapma yolunun daha da aydınlandığını belirten Kurtoğlu, “Ruh insanı tamamlıyor ve tanımlıyor. Resimlerimde bu bütünlüğe sahici olmanın giziyle, kadının ve erkeğin ruhuna ait gizemden açıklığa, muğlaklıktan yalınlığın kıyısına vararak insan ruhuna dokunmaya çalışıyorum. Sanat yolculuğum denemeler, yanılmalar ve çokça çalışmaların olduğu, çoğunlukla karanlıkta aydınlığı aradığım bir yol. Bu yolda sanatın en güzel dillerinden biri olan resim yapmak insana kendini son derece şanlı hissettiren bir durum. Elbette benim bu süreçte karanlığımı aydınlatan bir çok büyük ressamın yardımı oldu” diyor.

Yazının Devamını Oku

Erken oldu be Vahap abi

Geçen perşembe günü öğle saatleri. Türk ve Yunan Dışişleri Bakanlarının saat 19.00’da başlayacak ortak basın toplantısı nedeniyle günün yoğunluğu akşam saatlerine sarktığından, gündüz vakti oldukça sakin.

Planım basın toplantısı saatine kadar sanat dünyasında tur atmak. Tam dışarıya çıkmak üzereyken telefonuma birbiri ardına düşen “Vahap Demirbaş vefat etmiş” mesajları ile donup kaldım. Önce inanmak istemedim. Demirbaş’ı yakından tanıyan sanat galerilerini arıyorum, telefonlar meşgul. Telefonların uzun süre meşgul olması hayra alamet değil. Birden aklıma Demirbaş’la aynı semtte atölyesi bulunan ressam Serap Soyaltın’ı aramak geldi. Onun ağlayarak telefonu açıp, “Şu anda Vahap beyin cenazesini atölyesinden çıkarıyorlar Uğur bey” sözünü duyunca, yıkıldım.



Hayat böyle işte. Korona belasının aramızdan kopardığı Vahap abinin Sevgi Sanat’ta açacağı sergiyi yazma planı yaparken, şimdi onun arkasından anılarımızı yazıyoruz. Vahap Demirbaş’ı ben Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde yıllar önce düzenlenen Çağdaş Sanat Fuarı’nda tanımıştım. Yaklaşık 1 ay önce de NTV’den Uğur Şevkat’la atölyesine gitmiştik. Saatlerce sohbet edip, gırgır şamata yapmıştık. İlginç bir adamdı Vahap abi. İster resim olsun, ister resimden sonra en önemli uğraşı tasarım olsun, fark etmekte zorlanacağınız ayrıntılara büyük önem verirdi. Her bir sayfasında karınca duası gibi ama özenle yapılmış 8-10 desen taslağının bulunduğu tuğla kalınlığındaki dosyayı gösterince şaşırıp kalmıştık. Abartmıyorum binlerce desen. “Vahap abi bunlara harcadığın vakti resim yapmaya harcasaydın ya” dediğimde, verdiği yanıt daha öncekilerden farklı değildi: “Lan oğlum sen benim ayrıntı manyağı oduğumu bilmiyor musun...”
Bana göre Vahap abi sevecen, kendi deyişiyle “aykırı” bir adamdı. Tanıdıkça, onun baskıya gelemediğini, sık boğaz edilmekten hiç hoşlanmadığını, özgürlüğüne oldukça düşkün olduğunu anladım. İstediği zaman resim yapar, istediği zaman da çok sevdiği masa tenisini oynardı. Kimseyi umursamazdı. Resim yaparken en iyisini çıkarmak için ayrıntılarla boğuşur, kafayı en ince detaya taktı mı, o resmin bitmesi aylarca sürerdi. Hem suluboya, hem yağlıboya çalışıyordu. Hele son dönem suluboya çalışmaları müthişti. Farklı bir tekniğe sahipti. Görenler suluboya olduğuna inanmaz, “Bunlar yağlıboya” derdi. Figür ustasıydı Vahap abi. Her eserinde yüzlerce figür. Bir köy düğünü resminde figürleri saymaya çalışmıştık ama başaramamıştık. Atölyesine gittiğimizde kendine yeni konular seçmişti. Kapadokya ve Bursa peyzajları üzerine çalışıyordu. Halfeti, köy yaşantısı ve düğünleri, dere kenarında balık tutanlar resimleri meşhurdu. Demirbaş’ın eserlerinde ayrıntıların tadını çıkarmanız için gerçekten canlı olarak resimleri görmeniz gerekir. Bazı resimlerinde imzasıyla oynamayı severdi. Kimi zaman imzasını bulabilmek için resim içinde her santimetrekareye dikkatlice bakmanız şarttı. Kıl fırçayla attığı imzasını öyle bir yere saklardı ki, bulabilene aşk olsun.
Yazının bir yerinde dedim ya, ilginç adamdı Vahap abi diye. Onun ilginçliğini daha net biçimde ortaya koyabilmem için, iki yıl önce yine bu köşede atölyesini anlattığım bölümü aktarıyorum:

Yazının Devamını Oku

Bir ressamın paleti asla kurumamalı

Bu hafta konuğumuz, Türkiye’nin en önemli gravür baskı sanatçılarından Hayati Misman.Misman, gravürle birlikte yağlı boya çalışmalarıyla da öne çıkan ressamlarımızdan. Son dönemde yağlı boya çalışmaya daha da ağırlık veren Misman’ın, özellikle soyut figüratif eserleri koleksiyonerlerin gözdesi. Şapkalı, hele kırmızı şapkalı kadınlarının birçok sanatseverin evinde duvarları süslediğini biliyorum.

Hayati hocayla kısa süre önce sona eren Art Ankara Fuarı’nda daha ayrıntılı konuşmak için sözleşmiştik. Kendisini geçen hafta atölyesinde ziyaret ettim. Her zamanki gibi hocayla sevecen ve esprili üslubuyla keyifli sohbet ettik. Gravür baskı hocası Mürşide İçmeli’nin sanat yaşamındaki önemini uzun uzadıya anlatan Misman, düzenli çalışmadan kesinlikle taviz vermeyen bir sanatçı. Her gün belli bir saatte atölyesine gidiyor, akşama kadar çalışıyor. Misman, “Bir ressamın paleti asla kurumamalı” diye söze girip, şunları söylüyor:



“Paleti kurutursan, yani uzun süre çalışmayı bırakırsan, kendi stilini, kendi resim karakterini de unutmaya başlarsın. Zaman ilerledikçe profesyonellikten amatörlüğe düşersin. Bir piyanist, bir keman sanatçısı nasıl her gün enstrümanlarının başına geçip parmaklarını çalıştırıyorsa, ressam da her gün elini çalıştırmalı, fırçasını sallamalı. Aksi durumda elin durur, körleşir. İçinden resim yapma hevesin gider, konu akışında zorlaşırsın. Bu nedenle ben hiç durmuyorum. Geçen yaz yazlıkta 100, kışın atölyemde 200 resim yaptım.”
Misman’la sohbetimizde konu elbette, çok sevilen soyut kadın figürlerine de geldi. Şapkalı, dans eden, yatan, oturan kadın bedenleri ile kuş gibi sembolik figürler Misman’ın vazgeçemedikleri. Misman çalışmalarında kadını cinsel bir obje olarak değil, aksine kendine güvenen, toplumda güçlü bir yer edinebilmek için ısrarla ve kararlılıkla mücadele eden bir figür olarak kullandığına vurgu yapıyor. Misman’ın kadın figürlerinde Almanya’daki eğitimi de önemli rol oynamış. Misman 1972 yılında Türkiye’deki güzel sanat fakültelerindeki hoca açığını kapatmak için Almanya’ya gönderilen sanatçılar arasında yer almış. Kassel kentindeki Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeki bitirme tezinin Almanya’daki Türk kadınlarının sosyo-psikolojik durumlarıyla ilgili olduğuna dikkat çeken Misman, “Onların özellikle de yabancı oldukları bir toplum içindeki mücadelelerini ortaya koymaya çalıştım. Bir yandan bu mücadelelerini anlatırken, diğer yandan analık duygularından taviz vermeyen duruşlarını işledim” diyor.
Sanatçı, yağlı boya çalışmalarının, çağdaş kadın imajı çerçevesince oluşturulmuş, çizginin, ritmin ve hareketin hissedildiği, canlı mavi, kırmızı ve yeşillerin kullanıldığı istikrarlı çalışmalarının bir uzantısı olduğu düşüncesinde. Misman, hayatında yeri olan, onu etkileyen olayları semboller aracılıyla yine karakterine uyan şekilde resmederek izleyicisiyle paylaşmaya çalıştığını ifade ediyor. Hangi teknik ve malzemeyle olursa olsun, çalışmalarında “yaratma”yı baz aldığını söyleyen Misman şu değerlendirmeyi yapıyor:

Yazının Devamını Oku

Anadolu izleri

Anadolu Medeniyetleri Müzesi, yarından itibaren 20 Nisan’a kadar önemli bir projeye ev sahipliği yapacak. “Anadolu Uygarlıklarından İzler” adını taşıyan bu proje, müzenin kuruluşunun 100. yılı etkinlikleri kapsamında gerçekleşiyor. Bu etkinlikten beni, projenin küratörlüğünü üstlenen ressam Siret Uyanık haberdar etti. Galeri M tarafından yürütülen söz konusu projeye Kültür ve Turizm Bakanlığı da katkı sağlıyor.

Proje kapsamında çok sayıda sanatçının resim, heykel ve seramik çalışmaları sergilenecek. Bu sanat şölenine Devlet Opera ve Balesi de iki ayrı konserle katkı sağlayacak. Ayrıca sergi süresince panel ve konferanslar da düzenlenecek. Siret Uyanık, projenin Ankara’dan sonra İstanbul’a da taşınabileceğini söyledi. Bu projenin ne amaçla hazırlandığına dair özet bilgileri de Uyanık’ın gönderdiği yazıdan size aktarmak istedim:



“Anadolu Uygarlıklarından İzler Projesi, geçmişin izleri, dönemin yansımaları ve geleceğe aktarımı bağlamında sanatın estetik etkisi ile birleştirilmesi ve farklı disiplinlerin yorumlanması amacıyla hazırlandı. Coğrafi açıdan kıtaların, denizlerin, iklimlerin, doğudan batıya, güneyden kuzeye ya da tersi yönlere giden yolların ve insan topluluklarının buluştuğu, konup göçtüğü, yurt edindiği, dünyanın en stratejik ve kavşak nitelikli noktasındaki bu topraklar, bu çok özel konum nedeniyle ‘uygarlıkların beşiği’ olabilmiş ve böyle nitelendirilmiş. Bu proje kapsamındaki sanatçılar bu durumun bilincinde, çeşitliliği sanatsal yönden özel bir değer olarak benimseyip, sergiyi varsıllaştıran nitelikli yapıtlar ortaya koydular. Anadolu’dan ilham almış sanatçılar eserleriyle, geçmişi bugüne, bugünü de yarına taşıyor. Süleyman Saim Tekcan, Devrim Erbil, Mustafa Pilevneli, Mustafa Ayaz, Aydın Ayan, Yalçın Gökçebağ, Tüzüm Kızılcan gibi ustalarla birlikte 60 kadar sanatçının eseri bu projede yer alıyor. Proje kapsamında yapılacak konferanslar ‘Anadolu uygarlıklarında sanat ve estetik izleri ve sanat eğitiminde vazgeçilmez bir kaynak: Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ ile ‘Seramik, sanat ve arkeoloji ilişkisi’ başlıklarını taşıyor.”


Yazının Devamını Oku

Gökçebağ’dan gelen sürpriz

Geçen hafta içinde WhatsApp’ıma ünlü ressamımız Yalçın Gökçebağ’dan gelen bir fotoğraf benim için sürpriz oldu.



Telefon görüşmelerimizde Gökçebağ, İstanbul’da Zeytinburnu Belediyesi’nin İstiklal Marşı’nın kabulünün 100. yılı nedeniyle düzenlediği etkinlikler için bir resim üzerinde çalıştığını söylüyordu. İşte telefonuma gelen resim, Gökçebağ’ın tamamladığı ve Zeytinburnu Belediyesi’nde bir süre sergilenecek olan eserdi. Yalçın Hoca, “Düz damlı evler” diye bilinen konusundan hareketle bir köy ilkokulunda İstiklal Marşı’nı okuyan öğrencileri tuvale yansıtmış. Arka planda düz damlı evler, ön planda duvarında Atatürk’ün portresinin asılı olduğu tek katlı okul binası ve okul binasının iki tarafında hazır olda İstiklal Marşı’nı okuyan öğrenciler. Elbette göndere çekilen ve dalgalanan Türk bayrağı. Siyah önlükleri, kolalı beyaz yakaları ile öğrencilerin başları gönderdeki Türk bayrağına dönük. Yalçın hoca, diğer tüm çalışmalarında olduğu gibi bu resimde de ince ayrıntıları unutmamış: Okulun kırmızı kiremitleri, pencerelerin mavi renkli çerçeveleri, düz damların üzerine serpilmiş samanlar, tahta kapılar, taş örmesi duvarlar, evlerin önündeki balkonlarda asılı çamaşırlar... Yalçın hoca artık İstanbul’daki atölyesinde çalıştığı için, yaptığı bu resimden Ankaralı sanatseverlerin de mahrum kalmamasını istedim. Burada gördüğünüz resim, Gökçebağ’ın Zeytinburnu Belediyesi’nde sergilenen resmi.
Madem yeri geldi “Düz damlı evler nedir?” sorusuna da yanıt yine Gökçebağ’dan gelsin. Yalçın hoca 2016 tarihinde basılmış kendi ismini taşıyan kataloğun 18. sayfasında 1982 tarihinde yaptığı resmi de ekleyerek şöyle anlatmış düz damlı evleri:
“Burası Denizli’nin Çal ilçesinin Ortaköy Köyü, aşağı mahallesi. Evler tamamen taştan, düz damlıdır. Her şey doğaldır, hayvanların barınacağı yerler vardır. İki oda, bir hayat. Evlerin önündeki direkli yerlere bazıları eyvan der, bazıları salon, bizim köyde bu alana hayat denir. Tepeden aşağı doğru bir vadi, vadiye kadar yol, sonrası ana caddedir. Otobüsler ana caddeden geçer, insanlar aralarda tek tük benek gibi görünüyorlar. Resmin ana kompozisyonu, evlerin birbirleriyle ilişkili mozaik görünümü oluşturmasıdır ve bu modernist bir anlayışla yapılmıştır. Şimdi insanlar bunlara naif diyorlar ama bu yanlış, ben başka bir felsefe ile yaptım resimlerimi.”
Bu vesileyle Yalçın hocaya, “Ankara sizi özledi, arayı fazla uzatmayın” çağrısını da yapmış olayım.

Yazının Devamını Oku

Nida Olçar’dan TBMM’de Özel Kütahya Sergisi

Bu hafta köşede resim ve ressam tanıtma yerine, bu toprakların en önemli geleneksel sanatları arasında yer alan çini sanatı var.



Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), her ne kadar siyasetin nabzının attığı yer olsa da kimi zaman kültür ve sanat etkinliklerine de ev sahipliği yapıyor. Bu etkinliklerden biri de geçen hafta gerçekleşti. Çini sanatçısı Nida Olçar, TBMM Şeref Holü’nde “Meclis Özel Kütahya Koleksiyonu-Sıtkı” sergisini açtı. Nida Olçar, sadece Türkiye’nin değil dünyanın en önemli çini sanatçısı, UNESCO Yaşayan İnsan Hazinesi ünvanına sahip, eserleri ölmeden dünya müzelerine girmiş, “Çininin Picasso’su, Çini Dervişi” diye anılan 2010 yılında kaybettiğimiz Sıtkı Olçar’ın kızı.
Sıtkı Olçar, arkeoloji ve tarih üzerine yaptığı araştırmalar ile yaşadığı toprakların kültüründen de faydalanarak çiniye farklı tarz getirmiş bir usta. Zirveye çıkmanın kolay, ancak orada durmanın zor olduğunu vurgulayan Sıtkı Usta, zirveye çıkışı temsil ettiği için “Sıtkı” imzasını yukarıya doğru atmasıyla biliniyor.



Yazının Devamını Oku

Bünyamin Balamir’den Ankara izleri

Ressam Bünyamin Balamir’in “Hattuşa’dan Engürüye” adını verdiği sergisi yarın Armoni Sanat’ta (Yıldız) açılacak. Bu serginin iki özelliği var. İlki, sanatçının 50. kişisel sergisi olması. İkincisi ise, şimdiye kadar çoğunlukla kelebek motifleriyle tanıdığımız Balamir, bu kez keçi ve kedi gibi Ankara’nın sembolik nesnelerini eserlerine taşımış.

Bünyamin Balamir, ressamlığın yanı sıra yazmayı da seven bir isim. Armoni Sanat’ın sahibi Zerrin Çolak, “Bünyamin Balamir, 50. kişisel sergisi için sana bir yazı göndermek istiyor. Eğer senin için de uygun olursa köşende yer verir misin?” diye sorduğunda, “Elbette, seve seve” yanıtını verdim. Balamir’in 50. kişisel sergisi için kaleme aldığı yazıyı özetleyerek sizlere sunuyorum:



“Kara kalemle yaptığım resimlerimden oluşan ve adına insan-doğa-yaşam dediğim ilk kişisel resim sergimi 1 Şubat 1980’de Ankara Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’nde açmıştım. Yalçın Gökçebağ TRT Sanat Programı için çekim yapmıştı. Sergimi görüp beğenen zamanın Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün eşi Emel Korutürk, öğretmenlik yaptığım Malatya’dan Ankara’ya tayinimi yaptırmıştı. Bir süre sonra da asistanlık sınavını kazanarak üniversiteye geçmiştim.
Yıllar çok çabuk geçti. 1967 yılında Çorum Eti Ortaokulu öğrencisiyken ressam-yazar-şair olma hedefimdeki kararlılığım sürüyor. Sanatı hayatın önüne koymuş birisi olarak bu süreçte, başta resim öğretmeni eşim olmak üzere ailemden aldığım destek en büyük şansım. Ne çok yazılar yazdım ne çok resimler yaptım yıllarca. Her zaman diliminin ruhunu, sanat yazılarımda, öykülerimde, şiirlerimde ve resimlerimde yakalamaya çalıştım, ya da onlar beni yakaladılar. Sanat, duygusallığın insanlık adına duyarlı bir tepkisidir bende. Kuralları başkalarının koyduğu dünyada yaşamak özveriyi gerektiriyor ama özlediğim bir dünya adına resimler yaptım, yazılar yazdım. Neyi arıyorum? Bu soruyu kendime çok sordum. Aradığım şeyleri bulamadığım yerlerden uzaklaştım. Sanat ve hayat adına, bir akademisyen olarak sanat eğitimi adına, inandığım iyi ve doğru adına insanlığı aradım. Eğer dünyayı insanlığa giden yolda sanatla buluşturabilseydik, gökyüzünde kuşlar şarkılar söyler, yeryüzünde kelebekler korkmadan uçarlardı. Sanat, özgür bir ortamda özgünlüklerde çoğalır. Öğrencilerimi bu anlayışla yetiştirdim. Onlar ben değil, kendileri oldular. Ben de kendim olma ilkelerimden ödün vermedim. Doğa kökenli fantastik soyutlamalar diyebileceğimiz son dönem resimlerimde, gördüklerimi değil, görmek istediklerimi yapmaya çalışıyorum. 70’li yılların sonlarına doğru karakalem, 80’li yılların başlarında karışık teknik, sonra doğa ve kumaş ilişkilerinde yağlı boya ve arada kavramsal çalışmalarım oldu. 90’lı yılların başlarında büyük boyutlu soyutlamalar ve kolaj çalışmaları yaptım. 2000’li yılların ortalarına kadar zamanı hissettirecek doğa içinde sembolik nesneler kullandım ve sonlarına doğru da akrilik-yağlıboya ile yaptığım resimlerime kelebekler, ‘Hitit Boğaları’ geldi. Şimdi 9 Nisan’a kadar sürecek bu sergimde Ankara izlerini yansıtmaya çalıştım. Ankara keçisi, Ankara kedisi, Ankara’dan sembolik nesne ve görüntüler girdi resimlerime. 50 yıldır Ankara’da yaşıyorum ve güzel bir rastlantı olarak bu benim 50. kişisel sergim. Sevgilerin yetersiz, dostlukların kimsesiz olduğu bir dünyada sevgi dolu resimler yapıyorum. Ruhumun sesindeki resimlerimi izleyicilerle paylaşabilmenin mutluluğunu yaşıyorum.”

KENTTE NE VAR?

*Devrim Erbil rölyef baskıları-27 Mart’a kadar (Arda Sanat/Yıldız) *İsmail Altınok’un figürlü resimleri-Yarın açılacak (İsmail Altınok Sanat Merkezi/Kolej) *Engin Ümer-27 Mart’a kadar (CerModern/Sıhhiye) *Sera Uzel-10 Nisan’a kadar (Platform A/Taurus AVM) *Raif Gökkuş-Murat Erkan-31 Mart’a kadar (Emin Antik/Kale) *İmren İyem Aslan-29 Mart’a kadar (Zülfü Livaneli Kültür Merkezi/Yıldız) *Gültekin Serbest-29 Mart’a kadar (Medya Sanat Galerisi/Üsküp Caddesi-Çankaya) *Fırat Engin-5 Nisan’a kadar (Siyah Beyaz Galeri/Şili Meydanı) *Şaylan Özyılmaz-25 Mart’a kadar (Fırça Sanat/Hilal Mahallesi) *Hasan Kırdı-19 Mart’a kadar (Sevgi Sanat/Hilal Mahallesi) *Cüneyt Er-23 Mart’a kadar (ÇSM/Çankaya) *Birarada karma sergi-31 Mart’a kadar (Nurol Sanat/Güvenevler) *Papirüs karma sergi-26 Mart’a kadar (Arkadaş ArtCenter/One Tower AVM) *Karma sergi-31 Mart’a kadar (Çankaya Sanat/Yıldız).

Yazının Devamını Oku

Atlara fısıldayan kadın

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Tüm kadınların bu anlamlı günü kutlu olsun. Elbette bu önemli günde konuğumuz, kadın bir ressamımız olacak. İstanbul’da yaşayan ve çalışmalarını bu şehirdeki atölyesinde sürdüren, Ankara’daki sanatseverlerin de galerilerde ve müzayedelerle çıkan eserleriyle tanıdığı, son dönemin beğenilen kadın ressamlarından Nazan Pamuk’u ağırlıyoruz bu hafta.



İstanbul’da doğan ve ancak çocukluk yıllarını Almanya’da geçiren Pamuk, kendisi için Ankara’nın ayrıcalıklı bir şehir olduğunu, “Ankaralı sanatseverlerin, resme yönelik duru ve içten ilgisini her zaman yüreğimde hissetmişimdir. En son 2019 yılında ArtAnkara Çağdaş Sanat Fuarı’nda çalışmalarımla yer aldım. Ayrıca yine aynı yıl Port ART Gallery’de Portakal Çiçeği Uluslararası Plastik Sanatlar Kolonisi Sergisi’nde yer almaktan gurur duydum” sözleriyle dile getiriyor.
Nazan Pamuk’un eserlerine baktığınızda onu neden “Atlara fısıldayan kadın” diye tanımladığımı anlayabilirsiniz. At, Pamuk’un eserlerinde kadınla birlikte öne çıkan figürdür. Pamuk “Neden at ve kadın?” sorusuna şu geniş yanıtı veriyor:
“Kendimi ifade edebildiğime inandığım tek yolun resim olduğunu Almanya yıllarımda keşfettim. Bu ülkede sanatsal özgürlüğün ve resme verilen değerin o yaşlarda farkına varmam, ruhumda çiçekler açtırmıştı. Duygularımda şahlanan o atlar, şimdi tuvallerimde dörtnala koşuyorlar. Onlar, dizginlenmeyi, eyer vurulmayı reddeden yılkı atları. Onları kadınlarla bütünleştirerek, harmanlayarak betimlemeyi ise güzel ülkemde öğrendim. Sanatseverleri atların büyülü dünyasında yolculuğa çıkarırken, aslında kendi iç dünyamda açtığım küçük pencerelerden ben de onlara bakıyorum. Doğanın saflığından beslenip, özgürlüğün sınırsızlığını tuvallerime yansıtmaya çalışıyorum. Sürrealist ve fantastik tarzda çalışıyorum ve resimlerimde ağırlıklı olarak figüre yer veriyorum. Benim için son derece önemli olan hassas noktalarım var; kadının özgürleşmesi, doğanın korunması başta olmak üzere beni etkileyen toplumsal durumları ve etkisinde kaldığım olguları kendi perspektifimden tuvalime aktarıyorum. Bu benim yaşam biçimim. Resimlerimdeki ana temalar atlar, kadınlar, doğa unsurları... Atlarım özgür yılkı atları. Eyersiz, gemsiz, dizginsiz. Ülkemizde kadınların içinde bulunduğu kısıtlı özgürlüğe tepki olarak benim kadınlarım, zihnimdeki yılkı atlarıyla bütünleşerek kâh okyanuslarda, kâh ağaç yapraklarında, kâh rüzgarın esintilerinde harmanlanıyor. Resimlerimde sıklıkla kendine yer bulan kadınların gözlerinde sessiz çığlıklar, mutluluklar, hüzünler var. En çok da duru bir özgüven. Hesapsız, çıkarsız, korkusuz. Özgürlük coşkusu zaman zaman sığmıyor içlerine ve zihinlerinden taşarcasına yılkı atlarına dönüşüyor saçlarında. Her biri kendine has, her biri kendi iç sesiyle yaşıyor tuvallerimde. Çalışmayı seven biri olarak iç dünyamda dizginlenemeyen yeni fikirler, fırçamdan tuvallerime akmaya hazır sayısız yılkı atları, gözlerindeki bakışlarla haykıran kadınlar benim sesim, benim kelimelerim oluyor.”
Nazan Pamuk, 30 yıla yaklaşan sanat kariyerinde 16 kişisel sergi açarken, 18 karma sergide de eserleriyle yer almış. Pamuk, son 8 yıldır sosyal sorumluluk projelerine de ağırlık vermeyi kendime görev edinmiş. Kan ve Kök Hücre Gönüllüleri Derneği yararına çeşitli etkinliklerde yer alan sanatçı, 2015’te de Ege’de çıkan orman yangınında zeytinliklerin büyük zarar görmesinden çok etkilenerek doğanın korunması ve ağaçlandırma çalışmalarına destek olmak için TEMA Vakfı yararına “Nefes” adlı kişisel sergisini düzenlemiş.

KENTTE NE VAR?

Raif Gökkuş-Murat Erkan-31 Mart’a kadar (Emin Antik/Kale), İmren İyem Aslan-29 Mart’a kadar (Zülfü Livaneli Kültür Merkezi/Yıldız), Gültekin Serbest-29 Mart’a kadar (Medya Sanat Galerisi/Üsküp Caddesi-Çankaya), Fırat Engin-5 Nisan’a kadar (Siyah Beyaz Galeri/Şili Meydanı), Şaylan Özyılmaz-25 Mart’a kadar (Fırça Sanat/Hilal Mahallesi), Baran Kamiloğlu-Ali Herischi-Hazal Aksoy-10 Mart’a kadar (Galeri Soyut/Yıldız), Hasan Kırdı-19 Mart’a kadar (Sevgi Sanat/Hilal Mahallesi), Cüneyt Er-10 Mart’ta açılacak (ÇSM/Çankaya), Ankara Tabip Odası Hekimlerin Sergisi-15 Mart’a kadar (ÇSM/Çankaya), Papirüs karma sergi-26 Mart’a kadar (Arkadaş ArtCenter/One Tower AVM), Karma Sergi-15 Mart’a kadar (Armoni Sanat/Yıldız), Karma sergi-31 Mart’a kadar (Valör Sanat/Yıldız), Karma sergi-31 Mart’a kadar (Çankaya Sanat/Yıldız).

Yazının Devamını Oku

Mutluluğa yelken açan resimler

Kosova doğumlu Gültekin Serbest, 3 Mart Çarşamba günü Medya Sanat’ta (Üsküp Çaddesi/Çankaya) açılacak ve “Yelken açtım mutluluğa” adını verdiği sergisiyle, kendisi gibi izleyiciyi de mutluluğa yelken açmaya davet ediyor.



Sanatçı bu sergisinde de, hayatın serüvenlerle dolu yolculuğunu düş gücünün en yükseğinde kendine özgü renkler ve sembollerle anlatmayı hedeflemiş. Galata Kulesi, tavus kuşları, yelkenleri rüzgârla dolmuş kalyonların yanı sıra, yaprakları kırmızı-beyaz renklerle bezenmiş muz ağaçları Serbest’in yeni sergisinde dikkat çekiyor.
Serbest’in resimlerini saatlerce inceleyebilir ve her yeni bakışta yepyeni semboller, gizlenmiş hazineler görürsünüz. Bazen, o gizli hazineyi bulmak için Haliç’ten atlarsınız bir kayığa, Galata’ya doğru yol alırsınız. Bazen, nazik çehreli tavus kuşunun tüylerine dokunursunuz gözlerinizle. Bazen onlarca evinden birine girersiniz. Bazen de Hezarfen Ahmed Çelebi’nin gözlerinde Galata’dan kanatlanıp uçtuğu andaki heyecanını yaşarsınız. Bazen bir buluttan, bir çiçekten ya da bir Pegasus’un kanadından bakarsınız hayata.
Serbest için kalbe giden yolda atılan her adım bir fırça darbesidir, bu yüzden de her resmine kalbini bırakır. Resimlerindeki hazinelerden biri de odur. Sanatçının resimlerinde oluşturduğu mavi renk, kendisine özgüdür. Hatta, Serbest’in mavisi o kadar bilinir ki, bir boya firması sanatçı adına “Serbest mavisi” isimli boyayı piyasaya çıkarmıştır. Sanat eleştirmeni Ümit Yaşar Gözüm, Serbest’in çalışmalarıyla ilgili şu değerlendirmeyi yapıyor:
“Sanatçı kendi renklerini oluşturmanın verdiği güvenle kompozisyonlarını biçimlendirmiş. Serbest, renkçi bir ressam değildir. Ancak, izleyici Gültekin Serbest mavisi, kahvesi ve bordosu ile renklerinden tanıyabilir onu. Renklerinde izleyiciyi çeken şey, kıyısından seyrettikleri yaşanmışlıklara, sanatçının yarattığı görsellik üzerinden duyulan özlemdir. Renk, masmavi gökyüzüne asılı kalan kahve-bordonun bütünleşik zıtlıklarının yarattığı ahenktir. Serbest’in kompozisyonlarının ana teması tarih felsefesinin metodolojisi ve ironik kinayelerin birer dışa vurumudur. Gültekin Serbest, eski mabetlerin, tarihsel imgelerin, sümbül kokan sokakların, figüratif düşlerini kendine dert edinen bir sanatçıdır. İnsanlık tarihine yaptığı yolculuklarda her nesne, olgu ve imgenin tanıklıklarının hüznünü ruhunda hisseder. Uygarlıkların düş kırılmaları, sanatçının kurgulamalarında lirik minyatür gerçeklere dönüşür. Sanatçı, resmin dilini konuşturarak mitolojik bir ruh yükler zamana. Kurgudan renge, kompozisyondan perspektife, imgeden mitlere özgün bir ufukla yorumlar. Zamana yenilmeyen eski özlemlerin kurgusu vardır sanatçının belleğinde. Geçmiş zamanın mitolojik gizemlerinin üzerindeki sis perdesini kaldırarak resme dönüştürür düşlerini. Tarihe karşı sorumluluk duygusunu, insani olana duyarlılık olarak algılar.”
ABD, Fransa, Kosova, Bulgaristan, Moldova, Kırgızistan, Arnavutluk, Karadağ, Macaristan, Gürcistan ve Pakistan’da katıldığı karma sergilerle uluslararası sanatçı kimliğine de uzanmış olan Serbest, Balkanların Uluslararası Süleyman Brina Plastik Sanatlar Ödülü’nü de layık görülmüş bir sanatçı. Ulusal ve yabancı galeri ve müzelerde resmi ve özel koleksiyonlarda eserleri bulunan sanatçı, Birleşmiş Ressamlar ve Heykeltıraşlar Derneği’nin (BHRD) iki dönem başkanı olarak da hizmet vermiş bir isim. Serbest, kurucuları arasında yer aldığı Çağdaş Sanatlar Vakfı’nın Genel Sekreterliği görevini yürütüyor.

Yazının Devamını Oku

Karadeniz’in melankolik fırçası

Mümin Candaş, doğanın sessiz çığlıklarını çoğunlukla melankolik duyguyla izleyiciye hissettirmeye çalışan ressamlardan. İnsan ve doğa karşısındaki duygu yükünü tuvale yansıtan Candaş’ın resminde yatay ve dikey geometrik formlar ağırlıkta. Sanatçı doğayı resmederken, içindeki duygunun renklerini tuvale taşıdığını ifade ediyor.



Candaş’ın eserlerinde doğup büyüdüğü ve yaşamını sürdürdüğü Karadeniz’in etkilerini farklı şekilde hissetmek mümkün. Sanatçı doğanın sessiz çığlığını, kimi zaman sıcak kimi zaman soğuk renklerle, nesnelerin gölgelerini zamanın sonsuzluğunda anlık yansımalar olarak kurguluyor. Eskimiş Karadeniz takalarının üzerine kondurduğu kargalar, gerçekte çevrenin insanın acımasızlığı karşısındaki sessiz isyanını ortaya koyuyor. Bu kapsamda Mümin Candaş’ın soyuta yakın gerçeklikteki kurgularının yanı sıra fantastik kurgulamalarının da dikkat çekici olduğunu söylemeliyiz.
İnsan ve doğa arasındaki ilişkiyi, doğanın insan üzerindeki etkisini estetik yorumlarla yeniden şekillendirmeyi hedeflediğini belirten Candaş, özetle şöyle anlatıyor resim dünyasını:
“Genellikle kullandığım renk ve kompozisyonlarda, denge, ritm ve zaman arayışı içindeyim. Barınaklar, eskimiş kayıklar, kelebek, bulut, ağaç veya kuşlar...Resim benim her tuvalde ürettiğim, kendimle kaldığım yeni bir dünyadır, bana dair bir dünya. Resmin izlenmesi, paylaşılması bu gerçeği değiştirmez. Bu nedenle resimlerimde kendi dünyamın bayrakları yer alır. Her ülkenin, her sınırın bir işareti vardır. Benim resmimde de bana ait bir direkte, boşlukta veya çalı parçasında asılan bayraklarım bulunur. Resim benim için bir yaşam biçimi olduğu kadar bir iletişim aracı da aynı zamanda. Bir şeyler söylemek isteyen kimi zaman sayfalar dolusu kitap yazar, bazıları iki cümlede derdini anlatır, ben de resim yaparak mesajımı veriyorum.”
Trabzon-Akçaabat Güzel Sanatlar Lisesi’nde Görsel Sanatlar Eğitimcisi olarak görev yapan, çalışmalarına kendi özel atölyesinde devam eden sanatçının eserlerini Ankara’daki birçok galeri ve müzayedede bulabilirsiniz. Eleştirmen Ümit Yaşar Gözüm’ün değerlendirmesiyle bitirelim Mümin Candaş yazısını:
“Tutkulu bir ruhtur Candaş, ne sevdiğinden vazgeçer, ne de güzelin peşinde koşmaktan. Candaş’ın figürleri ve manzaralarında doğa ve insan arasındaki sükuneti ve huzuru görürüz. O sakinlik içerisinde her yerden ve her şeyden uzak olduğu hissini verir izleyiciye. Candaş’ın eserlerinde doğa, modern çağın kent kültürüyle yetişmiş insanın eleştirisine dönüşür. Doğa ile melankolik bağ kurabilen ve bunu anlık kavrayışlarıyla kurguya dönüştürebilen ressamlarımızdandır Candaş. Onun resmettiği manzaraların izinden yürüyen izleyici, figürün ufukta kayboluşunu izleyerek resmin içinde bulur kendini. Candaş, doğa-insan ilişkisini resimlerinde sahaya çıkmış aynı takımın oyuncuları gibi paslaşarak sonsuz bir yolculuğa çıkarmak ister. Doğanın özgür renk dengesi ile resme duygu, ritm ve derinlik kazandırır. Bu çocuklukla başlayıp zamanla zenginleşen-renklenen ‘duygunun oluşmasını sağlayan coğrafyanın’ insana kazandırdığı algılama yetisidir. Bu yanıyla Anadolu’nun eşsiz mevsimsel geçişlerinin ve bölgesel farklılıklarının da etkisi büyüktür. Candaş, resmini yaşamın bir gerçeği ve toplumsal iletişimin bir aracı olarak algılar. Resimlerini yarattığı dünyanın, çizilmiş sınırları ve dikilmiş bayrakları olarak görür. Resminde ışık ve rengin ahengini yakaladığımız Candaş’ın sanatı ve özgünlük anlayışı, zihninin ihtiyaçlarından çok daha fazla ruhunun arayışlarından beslenmekte. Duyguyu besleyen düşüncenin gölgesini onun her fırça darbesinde görebilmek mümkün.”

KENTTE NE VAR?

Yazının Devamını Oku

Kıymet Giray’dan Erbil’in İstanbul’u

Devrim Erbil’in geçen yıl kasım ayında, Ziraat Bankası’nın Next Levet Çukurambar Sanat Galerisi’nde açılan “Yeni Resimler-Yeni Dokunuşlar Sergisi”ni görmediyseniz, önünüzde iki hafta var. 28 Şubat’ta sona erecek olan sergi Erbil’in özel olarak tasarladığı eserlerini kapsamına alan kompozisyonlarından oluşuyor.



Serginin küratörlüğünü yapan sanat tarihçi Prof. Dr. Kıymet Giray, sergi için özel olarak hazırlanmış katalogda Erbil’in sanat hayatını 7 sayfada ayrıntılı şekilde anlatmış. Giray’ın yazısında Erbil’in tüm dönemleriyle ilgili saptama ve değerlendirmeleri bulmanız mümkün. Günümüzde Erbil’in İstanbul soyutlamaları ile özdeştiği, en çok İstanbul resimlerinin tutulduğu bir gerçek. Giray, yazısının son bölümünü Erbil’in İstanbul çalışmalarına ayırmış. Bu bölümü size özetleyerek sunmak istedim. Şöyle anlatıyor Giray, Erbil’in İstanbul’unu:
“Devrim Erbil’in soyut ve soyutlamalarla varsıllaşan sanat anlayışının birleştiği resimler genellikle tanımlanabilen ve 1990 sonları ve 2000’li yılları kapsamına alan İstanbul görünümleri, sanatın tarihi içinde ele alınması gereken başlı başına bir inceleme konusudur.
Ritmik düzenlerin birbirinden ayrılarak oluşturduğu kara parçaları, İstanbul’u tanımlayan coğrafi kesitleri yaratır. Kırık çizgiler, semtleri, sokakları ve mimari yapıları belirler. Düşey ve yatay düzlemde belirlenen geometrik tasarımlar anıtları belirgin kılar. Sonu, Erbil’in soyut anlayışıyla betimlenen eşsiz İstanbul görünümlerine ulaşır. Bu bağlamda öğrenim yıllarından beri yöneldiği kaynaklar arasında varlığını sürekli olarak koruyan geleneksel kaynaklar açık göstergeler olarak kompozisyonların tasarımlarındaki yerlerini alır. Nakkaş Osman’ın El Fatihnamesi, Nakkaş Velican’ın İstanbul fethini anlatan yazmasını özümseyen birkaç ressamdan biridir Erbil. Belki de tek örnektir... Kariye Camii’nin mozaiklerini, İslam Eserleri Müzesi’nin eserlerini irdeleyen bir sanatçı olarak farklıdır Erbil. Afrika’dan Mezopotamya’ya, Anadolu’dan Avrupa resmine ulaşan okuma, görme, inceleme alanları yaratan ve kaynaklarını dünya sanatının mirası üzerine yerleştiren özgün bir örnek, kültür katmanları çok zengin olan bir sanatçıdır.
Sarayburnu, Marmara, Anadolu yakası ve Boğaz’ı belirleyen soyutlamalar, Sultanahmet’in gökyüzüne ulaşan minareleriyle sarılı anıtsal mimarisi, altın bir boynuz gibi kara parçalarının arasına süzülen Haliç ve gümüş pırıltılarla iki kıtayı birleştiren Boğaziçi, İstanbul’u tanımlayan simgeler olarak Erbil tuvallerinde sanat eserlerine dönüşür. Gelenekleri çağrıştıran ancak geleneklere bağlanan tüm değerlerin üstüne çıkan, onları aşan bir Erbil yorumunun resimleridir İstanbul soyutlamaları. Soyut kent görünümlerinin en başarılı ve özgün örnekleridir. 1967 tarihi Galata’dan bir görünümle başlayan ve ilerleyen yıllar, aşılan yollar ve gelişen resimsel anlatımlara koşut olarak tüm İstanbul’u saran soyut kompozisyonlardır. Erbil’in bir sanatçı olarak farklılığını ortaya koyan farklı ve çok özgün İstanbul görünümleridir.”
Peki nedir Erbil’i farklı yapan? Giray, farkı şöyle dile getiriyor:

Yazının Devamını Oku

Senfoni resimleri demokrasi uyumudur

Türk resim sanatında “senfoni orkestraları ile özdeşleşmiş” isimler arasında Suna Özkalan sanırım ilk sıralarda yer alır. Suna hanımın orkestra resimlerinin büyük çoğunluğu Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın (CSO) yansımalarıdır.



Özkalan’ı en iyi tanıyanlardan biri olan ve eserlerini sanatseverlerle buluşturan RC Art Gallery’nin sahibi Rahmi Çöğendez, “85 yaşında, Atatürkçü, müthiş bir Cumhuriyet kadını. Aldığı özel izinle 15 yıldan fazla CSO’nun provalarını izliyor. CSO’yu izlerken sürekli eskiz yapıyor. O esnada anı yakalıyor. Eskizlerini daha sonra aynı zamanda atölye olarak da kullandığı evinde tuvale yansıtıyor” diyor.
Artık Ankara’da yaşamayan ve yaşı nedeniyle pandemi döneminde dışarı çıkamayan Özkalan, senfoni orkestrası çalışmalarından asla taviz vermiyor. Ben, “Yeni dönem çalışmaları için senfoni orkestrası izlemeye nasıl bir çare buldu acaba” diye düşünürken, yanıtı yine Çöğendez veriyor: “Evinde sürekli, klasik müzik kanalı Mezzo açık. Mezzo izleyerek hem senfoni dinliyor, hem de eskizlerini yapıp, daha sonra tuvale aktarıyor.”
Özkalan, 1936 yılında Kayseri’de dünyaya gözlerini açmış. Genç yaşta yaptığı evlilik nedeniyle lise eğitimini yarıda bırakmış. Çocuklarını büyüttükten sonra, ki biri ressam ve heykeltıraş Filiz Onat, kendi çocukluk hayali olan resme, 1965 yılında Türk-Amerikan Derneği’ndeki resim kursları ile başlamış. 10 yıl kadar sürmüş Özkalan’ın bu kursa gidişi. Kısa süre önce kaybettiğimiz Lütfü Günay ile desen ustası Refik Epikman’dan eğitim almış. Suna hanımın 1968 yılında İmren Erşen, Necla Özbay, Nurtaç Özler, Gülsen Erdoğan ve Sezen Palabıyık ile birlikte kurduğu “Altılar Grubu”na daha sonra Tayyar Eren ve Lütfü Çetin de katılmış. Resim çalışmalarının ilk döneminde desen ve nüye ağırlık veren Özkalan, daha sonra merhum Günay’ın yönlendirmesiyle gecekondulara ve yazlarını geçirdiği Foça’nın peyzajlarına ağırlık vermiş. Yine Lütfü Günay’la başladığı senfoni orkestrası çalışmalarını kendi anlayışına göre soyutlayan Özkalan, böylece CSO tablolarını çağdaş Türk resminin bilinen eserleri arasına sokmuş.
Hayatında huzurun kendisi için çok önemli olduğunu belirten Özkalan, bu huzuru acaba senfonide ve onu seslendiren orkestralarda mı buluyor? Neden senfoni orkestralarını tercih ediyor? Haziran 2017’de Ankara Life dergisinden Vecdi Uzun’la yaptığı söyleşide benzer soruya yanıt verirken, “Müzik kulağı, resim de gözü terbiye eder” diyerek söze başlayan Özkalan’ın ağzından dökülen cümleler, adeta günümüzde yaşadıklarımıza da mesaj niteliğinde:
“Senfoni orkestraları hayatın yansımasıdır. Onlara bakınca çok sesliliğe rağmen kendin olmayı, uyumu ve demokrasiyi görebilirsiniz. Senfoni orkestrası resimlerimle, çok sesliliğin önemini vurgulayarak sanatın ve demokrasinin ulaşılabilir olduğunu anlatıyorum. Senfoniler karanlıkta orkestra şefinin üzerine yansıtılmış ışıkla başlar, sahne müziğin seyrine göre aydınlanır. Bu aydınlık önce sahneye, oradan salona yansır. Bu ışık genelde Türkiye’ye sanatseverlere ulaşmasa da, bilirim ki, çok seslilik var. Çok sesliliğin varlığı, bana yetersizliğini bile unutturur. Müzikle demokrasiyi birlikte düşünürüm. Demokrasi de müzik de bir takım oyunu, birlikte uyum içinde çalışma ve tek sesin yerine çok sesliliğin egemenliğidir. Çok seslilikte olduğu gibi demokraside de farklı görüşler genel amaç içinde var olurlar, ama hedefe ulaşmak için bir potada birlikte erirler. Orkestra şefinin temel özelliği çok sesliliği bastırmadan orkestrayı yönetmesi ve her müzisyenin uyum içinde çok mükemmel bir performans sergilemesidir. Bazen tek bir kemancıyı, bazen bir viyolonseli, bazen de çok kalabalık bir orkestrayı resmederim. Orkestra şefleri başlı başına yıllarca çalışılsa bile bitmeyecek bir resim konusudur. Şefin elindeki baton, eli, vücudu ve yüzündeki mimikler onun konuya hakimiyetini yansıtır. Benim resimlerimde bunu çok net görüp kendinizi bir senfoni orkestrası konserinde hissedebilirsiniz. Müzikle uygarlık arasındaki bağlantının değişmez, vazgeçilmez yaşama biçimini kabul eder ve senfoni orkestralarını da bunun yansımasının son noktası olarak görürüm. Orkestra şefinin görevi değişik sesleri bastırmak değil, bu sesleri uyuma kavuşturmaktır. Çok sesli müzik terbiyesi, aynı zamanda senkronizasyonu da öğretir. Türk kültüründe çok sesli müziğin Cumhuriyet döneminde değil Osmanlı dönemi saraylarından yayılmaya başladığını bilir misiniz? Senfonileri yaşamın tam kendisi olarak kabul ederim ben. Senfoni orkestralarım hayatımın özeti niteliğindedir...”

KENTTE NE VAR?

Yazının Devamını Oku