GeriTan Sağtürk Alkış Bir Kareden Taşınca
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Alkış Bir Kareden Taşınca

Bugün Dünya Dans Günü… Bugün köşemde bir dansçıyı değil, çektiği fotoğraflarla onları ölümsüzleştiren, dansa bambaşka bir yönden hizmet eden birini konuk ettim: Osman Ürper…

Dans alanında gerek yurt dışında gerekse ülkemizde 40 yıla yakın süren sanat hayatımda birçok dans fotoğrafçısıyla çalıştım.

Sahne ışığı konusunda uzmanlaşmış, hareket döngülerini iyi bilen bu sanatçılar en özel kareyi yakalayabilmek için büyük çaba gösteriyorlar.

 Alkış Bir Kareden Taşınca

Hareket biçimlerinin yanı sıra yoğun ifadeleri yakalayabilmek için tüm dikkatlerini günler süren provalara odaklıyorlar.

Hayatlarını dans mesleğine adayan sanatçıların seyirciye yaşattıkları ruh, bu özel fotoğraf kareleriyle belgeleniyor.

Dans fotoğrafçılarının sadece fotoğrafçılık bilgileri değil bu sanat dalındaki detayları iyi kavramaları da bu eşsiz belgelerin kalıcı olmasını sağlıyor.

Uzun yıllardır dans fotoğrafları çeken Osman Ürper nihayet büyük zorluklarla, maddi hiçbir destek almadan en güzel fotoğraflarını kitaplaştırdı.

Yurt dışında çok örneği olan ama ülkemizde fazla destek bulamayan bu çaba son derece önemli.

Ben de bu değerli çabayı gösteren sanatçıyı tanımak için kendisine merak ettiklerimi sordum…

Türkiye balesinin son yirmi yılının belgesi

 Alkış Bir Kareden Taşınca

Projenin çıkış noktası neydi? Bale dünyasını keşfetmeniz nasıl oldu?

“Fotoğraflarla Dans” aslında uzun soluklu bir çalışmanın yansıması diyebiliriz. 24 yıl önce bir politikacının sanata ilişkin o dönem toplumda da büyük bir rahatsızlık yaratan sözleri üzerine, birkaç fotoğrafçı arkadaşımla birlikte bir tepki sergisi açmaya karar verdik. Bu sergide sanatın ve sanatçının önemine dikkat çekmek istedik. Bu sayede dans, hayatımda bir ilgi noktası haline geldi. Bugüne kadar da dansı ve dansçıları fotoğraflamak benim için büyük bir tutku oldu.

Peki bu dans tutkusu nasıl bir kitaba dönüştü?

Yirmi yılı aşan bir süredir pek çok dans eserinin fotoğraflarını çektim. Ayrıca dansçı arkadaşlarla da farklı kavramsal çekim çalışmalarımız oldu. Bu fotoğraflar eserlerin ya da dans festivallerinin tanıtımlarında kullanıldı. “Dansa Dair” isimli kişisel sergim 2009-2014 yılları arasında birçok kez sergilendi. Her ne kadar fotoğraf kalıcılığın sembollerinden biri ise de onun da kalıcılığa ihtiyacı var ve ona bu imkânı ancak kitaplar verebiliyor.

 Alkış Bir Kareden Taşınca

İkinci olarak dans fotoğrafçılığının doğru yapılabilmesi için teorik alt yapıya da ihtiyaç var. Ancak konuya ilgi duyanlar için ülkemizde bu konuda eğitsel bir kaynak mevcut değildi. Bu nedenle kitabımda bu süreçte yaptığım fotoğraf çalışmalarından kesitlerin yanı sıra, edindiğim deneyim ve bilgileri de okuyucularla paylaşmayı hedefledim.

Bu kitabın benim önemsediğim diğer bir özelliği ise Türkiye'de çoğunlukla görmezden gelinen bir sanatın ve sanatçılarının bir araya getirilmesi, Cumhuriyetimizin sembolü olarak görülebilecek en önemli sanat dallarından biri olan Türkiye balesinin son yirmi yılını belgelemesidir.

 

“İYİ BİR DANS FOTOĞRAFI İÇİN DANS VE FOTOĞRAF BİLGİSİ HARMANLANMALI”

 Alkış Bir Kareden Taşınca

Dans fotoğraflarının çekiminde teknik donanım seçilirken, fotoğrafçının zihninde “Ne için çekiyorum?, Nasıl çekmeliyim?” soruları olmalıdır diyorsunuz…

Teknik donanım fotoğrafçının nasıl fotoğraflar elde etmek istediğine bağlı olarak değişecektir. Fotoğrafların nerede ve nasıl kullanılacağı önceden belliyse ona göre tercihler yapmak gerekir. Ayrıca dansçının sahnedeki konumu, fotoğrafçının sahneye yakınlık veya uzaklık mesafesi ya da fotoğrafta istenen derinlik etkisinin verilmesi gibi konular teknik donanım tercihlerinde belirleyici olacaktır.

Dans fotoğrafında zamanlamanın önemini biliyoruz. Bu yüzden dans fotoğraflarının çekimi bu işi daha iyi hissedebileceği düşünülen eski dansçılar ile çözmeye çalışılır. Gönüllü arkadaşlarımız fotoğrafçılık konusunda uzmanlaşırlar ve umarım fotoğraf makinasını ellerine alıp çekimlere başlarlar…

Fotoğrafın akıp giden zaman dilimi içerisinde ânı dondurma özelliği kendi doğası gereği her zaman önemlidir. Ancak doğru zamanlama dans fotoğraflarının en can alıcı noktalarından biridir diyebiliriz. Özellikle sahnede hızla gelişen hareketlerin doğru bir zamanlamayla saptanması, fotoğraf tekniği kadar dans tekniği açısından da çok önemli. Bazen göze hoş gelen bir fotoğrafta milisaniyelik bir zamanlama hatası bile dansçının o hareketi doğru yapamadığı yönünde bir izlenim yaratabilir. Bu da dansçılar açısından istenmeyen bir durumdur. Bu hassasiyet nedeniyle fotoğrafçıların çok dikkatli olmaları gerekiyor.

 Alkış Bir Kareden Taşınca

Dansçıların fotoğrafla ilgilenmeleri bu anlamda önemli ama onlar da fotoğrafçı reflekslerini iyi geliştirmeliler. İyi bir dans fotoğrafı için dans bilgisiyle fotoğraf bilgisinin harmanlanması gerektiğini düşünüyorum.

Yıllar önce dans fotoğrafçılığında dünya çapında bir karakter yaratmış olan Lois Greenfield ile çalışmıştım. Atatürk Kültür Merkezinde benim dans fotoğraflarımı çekerken sahnede fotoğrafçılara kendi çalışması üzerine bir workshop gerçekleştirmişti. “Uç Anlar” adını verdiği bu atölyede inanması güç fotoğraflar ortaya çıkmıştı. Hikâyesi bizlerin havada asılı kaldığımız anları yakalamaktı. Beni etkileyen tarafı Greenfield’in bir fikir geliştirmiş ve o fikrin arkasından gitmiş olmasıydı. Dansın verdiği birçok çeşitlilik arasından bir konuya yönelmek nasıl olur?

Ben de o atölye çalışmasında izleyiciler arasındaydım. Greenfield, "Uç Anlar" sergisi vesilesiyle İstanbul’a gelmişti. Kendisi fotoğraflarıyla kendine tarz yaratmış ender fotoğrafçılardan biridir. Greenfield'in fotoğraf tarzı, gözle göremeyeceğimiz şaşırtıcı anların dondurulmasına dayalı bir çeşit illüzyon gibidir. Başarısı teknik mükemmelliğin yanı sıra bu fotoğrafların şaşırtıcılığına da bağlı diye düşünüyorum. Greenfield'in bu tarzdaki hareket fotoğrafları o kadar ilgi gördü ki pek çok firmanın reklamlarında ilgi ve dikkat çekmek adına bu tarz fotoğrafları kullanıldı.

    Alkış Bir Kareden Taşınca

Dansçı ve fotoğrafçı ilişkisi için ne düşünüyorsunuz? Çünkü sahnede özellikle konservatuvar disiplininden gelen sanatçıların tam da bir fotoğrafçının ne istediğini iyi hissettiklerini düşünüyorum…

İletişim yine anahtar kavramlardan biri. Dansçı ve fotoğrafçı arasında iletişim ne kadar güçlüyse bu başarı olarak fotoğraflara da yansıyor çoğunlukla. Bu iş birliği sürece yayıldığında da birbirinizin ne istediğini ya da neler yapabileceğinizi daha iyi anlayıp daha kolay anlaşabiliyorsunuz. Bu da büyük bir rahatlık her iki taraf için. Elbette konservatuar eğitiminden gelen bir dansçının iş disiplini ve yetenekleri de fotoğrafların başarısında önemli bir etken.

Genellikle bir koreograf eserini sahneye koyarken ışık tasarımı seyirciye dönük yapılır. Salt bir fotoğraf çalışması için proje yapılmıyorsa sahne ışığı fotoğrafçıya negatif veya pozitif sürprizler yapabilir. Bu konuya nasıl bakıyorsunuz?

 Alkış Bir Kareden Taşınca

Fotoğrafçılar için sahne aydınlatması mükemmel bir ortam sunduğu izlenimi yaratmaktadır. Ancak işin aslı, sahnede yaratılan aydınlatma tasarımı seyircinin algısını yönlendirecek şekilde ve göze göre yapılır. Oysa bu ışık fotoğraf için oldukça zayıftır. Özellikle hareket fotoğraflarında bu ışık koşulları fotoğrafın teknik kalitesinden bazı tavizler verilmesini gerektirir. Ayrıca ışıklar tıpkı dansçılar gibi dramatik akışa göre hızla değişkenlik gösterir. Sürekli değişen ışık koşullarına göre hem ışığı doğru ayarlamanız hem de doğru anda deklanşöre basmanız gerekir ki bu bir hayli yüksek bir konsantrasyon gerektirir. Sahne aydınlatmasında bir başka problem de renk yönetimidir diyebiliriz. Farklı ışık kaynakları renklerde sapmalara neden olur ki fotoğrafçı bir taraftan bu konuya da dikkat etmelidir.

 

“DANS FOTOĞRAFÇILIĞI TIPKI DANS GİBİ PERFORMANSA DAYALI”

Bir dans fotoğrafçısının bence eseri takip etmesi son derece önemli. Stüdyodaki provalardan sahne üzerinde alınan genel provaya kadar orada bulunması, eseri neredeyse uygulayan sanatçı kadar iyi özümsemesi çok değerli. Siz ne düşünüyorsunuz?

 Alkış Bir Kareden Taşınca

Bütün performans sanatlarında ne kadar ön hazırlık yaparsanız o kadar başarılı olabilirsiniz. Ben dans fotoğrafçılığının da tıpkı dans gibi performansa dayalı olduğunu düşünüyorum. İşin içinde elbette doğaçlama var. Ancak nerede neyi çekeceğinizi bilmek pek çok açıdan işinizi kolaylaştırıyor. Çekim öncesi provaları izlemek, dansçı ya da koreograflardan ön bilgi almak, eserle ilgili metinleri okumak, videolarını izlemek, hatta müziğini dinlemek bile çekim esnasında fotoğrafçıya kolaylıklar sağlayacaktır.

Fotoğraflarınız arasında en hoşlandığınız kare hangisi?

Zor bir soru. Benim için elbette hepsinin bir önemi var ama illaki bir tercih yapmak gerekirse, Nefis&Nefs serisinden siyah beyaz fotoğraflarım ve su altında çektiklerimin yerleri farklı. Eser çekimlerinde ise dansçıların sıçrama fotoğraflarını çekmek bana ayrı haz veriyor.

Alkış Bir Kareden Taşınca

İleriye dönük projeleriniz nedir?

Yakın zamanda eğer başarabilirsem Atatürk fotoğraflarına ilişkin bir inceleme kitabı yapmak istiyorum. Yine yeterli enerjiyi bulabilirsem su altındaki dans çalışmalarını kavramsal bir sergiye dönüştürmek isterim.

X

Sanatın Altın Oranı

Estetik mükemmellik sanatçının en büyük gayesidir. Usta; gelenekten edindiği bilgiyi alır ve öğrencisine aktarır.

Uzun ve disiplinli bir öğrenme, keşfetme, pişme süreciyle birlikte yeni bir sanatçı doğar. Bu bilinen hikâyedir ama biraz eksiktir. Bazı sanatsal süreçlerin ardında daha matematiksel, gizemli ve sanatı mükemmele yaklaştıran evrensel bir kural vardır: Altın Oran…

Sanat icra ederken, kendi sanatının dışında evrensel sanatlar üzerinde de düşünen biri olmaya çalıştım hep. Örneğin Altın Oran ve sanat ilişkisi her zaman ilgimi çekmiştir. Matematikten felsefeye, fizikten edebiyata kadar pek çok alanda kendine yer edinen, sanatta ise genellikle mimari, heykel, resim hatta müzikle bağdaştırılan bu müthiş fenomen, bale ve dansta da mükemmeli yakalamak için biz sanatçılara ışık tutar.

Detaya girmeden önce bu kavramı bendeki yansımasıyla aktarmak isterim.

Altın Oran’ın birçok ismi var. Kimi ona altın kesit der, kimi altın sayı, kimi de ilahî oran. Bir doğru iki parçaya bölündüğünde, küçük ve büyük parçanın birbirine ve tüm doğruya oranıyla elde edilen; 1,618033… şeklinde uzayıp giden bu rakam, yakalanabilecek en mükemmel uyumun geometrik oranı olarak kabul ediliyor. Kısacası gözümüze estetik ve güzel görünen her şeyde gizli olan o muazzam dengenin formülü bu.

“Her şey” demek fazla genelleme yapıldığını düşündürtebilir ama bu oran doğada ve insan bedeninde bile tespit edilmiş bir fenomen.

Uzayın derin boşluğu, güneş sistemi, okyanusların sonsuz maviliği altın oranı ifşa eden birçok örnekle dolu. Bir kar tanesinin kristalinden, ayçiçeği ve çam kozalağının tanelerinin birbirine oranından tutun da deniz kabuğunun spiral yapısı ve papağanların gagalarına dek doğanın altın oranına şahit olmak mümkün. Bir örümcek türü olan Eperia’nın ağını daima altın orana uygun örmesi de hayranlık uyandırıcı. İnsan vücudunda çeşitli uzuvlarımızın birbirine oranının uyumu da son derece şaşırtıcı. Başparmak hariç, parmaklarınızın tam boyunun ilk iki boğuma oranı örneklerden sadece biri. Ağız, burun, göz vs oranlarıyla aynı uyum insan yüzünde de tespit edilmiş. Hatta tüm yaşamımızın programlandığı DNA molekülünün temelinde de altın oran bulunuyor.

Antik Mısırlılar ve Yunanlılar bu fenomene vakıflar. Mısır piramitleri ve Parthenon tapınağının mimarileri altın oranın çağlar öncesindeki imzalarıdır bir anlamda. Yüzyıllar sonra inşa edilen Süleymaniye ve Selimiye Camilerinin minarelerindeki altın oranın mükemmelliği Mimar Sinan’ın başarısının kilididir belki. Bu estetik gelenek, antik dönem heykellerinde de yaygındır. Zeus ve Hermes heykelleri bu oranın kullanıldığı eserlerin en bilinenlerinden…


Yazının Devamını Oku

Kırmızı patikler

Bu hafta sizlere bir kitap önerim olacak: 'Kırmızı Patikler'

 

 

Türkiye’de sanat eğitim kurumlarının amiral gemisi Ankara Devlet Konservatuvarının efsanevi Bale Bölümü yöneticisi değerli hocam İnci Kurşunlu’nun sanat yaşamını anlatacağı bir kitabı yazmasını özlemle beklemiştim. Bir dönem Türkiye’mizin en önemli bale sanatçılarının yetişmesinde sınırsız katkıları olan Profesör İnci Kurşunlu’nun kitabını derin bir merak ve zevkle okudum.

Kitabı elime aldığım andan itibaren onun yön verici etkili ses tonu âdeta kulağımda yankılandı. Eski anıları canlandırdı. Unuttuğum detayları yeniden görmemi sağladı.

İnci Hocamız kitabında, kendisinde iz bırakmış kimi konuları ve anıları fotoğraflarla da destekleyip kayda almış. Dünya bale sanatına öncülük etmiş isimlere, gerek Konservatuvar gerekse Devlet Balesi'nde gözlemlediği kimi sorunlara değinmiş.

'Kırmızı Patikler' Türk balesinin başlangıç günlerine ışık tutacağı inancıyla yazılmış bir kitap.

Yazının Devamını Oku

Hepimiz Birimiz, Birimiz Hepimiz İçin

“Birimiz Hepimiz, Hepimiz Birimiz İçin” sözü Alexandre Dumas’nın başyapıtı ‘Üç Silahşörler’ adlı eserinden. Bugün bile kaybetmemek için korumaya çalıştığımız evrensel ifade biçimi. Omuz omuza vermek, sırtını kollamak… Bir babanın çocuğuna verdiği öğüt gibi; ‘Hiçbirimiz BEN olamayız, BİZ olmalıyız. Bizler sosyal varlıklarız’.

 

Alexandre Dumas’nın değerli eseri ‘Üç Silahşor” adıyla ve Armağan Davran ve Volkan Ersoy’un koreografisiyle İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde sahnelendi. İki ayrı koreograf olarak aynı eserin üretiminde bulundular. ‘Üç Silahşor’ bu iki koreografımızın bir araya gelerek oluşturdukları tek eser değil. 2011’de ‘Notre Dame’ın Kamburu’, ‘Uyuyan Güzel’, 2012’de ‘V. Murad’, 2014’te ‘Piri Reis’, 2015’te ‘Ateş Kuşu’, ‘Danzon’, ‘Kuğu Gölü’, 2016’da ‘Romeo Juliet’ ve ‘Dört Mevsim’ adlı eserleri yine ikisi hazırladılar.

BİRLİKTE YARATMAK

Eserleri çift koreograf olarak hazırlamak çeşitli komplikasyonları da beraberinde getirebilir. Kolaylıklarından çok zorlukları olabilir. Fikir çatışmaları yaşanabilir.

Çocuk yaşlardan itibaren seyirci alkışıyla tanışmış, bale eğitim stüdyolarında büyük aynalarda kendilerini seyrederek yıllarını geçirmiş ve en önemlisi böylesine ayrıcalıklı bir sanatı yapabilme olanağına kavuşmuş sanatçıların birlikte yaratım sürecinde çalışmaları göründüğü kadar kolay değildir. Mesleğimizin bize kattığı tecrübe ve bugün bulmakta zorluk çektiğimiz tevazu bir araya gelebilirse ancak böylesine başarılı işler ortaya çıkabilir.

BU ESERLER DAHA BÜYÜK SAHNELERİ HAK EDİYOR

Opera dünyasına çok sayıda eser kazandıran

Yazının Devamını Oku

Sanat Engel Tanımaz

“Engel” kelimesi için Türk Dil Kurumu “Bir şeyin gerçekleşmesini önleyen sebep, mâni, mahzur, müşkül, pürüz, mânia, handikap” tanımını yapıyor. Bu doğru ama eksik bir tanım; zira engeller bazılarımızın bir şeyleri gerçekleştirmesini önlemek için yetersiz kalabiliyor. Hayatın her alanında o kadar çok örnek insan var ki bu engelleri alt edebilen… Hatta bu engellerinin zenginleştirdiği sanatlarını icra edenleri görünce söylenecek tek bir şey kalıyor: “Sanat Engel Tanımaz”…

 

Bir organımızın normalden az işlev görmesi ya da hiç görev yapamaması durumunda diğer duyularımızın aşırı geliştiği bilinen bir gerçek. Genelde “engel” olarak tanımlansa da bu “durum”u en güçlü noktalarından biri olarak görüp üretkenliğe dönüştürebilen özel insanlarla dolu hayat. Bu insanlar birçok alanda aktifler ancak yarının “Dünya Engelliler Günü” olması vesilesiyle evrensel sanata katkı sağlayan birkaçına değinmek istiyorum.

“BU ÇOCUĞA İYİ BAKIN, BİR GÜN TÜM DÜNYA ONU TANIYACAK"

Engelli oldukları için toplumsal alanın dışına itilmiş, ötekileştirilmiş, bazen de suiistimal edilmiş olan bazı insanların öğrenilmiş çaresizlik girdabına karşı durarak üretken bireylere dönüşmesi beni hep büyülemiştir. Örneğin Beethoven.

Mozart’ın “Bu çocuğa iyi bakın, bir gün tüm dünya onu tanıyacak" dediği, gelmiş geçmiş en önemli Klasik Batı Müziği bestecilerinden olan bu dâhi müzisyen, 20’li yaşlarında başlayan işitme kaybı nedeniyle birkaç yıl içinde tamamıyla duyamaz hale gelmiş. Sonradan engelli olmasının verdiği afallatıcı süreci o da yaşamış. Çevresiyle konuşma defterleri aracılığıyla iletişim kurabilmiş. Ancak bu durum üretkenliğine asla ket vurmamış olacak ki, alamet-i farikası olan 9.senfonisini sanat tarihine armağan etmiş. Hatta Avrupa Birliği bu besteyi milli marş olarak benimsemiş.

MÜZİĞİ BEDENİYLE DUYMAK

“Beethoven bir istisnadır, duyamayan bir müzisyen müzik yapamaz” diye düşünmek çok büyük bir yanılgı. Zira kısa bir araştırmayla bile müthiş yetenekler olduğunu keşfediyor insan.

Yazının Devamını Oku

"Troya" devlet opera ve balesinin yeni şaheseri

Troya'nın UNESCO tarafından 'Dünya Kültür Mirası' listesine alınışının 20. yılında çok önemli bir sanat olayı gerçekleştirildi.

Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Murat Karahan'ın 'proje yaratıcısı ve sanat yönetmeni' olduğu 'Troya' operası, 3500 kişilik Congresium Sahnesinde yaklaşık 300 sanatçıyla seyirci ile buluştu.

Bujor Hoinic'in bestelediği 'Epik Opera', kalabalık bir koro, güçlü bale topluluğu, orkestrası ve önemli sesleriyle son zamanların en çarpıcı 'Sahne Gösterisi' niteliğinde.



Hektor ve Aşil rollerine baleden ben ve İlhan Durgut, Paris ve Helen rollerine ise operadan Genel Müdürümüz Murat Karahan ve Seda Aracı Ayazlı hayat verdi.

Her anı dolu olan Troya'da Agamemnon'u Şafak Güç, Priam'ı Zafer Erdaş canlandırdı. Homeros ise Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Mustafa Kurt.

Daha önce rol aldığım topluluklarda opera ve balenin iç içe geçtiği, ana karakterlerin iki ayrı branş tarafından temsil edildiği bir çalışmanın içinde bulunmamıştım.

Yazının Devamını Oku

Hayat damarlarımız

Atatürk’ün “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” sözüyle büyüdük. Ancak bu sözün üzerinden bir insan ömrü geçmeden yaşananlar bu güçlü sözü hiç durmadan yankılıyor ruhumuzda.

İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı bünyesinde, 2006 yılında, Vecihi Ofluoğlu tarafından kurulan Pantomim Sanat Dalı Bölümü kapatıldı. Kapatıldı diyorum ama esasen rektörlüğün onay vermiş olmasına rağmen, Bölüm kurucusu Ofluoğlu’nun haberi dahi olmaksızın, konservatuar yönetimi bir dahaki sene Pantomim bölümüne kontenjan açmayacağını belirtti. Yani “fevkalade nazik” bir biçimde bölüm kapatıldı.

 

Konservatuvar yönetiminin aldığı kararın ardından istifa eden Ofluoğlu, okul yönetiminin bölümlerine cübbe ve kep vermeyi de uygun görmediğini üzülerek öğrendiğini ve sanatçıların her şeye çözüm bulacağını vurgulayarak, cübbe ve kepleri betimlediği bir Pantomim gösterisiyle öğrencilerini mezun etti.

 

Dünyanın en eski sanatlarından Pantomim, ifade özgürlüğüne yapılan baskıya tepki olarak doğdu. Antik Yunanda krallar kendilerini eleştiren sözlü tiyatro oyunlarını yasakladıklarında işaret ve hareketlerle daha güçlü şekilde eleştirilecekleri, son derece evrensel bir sanatın doğumuna vesile olmuşlardı.

 

Tiyatroyu olduğu kadar sinemayı da beslemiş bu sanat. Pantomimin olmadığı bir dünya örneğin Charlie Chaplin’siz bir sinema tarihi demektir. Ülkemizin ilk ve tek pantomim bölümünün kapatılmasına bu açıdan bakabiliriz.

 

Yazının Devamını Oku

Salyangoz sırtına kurulan şehirler

Zaman farklı akıyor son yıllarda; özellikle de büyük şehirlerde. “Biz çocukken” diye başlayan cümleler klişe ancak birini de ben kuracağım. Çocukken ve güzelim İzmir’in tadına varırken, günler ne kadar uzun ve keyifliydi. Şimdi ise dinlenirken bile zamana ve mekâna sıkışmak zorundayız.

İşte bu sıkışmışlık halini tersine çeviren, hissedilen zamanı yavaşlatıp insana nefes aldıran bir olgu var: Cittaslow yani Yavaş/Sakin Şehirler. Yavaşlığın sembolü salyangozu kendine logo edinen bu felsefe bize usulca şunu söylüyor: Zamanın tadına varmak için sakinleş, yavaşla ve tadını çıkar!

Doğayla kucaklaşan, adımlarını yağmurun adımlarına uyduran insanların yaşadığı, hayatın tadına varılan yerler hayal ürünü gibi olsa da Cittaslow unvanını alabilen şehirler gerçekten var.

Cittaslow; “yaşam; yaşamaktan zevk alınacak bir hızda yaşanmalı” felsefesine dayanıyor. Tadına varılacak anları fark edebilmek için bir nevi zamanı yavaşlatma da diyebiliriz.

Cittaslow, 1999 yılında İtalya’da başlamış bir hareket. İtalyanca “citta (şehir)” ve İngilizce “slow (yavaş)” kelimelerinden türetilmiş ve “Yavaş/Sakin Şehir” anlamına geliyor.

Manifestoları ise iç açıcı: “Bunlar; eski zamanlara meraklı insanları, zengin tiyatroları, meydanları, kafeleri, atölyeleri, restoranları ve ruhani yerleri, bozulmamış manzaraları, sevimli zanaatkârları olan şehirler. İnsanların hâlâ mevsimlerin yavaş seyrini fark edebileceği, hakiki ürünlerin tadına varabildiği ve kendine özgü gelenekleri olan yerler…”

Bir başka tanım ise şöyle: “İnsanların birbirleriyle iletişim kurabilecekleri, sosyalleşebilecekleri, kendine yeten, sürdürülebilir, el sanatlarına, doğasına, gelenek ve göreneklerine sahip çıkan, alt yapı sorunları olmayan, yenilenebilir enerji kaynakları kullanan, teknolojinin kolaylıklarından yararlanan kentlerin gerçekçi bir alternatif olacağı hedefiyle yola çıkmış bir oluşum.”

Bir nevi ütopya...

 

Yazının Devamını Oku

İşini aşkla yapmak

Sanat ve sahne eserlerinin başarılı olmasının ilk şartıdır aşk. Yıllarca alınan zorlu bir eğitim, yaratıcılık ve üretkenlik sürecinin doğal baskısı... Bunun yanında mükemmel adımla dans etme arzusu, en yoğun notayı basma arayışı, alkışı hak etme heyecanı… Tüm bu döngüyü başlatan da sürdüren de işine duyulan aşktır. Sanat ve sanatçılık bu temelden güç alır.

İşini aşkla yapanlar tarafından eğitildim. Bu yaklaşım bana meslek hayatım boyunca ışık tuttu ve bu ruhu dansıma yansıttım.

Şimdi de sanatsever çocuklar yetiştirmek için aynı ruhu yansıtan bir ekiple çalışıyorum. Bir aydır devam eden bale, dans ve müzik bölümlerimizin gösteri serisinde şunu yeniden fark ettim: Sanat eğitimi çocuklarımıza müthiş bir disiplin ve estetik katmış çünkü işini aşkla yapan bir ekip tarafından çalıştırılıyorlar.

 

Minik kalplerimiz sahneye çıktıklarında artık kendilerini bale sanatçısı, dansçı ya da müzisyen olarak hissediyorlar. Biliyorlar ki koreografi ya da nota öğrenmek yeterli değil; eserin içine girip sahneyi doldurmak için parmak uçlarına doğru noktada çıkıyorlar, senkronu korurken yüzlerindeki o kocaman gülümsemeyi kaybetmiyorlar.

 

Bu biraz da öğrenilen bir yeti. İşini severek, aşkla yapan eğitmenlerin yansıması bu.

 

Gösteri döneminin tüm yoğun duygularını ve stresini yaşayan o eğitmenlerimizden birinin, Ece öğretmenin bu ruhu yansıtan bir yazısını paylaşmak istedim.

Yazının Devamını Oku

Küçük şey yoktur

Birçok kimliğim var: Sanatçı, eğitimci, vatandaş, baba…

Tüm bu kimlikleri önemsiyorum. Dolayısıyla herhangi birine dokunan bir hedef, çaba, başarı, her ne varsa takip etmeye, desteklemeye, mümkünse bir parçası ya da yöneticisi olmaya çalışıyorum. Çünkü büyük küçük demeden tüm bu çabalar domino etkisi yaratacak güçte. Bu çabaları gösterenlerin başında da vakıf ve dernekler var.

 

Gönüllülük ve iyi niyetin gücünü kim inkar edebilir. Bunlar ruha öyle bir kök salar ki, dalları hiç tahmin etmediğiniz mesafelere ulaşır, bir ağaç gibi yalnız hissederken bir de bakarız ki koskoca bir orman oluvermişiz…

 

Gönüllülük ve iyi niyet temelli kurum ve projeleri bu nedenle yakından takip etmeye özen gösteriyorum. Özellikle de yarının dünyasını şekillendirecek, kendini gerçekleştirmiş, mutlu, duyarlı, heyecanını kaybetmeyen, ümitsizlik nedir bilmeyen bir gençlik için seferber olanları...

 

Bu önemli çabaları takdir edip desteklemek gerekiyor. Çünkü çocuk ve gençler için ektikleri tohum ve yeşerttikleri fidan hayatın ta kendisi aslında. Bir çocuğun ilk heyecanla çarpan kalbi, yalın merakı, öğrenme arzusu, onun biricik hevesi ve hayali. Her şey o çocukla başlıyor.

 

Yazının Devamını Oku

Tepeden tırnağa bale şıklığı

Bir bale eserini sergilemek için uzun yıllara dayanan dans eğitimi, koreografi bilgisi gibi mesleki ve kültürel alt yapının yanı sıra, sergilenen eseri unutulmaz kılan detaylar da son derece önemli. Bale eserinin olay örgüsü ve duygusunu yansıtmak için prens ve prenses kıyafetlerini andıran kostümler, asil mi asil topuzlar ve pırıl pırıl aksesuarlar o hep hatırlanan büyülü dünyanın vazgeçilmez parçalarıdır.

Dansçısına bir masalın içinde yaşıyormuş hissi yaşatan bale, görkemli sahne ve müziklere ek olarak birçok görsel şıklıktan da yararlanır.

Göz alıcı kostümleri giyip koskoca sahnelerde süzülen dansçı kendini masal kahramanı gibi hisseder çoğu zaman.

Bu görsel şölende balerinlerin gösterilerde giydikleri kabarık etekler yani “tütü”ler başroldedir. Çoğu zaman bale eteğiyle karıştırılsa da ondan farklı olarak rengârenk, kabarık ve parıltılıdır. Bale eteği ise çalışmalar sırasında giyilen daha rahat ve gösterişsiz eteklerdir.

Erkek bale sanatçıları da gösterilerde ışıltılı veya işlemeli gömlekleriyle balerinlere eşlik ederler. Oldukça şık kostümleriyle eserin havasına uyum sağlar, bir kont edasıyla sahnede yerlerini alırlar.

Streç giysi ve mayo da kostümlerin rahatlık ayağında yer alır. Çalışma ve gösterilerde giyilen streç giysi ve mayolar dansçıların rahat hareket etmesini sağlar.

 

NEDİR BU BALE AYAKKABILARININ SIRRI?

Gelelim bu işin en dikkat çekici kısmına… Bale ayakkabısı…

Yazının Devamını Oku

Bir berberin vizyonu

Yazımın başlığına bakarak daha çok kültür-sanat üzerine yazıyorum diye Rossini'nin ünlü eseri “Sevil Berber”inden bahsedeceğimi düşünenler olabilir. Ama değil... Etiler'de tek şubeli bir dükkân işleten bir saç ustasından söz edeceğim: Adem Terzi…

Yıllar önce Kanal D'de Sevgili Abbas Güçlü'nün Genç Bakış programında rastladığım, konuşması ile onu dinleyenleri etkilemiş bir saç ustası…

 

Hatta o programda Abbas Güçlü, sevgili İlber Ortaylı'yı ağırlıyordu. “Her şeye muhalif” :) olan, hepimizin çok sevdiği İlber Abi de onu ilgiyle dinlemiş ve takdirini ifade etmişti…

 

Şimdi size berber dedim ama yazım yine sanata yöneliyor… Saçı sanata dönüştüren bir adamdan bahsediyoruz sonuçta… Onun yaratıcılığı ve ortaya çıkardığı işler kesinlikle sanat eseri kategorisinde…

 

Hatta bu yaratıcılık artık bireysel düzeyde değil, bütün dünyaya yayılan bir akım olma yolunda…

 

Yazının Devamını Oku

Kaç Sıfat Taşır Bir Kadın

Yaşamanın böylesine zor olduğu bir dünyada bizi ayakta tutan en önemli olgu sevgi. Ve bu sevgiyi karşılıksız, tarifsiz aldığımız bir kaynak var: Anneler…

365’inin içinde en özel gün bugündür benim için. Bazı özel varsayılan günlerin “ticari” amaçla kutlandığını düşünmeme rağmen Anneler Günü bunların arasından sıyrıldı her zaman. Tabii ki annelik bir güne sığacak bir kavram değil ama onlara verdiğimiz değeri göstermek için güzel bir vesile…

Anneler Günü, eşimin varlığıyla birlikte benim için iki kat anlamlı hale geldi. Ne kadar şanslıyım ki annemden yana olan şansım, çocuklarımın annesiyle de devam ediyor… Tabii bu anlamda, çocuklarım da benim gibi şanslı demek. Onlarla muhteşem ilişkileri olan bir anneleri var. Bu bir çocuğa hayatının en önemli armağanı.

Nereden mi biliyorum? Bizzat hayatımdan…

“Yıldız Sağtürk” beni yıldızlaştıran isim oldu

Okul sebebiyle annemden ayrı kaldığım dönemde onu çok özlüyordum. Ama bu sadece anne özlemi değil dost özlemiydi aynı zamanda.

O benim en yakın arkadaşım, yol gösterenim… Hayat yolunda nasıl dik yüründüğünü gösteren, önümü açan, her daim yanımda olan, idol, dost, akıl hocası, yüreği sevgiyle dolu melek…

Kaç tane sıfatın var böyle güzel kadın…

Evet, evladına dost özlemi yaşatan bir anne… Daha on yaşımdayken beni karşısına alıp “Konservatuvarda okumak ister misin?” diye fikrimi soran, özgür bir birey olduğumu o yaşlardan beri hissettiren anne!

Yazının Devamını Oku

Yaratıcılık ve kültür sanat eksenli bir gelecek için

Bir çocuğun hayatına atılan kültür sanat ve yaratıcılık tohumunun bir ülkenin geleceğini nasıl şekillendirebileceğini hayal etmek zor değil.

Bugün ürettikleri eserlerle gurur duyduğumuz çoğu değerimiz, bir zamanların minik kâşifleriydi. Sadece sanatçılardan bahsetmiyorum; dünyaca ünlü doktorlarımız, fizikçilerimiz ve daha birçok alandaki başarılı isimler yaratıcı bakış açılarıyla bir yerlere geldiler. O yüzden bugünkü yazımda çocukların yaratıcılığına odaklanan, onlara ilham verecek iki konudan bahsettim.

Çocukluğum sanat ve spor icra edilen, yaratıcılığı ön planda tutan, keşfetmeye özendiren bir ortamda geçti. Ailem ve öğretmenlerimin başlattığı ve bana ülkemi temsil etme onurunu yaşatan benzer bir süreci her çocuğun yaşamasını arzu ederim.

O nedenle odağına çocukları, yaratıcılığı ve kültür sanatı alan “Yaratıcı Çocuk Festivali” hemen dikkatimi çekti.

2-3 Haziran’da Uniq İstanbul’da gerçekleştirilecek etkinlik, Türkiye’nin yaratıcılık odaklı ilk çocuk kültür sanat festivali.

Programda yok yok… Birbirinden değerli atölyeler, söyleşiler, gösteri ve konserler…

Hepsinin ortak noktası bilim, sanat ve tasarımın ilham verici deneyimlerini çocuklara yaşatmak üzere kurgulanması.

Bu arada çocuk odaklı dedim ama ebeveynler de bu festivalden müthiş zevk alacaklardır, eminim. Çünkü onları da Sunay Akın, Prof.Dr. Doğan Cüceloğlu, Dr. Özgür Bolat, Ceyda Düvenci, Şermin Yaşar, Ahmet Güneştekin gibi önemli isimlerle buluşacakları söyleşiler bekliyor.

Bu zengin içerik kim bilir gelecekte hangi önemli değerimiz için atılan bir tohuma vesile olacak…

Yazının Devamını Oku

Dansın çekim gücü

Geçtiğimiz haftayı muhteşem bir etkinlikle geride bıraktık. “2. İstinyePark Dans Festivali” halkımız tarafından büyük bir coşku ve ilgiyle karşılandı.

Farklı illerden birçok okulun yanı sıra benim öğrencilerimin de katıldığı, en başarılı iki dansçının Tan Sağtürk Akademi’den burs kazandığı bu etkinlikte, jüri koltuğunu değerli arkadaşlarım Çağla Şıkel ve Özge Ulusoy’la paylaştık.

 

Dans eden genç yeteneklerin, velilerin ve saatlerce yoğun bir ilgiyle gösterileri takip eden halkımızın heyecanı görülmeye değerdi. Sadece sanat dolu değil, farkındalık yaratan ve umutlarımı yeşerten bir gün yaşadım.

<iframe width="560" height="315" src="https://www.youtube.com/embed/7hhyskUGoOw" frameborder="0" allow="autoplay; encrypted-media" allowfullscreen></iframe>

 

 

DANS, 7’DEN 70’E AYNI ETKİYİ BIRAKIYOR

Göze güzel gelen, iyi hissettiren, içimizi kıpır kıpır yapan her şeye karşı aynı tepkiyi veriyoruz: Hayranlık…

Yazının Devamını Oku

Cesur Yürek

“White Nights” filminden Baryshnikov'un Vladimir Visotski'nin müziği üzerine dans ettiği sahneyi bu filmi seyreden herkes hatırlar.

<iframe width="560" height="315" src="https://www.youtube.com/embed/b8bwkug-Wk0" frameborder="0" allow="autoplay; encrypted-media" allowfullscreen></iframe>

 

Sevdiği kadını mesleği için bırakmak zorunda kalışını, ülkesinden iltica edeceğini bir dansla bu kadar etkin anlatabilme gücü seyircinin hafızasına yerleşir.

 

Yine Natalie Portman'ın başrolünde oynadığı “Black Swan” filminde, ana karakterin yaşadığı yoğun duygularla vücudundan derilerin sıyrıldığı sahneyi kim unutabilir?

 

Biraz daha eskilere gidelim... Hepimizi televizyon başına toplayan, Amerikan yapımı “Fame” dizisini hatırlar mısınız? O dizideki müthiş dans ve müzik performanslarının yanı sıra bir sanat akademisindeki ilişkiler replik replik hafızalarımıza yer etmemiş midir?

 

Yazının Devamını Oku

Uygarlık doruğunun merdiveni

Bir lider düşünün; yıkılmış bir imparatorluğun, savaştan çıkmış bir ulusun küllerinden hepimiz için yeni bir hayat inşa ediyor…

Bunu yaparken bir an olsun sanatı unutmuyor, ikinci plana atmıyor. Amaç; özgür bir ülkede, sanatın ilham verici gücüyle çocuklar yetiştirmek. Ve bu öyle bir etki yaratmış ki sanat sevgisi ve inancı nesilden nesile ulaşmış…

“Bir millet sanattan ve sanatkârdan mahrumsa tam bir hayata malik olamaz. Böyle bir millet bir ayağı topal, bir kolu çolak, sakat ve alil bir kimse gibidir. Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş olur” sözlerinin her zaman altını doldurmuş Mustafa Kemal.

Verilen kayıplar, fakirlik içindeki yaralı bir ulusun ihtiyaçları, kurulmaya çalışılan düzen ve istikrar… Bu kadar mücadele içinde o, sanatı asla es geçmemiş. Hatta “Uygarlık doruğunun merdiveni sanattır” diyerek medeniyet yolunda bu yüceltici gücün ne derece önemli olduğunu sıkça vurgulamış.

Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren sanat iklimini destekleyen adımlar atan Mustafa Kemal, 1924’te öğretmen, orkestra elemanı ve askeri bando elemanı yetiştirmek amacıyla “Musikî Muallim Mektebi”ni kurarak icraatlarına başlıyor. Bu kurum ileride Ankara Devlet Konservatuvarı adını alarak sanatın akademik hayata girişinin önemli bir sembolü oluyor.

Ülkede çocuklara sanatı aşılayacak eğitimci yetiştirmek için bir adım daha atılıyor. 1925’te geleceğin sanatçı ve öğretmenleri olacak çocuklarımız yurt dışına eğitime gönderiliyor.

Günümüzde hâlâ önemini koruyan tiyatro ve opera salonlarının temellerinin atılması da bu tarihlere denk geliyor. Osmanlı döneminden kalan bazı okul ve salonlar düzenleniyor ve isimleri değiştirilerek sanata vakfediliyor. Bunlardan en önemlisi, “İstanbul Şehir Tiyatroları” adıyla bildiğimiz “Dârü'l Bedâyi”...

Mustafa Kemal’in girişimleri bu kadarla kalmıyor; yalnızca müzik ve tiyatroyla değil, her alanla alakalı bir çalışması ve hayali olduğunu görüyoruz.

1929’da kurulan “Müstakil Ressam ve Heykeltıraşlar Birliği” ve 1930’da kurulan “İstanbul Opera Cemiyeti” bunun en güzel örneklerinden… Sanata o kadar hayranlık duyuyor ki daha düzenin bile oturmadığı ülkede böyle birliklerin kurulmasına ve gelişmesine destek oluyor.

Yazının Devamını Oku

O benim oyunum

Yıllar önce Coşkun Aral ile buluştum.

“Haberci” yapım ekibinin çalıştığı İstinye’deki merkezinde halk danslarımızın detaylarını araştırmak, televizyon için bir belgesel çalışması yapabilmek üzere heyecanlı sohbetlerimiz oldu.

 

Ancak ikimizin de yoğun çalışmalarından dolayı bu özel belgeseli hazırlamaya bir türlü zaman bulamamıştık.

 

Aradan geçen yıllar sonra sevgili Coşkun Aral ve değerli dostum Vedat Atasoy ile nihayet tekrar bir araya geldik.

 

İz TV’nin “Tan Sağtürk’le Anadolu Dansı” belgeseli için bu sefer kolları sıvadık ve çalışmalara başladık.

 

Yazının Devamını Oku

Yalnız mı hissediyorsun?

Birbirinden değerli iki dostumla oturduk, sohbet ediyoruz.

Biri Serşat Erbilgin, diğeri Hakan Meriçliler.

 

Serşat bir mühendis. Hakan ise tiyatro oyucusu.

 

Yanımda bir sanatçı olunca konu ister istemez dönüyor dolaşıyor sahne sanatlarına geliyor.

 

İçine girmeye çalıştığımız rollerin hazırlığını nasıl yapıyoruz...

 

Yazının Devamını Oku

Marius Petipa 200 Yaşında

Gelmiş geçmiş en iyi bale ustalarından Marius Petipa 200 yaşında... Bu isim bale sanatı için son derece önemli çünkü başarılı bir bale sanatçısı olmasının yanı sıra Fındıkkıran, Uyuyan Güzel, Kuğu Gölü, Giselle, Don Kişot gibi birçok bale başyapıtının koreografilerine imza atan bir sanatçı.

Bıraktığı miras o denli önemli ki Petipa balenin olduğu her sanat alanında mutlaka anılır. Bu yıl da 200. doğum günü, St. Petersburg'daki Mariinsky Tiyatrosu'nda gerçekleştirilen muhteşem bir gala ile geçtiğimiz hafta kutlandı. Sadece bu önemli tiyatro binasında değil, dünyanın hemen hemen birçok önemli sahnesinde Petipa, eserleri sergilenerek anıldı.

Petipa ne denli unutulmaz bir sanatçı olduğunu adına düzenlenen bu etkinliklerle kanıtlıyor ve 19. yüzyılda saçtığı ışık günümüze kadar ulaşıyor.

 

Bir bale sanatçısı olarak ben de bu ışığa kapılıyorum ve zaman zaman onun en üretken olduğu o altın çağda yaşamak istiyorum doğrusu.

 

Aradan 100 yılın üzerinde zaman geçmesine rağmen, bugün bile biletleri satışa sunulduğu anda tükenen, önünde kuyruklar oluşturan o eşsiz eserlerin hazırlık sürecine tanıklık etmek, sanatsal doğumlara şahit olmak ne müthiş olurdu…

 

Yazının Devamını Oku