İtalya’nın güneyine, özellikle de Sicilya Adası’na yaz aylarında yolunuz düşerse sabah kahvaltısında sizi şaşırtacak bir manzarayla karşılaşırsınız. İnsanlar masalarına oturur, önlerine bir bardak buz gibi granita ve yanında yumuşacık bir brioche gelir. Evet, yanlış duymadınız. Dondurulmuş bir tatlı ve tatlı bir çörek, Sicilyalılar için günün en doğal ve en sevilen başlangıcıdır.
Granita con brioche, Sicilya’nın belki de en karakteristik yaz lezzetidir. Bugün turistlerin büyük bir keyifle deneyimlediği bu gelenek, aslında yüzyıllar öncesine dayanır. Granita’nın kökeni Arapların 9’uncu yüzyılda Sicilya’ya gelmesine kadar uzanır. Araplar, dağlardan toplanan karı meyve şuruplarıyla tatlandırarak serinletici içecekler hazırlıyordu. O dönemlerde Etna Dağı’nın zirvesinden getirilen kar, özel kuyularda saklanır ve yaz boyunca kullanılırdı.
Zamanla bu gelenek gelişti. Kar yerine su, şeker ve doğal meyve suları kullanılmaya başladı. Böylece bugünkü granita ortaya çıktı. Dondurmadan farklı olarak daha kristalimsi, hafif ve ferahlatıcı bir yapıya sahiptir. Limon, badem, çilek, kahve ve dut en sevilen çeşitler arasındadır.
Peki brioche nereden geliyor? Sicilya’da granita tek başına düşünülmez. Yanında mutlaka brioche col tuppo adı verilen özel bir çörek sunulur. Üst kısmındaki küçük topuz nedeniyle bu adı alır. Sicilyalılar bu brioche’u ikiye böler, granita’yı içine doldurur ya da lokmalar koparıp granita’ya batırarak yerler.
Ben çocukken yaz tatillerinde Sicilya’ya yaptığım yolculukları hâlâ çok net hatırlıyorum. Sabah güneş henüz yükselirken bir pasticceria’ya girer, limonlu granita’nın ilk kaşığını aldığım anda bütün sıcaklığı unuturdum. Bana göre bu sadece bir tatlı değil; çocukluğun, denizin ve Akdeniz yazlarının tadıdır.
Limonlu olanı bir başka
Granita con brioche’nin en güzel yanı sadeliğidir. Birkaç temel malzemeyle hazırlanır ama doğru yapıldığında unutulmaz bir lezzete dönüşür. Özellikle limonlu olanı, Sicilya’nın güneşini ve narenciye bahçelerinin kokusunu taşır.
Bugün Sicilya’da Catania, Messina ve Taormina gibi şehirlerde sabah erken saatlerde pastaneler dolar. İnsanlar işe gitmeden önce granita’larını yer, gazetelerini okur ve güne serin bir başlangıç yapar.
İtalyan mutfağı tek bir mutfak değil, adeta 20 farklı bölgenin ayrı ayrı yazdığı büyük bir gastronomi kitabıdır. Yaz ayları geldiğinde İtalya’da mutfak tamamen değişir. Mayıs ayından başlayarak restoranların menüleri daha hafif, daha renkli ve daha ferah hale gelir. Kışın yoğun sosları ve uzun pişen yemekleri, yerini güneşin olgunlaştırdığı sebzelere, taze otlara ve deniz ürünlerine bırakır. Bir İtalyan şef için yaz menüsü hazırlamak, tarif düşünmekten çok, pazarda o gün en iyi görünen ürünleri seçmek anlamına gelir.
Mayıs ayında ilkbaharın son ve yazın ilk ürünleri tezgâhlarda yerini alır. Kuşkonmaz, taze bezelye, bakla, enginar ve kabak çiçeği bu dönemin yıldızlarıdır. Özellikle Lazio ve Toskana bölgelerinde restoranlar bu sebzelerle çok sade ama zarif tabaklar hazırlar. Zeytinyağı, birkaç taze ot ve iyi bir peynir çoğu zaman yeterlidir.
Haziran ayında yazın gerçek karakteri ortaya çıkmaya başlar. Domatesler tatlanır, fesleğen yoğun bir aroma kazanır, kabak ve patlıcan bolluğu başlar. Liguria’da fesleğen en güzel dönemine girer ve pesto yapımında kullanılır. Campania’da San Marzano domatesleri ve bufalo mozzarella sofraların vazgeçilmezi olur. Güneyde menüler artık daha canlı, daha parlak ve Akdeniz ruhunu yansıtan tabaklarla doludur.
Temmuz ayında İtalya’nın pazarlarında adeta bir renk patlaması yaşanır. Kırmızı domatesler, mor patlıcanlar, sarı kabak çiçekleri, yeşil fesleğen ve parlak limonlar her yerde görülür. Bu dönemde özellikle Puglia ve Sicilya mutfakları en güçlü dönemini yaşar. Patlıcan, kabak, biber, kapari, badem ve taze deniz ürünleri yaz menülerinin temelini oluşturur. Tabaklar hafif ama aromatik, sade ama karakterlidir.
Ağustos ayında İtalya’nın birçok şehrinde hayat biraz yavaşlar. İnsanlar sahil kasabalarına gider, restoranlar daha rahat bir atmosfere bürünür. Menülerde günlük avlanan balıklar, ahtapot, karides, midye ve taze otlarla hazırlanan tabaklar öne çıkar. Sardunya ve Sicilya bu dönemde deniz ürünleri açısından en zengin bölgeler arasındadır. Limon, portakal ve yerel zeytinyağları yemeklere ferah bir denge kazandırır.
Kuzey İtalya’da yaz menüleri daha zarif ve dengelidir. Lombardiya ve Piyemonte bölgelerinde taze sebzeler, otlar ve kaliteli peynirler ön plana çıkar. Orta İtalya’da sadelik ve ürün kalitesi her zaman ön plandadır. Güney İtalya’daysa güneşin gücü mutfağa doğrudan yansır; tatlar daha belirgin, renkler daha canlıdır.
Günlük balıklar, taze otlar
İtalyan mutfağında yaz menüsü oluşturmanın temel kuralı çok basittir: Mevsimin en iyi ürününü mümkün olduğunca az müdahaleyle sunmak. Eğer domates mükemmelse onu saklamaya gerek yoktur. Eğer fesleğen tazeyse birkaç yaprak bütün tabağın karakterini değiştirebilir.
Bir mutfak... Ama dört duvar arasında değil; sokakta, meydanda, festivalde, hayatın tam ortasında.
Aslında bu hikâye yeni değil. 19’uncu yüzyılın sonlarında Amerika’da
‘chuckwagon’ adı verilen gezici mutfaklar vardı. Kovboylar için yemek taşıyan bu arabalar, bugünkü ‘food truck’ (yemek kamyonu) kültürünün ilk adımlarıydı. Şehirleşme arttıkça, özellikle 20’nci yüzyılda büyük şehirlerde çalışanlara hızlı yemek sunan mobil mutfaklara dönüştü. Ama asıl patlama 2008 ekonomik krizinden sonra oldu. Restoran açmak zorlaşınca, birçok şef sokağa indi. Daha özgür, daha yaratıcı, daha ulaşılabilir bir gastronomi doğdu.
Ve bugün... Los Angeles’tan Milano’ya, Londra’dan Bangkok’a kadar food truck’lar bir trend değil, bir kültür haline geldi. Peki, neden bu kadar seviliyor? Çünkü food truck bir deneyimdir. Bir tabak yemek değil, bir an yaratır. Sıraya girersin, kokuyu hissedersin, mutfağı gözünün önünde izlersin. Şefle konuşursun. O yemek sana özelmiş gibi gelir.
Ve en önemlisi, özgürdür. Menüler cesurdur. Kurallar yoktur. Bir gün Kore taco’su, ertesi gün İtalyan smash burger...
Türkiye’deyse bu kültür hâlâ yolun başında. Evet, son yıllarda festivallerde ve bazı sahil bölgelerinde food truck’ları görmeye başladık. Ama potansiyel çok daha büyük.
Düşünsenize... İstanbul’un bir köşesinde, odun ateşinde pişen sıcacık bir pide ya da incecik açılmış lahmacun yapan bir kamyon. Sokaktan geçerken o koku seni durduruyor... Siparişini veriyorsun, gözünün önünde hazırlanıyor.
İzmir sahilinde günbatımında taze deniz ürünleriyle hazırlanmış bir balık ekmek... Ama klasik değil, biraz daha modern, biraz daha yaratıcı. Belki narenciye dokunuşları, belki hafif bir sos... Bu sadece yemek değil, şehirle kurulan yeni bir ilişki.
Smash burger... İlk bakışta sıradan bir hamburger gibi görünür. Ama mutfağın içinde olanlar bilir: Bazen en büyük farkı yaratan şey, en küçük dokunuştur. Smash burger’ın hikâyesi de tam olarak burada başlar. Sıcak bir döküm tavaya bırakılan kıymanın, spatulayla bastırılarak inceltilmesiyle... Bu teknik sadece görsel bir tercih değil, aynı zamanda lezzetin temelini değiştiren bir yöntemdir. Et yüksek ısıyla temas ettiğinde yüzeyinde karamelize bir kabuk oluşur. Mutfakta buna ‘maillard reaksiyonu’ deriz. İşte o an, etin içindeki tüm aromalar dışarı çıkar. Dışı hafif çıtır, içi sulu kalan bir köfte... Smash burger’ın karakteri işte tam olarak budur.
Klasik hamburgerlerde kalın köfteler tercih edilir. Bu köfteler daha yavaş pişer ve içi daha sulu kalır. Ama smash burger bundan farklıdır. İncedir, hızlıdır ve doğrudandır. Fazlalığı da kaldırmaz. Çünkü bu tarzda hataya yer yoktur. Etiniz kaliteli değilse, ısınız doğru ayarlanmamışsa ve zamanlamanız yanlışsa sonuç hemen kendini belli eder.
Hızlı servis noktalarındaydı
Amerika’da 1920’li yıllarda ortaya çıkan bu teknik uzun yıllar boyunca bir sokak lezzeti olarak kaldı. Küçük diner’larda (lokanta)veya hızlı servis noktalarında karşımıza çıktı. Ama bugün dünyanın en iyi restoranlarında bile smash burger’a rastlayabiliyoruz. Çünkü modern mutfak artık şunu çok iyi biliyor: İyi yemek her zaman karmaşık olmak zorunda değildir.
Benim için smash burger biraz da dürüstlük demek. İçine saklanacak soslar veya süslü teknikler yok. İyi bir et, doğru pişirme ve dengeli bir ekmek... Yanına belki erimiş bir dilim peynir ve birkaç turşu konabilir. Ama o ilk ısırıkta aldığınız lezzet size her şeyi anlatır. Bu yüzden smash burger şefin saklanamadığı bir yemektir. İyiyseniz ortaya çıkar, değilseniz zaten hemen anlaşılır.
Ama aslında düşündüğünüzde çok tanıdık bir yaklaşım. Çünkü İtalyan mutfağının özü de aynıdır: Az malzeme, doğru teknik ve maksimum lezzet. Belki bu yüzden Amerika’nın smash burger’ı bana hiçbir zaman yabancı gelmedi. Aksine mutfağın en sade ama en güçlü anlatımlarından biri gibi hissettirdi.
Bugün geldiğimiz noktada bu lezzeti kendi mutfağımızda da yorumlamaya başladık. Kendi dokunuşlarımızı kattık. Çünkü bir yemeği olduğu gibi kopyalamak değil, onu anlamak ve yeniden anlatmak önemlidir.
Bu lezzeti günün ortasında kısa bir mola verip iyi bir şey yemek isteyenler için hızlı ama karakterli bir seçenek olarak görüyoruz. Şimdi merakla misafirlerimizin yorumlarını bekliyoruz. Çünkü bir yemeğin gerçek hikâyesi, onu paylaşmaya başladığınız anda yazılır.
Floransa’da akşam saatleri... Arno Nehri’nin üzerinde günbatımı yavaşça erirken şehirdeki eski taş duvarlar bir hikâyeyi fısıldar. Bu hikâye, sadece bir yemeğin değil; bir kültürün, bir geleneğin ve bir kimliğin hikâyesidir: Bistecca alla Fiorentina.
Bu eşsiz et yemeğinin kökeni, sandığımızdan çok daha eskiye, Rönesans dönemi Floransa’sına kadar uzanır. Ancak hikâye sadece mutfakta değil, meydanlarda başlar. 1500’lü yıllarda, özellikle San Lorenzo Festivali sırasında, Medici ailesi halk için büyük şölenler düzenlerdi. Bu şölenlerde, devasa dana etleri odun ateşinde pişirilir ve halka dağıtılırdı.
Rivayete göre, bu etleri tadan İngiliz gezginler ‘beef steak’ diye coşkuyla bağırınca, Floransalılar bu kelimeyi kendi aksanlarıyla ‘bistecca’ olarak benimsemişlerdir.
Ama bistecca alla Fiorentina sadece bir isimden ibaret değildir. Bu yemek, Toskana’nın kalbinde yetişen özel bir sığır ırkına dayanır: Chianina. Antik Roma’dan bu yana bilinen bu beyaz sığırlar hem güçlü yapıları hem de lezzetli etleriyle ünlüdür. Fiorentina’nın karakteristik kalınlığı -genellikle 3-5 santimetre- ve kemikli yapısı, onu sıradan bir biftekten ayırır. Bu bir pişirme değil, adeta bir ritüeldir.
Gerçek bir Fiorentina sadece odun ateşinde, tercihen meşe kömürü üzerinde pişirilir. Tuz en son dokunuştur. Ne marine edilir ne de fazla baharat kullanılır. Çünkü bu yemekte amaç, etin kendisini saklamak değil, tam tersine onun doğallığını ortaya çıkarmaktır. Dışı mühürlenmiş, içi neredeyse çiğ kalacak kadar az pişmiş... İtalyanların dediği gibi: “Al sangue”.
Az malzemeyle...
Bu sadelik aslında Toskana mutfağının özüdür. Fakir ama gururlu bir mutfak. Az malzemeyle en yüksek lezzeti yakalama sanatı. Bistecca alla Fiorentina bu felsefenin en güçlü temsilcilerinden biridir.
Bugün Floransa’da bir trattoria’ya oturduğunuzda, önünüze gelen Fiorentina sadece bir tabak yemek değildir. O yüzyıllar öncesinden gelen bir hikâyedir. Medici sofralarından modern restoranlara uzanan bir köprü... Ateşin, etin ve zamanın birleşimi.
İtalyanca “Beni yukarı çek” anlamına gelen tiramisu, adını verdiği gibi insanın ruhunu yükselten, hafifliği ve dengesiyle hafızalarda iz bırakan bir lezzettir. Kahvenin derin aroması, mascarpone peynirinin kremamsı dokusu ve kakaoyla tamamlanan katmanlarıyla tiramisu, dünya çapında en sevilen tatlılardan biri haline gelmiştir.
Tiramisu’nun kökeni İtalya’nın Veneto bölgesine dayanır. 1960’lı yıllarda ortaya çıktığı düşünülen bu tatlı, kısa sürede İtalya sınırlarını aşarak global bir ikon haline gelmiştir. Ancak tiramisu sadece bir tarif değildir; aynı zamanda bir yaşam tarzını temsil eder. İtalyanlar için yemek sadece beslenmek değil, paylaşmak, anı biriktirmek ve duyguları ifade etmektir. Tiramisu da bu kültürün en tatlı anlatımlarından biridir.
Bu özel gün geleneksel tiramisunun farklı yorumlarla yeniden keşfedildiği bir fırsat sunar. Orijinal tarifte espresso, savoiardi (kedidili) bisküvi, mascarpone ve kakao yer alırken günümüzde şefler bu klasik lezzeti modern dokunuşlarla yeniden yorumlamaktadır. İşte tam bu noktada yaratıcılık devreye girer ve tiramisu bambaşka bir deneyime dönüşür.
Filo d’Olio olarak biz de bu özel günü sıradan bir kutlamanın ötesine taşıyoruz. İtalya’nın farklı şehirlerinden ilham alan mutfağımızda tiramisunun ruhuna sadık kalarak iki özel tarif geliştirdik. Bu tarifler klasik tiramisunun karakterini korurken aynı zamanda yeni tatlarla zenginleştirilmiş özgün yorumlar sunuyor.
İlk olarak limoncello aromalı tiramisu, ferahlatıcı ve hafif yapısıyla öne çıkıyor. İtalya’nın güney kıyılarından ilham alan bu versiyon, limon kabuğunun canlı notaları ve limoncello’nun aromatik dokunuşuyla klasik tiramisuya yaz esintisi katıyor. Kahvenin yoğunluğunu daha hafif bir profile taşıyan bu yorum, özellikle taze ve zarif tatlar arayanlar için ideal.
Pembe ve meyvemsi
Diğer özel tarifimizse ruby çikolatalı tiramisu. Son yılların en dikkat çekici çikolata türlerinden biri olan ruby çikolata, doğal pembe rengi ve hafif meyvemsi aromasıyla tiramisuya modern bir karakter kazandırıyor. Bu versiyon, tatlıya hem görsel hem de aromatik anlamda farklı bir boyut ekliyor. Klasik kakao dokusunun yerine geçen ruby çikolata, tiramisunun alışılmış dengesini yenilikçi bir şekilde yeniden yorumluyor.
Filo D’olio’nun tüm şubelerinde Dünya Tiramisu Günü’ne özel olarak hazırladığımız bu iki tarif, misafirlerimize sadece bir tatlı değil, aynı zamanda bir deneyim sunmayı hedefliyor. Her bir kaşıkta İtalya’nın sıcaklığını, yaratıcılığını ve tutkusunu hissetmek mümkün.
Ramazan pidesi Türk mutfağının en özel geleneklerinden biridir. İtalya’da da ekmek kültürü çok güçlüdür; her bölgenin kendine ait ekmeği vardır. Ancak Türkiye’de ramazan ayında pidenin etrafında oluşan o küçük ritüel gerçekten çok etkileyici. Fırın önlerinde oluşan kuyruklar, insanların iftara yetişmek için heyecanla pide beklemesi ve fırından çıkan pidenin sıcaklığını ellerinde hissederek eve götürmeleri bana her zaman çok güzel bir topluluk duygusunu hatırlatıyor.
Ramazan pidesinin en önemli özelliği, hamurunun yumuşaklığı ve üzerindeki o karakteristik desenlerdir. Usta fırıncılar hamuru hazırladıktan sonra yüzeyine parmak uçlarıyla bir ağ deseni verir. Üzerine serpiştirilen susam ve çörekotuysa pidenin hem aromasını hem de görünümünü tamamlar. Fırından çıktığında dışı hafif çıtır, içiyse pamuk gibi yumuşak olur.
Bir şef olarak beni en çok etkileyen şeylerden biri de ramazan pidesinin sofradaki rolüdür. Pide genellikle iftarın ilk dakikalarında sofranın merkezine yerleşir. Çorbanın yanında zeytinyağıyla, peynirle ya da sıcak yemeklerle birlikte paylaşılır. Bazen sadece bir parça pideyi koparıp zeytinyağına batırmak bile başlı başına bir lezzet anı yaratır.
İtalyan mutfağında focaccia ya da ciabatta gibi ekmekler sofrada önemli bir yer tutar. Ancak ramazan pidesi yalnızca bir ekmek değil, aynı zamanda belirli bir dönemin ve geleneğin sembolüdür. Yılın sadece belirli bir zamanında yapılması onu daha da özel kılar.
Benim için Türkiye’de ramazan ayının en güzel simgelerinden biri, iftar saatine yakın fırından yeni çıkmış pidenin buharının yükseldiğini görmek. O an, yemek kültürünün aslında sadece lezzetten değil, insanların bir araya gelmesinden ve paylaşmasından oluştuğunu bir kez daha hatırlatıyor. Ramazan pidesinin en büyüleyici özelliklerinden biri şudur: Yılda sadece bir ay vardır. Diğer aylarda fırınlarda satılmaz. Pide eğer yıl boyunca yapılsaydı, anlamının bir kısmını kaybederdi.
Yalnızca ekmek değil
Bu gelenek tesadüf değildir. Kökleri Osmanlı İmparatorluğu dönemine kadar uzanır. O dönemde İstanbul’daki saray ve şehir fırınları ramazan için özel ekmekler hazırlardı. Zamanla bu gelenek tüm ülkeye yayıldı.
Türkiye’ye gelen bir yabancı ramazanı ilk kez yaşadığında en çok bir şeye şaşırır: Zamana gösterilen saygıya...
Ramazan sofraları, şehirlerin hafızasını en güçlü biçimde taşıyan lezzetlerle anlam kazanır. Bu hafta rotamızı Bursa’ya çeviriyoruz ve iftar sofralarına çok yakışan, mütevazı ama karakterli bir lezzeti konuşuyoruz: Cantık pide.
Bursa denince akla ilk olarak İskender kebabı gelse de kentin gerçek yerlileri için cantık apayrı bir yere sahiptir. Kökeni Balkan göçmenlerine dayanan bu pide türünün adının, Ceneviz ve Balkan dillerindeki ‘küçük ekmek’ anlamına gelen kelimelerden türediği düşünülür. Osmanlı döneminde Bursa’ya yerleşen göçmen toplulukların mutfak kültürüyle şekillenen cantık, zamanla kentin simgelerinden biri haline gelmiştir. Yuvarlak formu, ortasının hafif çukur oluşu ve kenarlarının kalınca bırakılması onu klasik pide çeşitlerinden ayırır.
Cantığın en belirgin özelliği, hamurunun ve iç harcının dengesi. Ne çok ince ne de fazla kalın olan hamur, taş fırında piştiğinde dışı hafif çıtır, içi yumuşak kalır. Üzerindeki kıymalı harçsa genellikle dana kıyma, rendelenmiş domates, soğan ve baharatla hazırlanır. Bursa usulünde harç çiğden konur; böylece etin suyu hamurla birlikte pişer ve ortaya son derece aromatik bir sonuç çıkar. Bazı ustalar az miktarda kuyrukyağı ekleyerek lezzeti derinleştirir. Üzerine hafif tereyağı dokunuşuyla iftar vaktinde sofraya yayılan kokuyu unutulmaz kılar.
İftar için ideal
Ramazanda cantık, özellikle iftar için ideal bir seçenek. Gün boyu süren orucun ardından mideyi yormayan ama doyurucu bir alternatif. Yanında köpüklü bir ayran çok yakışır.
Evde cantık yapmak isteyenler için küçük bir öneri: Hamuru yuvarlak açtıktan sonra kenarlarını hafifçe içe doğru kıvırın ve ortasını bastırarak çukurlaştırın. Kıymalı harcı eşit şekilde yayın ama kenarlara taşırmamaya dikkat edin. Yüksek ısıda, mümkünse alt-üst ayarda önceden ısıtılmış fırında pişirin. Çıktıktan sonra kenarlarına çok az tereyağı sürmek hem parlaklık hem aroma katacaktır.