Gen tedavisi mümkün ancak mucize değil!

SMA hastalarının erken teşhisle gen tedavilerinin mümkün olduğuna dikkat çeken Prof. Janbernd Kirschner ve bu hastaların tedavi sürecinde izlendiği Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Soyhan Bağcı, geç kalmış semptomlarla ilgili Türkiye’den tedavi için merkezlerine ulaşan çokça aile olduğunu, kampanyalarla kamuoyunda oluşan “mucize” beklentilerinin de gerçekçi olmadığının altını çizdiler.

Prof. Bağcı, asıl meselenin SMA hastalığının erken taramalarla tanısının konulması ve tedavi edilebilecek çocuklar için gerekli ilacın acilen sağlanması olduğunu ifade ederken, “Ancak cevaplanması gereken çok fazla soru var. Zamanla yarışan çocuklarla ilgili organizasyonu kim sağlayacak? Sosyal medya mı? Yoksa aileler kendi başlarına kampanya düzenlemeye devam mı edecek? Analizleri yapan, kriterleri belirleyen merkez neresi olacak? Konunun özünden uzaklaşmadan acilen SMA hastaları için net bir çözüm üretilmesi gerekiyor” dedi.

Gen tedavisi mümkün ancak mucize değil

Prof. Dr. Soyhan Bağcı

Sinir hücrelerini etkileyen, kalıtsal ve ilerleyici bir kas hastalığı olarak Spinal Müsküler Atrofi (SMA) hastalığı ile ilgili tedavi yöntemleri, sosyal medyada düzenlenen milyon dolarlık kampanyalar tartışılmaya, gündemde yerini almaya devam ediyor. Bursa’dan da çokça irtibata geçilen, SMA hastalarına gen tedavisini uygulayan ekibin başında bulunan Almanya Bonn Rheinische Friedrich-Wilhelms Üniversitesi Çocuk Nöroloji Şefi Prof. Janbernd Kirschner ve Çocuk Yoğun Bakım Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Soyhan Bağcı, Hürriyet Bursa’ya özel açıklamalarda bulundular. Kirschner ve Bağcı, tartışmalara konu olan ilaç tedavilerinin etkinliği, tedavi yöntemleri arasındaki fark, uygulanma kriterleri, kamuoyunda doğru bilinen yanlışlarla ilgili sorularımızı yanıtladı.
Türkiye’den gen tedavisi için Merkezinize başvuran aileler var mı?
Prof. Janbernd Kirschner: Bölümümüze gen tedavisi için kabul yazıları için ulaşanlar oluyor. Her gün aralarında Türkiye, Ukrayna, Rusya, Brezilya’nın da bulunduğu 50’den fazla mail alıyoruz. Ancak gen tedavisinin hastalarda semptomlar başlamadan ya da henüz yeni başlamışken yani çok erken dönemde yapılması ve de bu hastaların ilaç yan etkilerine karşı en az 3-6 ay arasında izlenmesi gerekiyor. Bu nedenle Almanya dışından hasta kabul etmiyoruz. Çünkü gen tedavisinde kalıcı olmasa da karaciğer yetmezliği gelişen hastalarımız da oluyor maalesef. Bu nedenle hastaların yakın izlenmesi gerekiyor. Kliniğimiz şu anda yurt dışındaki vakalar için eğer tedavi sonrası en az 3 ay Almanya’da kalmayacaklarsa bu sorumluluğu üstlenmiyor.

Gen tedavisi mümkün ancak mucize değil

Prof. Janbernd Kirschner

VERİ İÇİN ZAMANA İHTİYAÇ VAR

Tedavide başarı oranı nedir?
Kirschner: Bu konuda henüz yeterli veriye sahip değiliz. Bunun en önemli nedeni, bu tedavinin yeni olması. Avrupa’da 8 ay önce kullanım izni çıktığı için, bizim verilerimiz 8 aylık bir sürece dayanıyor. Hastalarda tedaviyle değişiklikler görüyoruz. Ama gerçek değerlendirmeler için zaman ihtiyacımız var. Bu ilacın etki etmediği şeklinde algılanmasın. Bilimsel değerlendirmeler için sadece hastaları izlemeye devam etmemiz gerekiyor. Amerika’da tedavi uygulanan ve başarılı sonuçlar alındığı belirtilen vakalar var. Ancak bizler o vakaların tedavi öncesi verilerine sahip değiliz. Bu vakalar bilimsel dergilerde yayınlandığında daha net bir değerlendirme yapma şansımız olacaktır.
Türkiye’den yapılan başvuruları değerlendirirseniz, gen tedavisi için uygun kriterleri taşıyorlar mı?
Kirschner: Aileler son bir umutla çocukları için bir tedavi arıyorlar, anlıyorum. Yurt dışında böyle bir tedavi imkânı olduğunu görüyorlar. Ancak kamuoyunda şöyle bir algı var; sanki SMA’lı tüm çocuklar için gen tedavisi uygulandığında bu hastalık sona erecek, solunum cihazından ayrılacaklar, tekrar yürüyebilecekler gibi. Tedaviye en uygun hastalar, hastalığın henüz başlamadığı ya da semptomların henüz yeni başladığı hastalardır. Evet, gen tedavisi önemli bir buluş ancak semptomları belirgin olan çocuklarda hastalığı ve ağır semptomları ortadan kaldırması mümkün görünmüyor. Tabii ki bu hastalarda bazı iyileşmeler görüyoruz. Solunum cihazına bağlı ise bağlı olma süresi azalabiliyor, bu bilimsel olarak pozitif bir gelişme olarak kabul ediliyor. Belki, bu tedavilerle yaşam kalitesi biraz daha artıyor, diyebiliriz. Ancak, uzun vadedeki başarılar ve ağır vakalarla ilgili henüz elimizde yeterli veri yok.

İLAÇ VE GEN TEDAVİSİ FARKI

En sık sorulan sorulardan biri de, ülkemizde uygulanan Sprinza ile gen tedavisinde uygulanan Zolgensma ilacı arasındaki farkına yönelik?
Kirschner: Tedavi konusunda yanlış anlaşılmalardan biri de maalesef bu konu. Sprinza ile gen tedavisi aynı etki mekanizmasına sahip değil. Özellikle ön boynuz motor nöronlarda SMN (Survival motor neuron) denilen ve motor nöron iletilerinde görev alan bir protein bulunmaktadır. Fonksiyonel SMN proteininin ana kaynağı SMN-1 genidir. SMN-2 genini bu SMN1 geninin hatalı versiyonudur. SMN-1 ile 2 arasındaki tek fark da budur. Spinraza SMN2 genindeki hasarı tamir ediyor. Zolgensma SMN1 genini yerine koymak için yapılıyor. İki gen de eksik olan SMN proteinin üretimi için. Ancak Spinraza’nın etki edeceği hastalarla Zolgensma’nın etki edeceği hastalar farklı olabiliyor. Spinraza tedavisi bu SMN2 geninin belli sayının üzerinde olduğu hastalarda uygulanabiliyor. Yine de gen tedavisinden fayda görecek birçok hasta Sprinza tedavisinden de fayda görebiliyorlar. Öncelikle bu hastaların doğru değerlendirilmesi ve hangi tedaviden fayda görebileceklerinin belirlenmesi gerekiyor. Yani, sigortaların ödediği bu tedaviden fayda görecek hastaların öncelikli olarak bu ilaçla tedavi edilmesi gerekiyor. Çünkü birçok ülke henüz gen tedavisinin maliyetini üstlenmiyor.

Gen tedavisi mümkün ancak mucize değil

ACİLEN BİR KARAR VERİLMELİ

Sağlık Bakanı tarafından yürütülen kampanyalarla ilgili yapılan açıklamalar çok tartışıldı. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Prof. Dr. Soyhan Bağcı: Doğruluk kısımları olmakla birlikte katılmadığım noktalar da bulunuyor. Gerçekten son aşamada olan ve gen tedavisinden fayda göremeyecek çocuklar var. Katılmadığım nokta şu; tamam, aileleri koruyalım, boşuna ümit vermeyelim, çocukları yanıt alamayacakları bir tedavi için yurt dışına, ilaç firmalarına göndermeyelim. Ama erken teşhis edilen, tedaviye yanıt verebilecek çocuklar için acilen karara varılması gerekiyor. Bağlantıların kurulması, organizasyonun yapılması gerekiyor. Asıl sorulması gerekenler; Bu organizasyonu kim sağlayacak? Sosyal medya mı? Aileler kendi başlarına kampanya yaparak mı hareket edecekler? Yurt dışından kendileri mi bağlantı kurmaya çalışacaklar? Hiçbiri kolay şeyler değil. Analizleri yapan, kriterleri belirleyen merkez neresi? Tedavi edilebilecek çocuklarla kim ilgilenecek? Sosyal medyada yer alan tüm tepkilerin de sebebi bu sanırım. Tartışmalar esnasında durumun özü de arada kaybolmaya başladı çünkü. Bu tartışma sağlıklı ilerlemiyor.

ZAMANA KARŞI YARIŞILIYOR

Türkiye’de tedavi uygulanmıyor mu, tartışmaların nedeni nedir?
Bağcı: Öncelikli olarak hedefimiz erken teşhisle tanının konması ve tedavisi mümkün olan hastalarda doğru tedavinin ivedilikle başlanılmasının sağlayacak organizasyonu kurmak olmalıdır. Çünkü tanısını bekleyen ve bu sürede ilacını alamayan bebekler var. Bu süreler çok kritik sürelerdir. Zamana karşı yarışılıyor. Ya da bebek doğmadan önce çiftlerin taşıyıcılığına mutlaka bakılmalıdır. Ancak şunu da göz ardı etmeyelim; Sprinza tedavisi Türkiye’de aktif olarak 1000’e yakın hastada kullanılıyor üstelik devlet karşılıyor. Öncelikle mevcut tedaviden yanıt alınıyorsa zaten devam edilmelidir. Zolgensma henüz Türkiye’de onaylanmış bir ilaç değil o nedenle ilacın girişi mümkün değil. Ama bilim kurulu değerlendirmeye alır, kararını verirse belki en yakın zamanda uygulanacaktır. Bu durumda çok kompleks olmayan bu tedavi de Türkiye’de hastanelerde çok rahat uygulanabilir.
Bu zamana kadar karar verilememesinin nedeni nedir sizce?
Bağcı: Elimizde yeteri kadar veri olmaması elbette. Gen tedavisi uygulandı ve gelişmeler olmaya başlandı denilen vakalara dair gerçekten çalışma kriterleri, ilaç tedavisine uygun olup olmadıklarına dair yeteri kadar veriler mevcut değil. Hakemler tarafından değerlendirilip yayınlanmış bilimsel makaleler değiller. Çünkü farklı gruplarda SMA hastaları var. Bir kişide uygulandı ve başarılı oldu açıklamasıyla kesin bir sonuca varmak mümkün değil. Sağlık Bakanlığının bu noktada veriler yetersiz demesi de anlaşılır bir durum. Açıklamaları değerlendirirken gen tedavisinin her hastaya uygulanamayacağını unutmamak gerekiyor.

YAN ETKİLERİ GÖRÜLÜYOR

Kampanyalarda çoğunlukla geçen süre kriterlerini nasıl açıklarsınız?
Bağcı: Gen tedavisinde kampanyalarda “çok az vaktimiz kaldı” benzeri cümleler çok ön plana çıkıyor. Bu kriter aslında ilacın 2 yaşından sonra etkisiz olmasına yönelik bir kriter değil. Çocukların kilo sınırını geçmesiyle ilgili bir durum. Şu anda birçok Avrupa ülkesinde ilacın serbest bırakıldığı kilogram 21 kg diye geçiyor. Bizim klinikte 13,5 kilonun altında uygulanıyor. Nedeni ise ilacın dozunun kilogram başına olması. Çocuğun ağırlığı ne kadar yüksek olursa o kadar yüksek doz uygulanması gerekiyor. Ve maalesef karaciğer yetmezliği gibi yan etki ortaya çıkması yüksek bir ihtimal. Hiçbir doktor böyle bir durumda ilacın uygulanmasını kabul etmez.
Peki Zolgensma neden bu kadar daha pahalı?
Bağcı: Tedavi yöntemlerini karşılaştırdığımızda; Sprinza’nın fiyatı 98 bin Euro ve dört ayda bir uygulanması gerekiyor. Üstelik bir kez uygulanıp etki eden bir ilaç değil. Yılda 3 kez uygulandığını düşündüğümüzde yaklaşık 300 bin Euro eder. Çocukların yaşam kalitesinin düzeldiğini düşündüğümüzde uzun süreli bir tedavi olarak devam etmesi gerekiyor. Üstelik çok kolay da değil, sırttan uygulanan bir işlem. Hastanın yatırılması, bir- iki gün izlenmesi gerekiyor. Bu tedavinin sürekli yapıldığını düşünürsek, 2 milyon euronun üzerine çıkacağımız zaman dilimini de hesaplayabiliriz. Ancak fiyatının yüksekliği özel olarak üretiliyor olmasından kaynaklı. Sonuç olarak ilacın çok uzun araştırma süreci var ve öyle kolay olan bir altyapısı yok. Tedaviye dönüştürdüğünüz zaman ise araştırmanın ve üretim maliyetinin karşılanması gerekiyor. 10 binde bir görülen hastalık için üretilen bir ilaca olacak taleple, ücreti tahmin edilebilir bir durum. Sonuçta covid aşısı da gen aşısı ve sadece 100-150 kişiye uygulanacak olsaydı fiyatı bu kadar uygun olmazdı.

X

Yaşam köyü kurarak ön yargıyı yıkacağız

Dört sosyal girişimci; Hülya Aras, Neslihan Edinçliler, Asiye Asal ve Songül Kaya, özel gereksinimli bireylerin sesini duyurmak ve toplumda oluşan ön yargıları yıkmak için bir araya geldi. Mesleki deneyimleri, tecrübeleri ve yaşanmışlıklarıyla güç birliği yaparak, Türkiye’nin ilk sosyal girişimcilik ve inovasyon modelini uyguladıkları Simbiyoz Sosyal Aktivite Derneği’ni kurdular. Bursa’nın üretim odaklı ilk “Yaşam Köyü” modelini oluşturmak için harekete geçen sosyal girişimciler, engelli bireylerin çalışma ve sağlıklı yaşam hakkını sağlamak adına kurum ve kuruluşlardan destek bekliyor.

Neslihan Edinçliler . Songül Kaya, Hülya Aras, Asiye Asal

Ailelerin en büyük kaygılarının kendilerinden sonra çocuklarının ne olacağı endişesi olduğunun altını çizen girişimciler ile hayallerini, hedeflerini ve toplumsal farkındalık yaratmak için geliştirdikleri sosyal girişimcilik modellerini konuştuk.

Öncelikle bir araya gelmenizi sağlayan hikâyenizle birlikte, sizi tanıyabilir miyiz?
Neslihan Edinçliler: Simbiyoz Sosyal Aktivite Derneği Başkanıyım. Anadolu Üniversitesi Özel Eğitim Bölümü Zihin Engelliler öğretmenliği mezunuyum. 28 yıl Nilüfer İş Okulunda öğretmen ve yönetici olarak çalıştım. Emekliyim. Eğitimlerim ve çalışmalarım esnasında çocukların savunmasızlıkları, korunmasızlıkları, istenmeyen, korkulan çocuklar olmaları beni hep çok etkiledi. Halbuki istedikleri sadece ilgi ve sevgiydi, bunu verdiğimizde de bizden ayrılmamaları beni onlara daha çok bağladı. Kendi çocuğumun olmaması zamanımın çoğunu onlara ayırmamı sağladı.
Hülya Aras: İTÜ mezunu elektrik mühendisi olarak 29 yıl kurumsal hayatın ardından, sosyal girişim alanına gönül verdim. İki çocuk annesiyim. Benim ailemde ya da yakın çevremde özel gereksinimli bir birey yoktu ama ben çocukluğumdan beri gönüllülük çalışmaları yapmayı seven birisiyim. Dolayısıyla okulun ve kafenin varlığını öğrendiğimde arkadaşlarımla buluşacaksam ya da çalıştığım şirket için bir etkinlik düzenleyeceksem, hediye alacaksam burayı tercih edip kendi çapımda küçük destekler vermeye çalışıyordum.
Asiye Asal: Başta sağlıklı doğan, büyüyen, okula giden, 17 yaşına geldikten sonra yaşamsal faaliyetlerini kaybeden ve bakım hastası olan iki güzel meleğe annelik ederken, bir çocuğumu üç yıl önce kaybettim. 11 yıl Niş Cafe’nin işletmecisi olarak çalıştım, pandemi nedeniyle ayrıldım. Yoluna devam etmeye çalışan, yine benzeri kaygılarla hayata tutunmaya çalışan annelerden biriyim.

Yazının Devamını Oku

Dijital dünyada ölçülebilir veriyiz

Sosyal medya platformlarının hayatımıza girmesiyle birlikte elde edilen veriler, dijital reklamcılık sektörüne hız kazandırırken, markaların pazarlama yöntemlerine de yön vermeye devam ediyor. Yaklaşık 10 yıl önce Türkiye’nin ilk influencer marketing ajansını kuran Bahadır Mısır ile pandemi sürecinde popülerleşmeye devam eden sosyal ağların, iş ve özel yaşamımıza yansımalarını konuştuk. Mısır, “Çevrimiçi ya da çevrimdışı dijital dünyada artık her hareketimizde inanılmaz ayak izleri yani veriler bırakıyoruz. Ses, görüntü ve yazı olarak dinleniyor, kategorize ediliyoruz. Veri olarak yansıdığımız bu dünyadan artık çıkış zor!” dedi. Bahadır Mısır, iş dünyasının değişen ticari anlayışlarla birlikte iş yapış şekillerini hızlıca sorgulaması ve çıkarım yapması gerektiğinin de altını çizdi.

Dijital dönüşümle birlikte çağı anlamlandırmaya çalışırken, pandemi süreciyle gündeme gelen ‘kırılım çağı’ sizin için ne ifade ediyor?

Tüm ticari anlayışlar için konuşursak; dünyada ve Türkiye’de çok önemli günlerden geçiyoruz. 80’lerde yaşanan kırılımın bir benzeri 2020’lere geldiğimizde yaşanıyor. Evet, hep birlikte bir kırılım çağından geçiyoruz; sonuçlarını da çok kısa sürede görmeye başlayacağız. Örneğin Koç grubu 35 bin çalışanı için evden çalışmaya geçtiklerini açıkladı. Bu durum aslında kırılımın çatır çatır sesleri, inanılmaz bir şey! En basitinden 35 bin kişinin kahve maliyeti, kullandığı araçlar, öğlen yemekleri gibi inanılmaz bir gider kalemi var ortada ve üzerine bir çizik atılıyor. Verimliliğe baktığımızda; eğer siz uzaktan çalışmayı iyi kontrol edebiliyorsanız, çalışanlar 8 saatte değil iş yerindeki 3-4 saat çalışmanın karşılığında o verime ulaşabiliyorlar. Hem ticari hem özel hayatımızda, bu kırılım çağının neresinde olmalıyız diye aldığımız derslerle bir çıkarım yapmalıyız diye düşünüyorum.

İŞ YAPIŞ ŞEKİLLERİ DEĞİŞTİ

İş dünyasında özellikle dikkate alınması gereken şey nedir?
Pandemi her şeyi hızlandırdı; iş dünyasını da hayatlarımızı da, bu net! Önümüzdeki günler çok farklı şeylere gebe. Çok iyi gözlemlememiz, havayı çok iyi koklamamız gerekiyor. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak sözünü belki yıllardır duyuyoruz ama pandemi ile birlikte gerçekten çok şey değişti. Futbol maçları bile! En önemli 12’inci oyuncusu olan seyircisiz oynanıyor ve bunu da öğrenmeye çalışıyoruz. Sporda bile kırılım yaşanıyorken, iş dünyasında herkesin başını iki elinin arasına alıp iş yapış şekillerini sorgulaması gerekiyor. Bugün birçok küçük esnafın işleri durdu. Kendimizi yenilemekten başka çaremiz yok. Örneğin restoranlar yerini hayalet mutfak yatırımlarına bırakıyorlar. Bizim de danışmanlık verdiğimiz yatırımlar var. Restoranlarda hiçbir şekilde perakende satış olmadan, tabelasını görmeyeceğiniz sadece online siparişlerle, kurye ile ilerleyecek bir süreçten söz ediyoruz. Maalesef eski günleri rahat göremeyeceğiz.

BİREYSELLEŞMEMİZ İSTENİYOR

Bu süreçte yalnızlaştırılıyor muyuz?

Yazının Devamını Oku

Gıda bankası ile israfı önleyeceğiz

Gönüllü Hareketi Derneği geçtiğimiz yıl Gıda Bankacılığı Programı’nı başlatarak, bir sivil toplum kuruluşu inisiyatifi ile Bursa’da ilk Gıda Bankası’nı kurmak için kolları sıvadı. Dernek Başkanı Sertaç Şipka, Türkiye’de her yıl 325 bin ton gıdanın imha edildiğine ve israfın maliyetinin 214 milyar lira olduğuna dikkat çekerek, “Öncelikle çoğunluğu atılacak olan gıda ve temizlik ürünlerini toplayarak, oluşturduğumuz Gıda Bankası Ağı aracılığıyla ihtiyaç sahiplerine dağıtmayı ve israfı önlemeyi hedefliyoruz” dedi.


Şipka, özellikle Covid-19 pandemisi nedeniyle ihtiyaç taleplerinin artmasının çalışmalarını hızlandırdığının altını çizerken, en önemli temel amaçlarının da ihtiyaç sahiplerinin sürekli destek almaktan kurtarılmasına yönelik faaliyetlerde bulunmak olduğunu anlattı. Gıda Bankası’nın sürdürülebilir bir model olması için paydaş iletişimi ve işbirliğinin çok önemli olduğunu söyleyen Başkan Şipka, destek vermek, bağışçı olmak isteyen kurum ve kuruluşlar ile gönüllülere sosyal dayanışma için çağrıda bulundu.

Gıda Bankacılığı deyince öncelikle ne anlamalıyız?
Gıda Bankacılığı; gıda ile birlikte, giysi, temizlik ve hijyen ürünlerini bağış olarak toplayan, ayrıştıran, depolayan ve ihtiyaç sahiplerine dağıtan bir sivil toplum modelidir. Kurumlar ve kişiler gıda, giysi ve temizlik ürünlerini “Gıda Bankası’na verir”, ihtiyacı olanlar da bu ürünleri “gıda bankasından alır”. Gıda bankacılığı bir toplumdaki ya da ülkedeki yoksulluğun çözümü değildir ancak çözümün büyük bir desteğidir.
Bu model ilk olarak nerede, nasıl oluşmuş?
Gıda Bankacılığı kavramının 50 yıllık bir hikâyesi var aslında. ABD’de yaşayan emekli işadamı John Van Hengel, fakirlere yemek dağıtan yerel bir mutfakta gönüllü olarak çalışırken, son tüketim tarihi yaklaştığı veya ambalajı hasarlı olduğu için kullanabilir durumdayken atılan, imha edilen tonlarca ürün olduğunu fark eder. Çalıştığı yere dağıtılan yemek miktarından daha fazla gıda bağışlandığı için de bunları saklayabilecek bir depo kiralar. Çevresindeki marketleri ve üreticileri ikna ederek, bu tür ürünleri deposuna vermelerini sağlar ve ilk gıda bankasını kurar. Bu model yıllar içerisinde tüm dünyada uygulanır hale gelmiştir.

AFETLERDE ÖNEMİ ANLAŞILDI

Gıda Bankası kavramının Türkiye’de yasal mevzuatta yeri nedir?

Yazının Devamını Oku

Saplantılı siber takip tacizin yeni boyutu

Psikolog, eğitimci Prof. Dr. Sefa Bulut, tacizin dijital hayatın getirdiği imkânlarla yeni bir boyut kazandığına ve internetle ilişkili saplantılı takibe (cyber stalking) dönüştüğüne dikkat çekti. Tacizcinin sosyal medyadan kolaylıkla takip ettiği kişinin hayatına, yaptığı işlere, arkadaşlarına ulaştığını anlatan Prof. Dr. Bulut, “Toplumda yaşanan taciz, çocuk istismarı ve mobbing gibi konuların saklanmaması ve bunu yapanların deşifre edilmesi gerekir ki bu gibi durumlara maruz kalmaları azaltabilelim. Böylelikle toplumsal bir farkındalığın gelişmesine katkıda bulunabiliriz” dedi..


Taciz eski bir olgu olmasına rağmen son yıllarda internetin gelişmesi ile birlikte dijital taciz davranışları da gün geçtikçe örnekleri artan sosyal durumlardan biri oldu. Bu alanda çalışmalar yürüten Prof. Dr. Sefa Bulut, söyleşimizde hayranlık, takip, tacizin bazen birbiri içine geçtiğini anlatırken, sadece ünlü kişilerin değil herkesin başına gelebileceği gerçeğinin de altını çizdi. Psikolog Bulut ile saplantılı tacizin aşamalarını, alınacak bireysel önlemler ile mağduru koruyacak hukuksal ve psikolojik tedbirlerin önemini konuştuk.

Hangi davranışlar tacizdir? Günlük hayatta sık yaşanan bir durum mudur?
Taciz, temas olmaksızın rahatsız edici bir davranışta bulunulmasını ifade etmektedir. Evet, farklı araştırmalarda bir ömür süresince tacizle karşılaşma için yüzde 2-50 arasında oranlar bildirilmektedir. Zaman zaman taciz davranışının sınırlarını belirlemek de zordur. Örneğin sürekli şekilde isimsiz çiçek göndermek, herhangi bir davranışta bulunmaksızın bir kişiyi işe giderken uzaktan izlemek, dürbünle kişinin evini gözlemek gibi. Burada önemli olan nokta mağdur veya kurbanın bu davranışı istememesidir. Yani ortada asimetrik bir ilgi söz konudur. Mağdur olaya taraf olmak istemediği halde sürüklenmekte hatta olaydan ruhsal bazen de fiziksel olarak etkilenmektedir.

Taciz gibi, yaşadığımız olumsuz olayları deşifre etmeli miyiz?
Evet, cesur olmalıyız ve çekinmeden yaşadıklarımızı anlatmalıyız. Böylelikle hem kendimize hem de başkalarına yardım etmiş oluruz. Yaşadığımız olaylara karşı tutumumuz bir daha aynı sorunla karşı karşıya gelip gelmeyeceğimizi belirleyen faktörlerden biridir. O nedenle toplumda yaşanan taciz, çocuk istismarı ve mobbing gibi konuların saklanmaması ve bunu yapanların deşifre edilmesi gerekir ki bu gibi durumlara maruz kalmaları azaltabilelim. Böylelikle toplumsal bir farkındalığın gelişmesine katkıda bulunabiliriz ve benzer durumlardaki mağdurların yalnız olmadıklarını hissettirebiliriz.

ÇOĞUNLUKLA TACİZCİ TANIDIK!

Taciz davranışında etken faktörler nelerdir?

Yazının Devamını Oku

Şiddetsiz yarınlar için “Bin turna” katlıyor

Kâğıt sanatçısı Gürat Öztürk, turna katlayarak başladığı origami sanatında Türkiye’deki ilk kişisel sergiyi açarak hobisini profesyonelliğe taşımayı başardı. Katladığı her kâğıda sınırsız hayaller sığdıran sanatçı, dilek ağacının dallarına “bin turna” asarak başlattığı sosyal sorumluluk projeleriyle de farkındalık yaratıyor.

 


Rengârenk tasarımlarıyla kâğıtlara ruh katan Gürat Öztürk ile katlama sanatı aşkından origaminin felsefesine uzanan röportajımızda, turnanın bu sanat dalında temsil ettiği değerleri de konuştuk. Öztürk, kadına yönelik şiddete dikkat çektiği son projesini anlatırken, “25 Kasım 2020 tarihinde başlattığım ‘Umudunu Katla’ projem, 8 Mart 2021 Dünya Kadınlar Günü’ne kadar devam edecek. Bu süreçte barışı ve umudu temsil eden 1000 adet turnayı katlayıp şiddetin son bulmasını dileyeceğim,” dedi.

Origami sanatı ile ilk televizyonda tanışan kuşaktansınız. Hobi olarak başladığınız origami profesyonel bir işe nasıl dönüştü?
Televizyonda tanışan ve yapamadığım için üzülen kuşaktanım evet (gülerek). Uludağ Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstriyel İlişkiler mezunuyum. Mezuniyetimin ardından, öğrencilik yıllarında da yaptığım radyo programcılığı ve TV sunuculuğu mesleğime devam ettim. 10 yıl yurt dışında yaşadıktan sonra İstanbul’a döndüm. Yurt dışında yaşadığım yıllarda resim dersleri de aldım. Çeşitli sanat dalları ile uğraştım, ilgimi çeken her şeyi deneyimledim ancak origami son durağım oldu. Hayatın her alanında olduğu gibi karar vermek çok önemli. Bugüne kadar yaptığım her şeyin aslında beni origamiye hazırladığını gördüm ve kararımı verdim. Kâğıttan yaptığım figürlerle tasarım yapmaya başladım. Tasarımlarımın ilgi görmesi ve talebin artması mevcut işimi bırakıp son 7 yıldır sadece kağıtlarla haşır neşir olmama sebep oldu.
Origami ile aranızdaki bağın ya da tutkunun güçlenmesindeki en büyük etken nedir?
En büyük etken her bir projenin benim üzerimdeki etkisi. Üzerinde hiç çalışmadığım bir figürle yaptığım tasarımın bittiğinde nasıl görüneceğini çok merak ediyorum ve büyük bir tutku ile çalışıyorum. Hep söylerim, “bana kâğıtlarımı verin gerisi sizin olsun” diye. Ben kâğıtlara, bir müzisyenin enstrümanına, bir çiftçinin toprağına, bir terzinin iğnesine bağlı olduğu gibi bağlıyım. Kâğıtların ellerimde pervasızca dans ettiğini hissediyorum. Origami artık hayatımın vazgeçilmez bir parçası oldu.

TURNALARDAN BALKABAĞINA

Yazının Devamını Oku

İhtiyaç mı lüks mü?

Tüm üzüntülerini kalbimizde derinden hissettiğimiz 2020 yılını geride bırakırken; yılın ilk başlarını düşündüğümde kentin dört bir yanında düzenlenen etkinlikler, söyleşiler, organizasyonlarla birlikte, tercih yapmak zorunda kaldığım söyleşilerin tatlı yorgunluklarının olduğu günlere geri dönüyorum.

2021’e henüz girdiğimiz bugünlerde ise umudumu ve inancımı hep korumakla birlikte sosyalleşememekten çok turizmden sanata, spordan edebiyata tüm alanlarda yeniden ayağa kalkmak için her zamankinden daha büyük bir çabanın gerektiğini görmenin üzüntüsünü yaşıyorum.

EVRENE ‘DUR’ MESAJI

İlk günlerde çokça, “Evet, buna ihtiyacımız vardı. Şu yoğun koşturmanın bir an önce durmasını dilemiştim,” sözlerini yakın çevremden de çok duyduğumu itiraf etmeliyim. Evrene hep birlikte “dur” mesajını uzun süredir gönderdiğimizi düşünmeden edemedim.
O zaman soru şuydu; yaşamı doldurmadan tüketirken, bu isteğimiz ihtiyaç mıydı lüks mü?
Yılın sonunda artık “yeter” sesleri çoğalmaya başlayınca aslında elimizdekilerin kıymetini kaybetme korkusu hissetmeden anlamadığımızı; yaşamın da bize cevabını unutamayacağımız bir “ders” ile verdiğine inancım arttı.

Bu süreçte, olabildiğince yüz yüze sohbetlerden kaçınarak ama hayatın içinden röportajlar yapmaya devam ettim. Aynı zamanda yaşanan zorunlu değişimin, bireysel ve toplumsal yaşama olası etkilerini, uyum sürecini sık sık ele almaya çalıştım. Alanında uzman her konuğumuz köklü değişikliklerin kaçınılmaz bir gerçeklik olduğunu sık sık vurguladılar. Yeteri derecede hazır olmadığımızı da…

Evet, zor günlerden geçiyoruz. Gelecek; değişimle, dönüşümle geliyor derken bir pandemi ile tarihi günlere tanıklık edeceğimizi düşünmüş müydük bilmiyorum. Ama artık zamanda ciddi bir kırılma yaşadığımızı biliyoruz!

Alınan tedbirler eşliğinde hayata zorunlu bir mücadele ile tutunurken, geleceği kendi ellerimizle inşa ettiğimizi de!

Yazının Devamını Oku

Şehrin yaralarını doğa ile sardım

Emrah Koçer, sosyal medyada bilinen adıyla “Doğadaki Yabancı”. Genetik hastalığının ilacının stresten uzak durmak olduğunu öğrenince, çok sevdiği mesleği ve doğa arasında tercih yapmak istemedi. Şehir hayatına nokta değil virgül koyarak, her fırsatta doğaya koşup daha çok deneyimleyerek kendisini tedavi etmeyi başardı. Edindiği bilgi ve deneyimlerini “doğaya çıkmaya vaktim yok” diyenlere örnek olma çabasıyla paylaşmaya devam eden Koçer, 2020 yılında halk oylaması ile ‘Yılın Doğa Gezgini’ ödülünün de sahibi oldu.


Şehir ve doğa hayatını bir arada yürütmenin gerekliliğini savunan Emrah Koçer ile yeni yıl ile birlikte doğanın kıymetini daha çok bileceğimiz günler dileğiyle bir söyleşi gerçekleştirdik. Koçer, kamp hayatının yaşamına etkilerinden kızı için yaptığı Uludağ tırmanışına uzanan ilham veren hikâyesini anlatırken, yeni başlayanları da “Doğada bir misafir olduğunuzu asla unutmayın. Teknik kamplara ise bilgi ve deneyim sahibi kişilerle katılın” diye uyarmayı ihmal etmedi.

Sizi doğa ve kamp hayatı ile buluşturan şey stresin de etkin olduğu hastalığınız olmuş. Bu sürecin sizdeki etkilerini dinleyebilir miyiz?
Yaklaşık 7 yıl önce Behçet’e bağlı Üveit denilen bir genetik rahatsızlığım olduğunu öğrendim. Belki de yaşanabilecek en ağır şartlarını atlattım ve halen bir tedavisi yok. Ağır ilaçlarla hastalığın seyrini kontrol altına alabiliyoruz sadece. Bu hastalığın gün yüzüne çıkmasını tetikleyen en önemli faktör ise yoğun stres... Dedelerimden bana arsa değil de nadir görülen bu hastalık kaldığı için şanssız olabilirim. Doktorum, ‘’stresten uzak kalmalısın’’ dediğinde ise benim kurtarıcım; doğada geçirdiğim hafta sonlarım oldu. Şansızlığımı fırsata çevirip, 48 saati tam anlamıyla kullanarak kamp hayatıyla daha da yakınlaştım. En doğal tedavi bu olsa gerek ki uzun zamandır hastalıkla ilgili bir şikâyetim olmadı. Doğada vakit geçirmenin şehir hayatının açtığı yaralara yara bandı yapıştırmak olduğuna inanıyorum.

Amacınızı, “şehir yaşamına virgül koymak” şeklinde açıklıyorsunuz. Nokta değil de virgülü seçerek hangi mesajı veriyorsunuz?Kurumsal bir şirkette 10 yıldır beyaz yakalı olarak çalışıyorum. Turizm sektöründe olduğum için mesleğimi de severek yapıyorum. Doktorum tavsiyelerde bulunurken, “gerekirse işini bırak, köye yerleş” bile demişti. Yıllarca bilgi birikimi yaptığınız işim ile oldukça sevdiğim kamp ve doğa hayatını ile mesleğim arasında bir seçim yapmak fikrine karşıyım. Eğitimini ve yaptığı işi bırakıp gezgin olan, doğaya koşan insanları elbette takdir ediyorum ama bana göre bu doğru değil. İkisini bir arada yaşamak mümkün; nokta yerine virgül koyarak, ‘arta kalan zamanda’.

Ertuğrul Özkök’ün derlediği aryaları yayınladığı, aynı isimli çalışmasında bu zamanı şöyle dile getirmişti; ‘Arta kalan zaman nedir, derseniz; hepimize başkalarından, işimizden, nefret ettiklerimizden, ilgisiz kaldıklarımızdan hatta en büyük aşkla sevdiklerimizden dahi geriye kalan zamanı anlatır.’
İşte benim “şehir yaşamına virgül koymak” mottom da arta kalan zamanımı nasıl değerlendirdiğimi gösteriyor; mesleğime, aileme ve sevdiklerime ayırdığım zamandan çalmadan, eğitimimi ve kariyerimi bir köşeye atmadan başarabilmeyi. Elbette bu seçim daha zor ve daha büyük fedakarlıklar istiyor. Fakat bu şekilde kazanılan her tecrübenin anısı daha kıymetli olmaz mı?

YABANCILIĞIMI EĞİTİMLE ATIYORUM

Yazının Devamını Oku

350 yıllık kültürün mirasını geleceğe doğru aktarmalıyız

Koleksiyoner Esat Uluumay tarafından 60 yılda oluşturulan Osmanlı Halk Kıyafet ve Takıları Koleksiyonu, konusunda ilk ve dünyadaki en kapsamlı ihtisas koleksiyonlarından olma özelliği taşıyor. Usta koleksiyonerin vefatından sonra mirasını devralan kızı Feyza Uluumay Gökalp, İmparatorluğun son 350 yılını anlatan kültür emanetinin doğru strateji ve desteklerle ülke ekonomisine katkı sağlayacak önemli bir merkeze dönüşebileceğine dikkat çekiyor.


Uluumay Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Feyza Uluumay Gökalp ile önemli bir koleksiyonerin kızı olarak büyümesinden, aldığı emanetin maneviyatının ağırlığına kadar uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik. En büyük korkusunun tarihi hafızanın kendisinden sonraya aktarılamaması olduğunu anlatan Uluumay Gökalp, “Tüm eserlerin bilimsel metotlarla incelenip, araştırılıp tanıtılması, korunması ve geleceğe aktarılması için kısıtlı imkânlarla çalışıyoruz. Bir gönül adamının yüreğiyle ortaya çıkan koleksiyonumuzun başka ülkelerde olsa, özel ya da kamu kurumlarının desteğini alarak, korunabilen bir kültürel miras olabileceğini görüp, üzülmüyor da değiliz” diye konuşuyor.

EKSİKLERİMİ SANATLA TAMAMLADIM

Babanız Esat Uluumay’ın koleksiyonerliğe ilk adım attığı hikâyesini sizden dinlemek isteriz?
Babamın ilk koleksiyonerlik macerası, oyuncak tahta bir Macar matarası ile başlamış. Bazen birileri dokunur ya hayatınıza, babamın da öyle olmuş işte. Eski Kapalıçarşı Ahi teşkilatına bağlı bir esnaf efendi, küçük Esat’ın annesinden ısrarla istediği oyuncak Macar matarasını babama hediye edivermiş. O yufka yürekli esnaf, sonrasında satacağı mataraları düşünerek mi hediye etti bilinmez ama bugün ulusumuza kalan eşsiz bir kültürel mirasın belki de ilk işaretçisi olmuştur. Rahmet olsun.
Usta bir koleksiyonerin kızı olmayı nasıl anlatırsınız. Sizin hayatınızı nasıl etkiledi bu durum?
Bir koleksiyonerin kızı olarak babamdan sevgi ve ilgiyi pek görmeden büyüsem de, çocukluğum çok renkli geçti diyebilirim. Bursa’da akşam ezanına kadar sokakta oynadığımız günlerden birinde arkadaşlarıma bizim evdeki telaşı anlatıp, o zamanın başbakanı olan rahmetli Turgut Özal’ın eşi Semra Hanım’ın babamı ziyarete geleceğini söylediğimde arkadaşlarım benimle epey eğlenmişlerdi. Ertesi gün Semra Hanım, yazar Selim İleri, Nezihe Araz ve isimlerini hatırlayamadığım hanımefendiler mahalleyi dolduran arabalardan inince yüzlerini görmek paha biçilemezdi (gülerek). Aslında evimize her zaman çok önemli araştırmacılar, profesörler gelip giderdi. Ben de bu sohbetlerden feyz alıp her biri sanat eseri olan eşyalarla büyüyünce; çocukluğumda yaşadığım eksiklikleri sanatla tamamlamaya karar verdim ve Mimar Sinan Üniversitesini bitirip tasarımcı oldum. Uzun yıllar ulusal kanallarda binden fazla programın sahne ve set dekorlarını tasarlayıp uyguladım. Eşimle de televizyonda çalışırken tanışıp evlendik.

DÜNYADAKİ EN KAPSAMLI İHTİSAS KOLEKSİYONU

Yazının Devamını Oku

“Eylül” ile birlikte görünür oldum

Uğur Kanbay, trans bir karakteri canlandırdığı Eylül oyunundaki tek kişilik sahne performansıyla birçok ödül kazanarak dikkatleri üzerine çeken genç bir tiyatro oyuncusu. Sahnelediği oyunlarını da kaleme olan Kanbay, her konuda ötekileştirilen insanlara karşı ayrı bir hassasiyet taşıdığını belirtiyor. Oyunculuğu bir insan bilimi olarak gördüğünü anlatan oyuncu, “Eylül karakteri, hikâyesiyle sanatsal anlamda benim de görünür olmamı sağladı. Bir şekilde yaralı insanların oyunculukta duygularının ve güdülerinin biraz daha güçlü olduğuna inanıyorum. Ben de oynadıkça eksik kalmış duygularımın sahnede tamamlandığını fark ettim,” diyor.



Oyuncu Uğur Kanbay ile geçtiğimiz ay sahne aldığı Ekim Sanat Tiyatrosu’nda bir araya gelerek, oyunculuğundan yönetmenlik deneyimine uzanan ve “Henüz yolun çok başındayım” sözleriyle tevazusunu taşıdığı sanat yolculuğu üzerine samimi bir sohbet gerçekleştirdik.

Çok küçük yaşta oyuncu olmaya karar veriyorsunuz ve en büyük destekçiniz de anneniz oluyor. Hatta sizi yazdırdığı bir ajans seçmesiyle ilgili komik bir anınız da var, dinlemek isteriz?
Tiyatrocu olmaya beşinci sınıfta piyeslerde oynamaya başlayınca karar verdim, ilgimi görünce annem de hep destek oldu. Bahsettiğiniz anıya gelirsek, lisedeyken özel bir kursta eğitim alıyordum; annem de sanırım öyle olması gerektiğini düşündüğü için, beni en iyi ajanslardan birine yazdırmıştı. Okuldan eve geldiğim bir gün, annemin çığlık kıyamet “Oğlum seni filme seçtiler,” diye bağırışlarıyla karşılaştım. Bir heyecan, mutluluk, gurur duyma haliydi bu. Dizinin adını da hiç unutmam OKS Anneleri diye, bir gittik ajansa içerde 500 kişi var. Meğer seçmelere çağırmışlar (gülerek). Elime bir kağıt verip çalışmamı istediler. En sona ben kaldığımda içeri girdim, seçici kurul kağıdı bırakıp başlamamı istedi. Ben ezberlemem gerektiğini bile anlayamamıştım. Yani ilk seçmemde mecburen elimdeki kağıdı okuyarak oynamaya çalışmıştım. Olmadı tabii ki (gülüyor). Ama iyi ki de olmamış yoksa eğitim sürecimi etkilerdi diye düşünüyorum.
Konservatuvara da kolay girmemişsiniz, üçüncü girişinizde kazanmışsınız. Bu vazgeçmeme deneyimi size ne öğretti?
Genellikle bir de bir şeyi kafama koyduysam çalışarak, çabalayarak en olacağı noktaya kadar zorlarım, sonra kadere kısmete bırakırım. Oyunculuktan da hiç vazgeçmedim ve sonunda tiyatroyu sadece bir meslek olarak görmediğimi, gerçekten bir aşk beslediğimi anladım.

OYUNCULUK İNSAN BİLİMİDİR

Yazının Devamını Oku

Gastronomik turizm memleket meselesidir

Araştırmacı yazar ve yönetim danışmanı Engin Koban, diğer turizm türlerine göre hızla büyüyen gastronomik turizmin bir yemek sofrasının ötesinde değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekerek, “Gastronomik turizm bir memleket meselesidir. Tüm paydaşlar geleneksel yerel gıdaların ve üretiminin gastronomik turizmde oynayacağı role odaklanmalıdır. Bu alanda başarı tarım-gıda ilişkisini anlamayı, stratejik olarak hazırlanacak bir planlamayı ve uygulamayı gerektiriyor” diyor.


Yaklaşık 30 yılı aşan profesyonel iş yaşamında Bursa da dahil olmak üzere pazarlama odaklı üst düzey yöneticilik yapan Engin Koban, bilgi ve deneyimlerinden yola çıkarak konu ve kapsam olarak Türkiye’de bir ilk olan “Gastronomik Turizm” kitabını kaleme aldı.
Bursa’nın da sahip olduğu tüm gastronomik zenginliği hala değerlendiremediğine dikkat çeken Koban, bu noktada kültürel kimliği de temsil eden yerel mutfağının yeniden keşfedilmesine ve tanımlanmasına acil ihtiyacı olduğunun altını çizdi.
Koban ile söyleşimizde gastronomik turizmin paydaşları için rehber niteliği taşıyan kitabı çerçevesinde gastronomik turizminin gerçek anlamını ve daha fazla ekonomik değer yaratılabilmesi için yapılması gerekenleri konuştuk.

Bir turizm ürünü olarak gastronomi için öncelikle bilinmesi gerekenler nelerdir?
Farklı alanlar veya disiplinler gibi değerlendirilse de yiyecekler ve kültür, yiyecekler ve toplum, yiyecekler ve pazarlama, son olarak da yiyecekler ve turizm günlük yaşamın ve ekonominin ortak bileşenleridir. Özellikle postmodern turizmde, bir turizm ürünü olarak gastronomi, turizmle birçok farklı nedenle ciddi bir etkileşim içindedir. Bu kapsamda gastronomi ürünü, geleneksel yerel kültürün ve kimliğin belirleyicisi, küresel boyutta etkileşim faktörü, bir lezzet meselesi, turistler için deneyim zenginliği, destinasyonlar için pazarlama ve rekabette farklılaşma faktörü konumundadır. Ülkemizde de gastronomi ve turizm kavramları birlikte son 15 yıldır daha yoğun olarak kullanılıyor.

Karşımızda aynı zamanda hızla büyüyen bir gastronomik turizm endüstrisi var. Bu çatı altında hangi sektörlerden söz ediyoruz?

Yazının Devamını Oku

Dislektik öğrencileri için özel alfabe geliştirdi

Eğitmen Şafak Coştu, sınıfında disleksi tanılı öğrenci sayısının fazla olduğunu fark edince soruna değil çözüme odaklanmaya karar verdi. Öğrencileri için özel bir çalışma yürüterek öğrenmelerinde fark yarattı ve Türkiye’de ilk olan görsel disleksi alfabesini geliştirdi. Eğitimde fırsat eşitliği adına özel gereksinimli çocuklar için farkındalık çalışmalarına ağırlık veren Şafak Coştu, çalışma tekniğini bir eğitim seti eşliğinde tüm çocuklarla buluşturmak için de kolları sıvadı.


Aynı zamanda Posta Gazetesi’nde köşe yazılarıyla aileleri ve eğitimcileri bilgilendirmeye çalışan Şafak Çoştu ile özel gereksinimli çocuklar için doğru yaklaşım ve eğitim yöntemlerinin nasıl olması gerektiğini konuştuk. Coştu röportajımızda, “Eğitim kurumlarında acilen özel birimler oluşturulmalı; çünkü bu çocuklar diğer çocuklarla aynı eğitimi alarak başarısız olduklarında yargılanıyorlar” dedi.

Öncelikle özel gereksinimli çocuklar dendiğinde tam olarak ne anlamalıyız?
Kalıpların ötesinde çocuklar demek istiyorum ben onlara. Bize dayatılan klişelerin çok üstündeler. Genel tanımıyla; hastalık, kaza, sendrom gibi çeşitli nedenlerle gelişim özellikleri açısından akranlarıyla beklenen düzeyde eşitlik sağlayamayan çocuklar diyebiliriz. Otizmli bireyler, zihinsel engelli bireyler, bedensel engelli bireyler ve görme engelli bireyler özel gereksinimli çocuklardır.

DAHA BİLİNÇLİ OLMALIYIZ

Öğretmen olmak için eğitim alırken, özel gereksinimli çocuklarla ilgili de bir dersiniz oluyor mu?
Aslında çoğu dersimizin içinde görüyoruz ama özellikle bazı derslerimizde daha yoğun olarak işleniyor bu konular. Ama henüz bir öğrenciyken sayıların bu kadar fazla olduğundan habersizdim. Öğretmen olunca da verilen derslerde onları anlatmak veya sorunlarını konuşmak yerine daha çok çözüm yollarına odaklanılması gerektiğini fark ettim. “Evet, bu çocuklar otizmli peki nasıl iletişim kurabiliriz, onları nasıl eğitebiliriz?” sorularının üstünde durulmalı. Zihinsel engelliler öğretmenliği bölümünde daha yoğun işleniyor bu dersler. Fakat atladığımız nokta şu ki çocuk tanı alırsa özel eğitim alıyor; çoğu aile tanı aldırmaktan uzak duruyor. O yüzden tüm öğretmenlerin bu konuda daha bilgili olmaları çok önemli.

AYRICALIKLI EĞİTİMLE TOPLUMA KAZANDIRMALIYIZ

Yazının Devamını Oku

Kazan dairesinden dünya sahnesine

Türkiye’den 2020 yılı ‘küresel öğretmen’ ödülünü kazanan Sezer Ortadağ, mazeretlere değil maharetlere odaklanılmasına inanan bir ilkokul öğretmeni. 10 yıl önce gitar çalmak isteyen bir öğrencisinin hayalini gerçekleştirmek için yola çıktı, kurduğu “Minik Notalar” grubu ile tüm sınıfına enstrüman çalmayı öğreterek örnek bir başarı hikâyesine imza attı. İmkansızlıklar onu yıldırmadı aksine eğitimde motivasyon aracı olarak gördü. “Ufuk açmak defter açtırmaktan daha öncelikli meselem oldu” diyen Sezer Öğretmen, bu yıl 110 ülkede 15 bin öğretmen arasından seçilerek kazan dairesinde başlayan hikâyelerini dünya sahnesine taşımayı başardı.


Sezer Ortadağ ile öğretmenler günü vesilesiyle; üçüncü kuşağını yetiştiren ‘Minik Notalar’ın hikâyesini, kitabını yazmaya başladığı eğitim felsefesini ve de çocukların gelişiminde büyük rol oynayan sanatın etkilerini konuştuk.

Öncelikle müziğe olan ilginizin nasıl başladığını öğrenmek isterim?
Kayseri’nin şirin bir ilçesi olan Bünyan’da dünyaya gelmişim. Henüz beş yaşındayken dayımın çocukluğundan kalma eski bir blok flütte birçok parçayı çalabiliyordum. Öğretmenliğin de sadece hayatı idame ettirmek için icra edilen bir meslek olmadığını daha öğrencilik yıllarımda anlamıştım. İlkokuldayken öğretmenimiz bizimle birlikte bahçede oynar ve bağlama çalardı. Bir sıkıntımız olduğunda güvenli bir yardımcı ve sırdaştı bizim için. İlk olarak o zamanlarda öğretmenlik mesleğine hayran olduğumu söyleyebilirim. İlkokul yıllarım ne zaman hatırıma gelse, bahçemizdeki ağaçların altında öğretmenimizin bize söylediği içli türküler gözümün önünden geçer.

BİR HEDİYE HAYATIMI DEĞİŞTİRDİ

Sizde de öğretmenlerinizin büyük etkisi büyük olmuş anlaşılan. Bir enstrümana sahip olmak kolay olmuş muydu?
Çok sıkıntılar yaşadım elbette. Lise çağlarındayken kardeşimle birlikte bağlama öğrenmeye karar verdiğimizde, bir arkadaşımızdan çok eski ve telleri olmayan bir bağlamayı emanet almıştık. Bahçemizdeki odunları yontarak burgusunu yapmış, renkli telefon kablolarından teller takarak kendi kendimize öğrenmeye çalışmıştık. Yetersizdi ama yeni bir bağlama almaya da imkânımız yoktu. Bir gün kardeşim kılıfında bir bağlamayla geldi eve. Rehber öğretmeni durumumuzu öğrenmiş ve çalmayı başaramadığı bağlamasını zorla kardeşime hediye etmişti. O hediyenin benim ve birçok insanın hayatını değiştireceğini o an tahmin bile edemezdim doğrusu. Bazen küçük bir dokunuşun, neticelerinin ne olacağını kestirebilmek çok güçtür.

ÖĞRETMENLİK SINIRSIZ BİR ÖZGÜRLÜK

Yazının Devamını Oku

‘Memeli Horoz’ şiddete başkaldırıdır

Bursalı yazar Bilge Fatma Akbaş, tarih boyunca kızlara verilen öğütlerle erkeklere verilen öğütlerin; birbirini anlamak ve sevmekten çok, itaat ve emretmek üzerine kurulu olduğuna dikkat çekerken, bu ötekileştirme döngüsünün daha çocukken kırılması gerektiğinin altını çiziyor. Kadına şiddete karşı edebiyat yöntemiyle çözümler arama derdinde olduğunu anlatan yazar Akbaş, “Şiddete sadece erkeklerin sorunu değil ‘iyi insan’ olamama sorunu olarak bakmalıyız. Buna ahlaki açıdan da mecburuz. Çünkü insan olmaya çalışmak, erkek olmaya çalışmaktan çok daha kolay,” diyor.

Tüm dünyada kadına yönelik şiddet farklı boyutlarda ve yoğunlukta yaşanmaya devam ederken, tüm toplumu etkileyen şiddete karşı mücadeleler de sürüyor. “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü” yaklaşırken, Bursalı yazar Bilge Fatma Akbaş da ilk romanı ile ihtiyacını duyduğumuz “insanlık adına umut var” düşüncesine edebi anlamda katkı koyuyor. Yazar Akbaş ile yazma serüvenini ve gerçek olaylardan esinlenerek kaleme aldığı “erkek” şiddetine maruz kalmayı red­deden bütün kadınlara adadığı ilk romanı Memeli Horoz A.Ş.'yi konuştuk.

- Romanınıza geçmeden önce sizi tanımak adına, yazar hakkında kısmında söz edilen “içine konuşup dışına sustu” cümlelerini açabilir misiniz?
Beş yıl önce kaybettiğimiz çok sevdiğim Gülten Akın’ın şiirindeki gibi, “Maalesef kimselerin vakti yok durup ince şeyleri düşünmeye”. Dünya bu kadar hızlı biçim değiştirirken dille de oynandı. Aynı dili konuşuyoruz ama birbirimizi anlayamıyoruz. Herkesin her şeyi bildiği bu yerde ben hiçbir şey bilmemeyi, susmayı tercih ediyordum. Öte yandan çocukluğumdan bu yana neredeyse bulduğum her şeyi okuyacak kadar çok okurum. Türk edebiyatına ayrı bir hayranlığım da var, beslendiğim çok yazar da. Bir süre sonra benim için yazmak iletişim kurmanın bir üst modeli oldu. Üstelik her zaman değiştirme ve düzeltme imkânım da bulunuyor. Ama konuşmak öyle mi? Ok gibi fırlıyor ağzımızdan kelimeler ve açtığı yaranın telafisi yok. Herkes yaralı.

ŞİDDET DÜNYANIN YARASI

- Bu susma sürecinden roman yazma serüvenine nasıl geçiş yaptınız?
Kafamda deli sorular vardı. Memeli Horoz A.Ş. uzun zamandır yazmaya çalıştığım bir kurguydu. Romanı yazarken merkeze şiddeti alan ve toplumu öyle aynalayan Otomatik Portakal’dan da etkilendiğimi söylemeliyim. Ben de masamda, çekmecelerde notlar çoğaldıkça endişeye kapılıp yazmamak için tuhaf bahaneler arıyordum kendime. Karakterlerle konuşup onların yaşadığı sorunları anlamaya çalışırken; aslında hepimizin bir şekilde şiddet gördüğünü hissediyordum. Dünyanın derdi bu; insanın yarası. Kabuk bağlasa da altındaki pembe yaranın aslında hep sızladığını düşünüyorum. Kalemimi samuray gibi salladıkça meselelerin üzerine cesaretimi kıran bir şey oluyordu. Çok okuyordum, çok araştırıyordum çok gözlemliyordum ama yazmak için bunların yetmeyeceğini biliyordum. Yazarlık atölyesine başlamam da böyle oldu.

Yazının Devamını Oku

Deprem, kayıp ve yas müfredata girmeli

Klinik Psikolog Ayşegül Sabuncu, deprem ülkesi olduğumuzun bilinciyle fiziksel tedbirler kadar özellikle ilköğretimde kayıp ve yas konulu duygusal eğitimlerin de verilmesinin önemine dikkat çekti. Deprem konusunda yapılan paylaşımlarda yeterli duyarlılığın gösterilmediğini de anlatan Psikolog Sabuncu, “Depremde kurtarılan çocuklar üzerinden yapılan paylaşımlar, şimdiki ya da ileriki yaşantısında onları travmatize edeceği gibi, kişilik haklarını da ihlaldir. Acıları kişiselleştirmekten çok, kurumlar üzerinden yardımlaşmanın ön plana çıkarılması deprem travması yaşayanlara daha iyi gelecektir” dedi.


Fotograflar: Recai Güler

Yakın zamanda yaşadığımız İzmir depremi, ülkece hepimize acıyı, korkuyu, sevinci, umudu barındıran birçok duyguyu da bir arada yaşattı. Depremi bizzat yaşayanlarla birlikte dolaylı şekilde yaşayanlar da deprem bölgesinde hissetti kendini. Kalbimiz deprem bölgesinde birlikte attı. Peki, fiziksel tedbirler sıkça dillendirilirken duygusal olarak deprem ülkesi olduğumuzun bilincinde mi hareket ediyoruz, gereken önlemleri alıyor muyuz? Acıları paylaşalım derken kullandığımız görsellerle durumu daha da trajediye mi çeviriyoruz? Deprem travması nasıl yaralar bırakır, nasıl iyileşir? Depremin bize hatırlattığı birçok sorunun yanıtını deprem travması üzerine çalışmaları bulunan Klinik Psikolog Ayşegül Sabuncu’dan aldık.

Deprem ve benzeri afetler, genel olarak hangi duyguları etkiler?
Öncelikle İzmir depreminde, kaybettiğimiz 115 canımıza rahmet, ailelerine sabır, enkaz altından çıkarılan vatandaşlarımıza şifa diliyorum. Ülkemize de geçmiş olsun. Doğal afetler sonrası, insanlar haberleşme araçları ile bilgiyi aldıkça, yoğun üzüntü, çaresizlik duygusu ile ne yapabilirim şeklinde düşünür. Ve maddi manevi yardım yaptıkça iyi hisseder ve büyüme, güçlenme, dayanıklılık artar. Ama bir kısım insan da, afet bilgisini öğrendikten sonra kendini kapatır. İçine döner. Olmamış gibi yaşama devam etmeye çalışır. Tepki, kişi tarafından dondurulmuştur. ‘Acı tavında dövülür’ diye bir atasözümüz var, tepkinin zamanında verilememesi, kişiyi daha kırılganlaştırır. Yine birçok hastalığa davetiye çıkarır.

YARDIMLAŞMA ÖN PLANA ÇIKMALI

Depremle ilgili haberlerde ve paylaşımlarda acı ve sevinci dile getirirken yeterince duyarlı davranıyor muyuz?

Yazının Devamını Oku

Pandemi en çok yoksulları vurdu

Sosyolog Prof. Dr. Veysel Bozkurt, yoksul mahallelerde virüsün daha hızlı yayılmasının tesadüf olmadığına dikkat çekerken, “Üst tabakaların risk olarak gördüğü şeyler, yoksulların gündelik hayatının bir parçasıdır. Daha fazla toplu taşıma kullanmaları, işlerinin evden çalışmaya uygun olmaması ve hayatın dayattığı zaruretler karşısında yapmak zorunda kaldıkları işler, virüs riskini artırıyor,” dedi. Bozkurt, maske ve mesafe kuralı uyumu konusunda ise en çok gençlerin ve erkeklerin yüksek risk alma eğiliminde olduğunun da altını çizdi.


Kovid-19 salgınının bireylerin yaşam memnuniyeti ve mutluluğu üzerindeki etkisini araştıran Prof. Dr. Veysel Bozkurt, çalışma sonuçlarını ilk kez Hürriyet Bursa’ya açıkladı. 2 bin 500 kişinin katıldığı araştırma ile nisan ayından eylül ayına kadar geçen süre içinde iş ve istihdam imkânlarının daralmasının insanların mutluğunu ve hayattan memnuniyetini gerilettiğini ortaya koyan Prof. Dr. Veysel Bozkurt, söyleşimizde Kovid-19 salgınının bütün dünyanın adeta kimyasını bozduğunu söyledi.

Daralan pazar ve istihdam imkânları açısından baktığımızda bu dönemin kazananları ve kaybedenleri kimler oldu?
Alıştığımız normların dışına çıktık. Bildiğimiz çalışma ve yaşama biçimi değişti. İşleri dijital çalışmaya uygun olan orta ve üst sınıflar, uzaktan/çevrimiçi çalışmaya başladı. Her olağanüstü dönemin kazananları ve kaybedenleri olur. KOVİD-19 pandemisi döneminin kazananları ağırlıklı temizlik malzemeleri üretenler, oyun şirketleri, elektronik ticaretle uğraşanlar, yüksek teknoloji ve ilaç şirketleri oldu. Öte yandan bütün dünya genelinde ekonomiler daralmaya başladı. Özellikle otelcilik/ turizm işiyle uğraşanlar, restoran sahipleri, berberler, taşıma işi yapanlar ve küçük esnaf iş yapmakta zorlanır hale geldi. Doğal olarak daralan pazarlar insanların, istihdam imkânlarını, yaşam memnuniyetlerini ve mutluluklarını derinden etkiledi.
Pandemi Döneminde Yaşam Memnuniyeti ve Mutluluğu araştırmasında kimler yer aldı, hangi yöntem kullanıldı?
29 Ağustos-5 Eylül tarihleri arasında çevrimiçi anket yöntemiyle yapılan araştırmaya 2.515 kişi katıldı. Örneklem toplumun bilişsel kapasitesi görece yüksek kısmını kapsamaktadır. Anketi cevaplayanların yüzde 94’ü üniversite ve üzeri eğitime sahiptir. Dolayısıyla bu araştırma hemen hemen tümü sosyal medya kullanan ağırlıklı olarak yükseköğrenimli orta sınıfların eğilimlerini ortaya koymaktadır. Anketi cevaplayanlarının yaş ortalaması 31,82’dir. Yüzde 51,1’i orta gelir grubundan olduğunu ifade ederken, yüzde 23,3’ü de orta alt, yüzde 18,8’i orta üst gelir grubundan olduğunu belirtmiştir. Çevrimiçi anketler, geneli temsil etme iddiasında olmasa da, ankete katılanlar anketör ve çevre etkisi altında kalmadan anketi doldurdukları için, verilen cevaplar çok daha samimi olmaktadır.
Yaşam memnuniyetinde nisan ayı anketine göre nasıl bir değişim söz konusu?

Yazının Devamını Oku

Meme kanserini düzenli tarama yener

Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Can Başaran, “Meme kanserinde farkındalık için tarama yaptırmayı ihmal edersek, biz hassas davranmazsak; unutmayalım ki kanser ayrım yapmaz, herkese eşit davranır” diyerek muayenenin ve erken tanının önemine dikkat çekti. “Ekim Ayı Meme Kanseri Farkındalık Ayı” sebebiyle bir araya geldiğimiz Op. Dr. Can Başaran, günümüzde hala birçok kadının da korkuları yüzünden hastalığını saklamaya çalıştığını da anlattı.


Meme kanseri, kadın kanserleri arasında en sık görülen ve erken tanı ile birlikte tedavi edilebilir kanser cinsi. Her 8 kadından birinin hayatının belirli bir zamanında meme kanserine yakalanacağı bildiriliyor. Her 100 kadına karşılık 1 erkek de meme kanseri tanısı alıyor. Söyleşimizde Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Can Başaran ile meme kanserinde erken tanının önemi ve tedavi yöntemlerini konuşurken, ayrıca meme kanserini yenmiş iki ‘Amazon Kadını’nın da Hürriyet Bursa okuyucularına özel yazdığı mektuplarına yer verdik. İki güçlü kadın mücadelelerini farklı bir bakış açısıyla farkındalık oluşturmak adına kaleme aldı.

Meme kanserinde erken tanı için neler yapılması gerekiyor?
Erken tanı için fiziki muayene, ultrason ve mamografi kullanıyoruz. Ancak şöyle yanlış bir algı var; mamografi 40’lı yaşlardan itibaren başladığı için insanlar zannediyor ki meme kanseri taramaları 40 yaşında başlıyor. Aslında öyle değil. Biz farkındalık için 20’li yaşlardan itibaren kendi kendine meme muayenelerinin yapılmasını, yılda bir ya da iki yılda bir mutlaka hekim muayenesi ve bununla beraber ultrasonu öneriyoruz. Artık taramaları yaptırmak da çok kolay, KETEM’lere (Kanser Erken Teşhis Tarama ve Eğitim Merkezi) her yerden ulaşabiliyorsunuz. Keşke dememek, gelecek güzel günleri yaşamak için önce farkında olmak ve tarama yaptırmak gerekiyor.

AİLE HİKÂYESİ VARSA

Mamografinin 40 yaşında çekilmesinin özelliği nedir?
Aslında bir röntgen filmi, bütün dünyada altın standart çünkü uygulaması kolay bir yöntem. Kısa zamanda daha çok hastayı tarayabiliyorsunuz. Erken yaşlarda meme, emzirme olmadığından doku olarak daha yoğun. Bu durum erken yaşlarda mamografide bazı kitleleri atlama ihtimalini doğuruyor. O yüzden 40 yaşından sonra öneriyoruz. Ancak aile hikâyesi varsa 30 yaşında da mutlaka çektiriyoruz.

Yazının Devamını Oku

Tiyatroda 'oyuncu' dizide 'senaryo' izlettirir

Usta oyuncu Taner Turan, tiyatro sahnesinin oyunculuğun er meydanı olduğunu söylerken, oyunculukta tiyatro-dizi-sinema sacayaklarının olmazsa olmazlarını şöyle açıklıyor, “Tiyatroda, yetenekli oyuncu olduğu müddetçe en kötü tekstlere bile hayat verebilirsiniz. Dizide sağlam bir senaryonuz varsa istediğiniz kişiyi oynatabilirsiniz. Sinemada ise yönetmenin gözü çok önemlidir. Senaryoyu ve oyuncuyu muhteşem gösterebilir.”

TV dizilerinden izleyenler usta oyuncuyu genellikle kötü rollerin adamı olarak tanıdı. Şimdilerde ise tarihi bir dizide gaddar bir emir rolüyle hayranlarının karşısına çıkıyor. Diğer taraftan tiyatro sahnesinde “insan sevgisine duyarlı” dediği Sait Faik’i canlandıran Turan’ın, komedi dalında bir ödülü, yazdığı ve yönettiği çocuk oyunları da bulunuyor. Karşımızda her rolün hakkını veren çok yönlü bir oyuncu olunca, sohbetimiz de tiyatrodan son dönem dizilerine, kendisinin uykularını kaçıran genç oyuncu adaylarının hayallerine kadar uzandı. Ayrıca 14 yıl Bursa’da görev yapan Taner Turan ile Bursa’nın kendisi için özel anlamını da konuştuk elbette.

-Tarihi bir dizi olan, Uyanış: Büyük Selçuklu’daki rolünüz hayırlı olsun öncelikle. Sert mizacınız nedeniyle genellikle sizi kötü adam rollerinde izledik. Şimdi nasıl bir karakteri oynuyorsunuz?

Diğer rollerimden farklı olarak bu kez tarihi bir karakteri canlandırıyorum. Sevgili izleyicilerimiz bu rolde daha gaddar asıp kesen, diğer tarafıyla kızına düşkün bir emir görecekler. Daha önce oynadığım dizilerde sert mizacımdan kaynaklı olmasıyla beraber, iyi ve doğru canlandırdığımı düşündüklerinden bu tarz roller teklif ediliyor. Tabii ki, ben oyunculuk eğitimi almış bir sanatçıyım. Tiyatroda bir çok tarzda oyunlar oynadım; komedi, dram, Osmanlı tarzı, absürt, clown tarzı, epik, meddah... Hatta, sert mizaçlı bir kişi olarak tiyatroda komedi dalında ödülüm dahi var (gülerek).

TARİHİ ROL HEYECANLANDIRDI

-Tarihi dizilerle ilgili görüşlerinizle birlikte, rolünüz teklif edildiğindeki ilk duygularınızı da öğrenmek isterim?

Yazının Devamını Oku

Yaşayan efsanelerle yolculuğa çıktım

Selçuk Metin yönetmenliğini üstlendiği biyografi belgeseller ile sanatçıların sadece kariyerine değil, kişisel yaşamına da büyüteç̧ tutarak, son yıllarda değişen “sanatçı” kavramını yeniden hatırlatmak istediğini belirtiyor. Haldun Taner ve Leyla Gencer belgesellerinin ardından yaşadığı farkındalıkla kariyerinde “yaşayan efsanelerle” yeni bir yolculuğa başladığına dikkat çeken Metin ile “Türkiye özlemiyle yola çıktım” dediği belgesel çalışmalarının kamera arkasını konuştuk.

Selçuk Metin ile son yapımı Metin Akpınar’ın hayatını anlatan “İyi ki yapmışım” belgeselinin gösterimi için Bursa’da buluşacaktık. Ancak pandemi nedeniyle gösterim tarihi ertelenince, sözleştiğimiz röportajımızı daha fazla bekletmeden sizlerle buluşturmak istedik. Belgeseli önceden izleyen şanslı kişilerden biri olarak kimi zaman gözyaşları kimi zaman kahkahalar eşliğinde bir zaman yolculuğuna çıktığımı söyleyebilirim. Yönetmen Metin’in anlattığı gibi “Bir dolu imkânsızlıklar içinde sanat yapmayı başarmış” efsanelerin hayatını yaşarken öğrenmeye daha çok ihtiyacımız var.
25 yıllık kariyeriniz sürecinde İKSV’de festivaller için çektiğiniz tanıtım filmlerinin ardından belgesel yönetmenliği ile yolunuza devam ediyorsunuz. Belgesel için ilk profesyonel adım ne zaman geldi?
Kariyerim Bursa’da başladı. Üniversite için gittiğim Bursa bana önce gazete, ardından da televizyon yolunu açtı. Ve bu yolda devam etmek için İstanbul’a geldikten sonra 21 yıl süresince İstanbul Film Festivali’nde ödül alan sanatçıların filmlerini hazırladım. Belgesel yolu da yine İKSV’de 2015 yılında Haldun Taner “Ve Perde” yapımı ile açıldı. 2019 yılında da “La Diva Turca Leyla Gencer” belgeselinin yönetmenliğini yaptım. Şimdi kendi yapım şirketimle devam ediyorum.

GERÇEKLERİ BELGELİYORUM

Bir sanatçının ardından belgesel yapmak ile yaşayan bir sanatçı için belgesel yapmak arasında mutlaka farklar vardır. Öncelikle her iki süreci de yaşayan bir yönetmen olarak size yansıyanları öğrenmek isteriz?

Yazının Devamını Oku