Türkiye’yi İdlib’de bekleyen zor kararlar var

İdlib’de endişe edilen ihtimal sonunda bütün riskleriyle karşımıza çıkmış bulunuyor. İdlib’in en güney ucunda muhalefetle rejim bölgelerini ayıran sınıra bitişik Morik’te kurulu Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (9) numaralı askeri gözlem noktası kuzeyden Suriye ordusu tarafından çevrelenmiştir. Doğusu, batısı ve güneyi zaten rejim bölgesidir. Bunun sonucu buradaki Türk birliğinin tek çıkış yolu olan İdlib’in kuzeyine karadan bağlantısı sıkıntıya girmiştir.

Bu gelişme Suriye ordusunun Halep’ten güneye Şam’a doğru uzanan M-5 otoyolunun üzerinde bulunan Han Şeyhun kasabasını ele geçirmiş olmasının yarattığı bir durumdur. Bu kasaba Morik’teki TSK gözlem noktasının 10 kilometre kadar kuzeyindedir.

Han Şeyhun bu hafta başına kadar muhalif grupların kontrolünde olduğu için M-5 otoyolu Türk tarafının kullanımına açıktı ve bu çerçevede (9) numaralı gözlem noktası bu stratejik yol üzerinden İdlib’in kuzeyine ve bağlantı yollarıyla Hatay’daki Cilvegözü sınır kapısına kadar tam bir ulaşım serbestisine sahipti.

Aslında geçen hafta rejim güçlerinin Han Şeyhun’u hem batıdan hem doğudan kıskaca alma yönünde ilerlemeye başlaması, (9) numaralı noktanın kuzey bağlantısının tehlikeye girmekte olduğunu da haber veriyordu.

*

Milli Savunma Bakanlığı’nın pazartesi günkü açıklamasına göre (9) numaralı gözlem noktası “ikmal yollarının kesilmesi tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı”. Bu nedenle, yine aynı açıklamaya göre, bu noktanın “güvenliğini sağlamak, ikmal yollarını açık bulundurmak ve taraflar arasındaki gerginliği azaltmak maksadıyla” pazartesi sabahı buraya kuvvet intikali başlatıldı.

Bu kuvvet intikali gerçekleştirilememiştir. Sabah saatlerinde M-5 üzerinden güneye doğru intikal ederken Han Şeyhun’a yaklaşmak üzere olan Türk askeri konvoyuna düzenlenen bir hava saldırısıyla Türkiye’nin bu hamlesi önlenmiştir.

Türkiye’nin bu askeri konvoyun gelişini önceden Rus tarafına bildirdiği dikkate alınırsa, bu hamleyi Rusya ve Suriye’nin ortak iradesinin durdurduğunu teslim etmemiz gerekir.

*

Dahası, M-5 otoyolunun Han Şeyhun kasabasından geçen bölümü salı gününden sonraki süreçte rejimin kontrolüne girmiştir.

Sahada ortaya çıkan durumu analiz edebilmek için asker ya da strateji uzmanı olmaya gerek yoktur. En yalın anlatımıyla, Türk gözlem noktasının ikmal yolu karadan kesilmiştir.

Kaçınılmaz olarak TV-gazete haberlerini izleyen herkesin zihnini meşgul eden bir soru var. Bu soru, Esad ordusu tarafından dört bir yönden çevrelenen Morik’teki Türk birliğinin akıbetinin ne olacağıdır?

*

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, yaptıkları açıklamalarda (9) numaralı gözlem noktasının kapatılmayacağını, başka bir yere kaydırılmayacağını ve görevine devam edeceğini bildirmiştir. Türkiye, bu aşamada geri adım atmak, ‘İdlib’den çekilmeye başladığı’ görüntüsünü vermek niyetinde değildir.

Buradaki Türk birliği faaliyetine devam edecekse, lojistik desteğin sağlanması havadan helikopterle -ancak sınırlı bir şekilde- mümkün olabilir. Karadan bağlantı sağlanacaksa, TSK unsurları bir şekilde M-5 otoyolunda rejim bölgesinden geçmek zorunda kalacaktır. Bu geçiş nasıl sağlanacaktır? Herkesin elinin tetikte olduğu bir yüksek gerilim ortamının büyük bir itidalle idare edilmesi gerekiyor.

*

Sonuçta Türkiye’nin oradaki askeri varlığını sürdürmesi, sahada ortaya çıkan güçlükler nedeniyle, bir şekilde Suriye ve/ya da Rusya ile belli bir müzakere ve işbirliği anlayışını zorunlu kılacaktır.

Belki de Rusya, başından beri oyun planı olan Türkiye ile Suriye’yi diyaloğa girme, masaya oturtma stratejisini hayata geçirebilmek için eline bir fırsat geçirdiğini düşünüyor olabilir. Rusya’nın bu tutumuna Adana Mutabakatı tartışmasında da tanık olmuştuk.

Ancak Türkiye Suriye ile diyalogsuzluğu tercih ettiği takdirde, bütün süreci yine Rusya üzerinden yürütmek zorunda kalacaktır. Bu durumun Suriye denkleminde Moskova’nın Ankara karşısında elindeki kaldıraçların daha da güçlenmesine yol açması muhtemeldir.

*

Rusya ile Türkiye’nin İdlib’de artan ölçüde karşı karşıya geldikleri bir sürecin işlemeye başladığına dikkat çekmemiz gerekiyor. Rusya lideri Vladimir Putin ve Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, bu hafta Esad rejiminin askeri operasyonlarına kuvvetli destek açıklamalarında bulunmuştur.

Bu arada, Türkiye’nin İdlib’de Han Şeyhun’un 25 kilometre kadar kuzeydoğusunda bulunan Surman’daki (8) numaralı askeri gözlem noktasının yakınlarına dün Suriye savaş uçakları tarafından makineli tüfekle taciz ateşi açılmıştır. Aslında geçen haziran ayından bu yana Türkiye’nin güneydeki gözlem noktaları belli aralıklarla Suriye ordusunun taciz ateşine hedef olmaktadır. Rusya’nın bu saldırılarda Suriye’yi frenlememesi Ankara’da ciddi bir rahatsızlığa yol açıyor.

Adını koymamız gerekirse, Türkiye ile Suriye arasında düşük yoğunlukta bir çatışma durumu yaşanıyor İdlib’de. Tabii Rusya’yı da müttefiki olarak bu çatışmada Suriye’nin safında konumlandırmamız gerekiyor.

Rusya’nın artan ölçüde ağırlığını koymaya başladığı bu gerginliğin Türkiye’nin ABD ile Fırat’ın doğusunda bir güvenli bölge kurulması için anlaştığı bir sırada yükselmekte oluşu, yapılacak bir değerlendirmede kuşkusuz göz ardı edilemeyecek bir faktördür.

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Türkiye-Rusya ilişkileri Karabağ’da yeni basınç alanına girdi

İçinde bulunduğumuz yıla Suriye cephesinde İdlib’den Fırat’ın doğusuna kadar geniş bir coğrafyaya yayılan gerilimlerin sıcaklığını hissederek başlamıştık.

Bir taraftan da projektörlerimizi sahada sıcak çatışmaların yaşandığı Libya’ya doğru çevirmiştik. Son iki ay boyunca kıta sahanlığı meseleleri üzerine Türkiye ile Yunanistan’ın donanmalarının Doğu Akdeniz’in ortasında birbirini cephelediği sıcak bir yaza tanıklık ettik.

Derken dikkatlerimizi bu kez Kafkasya’ya, Ermenistan ile Azerbaycan arasında Dağlık Karabağ anlaşmazlığı üzerinden patlak veren çatışmalara çevirmiş bulunuyoruz.

Sovyetler Birliği’nin 1991 sonunda dağılmasından sonra ortaya çıkan ve otuz yıla yakın bir süredir çözümsüz duran Dağlık Karabağ sorunu birden alevlenerek sıcak bir kriz konusu halinde uluslararası politikanın gündemine girmiştir. Tabii meselenin önemli bir faktörü olarak Türkiye’yi de kriz denkleminin içine çekerek...

BM’NİN TAM 4 KARARI VAR

Aslında uluslararası kamuoyunun büyük ölçüde habersiz olduğu, çözümü konusunda sorumluluk üstlenmiş olan aktörlerin de genellikle kayıtsız kaldıkları bir sorundan söz ediyoruz. Temelinde Azerbaycan sınırları içinde yer alan Karabağ bölgesindeki Ermenilerin ayrılıkçı bir hamleyle bağımsızlıklarını ilan etmiş olmaları yatıyor. Karabağ, Ermeni grupların 1990’lı yılların başlarında sahada önemli kazanımlar elde ettikleri, binlerce insanın hayatını kaybettiği sıcak çatışmalardan bu yana işgal altındadır.

Bu çatışmalarda 1 milyonu aşkın Azeri’nin Karabağ’ı terk etmek zorunda kalıp ağırlıklı olarak Bakü civarı olmak üzere Azerbaycan’ın muhtelif bölgelerine dağılıp çok sıkıntılı koşullarda yaşamak zorunda kalmış olması, uluslararası camianın geçen on yıllar içinde seyirci kaldığı bir konudur.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden 1993 yılında savaşın sahadaki seyrine paralel bir şekilde Karabağ’ın “işgal edildiğinibelirten, Ermeni birliklerinin geri çekilmesi suretiyle işgale son verilmesini talep eden dört ayrı karar çıktığı (BMGK karar No: 822, 853, 874, 884) da benzer şekilde bugün çok az bilinen bir gerçektir.

ÇÖZÜMSÜZLÜK 

Yazının Devamını Oku

Vefat ve ağır hasta sayılarında ürkütücü artış

Tartışma, ‘Yeni Şafak’ gazetesi yazarı Mehmet Acet’in geçenlerde köşesinde yazdıklarıyla patlak verdi.

Acet, Sağlık Bakanlığı’nın COVID-19 salgınıyla ilgili olarak kamuoyuyla yaptığı günlük paylaşımlarda bir yöntem değişikliğine giderek, artık testi ‘pozitif’ çıkanların sayısını değil, yalnızca hastaneye yatırılanları anlatan ‘hasta sayısı’nı açıkladığını yazdı.

Salgının geçen mart ayında patlak vermesinden sonra Sağlık Bakanlığı’nın her akşam ‘yeni vaka’ diye açıkladığı sayı, testi o gün ‘pozitif’ çıkan kişilerin toplamını yansıtıyordu. Kamuoyu, bunu başından beri böyle biliyor.

Acet’in 19 Eylül tarihinde yayımlanan yazısı ise en azından 29 Temmuz tarihinden bu yana, yani yaklaşık iki aydır durumun böyle olmadığını ileri sürüyor. Acet, 23 Eylül tarihinde ikinci bir yazı yazarak açıklanan ‘yeni hasta’ sayısının o gün “hastanede tedavi altına alınanların sayısını yansıttığını” vurguladı.

Bu ifadelerden testi ‘pozitif’ olup hastaneye yatırılmadan evde tedavisi yapılan hastaların sayısının rakamlara yansıtılmadığı gibi bir anlam çıkıyor.

PROF. CEYHAN’IN BAKANLIĞA SORUSU

Bu haberler üzerine Türk kamuoyunun COVID-19 konusundaki açıklamalarını yakından izlediği bir isim olan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Mehmet Ceyhan, Sağlık Bakanlığı’nı arayarak durumun gerçekten basına yansıdığı gibi olup olmadığını sormuş.

Ne yanıt almış dersiniz?

Dün görüştüğüm Prof.

Yazının Devamını Oku

Yeni gündemimiz: Doğu Akdeniz konferansı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bundan tam bir yıl önce New York’ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na hitabının ağırlık merkezindeki konulardan biri Türkiye’nin Fırat’ın doğusunda 480 kilometre uzunluğunda güvenli bir bölge kurulması hedefiydi.

Cumhurbaşkanı, pandemi nedeniyle genel kurulun bu yılki toplantısına önceki gün bu kez Ankara’dan video aracılığıyla seslendi. Konuşmada Suriye konusu yine geniş bir yer tutmakla birlikte Doğu Akdeniz’deki kriz daha ön plana çıktı.

Ve Cumhurbaşkanı’nın konuşmasının en çarpıcı noktalarından biri Doğu Akdeniz’deki anlaşmazlıkların çözümü için uluslararası bir konferans toplanmasını önermesi oldu.

ERDOĞAN’DAN MISIR VE  İSRAİL’E DOLAYLI MESAJ

Konuyu değerlendirmeden önce Erdoğan’ın bu öneriyi nasıl bir bağlam içinde ortaya koyduğuna bakalım.

Cumhurbaşkanı, konuşmasında Doğu Akdeniz faslına girdikten sonra Türkiye’yi “dışlama amaçlı nafile adımlara” dikkat çekiyor.Sözü bölgedeki doğal kaynaklara getiriyor, ‘dışlanma’ temasını sürdürerek, “Türkiye’nin yok sayılmasının, ne akıl ne vicdanla, ne de uluslararası hukukla izah edilebileceğini” belirtiyor.

Ardından, diyalogla, uluslararası hukuk temelinde, hakkaniyete uygun bir çözüm hedefinden söz ederek, “Doğu Akdeniz’deki kıyıdaş ülkeler arasında diyalog ve işbirliğini tesis etmeye yönelik çağrımızı burada tekrarlamak istiyorum” diye konuşuyor Erdoğan.

Tabii bu mesajın gittiği ‘kıyıdaş’ adreslerin başında Yunanistan’ın yanı sıra Türkiye’nin ilişkilerinin soğuk bir şekilde seyrettiği ‘hasım’ konumdaki İsrail ve Mısır’ın yer aldığını hemen vurgulamalıyız.

Ancak, konuşmanın daha kritik bölümü bir sonraki cümlede karşımıza çıkıyor.

Yazının Devamını Oku

Doğu Akdeniz’de gerilim döneminin muhasebesi

Herhalde 2020 yazı ileride hatırlanmak istendiğinde zihinlerdeki ilk çağrışımları, TV programlarında fonu kaplayan muhtelif renklerde çizgilerle bölünmüş Doğu Akdeniz haritaları, birbirini izleyen NAVTEX duyuruları, Oruç Reis gemisi, Meis Adası, Türk ve Yunan savaş gemileri arasındaki karşılıklı meydan okumalar ve hava sahasında savaş uçakları arasındaki it dalaşları olacaktır.

Gerçekten de gerilimin belirgin bir şekilde yükseldiği, askeri seçeneğin sürekli gündemde tutulması nedeniyle, en ufak bir yanlış anlama ya da hatalı niyet okumada kriz ortamının birden sıcak çatışmaya dönüşmesi potansiyelini de taşıyan bir dönemdi.

Özetle, gergin bir yazı geride bıraktık. Yaşanan sıcak hareketlilik yerini kısmi bir sakinleşmeye bırakmış görünüyor. Ve –son anda bir aksilik olmazsa- işlerin diyalog ve müzakerelerin başlaması yönünde evrilmekte oluşunu, bütün bu egzersizden çıkan hayırlı bir sonuç olarak görmeliyiz. Avrupa Birliği’nin perşembe ve cuma günü düzenlenecek zirve toplantısı yaklaşırken bütün beklentiler -belli bir ihtiyat payı içinde- Türkiye ile Yunanistan arasında müzakerelerin başlaması ihtimaline odaklanıyor.

ORUÇ REİS ANTALYA LİMANI’NDA

Kuşkusuz, işlerin bu yöne doğru dönmesinde ‘Oruç Reis’ sismik araştırma gemisinin çalıştığı sahadan sürpriz bir şekilde ‘bakım ve ikmal’ gerekçesiyle birden Antalya Limanı’na çekilmiş olmasının etkisi inkâr edilemez. Pek çok gözlemcinin tırmanan gerginlik nedeniyle artık umutsuzluğa kapıldığı bir noktada denklem ansızın tersyüz olmuştur.

Buradaki vites değişikliğinde geride bıraktığımız yaz yaşanan gelişmelerin en azından ilk dönemindeki kalıbın önemli ölçüde tekrarlandığı da söylenebilir. Hatırlayalım, Türkiye 21 Temmuz’da Oruç Reis’i sahaya çıkarma amacıyla ilk NAVTEX duyurusunu yapmış, aynı gün 18 savaş gemisi Aksaz deniz üssünden birbiri ardına denize açılmıştır. Ortalığın birden gerilmesi üzerine Almanya devreye girmiş, Berlin’in arabuluculuğunda Ankara ile Atina arasında sessiz bir şekilde görüşmeler başlamış, bu süreç içinde Ankara Oruç Reis’i Antalya Limanı’nda tutmuştu.

Bu süreçte varılan mutabakata göre, Türkiye ile Yunanistan arasında -ikili sorunları konu alan istikşafi toplantılar, askerler arası görüşmeler ve siyasi danışmalar olmak üzere- üç düzlemde müzakerelerin başlayacağına ilişkin açıklama 7 Ağustos tarihinde yapılacaktı. Ancak 6 Ağustos tarihinde Yunanistan’ın Mısır’la münhasır ekonomik bölge anlaşmasını imzalaması kurgulanmış olan bütün senaryoyu bozdu. Türkiye, Yunanistan’a tepkisini Oruç Reis’i 9 Ağustos tarihinde daha önceden açıkladığı Doğu Akdeniz’in ortasındaki NAVTEX bölgesine göndererek karşılık verdi. Yunanistan, bu bölgenin kendi kıta sahanlığı üzerinde olduğunu ileri sürerek sert bir tepki gösterdi, AB’yi ayağa kaldırmaya çalıştı.

Bu hadiseyi ağustos ayı ve eylül ayının en azından ilk iki haftasında gerilimin her gün biraz daha tırmandığı sıcak bir dönem izlemiştir.

Derken, Türkiye 13 Eylül tarihinde Oruç Reis’i Antalya Limanı’na çekmiştir. Beklenti, ağustos ayının başında olduğu gibi bir kriz yaşanmaması ve Türkiye ile Yunanistan arasındaki müzakerelerin bu kez bir kaza olmadan başlamasıdır.

Yazının Devamını Oku

12 Eylül’ün utanç sicilini tutan gazeteciye veda ederken

Cumhuriyet gazetesinin Kızılay’da Atatürk Bulvarı üzerinde eski bir apartmanın ikinci katındaki bürosu 1 Mart 1979 tarihinde bir görev değişimine sahne oldu.

Gazetenin Ankara temsilciliğini, bu görevi uzun yıllar yapan Kemal Aydar’dan sonra Hasan Cemal üstlendi. Cemal, büroya yanında iki yeni muhabir getirdi. Biri bendim, Türk Haberler Ajansı’ndan geliyordum. İkinci isim ise Vatan gazetesinin Ankara bürosundan Erbil Tuşalp’ti.

Bülent Ecevit’in başbakanlığındaki CHP hükümeti işbaşındaydı. Türkiye ciddi bir ekonomik kriz ve siyasi kargaşa ortamı içinde yol almaya çalışıyordu. Milliyet Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi’nin bir suikasta kurban gitmesinin üstünden bir ay geçmişti.

Benim 1987 yılında Cumhuriyet’ten ayrılıp Hürriyet’e geçmeme kadar sekiz yıl süreyle Erbil ile aynı büroda birlikte görev yaptık. Sonrasında aynı çatı altında bir daha çalışmasak da temasımız kesilmedi. Son dönemde belli aralıklarla telefonla konuşuyorduk. Bazen ilgisini çeken yazılarımla ilgili aradığı olurdu. Geriye çekilmiş olsa da izlemedeydi...

Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ı Birgün gazetesinde 2005 ve 2006 yıllarında eleştiren iki yazısı nedeniyle 10 bin TL tazminat cezasına çarptırılması üzerine 2012 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden aldığı ihlal kararını konu alan yazımın çıktığı gün beni aradığını çok iyi hatırlıyorum.

Bir süre önce gazetecilikten ayrılmış ve Karaburun’a yerleşmişti. Daha sonra İzmir’e taşınmıştı. Son dönemdeki sohbetlerimizde dikkatimi çeken, sesinin giderek zayıflamasıydı. Onu işitmek için her seferinde dikkatle kulak vermem gerekiyordu. KOAH hastasıydı, sağlığı kötüye gidiyordu.

Onu 5 Eylül günü kaybettik. Erbil’i 7 Eylül günü İzmir Karşıyaka’daki kabristanda son yolculuğuna uğurlayan yakınları, meslektaşları arasında ben de vardım. Bu vedalaşma, 41 yıl önce Cumhuriyet Ankara Bürosu’na birlikte adım attığımızda hiç hesapta yoktu.

12 EYLÜL’ÜN TANIKLIĞI

Ölümünden sonra hakkında çıkan yazılar geride bıraktığı gazetecilik mirasıyla ilgili önemli bir farkındalığa işaret etti. Birlikte çalıştığı meslektaşları tarafından kaleme alınan bu yazılar büyük ölçüde aynı ortak temalar üzerinde şekillendi. Çizgisinden sapmayıp her zaman doğrultu tutarlılığını önemsemesi ve insan hakları alanında yaşanan sorunların, insanların uğradıkları mağduriyetlerin, hukuksuzlukların üzerine gözünü kırpmadan gitmesi... Bu hasletleri herhalde

Yazının Devamını Oku

COVID-19’la mücadelede büyüyen tehdide dikkat

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca “Bu gece sizi ve bütün halkımızı gerçekten üzen bir haberi, aynı üzüntüyü hissederek bildireceğim. Bu cümleyi bu toplumun Sağlık Bakanı olmak yanında bir hekim olarak da kurmak istiyorum. Koronavirüsle mücadelemizde bugün ilk kez bir hastamı kaybettim” açıklamasını yaptığında bundan tam altı ay öncesiydi.

Koca’nın 17 Mart günü gece geç saatlerde düzenlediği bu basın toplantısında Türk kamuoyu ülkedeki COVID-19 kaynaklı ilk ölüm haberini duydu. Beklenen o kötü haber sonunda gelmişti. Ölümcül dev bir dalganın yavaş yavaş Türkiye’nin üzerini kaplamaya başlamış olduğunu hissettik o akşam.

Aradan altı ay geçtikten sonra Türkiye hâlâ bu büyük dalgayla boğuşmaya devam etmektedir. Bu dalga nedeniyle önceki gün itibarıyla 7 bin 249 vatandaşımız bugün hayatta değildir.

İLK DALGAYLA MÜCADELEDE YAŞANAN FARKLILIK

Geçen altı ayın genel bir değerlendirmesini yaptığımızda, Türkiye’nin ilk dönemde COVID-19 salgınının sarsıcı sonuçlarını birçok Batı Avrupa ülkesine kıyasla çok daha düşük bir yoğunlukta atlattığını, bu mücadeleden daha az kayıpla çıktığını söylemek mümkündür. Salgının gecikmeli gelişi Türkiye’ye mücadeleye hazırlanabilmesi açısından değerli bir zaman kazandırmıştır. Başvurulan kitlesel kısıtlayıcı önlemler, uygulanan tedavi politikaları, aynı zamanda sağlık sistemindeki altyapının göreceli olarak yenilenmiş olması da dahil birçok faktör bu sonuçta rol oynamıştır.

Ancak kabul edelim ki, yaratılan caydırıcılığın sonucu toplumun geniş bir kesimine hâkim olan dikkatli, disiplinli hareket tarzının da önemli bir etkisi olmuştur alınan bu sonuçta. Vatandaşların çoğu, COVID-19 endişesiyle atacağı her adımı bir değil, iki, hatta üç kez düşünmüştür.

Salgın dalgası nisan ayında zirve yapmıştır. En yüksek günlük yeni vaka sayısı 11 Nisan tarihinde kaydedilmiştir: 5 bin 138... Yaklaşık bir hafta sonra 19 Nisan’da bir gün içindeki en yüksek ölüm sayısı kayda geçmiştir: 127...

Rakamların en yüksek eşiklere çıktığı bu tarihlerden sonra vaka ve ölümlerde uzun süre düzenli bir düşüş eğrisi gözledik. Örneğin, 1 Haziran’da bugüne dek kaydedilen en düşük günlük vaka eşiği olan 786 sayısıyla karşılaşılmıştır.

NORMALLEŞMEYE 

Yazının Devamını Oku

Mali’deki darbe ve Türkiye’nin tutumu

Mali’de geçen ay meydana gelen askeri darbenin yarattığı durum uluslararası politikada yeni bir çekişme konusu olarak karşımıza çıkmaya aday görünüyor. Darbeden sonra Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Mali’ye giderek darbeyi yapan askeri konseyin liderliği ile görüşmesi, Türkiye’yi de Mali’deki denklemin ve bu konudaki tartışmaların bir parçası haline getiriyor.

Önce kısaca Mali’de ne olduğunu hatırlayalım. Mali, Afrika’nın kuzeybatısında denize çıkışı olmayan, 19 milyon dolayında bir nüfusa sahip, kıtanın sekizinci büyük ülkesi. Nüfusun çoğunluğu Müslüman olan Mali, Türkiye gibi İslam Konferansı Örgütü’ne üye.

Ülke 1968 sonrasında tam dört kez darbeye sahne olmuş. Geçen ağustos ayında devrilen Cumhurbaşkanı İbrahim Boubacar Keita, 2018 yılında düzenlenen seçimde ikinci turda oyların yüzde 67’sini alarak seçilmiş bir lider. Ancak son yıllarda Mali’deki çalkantılar bir türlü dinmemiş. Son olarak geçen nisan ayındaki parlamento seçimleri sonuçlarının ilan edilmesi aşamasında hile yapıldığı yolundaki iddialar, bunu izleyen protesto gösterileri ve muhalefet lideri Soumaila Cisse’nin tutuklanması ülkeyi ciddi bir buhranın içine sürüklemiş.

MUHALEFETİN BAŞINDA İMAM DİCKO

Keita’ya karşı sokaklardaki sivil itaatsizlik eylemlerini yürüten ‘M5-RFP Platformu’ (5 Haziran Hareketi) bir dizi muhalefet grubunun bir araya geldiği bir çatı örgütü. Hareketin başını ise Mali’nin eski Yüksek İslam Konseyi Başkanı İmam Mahmud Dicko çekiyor.

Cumhurbaşkanı Keita’nın, istifa etmesi yolundaki çağrılar karşısında seçim sonuçlarıyla oynamakla suçlanan Anayasa Mahkemesi’ni feshedip mahkemeye yeni üyeler ataması sokak gösterilerinin şiddetini kesmeye yetmedi. Derken, 18 Ağustos günü Albay Assimi Goita’nın başında bulunduğu darbeciler, yönetime el koyarak Cumhurbaşkanı Keita ve Başbakan Boubou Cisse’yi tutukladılar.

Ve her darbede genellikle yaşandığı üzere Mali’de de bir konsey ipleri eline aldı: Halkın Selameti İçin Ulusal Konsey... Yolsuzluklar, ekonomik kriz ve ulusal güvenlik sorunlarını müdahale gerekçesi olarak gösteren Konsey, demokrasiye dönme hedefiyle bir geçiş dönemine girildiğini duyurdu. Geçiş döneminde Cumhurbaşkanlığı görevini de 37 yaşındaki Albay Goita üstlendi.

Albay Goita, darbenin başını çektiği sırada Mali’nin merkez bölgesindeki Özel Kuvvetler birliklerinin komutanı olarak görev yapıyordu. Goita, ABD’de özel kuvvetler eğitimi almış bir subay.

Fransa’ya yakın bir isim olarak bilinen devrik Cumhurbaşkanı

Yazının Devamını Oku

Doğu Akdeniz’de tehlikeli tırmanış

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de aynı anda iki gemisiyle sismik ve bir gemisiyle sondaj çalışması yürütmesi, Yunanistan’ın da Mısır’la münhasır ekonomik bölge anlaşması imzalaması gibi gelişmelerle birlikte iki ülke arasında baş gösteren gerilim, uluslararası politikanın sıcak gündemine yerleşmiş bulunuyor.

Bu gerilim AB’yi de içine alacak şekilde genişlerken, son günlerde Doğu Akdeniz’deki muhtelif ülkelerin savaş gemileri ve savaş uçaklarıyla yürüttükleri faaliyetlerde göze çarpan bir yoğunlaşma gözleniyor.

Fotoğrafın bütününü görebilmek için bölgedeki askeri faaliyetlerinden örnekler aktaralım.

FRANSA’DAN TÜRKİYE’Yİ ÇEVRELEME HAMLELERİ

Doğu Akdeniz’de son dönemde en çok varlık gösterme çabası içinde olan ülke, Fransa. Bu ülkenin en önemli hamlelerinden biri, iki hafta önce bir helikopter gemisi ile fırkateyni Girit Adası’na yollayarak Yunanistan’la bu bölgede bir ortak tatbikat yapmasıydı. Fransa’nın bu sırada 11 Ağustos’ta Kıbrıs Rum yönetimine (KRY) iki savaş uçağı ve bir askeri nakliye uçağı göndermesi de önemli bir ‘ilk’ oldu. Fransa belli ki Doğu Akdeniz’deki iddiasını artık hava gücüyle daha da kuvvetli bir şekilde ortaya koymak istiyor.

Fransa, Yunanistan ve KRY ile önceki gün başlayan yeni bir tatbikatla Doğu Akdeniz sahnesinde bir kez daha boy gösteriyor. Bu tatbikatta sınırlı bir ölçekte İtalya da yer alıyor. Fransa bu tatbikata Rafale tipi üç savaş uçağı ve helikopter yüklü bir fırkateyn ile katılıyor.

Fransa’nın Kıbrıs Rum kesiminde askeri uçak konuşlandırmasının önceki gece Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan bir açıklamayla sert bir dille eleştirilmesi, bu adımın Ankara cephesinde ciddi bir tepkiye yol açtığını gösteriyor. Dışişleri Sözcüsü Hami Aksoy’un açıklamasında, bu hareketin Kıbrıs’a ilişkin 1960 antlaşmalarına da aykırı olduğu, Fransa’nın Kıbrıs adasının garantörü olmadığı vurgulandı. Açıklamada Fransa, “Rum-Yunan ikilisini gerginliği daha da tırmandırma yönünde teşvik etmekle” suçlandı.

Önceki gün bir başka suçlama, bu kez Fransa cephesinden Türkiye’ye geldi. Fransa Savunma Bakanı Florance Parly, bu tatbikata Yunanistan ve Rum yönetimine Doğu Akdeniz’de destek vermek amacıyla katıldıklarını belirterek,  “Doğu Akdeniz bazılarının heveslerinin oyun alanı olmamalıdır” dedi. “Bazıları” ifadesi ile verilen mesajın Türkiye olduğuna kuşku yok.

Milli Savunma Bakanı

Yazının Devamını Oku

Her saat başı bir vatandaşımız COVID-19’dan ölüyor

Bir süredir COVID-19 salgınıyla ilgili yazılara ara vermiştim. Bunun bir nedeni Doğu Akdeniz’deki sıcak gelişmelerin birden ön plana çıkmasıydı. Ama vakaların seyrine ilişkin açıklanan rakamların yol açtığı soru işaretleri de beni biraz bu başlıktan uzak durmaya itti.

Bu konudaki son yazılarımdan biri 5 Ağustos tarihliydi ve ‘Yoğun bakımdaki hasta sayısı neden açıklanmıyor?’ başlığını taşıyordu. Yazı, Sağlık Bakanlığı’nın temmuz ayı sonunda hastanede yoğun bakımda tutulanlar ile entübe edilen hastaların sayılarını açıklamaktan vazgeçip, bunun yerine ‘ağır hasta’ sayısını paylaşmaya başlamasının kamuoyu açısından bir güven meselesi yarattığını konu alıyordu.

Bir sonraki gün, 6 Ağustos’ta çıkan ‘COVID-19 vakalarında resmi rakamlar örtüşmeyince’ başlıklı yazım ise açık kaynaklara yansıyan vaka sayılarındaki artışlar ile Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı veriler arasındaki çelişkileri işliyordu. Bir ilin valisi tarafından beyan edilen günlük vaka sayısının, bakanlığın bu ilin bulunduğu bölge ile ilgili duyurduğu vaka toplamından fazla olması gibi durumlar, kaçınılmaz olarak bir inandırıcılık sorununa neden oluyordu. Burada izaha muhtaç bir durum vardı ve sahadan gelen bilgilerle resmi açıklamalar arasındaki makas giderek açılmaktaydı.

Sonuçta bir süre bu dosyayı uzaktan izlemeyi tercih ettim. Ancak bakanlığın açıkladığı son rakamlarda günlük vakalar 1500 eşiğini geçince yeni bir değerlendirme yapmaktan kendimi alıkoyamadım. Çekinceyle yaklaştığım son veriler bile aslında salgının yeniden çok tehlikeli bir aşamaya geçtiğini teyit etmeye yeterli.

1500 EŞİĞİ EN SON NE ZAMAN GEÇİLMİŞTİ?

Sağlık Bakanlığı, önceki akşam günlük vaka sayısını 1502 olarak duyurdu. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın her akşam açıkladığı günlük verileri işlediğim Excel dosyasında en son ne zaman bu rakama yakın bir değer kaydedilmiş diye baktığımda şöyle bir tabloyla karşılaştım.

Geçen mart ayının son haftasında, yani salgının tırmanma döneminde olduğu bir sırada 1500 eşiği ilk kez geçiliyor. Nisan ayında günlük vakalarda 4 binli sayılara çıkıldıktan  sonra başlayan salgının düşüş döneminde 9 Mayıs’ta 1546 rakamı kayda geçiyor.

Vakalar 1000 eşiğinin altına indikten sonra haziran ayındaki dalgalanmada bir kez daha 1500’ün üstüne çıkıyor. 15 Haziran’da 1592 rakamı görülüyor. Bunu izleyen günlerde yeniden düşüş eğrisi başlıyor, 900’lü rakamlara kadar iniliyor. Ve ağustos ayında girilen tırmanmayla birlikte önceki gün 1500 eşiğinin geçilmesi yeterince uyarıcı olmalıdır.

YOĞUN BAKIMDAKİ HASTA SAYISI AÇIKLANMAYINCA...

Yazının Devamını Oku

Deniz ve Hava’da kurmaylık sistemi ne durumda?

Dünkü yazımızda son Yüksek Askeri Şurâ toplantısında alınan kararlar çerçevesinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ndaki terfileri büyüteç altına koymuş ve kurmaylık sistemindeki zemin kaybının sürdüğü saptamasını yapmıştık. Bugün projektörlerimizi Deniz ve Hava Kuvvetleri’ndeki terfilere yöneltelim.

Öncelikle son dönemde Doğu Akdeniz’de yükselmekte olan gerilimle birlikte herkesin dikkatlerini çevirdiği Deniz Kuvvetleri’ne baktığımızda, Kara Kuvvetleri’ndeki tablonun aksine kurmaylık sisteminin ağırlığını büyük ölçüde koruduğunu görüyoruz.

Bu durumu 23 Temmuz’da yapılan YAŞ toplantısı üzerinden gösterebiliriz. Şurâda toplam 9 albay amiralliğe terfi ederken, bunlardan 6’sı kurmay sınıfından geliyor. Deniz Kuvvetleri’nin kurmay kökenli yeni amiralleri mezuniyetleri itibarıyla Deniz Harp Okulu’nun 1994-95-96 devrelerinden. Bu arada, terfi eden diğer 3 albaydan 2’sinin mühendis sınıfından olduğuna da dikkat çekelim.

DENİZ KUVVETLERİ’NDE KURMAY AĞIRLIĞI SÜRÜYOR

Aslında son YAŞ’da beliren tablo, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında Deniz Kuvvetleri’ndeki terfilerde karşımıza çıkan örüntüyle önemli ölçüde uyumludur.

Çok geniş bir FETÖ tasfiyesinin hemen ertesinde yapılan 2016 YAŞ’ında 14 albay tuğamiralliğe terfi ederken, bu grubun 8’i kurmay kadrolardan gelmişti. Keza 2017 YAŞ’ında ‘tuğ’ rütbesine terfi eden 14 albaydan 10’u kurmaydı. Bunu izleyen 2018 YAŞ’ında kurmayların oranı toplam 9 terfi içinde 4’e gerilemiştir. Ancak geçen yılki şurâda ‘tuğ’ rütbesine yükselen 11 albaydan 8’i yine kurmaylardan seçilmiştir. Bu yıl oran 9’da 6’dır.

Özetlemek gerekirse, 2016 sonrasında tuğamiral kadrosuna terfi eden toplam 57 subaydan 36’sı kurmay sınıfından gelmiştir. Buradaki oran yüzde 63’tür.

15 Temmuz öncesi döneme baktığımızda -genellikle- 8’de 7, yani YAŞ’ta ‘tuğ’ rütbesine terfi eden her 8 albaydan 7’sinin kurmay olması gibi bir teamülün işlediğini görüyoruz. Bazen oranın 7’de 6, 9’da 7 olduğu ya da 7’de 7 kaldığı yıllar da olmuş. 15 Temmuz sonrası dönemin olağanüstü koşulları içinde bu genel kalıp sınırlı bir ölçüde zemin kaybetmekle birlikte, her şeye rağmen kurmaylık sisteminin Deniz Kuvvetleri’nde ağırlığını koruduğunu söyleyebiliriz.

Ayrıca 2016 sonrasında tuğamiralden tümamiral kadrosuna doğru yapılan toplam 7 terfi kararında da isimlerin hepsi kurmay kökenli denizcilerdir.

Yazının Devamını Oku

TSK’da kurmaylık sisteminin zemin kaybı devam ediyor

Geçen yıl eylül ayının ilk haftasında, 10-14 Eylül tarihleri arasında beş gün süreyle bu köşede yayımladığımız yazı dizisi, Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararlarından yola çıkarak TSK’nin kurumsal yapısında belirginleşmekte olan yeni yönelişleri ve bu çerçevede kurmaylık sisteminin ağırlığının azalmaya başladığını konu alıyordu.

Bu yıl 23 Temmuz tarihinde düzenlenen YAŞ toplantısı ve ardından Resmi Gazete’nin 5 Ağustos tarihli sayısında yayımlanan atama kararlarını inceledikten sonra yapacağımız değerlendirme, özellikle kurmaylık sistemine ilişkin bu tespitin iyice belirginleşmiş olduğudur.

GENERALLİĞE TERFİLERDE KURMAY SAYISI AZALIYOR

Bu tespitimizi özellikle Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda albay rütbesinden tuğgeneralliğe terfi eden subayların durumu üzerinden göstermeye çalışalım.

Bu yılki YAŞ’ta toplam 32 albay, tuğgeneral rütbesine terfi etmiştir. Terfi sıralamasında bu toplamdan ilk 5’i kurmay, kalan 27’si ise kurmaylık eğitim sisteminden geçmemiş olan piyade, tankçı, topçu, muhabere, istihkam ve istihbarat gibi muhtelif sınıflardan subaylardır. Sınıf subaylığından gelen yeni tuğgenerallerin Kara Harp Okulu mezuniyetleri 1986’dan 1994’e kadar dokuz ayrı devreye yayılıyor. Kurmaylıktan geçenler ise 1990-95 arası devrelerdendir.

YAŞ terfilerinde sınıf subaylarının kurmay subayları sayıca geçmesi, FETÖ’nün darbe teşebbüsünün yaşandığı 15 Temmuz 2016 sonrasında ortaya çıkan bir durumdur.

Bu yöneliş ilk kez 2016 YAŞ’ında belirmiş ve o yıl tuğgeneralliğe terfi eden 57 albaydan 24’ü kurmay, 33’ü ise sınıf subayı olmuştu. 2017 YAŞ’ında ‘tuğ’ rütbesine geçişte sınıf subayları sayıca kurmaylardan yine fazlaydı. Bu şurâda tuğgeneralliğe terfi eden 37 albaydan yalnızca 17’si kurmay, 20’si ise sınıf subayıydı.

2018 yılında ise 24 albay generalliğe terfi ederken sınıf subayları 16 kişiyle yine çoğunluğu oluşturdu, kurmayların sayısı 8’de kaldı. Ve geçen yıl toplam 23 albay tuğgeneralliğe terfi ederken kurmayların sayısı iyice geriledi, 2 ile sınırlı kaldı.

15 Temmuz sonrası döneme baktığımızda, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda tuğgeneralliğe terfi eden 173 albaydan 117’sinin (yüzde 67.7) sınıf subayları, 56’sının (yüzde 32.3) ise kurmay subay havuzundan geldiğini söyleyebiliriz.

Yazının Devamını Oku

AB içindeki Türkiye çatlağı derinleşiyor

Doğu Akdeniz’deki gelişmelerin bütün seyri, dünyanın bu bölgesinin Türkiye’nin Avrupa Birliği ve daha geniş anlamda Batı dünyası ile ilişkilerinde giderek en önemli meselelerden biri haline geldiğini gösteriyor.

Tam üyelik müzakerelerinin durmasından mülteci dosyasına ve oradan ifade özgürlüğü ve yargı konularına kadar çok geniş bir yelpazeye yayılan görüş ayrılıkları nedeniyle zaten kilitlenmiş olan Türkiye-AB diyaloğu, Doğu Akdeniz’in de bu zor gündeme yerleşmesiyle birlikte daha da karmaşıklaşmıştır.

Bu diyalog, ayrıca Kıbrıs’tan Libya’ya kadar uzanan bir jeopolitik eksende sıcak çatışma potansiyeli taşıyan risklere de açık haldedir. Bunun yarattığı basınç Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin sürekli olarak bir ‘kriz’ eşiğinde yönetilmesini zorunlu kılıyor.

AB, kendisini Doğu Akdeniz’de sınır anlaşmazlıklarının ortasındaki ana aktörlerden biri olarak bulmuştur. Bu anlaşmazlıklar birliğe tam üye iki ülkenin, Yunanistan ve Kıbrıs Rum yönetiminin Türkiye ile olan deniz sınırlarını ilgilendirdiğinden kaçınılmaz bir şekilde AB’yi de krizin içine çekiyor.

Üstelik, keşfedilen doğalgaz rezervleri nedeniyle çok büyük çıkarların söz konusu olduğu bir coğrafya burası. AB, doğalgaz alanında Rusya’ya olan bağımlılığını azaltmak açısından yakından ilgilidir bu rezervlerle. Meselenin bir yönü daha var. Fransa ve İtalya gibi AB üyesi ülkelerin şirketleri de buradaki doğalgaz kaynaklarının çıkartılması ve pazarlanması işlerinde fiilen sahada çalışmaktadır.

YUNANİSTAN VE KRY’YE AÇIK ÇEK

Konunun Türkiye’yi ilgilendiren boyutundaki temel güçlük, AB’nin Yunanistan ve Kıbrıs Rum yönetiminin deniz yetki alanlarına ilişkin tezlerine büyük ölçüde açık çek vermesinden kaynaklanıyor. KRY’nin 2004 yılında tek taraflı ilan ettiği ‘münhasır ekonomik bölge’si ve Yunanistan’ın kıta sahanlığına ilişkin maksimalist tezleri bu yönüyle AB’nin siyasi himayesi altındadır.

Geride bıraktığımız yıllarda gerek AB Dışişleri Bakanları Konseyi formatında, gerek liderler düzeyindeki konsey ve zirve toplantıları sonunda yayımlanan açıklamalar incelendiğinde, Yunanistan ve KRY’nin tezlerine çok kuvvetli bir destek verildiği görülebilir.

Bu iki ülkeyle “

Yazının Devamını Oku

AB, Sevilla haritasına artık mesafeli

'Sevilla haritası’, son zamanlarda Doğu Akdeniz’le ilgili anlaşmazlıklar çerçevesinde adını sıkça duyduğumuz, gazete sayfaları ve TV ekranlarında da karşımıza çıkan bir harita.

Türk yetkililerin açıklamalarında, her seferinde olumsuz çağrışımlar yüklenerek, AB ve Yunanistan’a dönük kuvvetli eleştirilerle birlikte gündeme getirildi bu harita.

Örneğin, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu “Bunların niyetini şu Sevilla haritasında görebiliyoruz, her şey bununla başladı...” diye konuşuyor.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar da şöyle eleştiriyor bu haritayı:

“Sevilla haritası diye ortaya çıkarılan haritanın da hiçbir geçerliliğinin olmadığını, bunun hakkı, hukuku tanımadığını, burada barış ve istikrara katkı sağlamadığı gibi, bir problem çıkardığını da görmek, anlamak lazım. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, TSK, 83 milyon, yani bizlerin, hiçbir şekilde bu Sevilla haritası veya benzeri bir takım talep ve uygulamalarla adeta kıyılarımıza hapsedilmeyi kabul etmeyeceğimizi herkesin bilmesi lazım.”

Görüleceği gibi, Türkiye’nin resmi bakışında Sevilla haritası, hem Ege’de hem de Doğu Akdeniz’de sorunların temelinde yatan -deyim yerindeyse- bir çıban başıdır.

Peki neyin nesidir bu Sevilla haritası?

Yazının Devamını Oku

Doğu Akdeniz’deki krizin anatomisi

Doğu Akdeniz’de içinden geçilen çalkantılı günlerin tarihi yazılırken -üç kritik dönüm noktası- olarak şu hadiselere muhakkak dikkat çekilecektir:

1)Türkiye’nin Oruç Reis’in araştırma yapacağı sahaya ilişkin 21 Temmuz tarihli ‘NAVTEX’ duyurusu, 2) Yunanistan ile Mısır arasında 6 Ağustos tarihinde imzalanan ‘Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşması’ ve 3) Oruç Reis’in 10 Ağustos’ta ilan edilen sahaya girerek sismik araştırmaya başlaması...

BERLİN’DEKİ ÜÇLÜ TOPLANTI

Bu zaman aralığındaki gelişmelerin seyrini değerlendirebilmek açısından hemen öncesinde Türkiye, Yunanistan ve Almanya arasında gerçekleştirilen bazı diplomatik temasları da arka plan bilgisi olarak ana çerçevenin içine yerleştirmek gerekiyor.

Bu temasların varlığı Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun 14 Temmuz tarihinde Maltalı mevkidaşı Evarist Bartolo ile birlikte düzenlediği basın toplantısında yaptığı bir açıklamayla ortaya çıkmış ve Yunanistan’ı ciddi bir şekilde karıştırmıştı. Çavuşoğlu, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın ile bazı Dışişleri Bakanlığı mensuplarının Berlin’e giderek, burada Alman ve Yunan yetkililerle bir üçlü bir toplantıya katıldıklarını duyurmuş, “Demek ki istenirse diyalog olabiliyormuş” ifadesini kullanmıştı.

NAVTEX DUYURUSU

Olayların hareketlenmesindeki başlama vuruşu, Antalya’daki NAVTEX istasyonunun 21 Temmuz tarihinde yayımladığı bir ‘denizcilere duyuru’ ile Oruç Reis gemisinin Doğu Akdeniz’de araştırma yürüteceği bölgenin koordinatlarını ilan etmesiydi. Bu koordinatlar, Türkiye’nin geçen kasım ayında BM’ye bildirdiği kıta sahanlığı sınırları içinde Girit ile Kıbrıs adalarının ortasına düşen, Türkiye ile Mısır arasındaki ortay hattın hemen üstündeki bir alana karşılık geliyor. Türk hükümeti, 2012 yılında TPAO’ya bu saha için araştırma ruhsatı vermişti.

Bu adım aslında BM’ye yapılan kıta sahanlığı bildirimi ve Libya ile 27 Kasım 2019 tarihinde deniz yetki alanlarına ilişkin anlaşmanın imzalanmasından sonraki dönemde Türkiye’nin ilk kez bu sahada araştırma yürütmek üzere kuvvetli bir hamle yaptığını, bu sahaya fiilen ayak bastığını gösteriyordu. NAVTEX ilan edildiğinde Oruç Reis Antalya limanında beklemekteydi ve bütün dikkatler geminin ne zaman yola çıkacağı sorusuna çevrilmişti.

18 SAVAŞ GEMİSİ 

Yazının Devamını Oku

Mısır ile istihbarat örgütleri üzerinden diyalog

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, son zamanlardaki en sürpriz açıklamalarından birini geçen cuma günü Türkiye ile Mısır’ın istihbarat örgütleri arasında yürütülen görüşmeler konusunda yaptı.

Bir gazetecinin Yunanistan ile Mısır arasında 6 Ağustos tarihinde imzalanan Doğu Akdeniz’deki Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşması hakkındaki sorusu üzerine, Cumhurbaşkanı aynen şöyle dedi:

Bu konuda ben Mısır’ı anlamakta zorlanıyorum doğrusu. Çünkü Mısır bir taraftan istihbarat örgütü vasıtasıyla benim istihbarat örgütüme başka şeyler söylüyor. Yani ‘Burada yanlış anlaşılmalar var. Bu yanlış anlaşılmaları düzeltmemizde fayda var’ diyor...”

Erdoğan, hemen ardından ekledi:

Şu anda istihbarat örgütümüz, onların istihbarat örgütüyle görüşmelerini devam ettiriyor, devam ettirecek.”

Böylelikle, kamuoyu Türk ve Mısır gizli servisleri arasında Doğu Akdeniz’deki meseleleri de içeren bir diyaloğun yürüdüğünü öğrenmiş oldu.

HALKLAR BİRBİRİNE YAKIN

Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarının önem taşıyan bir başka bölümünün de şifrelerini çözmeye çalışalım. Erdoğan, istihbarat servislerinin görüştüklerini duyurduktan sonra Mısır’a şu sıcak mesajı vermekten de geri durmuyor:

Yazının Devamını Oku