Sedat Ergin

Cumhuriyet Bayramı’nı kutlarken Cumhuriyet’in gücüne inanmak

29 Ekim 2020
Bugün 29 Ekim 2020. Bundan tam üç yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100’üncü yıldönümünü kutlayacağız. Cumhuriyetimizin bir asrı devirmesine fazla bir zaman kalmadı.

Yıldönümleri, kuşkusuz Cumhuriyet’in anlamı ve değeri üzerinde düşünmemiz için yararlı bir vesile oluşturuyor.

En başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Cumhuriyet’in kurucuları, bir cihan imparatorluğunun çöküşüyle birlikte bir dizi yenilginin ardından ‘yedi düvel’e karşı verdikleri ulusal kurtuluş savaşıyla yoklukların, imkânsızlıkların içinden bir mucizeyi gerçekleştirip yeni bir ülkeyi yarattılar. Cumhuriyet, her şeyden önce o mucizenin adıdır.

*

Cumhuriyet’i ve kazanımlarını değerlendirirken, meseleye öncelikle tarihin akışı içinde Türkiye’nin 20’nci yüzyıla nasıl girdiği ve ardından 21’inci yüzyıla nasıl bir kimlikle adım attığı soruları üzerinden bakmalıyız.

Bu muhasebede Türkiye’yi içinden geldiği İslam dünyasındaki konumu üzerinden okumak çarpıcı sonuçlar verecektir. Bu çerçevede Türkiye’nin bugün 57 üyesi olan İslam İşbirliği Örgütü bünyesinde hangi değerleri ve kurumlarıyla bir istisna oluşturduğu sorusu yeteri kadar açıklayıcı olmalıdır.

Bütün bu ülkeler içinde, Türkiye aynı anda demokrasiyi işletebilen, girişimciliğin önünün açıldığı bir pazar ekonomisini yürütebilen, açık bir toplum yapısını yaşatabilen, bilim, sanat ve kültür alanlarında kaydadeğer sıçramalar kat edebilmiş tek istisnadır.

Tabii istisna olmasına ilişkin tespitimi –yaşanan bütün sorunlara, sıkça karşılaşılan iniş çıkışlara ve giderilemeyen eksikliklere rağmen- diye tamamlayıcı bir ek cümleyle birlikte kayda geçirmem gerekiyor. Ancak burada önemli nokta, yine de Cumhuriyet’in söz konusu problemlerin varlığına rağmen karşılaştırmalı olarak ortaya koyabildiği farktır.

Bu yönleriyle Türkiye Cumhuriyeti, geride bıraktığımız yüzyılda İslam dünyasında gerçek anlamda modernite ile buluşabilen yegâne modeldir.

Yazının Devamını Oku

Türk-Rus ilişkileri bir kez daha stres testinde

28 Ekim 2020
Türk-Rus ilişkilerinde bütün dikkatlerin Dağlık Karabağ’da Azeri ve Ermeni birlikleri arasındaki çatışmalara çevrildiği bir sırada Rusya’nın İdlib’de Türkiye’ye yakın bir silahlı muhalif gruba havadan şiddetli bir saldırı düzenlemesiyle denklemin bir ucu Suriye’ye kaymış oldu.

Rus savaş uçaklarının önceki gün Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) kökenli Feylak eş Şam isimli örgütün sınır bölgesinde Hatay’ın 9 kilometre kadar karşısındaki Duveyle köyünde bulunan eğitim kampına düzenlediği hava saldırısını kastediyoruz. Bu saldırıda 78 kişi hayatını kaybederken, 90 kişi de yaralanmıştı.

Sahadan gelen haberlere bakılırsa, İdlib’deki silahlı muhalif gruplar bu saldırıya dün Esad ordusunun konuşlandığı noktaları hedef alan yoğun bir topçu ve roket atışıyla kuvvetli bir karşılık verdi.

RUSYA CERABLUS’A BALİSTİK FÜZE ATINCA İdlib saldırısı, aslında niteliği itibarıyla yakın zaman kesitindeki bir ilk değildi. Fotoğrafın bütününü görebilmek için İdlib’deki saldırının üç gün öncesine gitmek gerekiyor. Geçen cuma günü Suriye’nin kuzeyinde uluslararası camiada dikkat çekmeyen bir başka hava saldırısı meydana geldi.

Saldırı, Cerablus’un kırsalında Küse yerleşiminin hemen dışında iptidai mazot rafinerileri ve mazot pazarının bulunduğu bir alanı hedef aldı. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SİHG), patlamalarda yedi sivilin öldüğünü, 20 kişinin de yaralandığını duyurdu. Sosyal medyadaki paylaşımlarda olay yerindeki yanmış akaryakıt tankerlerinin görüntülerine rastlamak mümkün.

Harekâtın nasıl düzenlendiği konusunda çelişik bilgiler var. SİHG, saldırının Rusların Akdeniz sahilindeki Lazkiye yakınlarında bulunan Hmeymim hava üssünden ateşledikleri roketlerle yapıldığını ileri sürdü.

Buna karşılık Anadolu Ajansı, bu konuda geçtiği haberde, saldırının Lazkiye’deki Rus donanmasından iki balistik füze atılması suretiyle düzenlendiğini duyurdu. Bazı haberlerde ise balistik füzelerin daha güneydeki kıyı şehri Tartus’un açıklarındaki bir Rus savaş gemisinden ateşlendiği belirtildi.

FIRAT KALKANI BÖLGESİ HEDEFTE

Hmeymim üssü ile Cerablus arasında 250 kilometre bir mesafe var. Balistik füzeler Tartus civarından ateşlendiyse menzil 280 kilometrenin de üstüne çıkıyor.

Yazının Devamını Oku

İdlib’de kim kimi neden vuruyor?

27 Ekim 2020
Rus savaş uçaklarının dün Suriye’de silahlı muhalefetin önde gelen gruplarından birinin İdlib’deki eğitim merkezini ağır bir insan kaybına yol açacak şekilde vurması, hem İdlib’deki gelişmeler hem de genel Türkiye-Rusya ilişkilerinin seyri bağlamında ele alınmayı gerektiren yeni bir durum yaratmıştır.

Öncelikle, Rusya’nın hedefine koyduğu Feylak eş Şam isimli grubun, İdlib’de önemli bir bölümü Özgür Suriye Ordusu’ndan (ÖSO) gelen silahlı örgütlerin toplandığı Türkiye’nin desteğindeki ‘Ulusal Kurtuluş Cephesi’ içindeki başat aktörlerden biri olduğunu vurgulamalıyız.

Feylak eş Şam, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde 2016’daki Barış Kalkanı ve 2018’deki Afrin harekâtlarına da katılmış olan bir grup. Resmen doğrulanmamakla birlikte, Libya’daki iç savaşta Halife Hafter güçlerine karşı meşru otoriteyi temsil eden Fayiz es Serrac güçlerinin safında mücadele etmek üzere Suriye’den bu ülkeye giden savaşçılar arasında Feylak eş Şam’dan unsurların da bulunduğu yolunda haberlere rastlamak mümkün. Her halükârda, bu örgütü Türkiye’nin Suriye’de sahadaki en yakın müttefiklerinden biri olarak nitelendirmek hata olmaz.

Dolayısıyla, Rusya’nın doğrudan bu grubu hedef alan saldırısının Türkiye’ye dönük mesajlar da taşıdığı şeklinde yorumlanması kaçınılmazdır. Zaten yabancı ajanslar da hadiseyi genellikle ‘Rusya’nın Türkiye’nin Suriye’de desteklediği unsurları vurduğu’ gibi bir açıyla vermeyi tercih etmiştir.

*

Rusya’nın bu saldırısını, özellikle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya lideri Vladimir Putin’in geçen 5 Mart tarihinde Moskova’da İdlib konusunda vardıkları mutabakat açısından değerlendirmeliyiz. Bu mutabakat sonrasında İdlib’deki durum genel hatlarıyla sakin bir şekilde seyretmişti. Son dönemde Esad ordusunun Rus savaş uçaklarının desteği altında ateşkes rejimini ihlal eden hareketlerine rastlanmakla birlikte, bu ihlaller büyük bir kriz doğuracak eşiğe tırmanmamıştı. Ancak dünkü hava saldırısı İdlib’deki gidişatı ciddi bir şekilde sarsmıştır.

Saldırının Rusya’nın tutumu açısından düşündürücü bir tarafı şudur. Rusya, geçmişte İdlib’de ateşkesi bozan hamlelerini, Türkiye ve İran’la birlikte 4 Mayıs 2017 tarihinde İdlib’e ilişkin çatışmasızlık rejimini tanımladıkları Astana Anlaşması’nın terör örgütlerine karşı istisna getiren hükümlerine dayandırmaktaydı. Aslında Astana Anlaşması, BM Güvenlik Konseyi’nin 2015 yılında Suriye hakkında kabul ettiği 2254 sayılı kararının ilgili bölümlerini aynen almıştı. Astana belgesinin beşinci paragrafında şöyle deniliyor:

Garantör ülkeler, ateşkes rejiminin çatışan taraflar tarafından uygulanmasını sağlamak için gerekli tüm tedbirleri alacağını; güvenli bölgelerin içerisi ve dışarısında IŞİD, El Nusra ve El Kaide veya IŞİD ile ve BM Güvenlik Konseyi tarafından terör örgütü olarak kabul edilen tüm örgütlerle bağlantılı her türlü kişi, grup, oluşum, kuruluşlarla mücadeleyi sürdürmeye yönelik tüm tedbirleri alacağını; şimdiye kadar katılmamış olan silahlı grupların ateşkes rejimine katılmalarını sağlamaya yönelik çabalarına devam edeceğini taahhüt eder.”

*

Yazının Devamını Oku

Bekir Coşkun’a veda etmek

24 Ekim 2020
Özellikle ilk gençlik yıllarına ait hikâyelerini kendisinin ağzından dinlediğinizde onun aslında bir roman kahramanı olduğuna hükmedebilirdiniz.

Ama dikkatli olun, siz onu romanın baş kahramanlığına yerleştirirken, sırf size oyun olsun diye kurguladığınız romanın içinden her an kaçıp gidebilirdi.

Aslına bakarsanız kendisini anlatmaya çok düşkün biri değildi. Eşref saati geldiğinde parça parça anlatırdı ve hepsini yan yana getirip bilmecenin parçalarını birleştirmeye çalıştığınızda karşınıza çıkan kuvvetli ve bir o kadar da renkli hayat öyküsü, hem sizi hayran bırakır, hem de onunla ilgili kafanızın biraz daha karışmasına yol açardı. İleride sizi bekleyen başka sürprizlerin de olduğunu hissederdiniz.

Liseyi bitirdiği dönemde henüz çocuk sayılabilecek bir yaşta Urfa’da her şeyi geride bırakıp neden İstanbul’a gitme kararı almış olabilirdi ki? Uzun bir otobüs yolculuğunun ardından İstanbul’a geldikten sonra bu şehirde tutunmaya çalıştığı günler başlı başına dramatik bir öyküydü. Yaşamını idame edebilmek, ayakta kalabilmek için elindeki tek geçerli araç, icra edebileceği sanatıydı, yani kanun çalmak... Evet, herkes onu kemancı olarak bilir, ama ana enstrümanı kanundu. Beyoğlu’nun arka sokaklarında müzisyenlerin buluştuğu kahvelere giderek iş bulabilmek için şansını deneyecekti.



Nedense İstanbul’da olmamıştı. Daha sonra başkent Ankara’da karar kılacak ve kendisinin ülkenin en tanınmış köşe yazarlarından biri olmasına uzanacak öyküsü burada yeni bir başlangıç yapacaktı. Sonradan İstanbul’a hep mesafeli durmuş, bu şehirde yeni bir hayata başlaması için kendisine açılan kapılardan girmemeyi tercih etmişti. Bana sorarsanız, İstanbul’a güvenmiyordu.

Yazının Devamını Oku

İdlib’de o zor karar sonunda alındı

23 Ekim 2020
Geçen yıl 23 Ağustos 2019 tarihinde bu köşede yayımlanan “Türkiye’yi İdlib’de Bekleyen Zor Kararlar Var” başlıklı yazım, İdlib’de endişe edilen ihtimalin sonunda bütün riskleriyle Türkiye’nin karşısına çıktığını anlatıyordu.

Hadise şuydu: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye muhalefetinin kontrolündeki İdlib’in güneyinde M-5 otoyolu üzerindeki Morik yerleşimi civarında kurmuş olduğu (9) numaralı gözlem noktası kuzeyden Suriye ordusu tarafından çevrelenmişti. Askeri noktanın batısı, güneyi ve doğusu bir süre önce zaten rejim birliklerinin kontrolüne geçmişti. Sonuçta buradaki Türk birliğinin dışarı tek çıkış yolu olan kuzeye doğru kara bağlantısı tümden kesilmiş oluyordu.

Tarih 19 Ağustos 2019. Türkiye, ikmal yolunun açık kalmasını sağlamak ve Morik’teki gözlem noktasını takviye etmek amacıyla bir askeri konvoyu M-5 üzerinden Morik’e doğru yola çıkarmıştı ki... Maarat el Numan civarında yol almakta olan Türk konvoyu bir hava saldırısına hedef oldu. Saldırı sonucu konvoyun ilerlemesi durdu.

Sonradan bu hava saldırısını bir Rus savaş uçağının gerçekleştirdiği ortaya çıkacaktı.

Ertesi günü (20 Ağustos) Han Şeyhun kasabası rejim güçlerinin eline geçti.

*

Morik üssü, Türkiye’nin Rusya ve İran’la birlikte yürüttüğü Astana Süreci çerçevesinde 2017 yılında ‘çatışmasızlık bölgesi’ olarak ilan edilen İdlib’de, bu sistemi denetlemek amacıyla kurduğu 12 gözlem noktasından yalnızca biriydi. Bu gözlem noktaları tesis edildiğinde, İdlib bütünüyle silahlı muhalif grupların kontrolündeydi. Sahadaki varlıkları rejimi İdlib’e dönük askeri hamlelerden caydırarak İdlib’de hedeflenen çatışmasızlığı güvence altına alacaktı. 17 Eylül 2018 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin arasında imzalanan ‘Soçi Mutabakatı’ bu düşünce üzerine inşa edilmişti.

Mutabakatın uygulaması, ilk dönem işler iyi gittiyse de, sonradan beklendiği gibi yürümedi. Esad ordusu, Rusya ile tam bir işbirliği içinde özellikle 2019 yazından itibaren M-5 karayolunu rejimden geri almak üzere planlı bir askeri harekâta girişti. Rus Hava Kuvvetleri de bu harekâta fiilen katıldı. Bu stratejide muhalefetten ilk geri alınan yerlerden biri de Morik’teki TSK gözlem noktasının 10 kilometre kadar kuzeyindeki Han Şeyhun kasabası oldu.

Han Şeyhun’un

Yazının Devamını Oku

Vaka sayıları açıklanmasa da diğer göstergeler bir hayli kaygı verici

22 Ekim 2020
Sağlık Bakanlığı bütün ‘vaka’ sayılarını açıklamaktan vazgeçip sadece sayıca çok daha az olan semptom gösteren ‘hasta’ sayılarını paylaşmaya başlamış olsa bile, COVID-19 salgınının seyriyle ilgili açıklanan diğer göstergeler bir araya getirildiğinde, tablodaki yönelişin iyimserliğe izin vermeyen bir çizgide seyrettiğini vurgulamalıyız.

Dünkü yazımız Hacettepe Üniversitesi’nden Prof. Mehmet Ceyhan ile sohbetimize dayanarak Sağlık Bakanlığı’nın açıklamalarından hareketle, duyurulan hasta sayısını 5 ile çarpmak suretiyle bütün vakaların sayısının tahmin edilebileceğini konu alıyordu. Bu çerçevede örneğin geçen pazartesi günkü 2 bin 26 hasta sayısını 5 ile çarptığımızda, günlük 10 binin üstüne çıkan bir vaka toplamı tahminine ulaşıyoruz.

Aslında bu tahmin, bizzat Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın bundan bir süre önce COVID-19 testlerinin yüzde 10’unun ‘pozitif’ çıktığı yolundaki açıklamasının işaret ettiği sonuca yaklaşıyor.

Bu yöntemi geçen pazartesi için açıklanan toplam test sayısı 116 bin 249’a uygulayalım. Bu hesaplamaya göre tahminen 11 bin 624 kişinin testinin pozitif çıkmış, yani bu sayıda yeni günlük vakanın kayda girmiş olması gerekir.

Kuşkusuz, bu hesapların hepsi birer tahmini geçmiyor ve arada 1.600’e yaklaşan bir fark söz konusu. Her halükârda vaka sayısının açıklanan hasta sayısının ne kadar üstünde olduğunu göstermesi bakımından yine de fikir verici. Hatta, gerçek vaka rakamının bu tahminlerin de çok üstünde olduğu yolunda kuvvetli görüşlere de rastlamak mümkün. Ne yazık ki, şeffaflık olmadığı zaman muhtelif modellemeler üzerinden yapılan tahminlerle yetinmek durumunda kalıyoruz.

GÜNLÜK HASTA SAYILARI İKİ KAT ARTTI

 Salgının ikinci dalgasının boyutlarını okuyabilmek için başka göstergeler üzerinden devam edelim. Sağlık Bakanlığı 29 Temmuz’dan itibaren ‘vaka’ yerine testi pozitif çıksa da sadece belirti gösterenleri işaret eden ‘hasta’ sayısını açıklamaya başlamıştı. O günü baz alıp bir karşılaştırma yaptığımızda şunu görüyoruz:

29 Temmuz günü paylaşılan yeni hasta sayısı 942’ydi. Daha sonraki haftalarda günlük hasta sayısı düzenli bir şekilde artmış ve ilk kez bu haftanın başında günlük 2 bin eşiğini geçmiştir. Hasta sayısı geçen pazartesi günü 2 bin 26, salı akşamı ise 1.894 olarak açıklanmıştır.

Yazının Devamını Oku

Prof. Ceyhan’la COVID-19’da günlük vaka sayısı tahmini

21 Ekim 2020
Covid-19 salgını ikinci dalgasında yüksek bir eşikte seyrederken, yapılan yöntem değişikliği nedeniyle ne yazık ki ülkemizdeki günlük vaka sayısını –biz vatandaşlar- artık bilmiyoruz.

Bitmedi. Bu sayıyı bilemediğimiz için Türkiye’de bugüne dek kaydedilen COVID-19 vakalarının toplamını da öğrenemiyoruz. Şu nedenle ki, geçen 28 Temmuz’a kadar açıklanan, ‘vakalar’ üzerinden ‘toplam sayı’ydı. 29 Temmuz’dan sonra buna yalnızca ‘hasta’ sayıları eklenmeye başlandığından dolayı ortaya analiz edilebilmesi mümkün olmayan, geçerlilik taşımayan tuhaf bir veri kategorisi çıktı.

DSÖ TABLOSU DA TARTIŞMALI

Sağlık Bakanlığı’nın turkuaz tablosundaki sütunun en üstünde ‘toplam hasta sayısı’ diye yazıyor. Ama öyle değil. Çünkü 28 Temmuz’a kadar olan kısmı belirtili-belirtisiz bütün vakaları içeriyor; 29 Temmuz sonrası ise yalnızca belirtili vakaları. Onlar da ‘hasta’ diye adlandırılıyor.

Peki o zaman bu sayı neyin sayısı? Doğrusu bu sorunun yanıtını bilmek de zor. Ama Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) kendi web sayfasında bu sayıyı hâlâ –eskisi gibi- ‘teyitli vaka’ olarak açıklıyor. Örneğin, DSÖ’nun dünkü ‘Küresel Gösterge Tablosu’nda, Türkiye için 18 Ekim’de ‘teyitli vaka toplamı’ 347 bin 493 olarak veriliyordu.

Sağlık Bakanlığı’nın web sitesindeki ‘COVID-19 Bilgilendirme Sayfası’nda ise 347 bin 493 sayısı dün 18 Ekim tarihi için ‘toplam hasta sayısı’ başlığı altında duyuruluyordu.

‘Hasta’ ile ‘vaka’ iki ayrı durumu anlatıyorsa, bir sayı aynı anda nasıl iki ayrı veri kategorisini gösterebilir? Sağlık Bakanlığı’nınki doğru ise DSÖ’nünki doğru değil. Bu önerme tersinden de geçerli tabii. Aslında gerçek o ki, iki veri de yanıltıcı.

Bu yönüyle gelinen nokta DSÖ’nün inandırıcılığı bakımından da artık ciddi bir soruna dönüşmüş bulunuyor. Şöyle ki,  DSÖ’nün kendi tanımlamasında ‘teyitli vaka’ -klinik bulgulardan bağımsız olarak- COVID-19 testi pozitif çıkmış olan herkesi kapsıyor. Ama DSÖ’nün Türkiye için verdiği ‘toplam vaka’ rakamı, iddia ettiği gibi testi pozitif çıkan herkesi kapsamıyor. Gerçek rakam bundan çok daha yüksek.

GÜNDE TAHMİNEN 

Yazının Devamını Oku

Türkiye’den BM’de Uygur Türkleri konusunda ‘orta yol’ formülü

20 Ekim 2020
Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Üçüncü Komitesi’nde Çin Halk Cumhuriyeti’nin Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki insan hakları ihlalleriyle ilgili yaptığı eleştirel beyana ilişkin Dışişleri açıklamasının izini sürünce çarpıcı bir tabloyla karşılaştım.

Türkiye’nin BM’deki beyanı bizzat Bakanlık Sözcüsü Hami Aksoy tarafından duyurulmuştu.

Sosyal, kültürel ve insani işlerden sorumlu olan Üçüncü Komite, özellikle insan hakları konuları ele alındığı için BM Genel Kurulu’nun en kritik organlarından biri. Sincan dosyası, bu dönem Üçüncü Komite’de şimdiden en gerilimli tartışma başlıklarından birini oluşturuyor Batı grubu ile Çin Halk Cumhuriyeti arasında.

BATI GRUBU’NDAN SERT ELEŞTİRİSİ

Üçüncü Komite’nin Genel Kurul Başkanı Volkan Bozkır’ın konuşmasıyla açılan 6 Ekim tarihli oturumunda meselenin alevlenmesi, ağırlıklı olarak başını ABD ile AB ülkelerinin çektiği 39 ülke adına yapılan ortak bir tutum açıklamasıyla başlıyor. Bu açıklamayı 39 ülke adına Almanya’nın BM Daimi Temsilcisi Christoph Heusgen okuyor BM Genel Kurulu’nda.

Bu açıklamada, Çin Halk Cumhuriyeti’nde hem Tibet hem de Sincan bölgesindeki dini ve etnik gruplara yönelik “ağır insan hakları ihlalleri”nden duyulan “büyük kaygılar” dile getiriliyor. Sincan’da bir milyondan fazla insanın “siyasi eğitim kamplarında keyfi bir şekilde alıkonduklarıyolunda inandırıcı raporlar bulunduğu belirtiliyor. Din ve inanç özgürlüğü ile hareket etme ve dernek kurma özgürlükleri ve aynı zamanda Uygur kültürünü hedef alan sert sınırlamalardan söz ediliyor.

Açıklamada, Uygurlara ve diğer azınlıklara dönük yaygın gözetim sistemi devam ederken, zorla çalıştırma ve kısırlaştırma dahil zorlayıcı doğum kontrol yöntemleri uygulandığına ilişkin haberlerin artmakta olduğu kaydediliyor. Büyük ölçüde BM İnsan Hakları Konseyi’nin bağımsız uzmanlarının raporlarına dayanan bu açıklama, neresinden bakılırsa bakılsın içeriği itibarıyla ağır bir metin.

İlginçtir ki, bu açıklamanın imzacıları arasında 27 AB üyesinden Yunanistan, Kıbrıs Rum Yönetimi, Macaristan, Çekya, Romanya, Malta ve Portekiz yer almıyor. Ancak Kuzey Makedonya, Bosna-Hersek ve Arnavutluk gibi AB’ye tam üye adayları metne imza atmışlar.

44 ÜLKEDEN ÇİN’E 

Yazının Devamını Oku