GeriSedat ERGİN Türkiye ile Rusya arasında İdlib-Tel Rifat eksenli bilek güreşi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Türkiye ile Rusya arasında İdlib-Tel Rifat eksenli bilek güreşi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın pazartesi akşamı “Artık tahammülümüz kalmadı. Buralardan kaynaklanan tehditleri ya oralarda etkin olan güçlerle birlikte ya da kendi imkânlarımızla bertaraf etmekte kararlıyız” şeklindeki açıklamasıyla birlikte, Suriye’nin kuzeybatısındaki Münbiç ve özellikle de Tel Rifat bölgeleri yeniden projektörlerin altına girdi.

Hafta başından bu yana Türkiye’nin ne gibi adımlar atabileceği yoğun bir şekilde tartışılmaya başlandı.

Kanaatimizce sahadaki gelişmeleri değerlendirebilmek için Tel Rifat civarında meydana gelen son hadiselerle bir süredir İdlib’deki ortaya çıkmış olan yüksek basınca bir bütünlük içinde bakmak yararlı olabilir. Böyle bir bakışla karşımızdaki kafa karıştırıcı tabloyu çözmeye çalışalım.

HMEYMİM ÜSSÜ’NDEN KALKAN RUS UÇAKLARININ ROTALARI

Önce geçen perşembe günü Suriye’nin batısında Lazkiye şehrinin yanı başında Rusya Hava Kuvvetleri’nin envanterindeki Hmeymim üssünden kalkan savaş uçaklarının düzenlediği iki operasyonu büyüteç altına yatırmak gerekiyor.

Birinci harekât, İdlib çatışmasızlık bölgesinde M-4 karayolu boyunca kuzey ve güneye doğru altı kilometre derinlikteki güvenlik koridoru içinde, yola hemen bitişik Basenkul köyünün civarındaki bir noktayı hedef aldı. Burası, Türkiye’nin Rusya ile yaptığı mutabakatlar çerçevesinde radikal gruplardan arındırma taahhüdünü üslendiği güvenli koridor. Sahadan gelen haberlere göre, Rusların bu koridorda gerçekleşen saldırısında, Heyet Tahrir eş Şam (HTŞ) örgütüne bağlı 7 militan öldürüldü.

Aynı gün ilerleyen saatlerde yine Hmeymim’den havalanan bir Rus savaş uçağı, bu kez doğuda daha uzak bir noktaya yöneldi. TSK’nın denetimindeki Fırat Kalkanı bölgesinin başlangıcında, Mare kasabasına yakın Tuways’da bulunan TSK üssünün civarındaki bir sahaya iki atış yaptı. Burası Rusların kontrolündeki Tel Rifat bölgesinin hemen karşısında bulunuyor.

Bu harekâtın öncesindeki saatlerde Mare-Tel Rifat ekseninde büyük bir gerilim yaşanmıştı. Önce Tel Rifat çıkışlı olduğu anlaşılan bir PKK-YPG saldırısında, tanksavar silahıyla Tuways’taki TSK üssüne yakın noktada bir Türk askeri şehit edilmişti. Bunun üzerine buradaki TSK mevzilerinden Tel Rifat’taki PKK/YPG hedeflerine doğru kuvvetli bir topçu ve roket ateşiyle karşılık verildi. Rus savaş uçağı işte tam bu sırada devreye girdi.

Görüleceği gibi, TSK Rusya’nın nüfuz alanındaki Tel Rifat’ta PKK/YPG unsurlarını vurunca, durdurma amaçlı olduğu anlaşılan yanıt Rus hava kuvvetlerinden geldi.

SALDIRILAR KADEME KADEME YAYILINCA

Birinci olayda da Rus tarafı, İdlib’deki nokta atışında, Türkiye’nin M-4 üzerindeki güvenli koridoru radikal gruplardan arındırma ve trafiğe açma taahhüdü çerçevesinde, muhtemelen Ankara’ya koridorda hala terör gruplarının üslenmiş olduğu mesajını veriyordu.

Her halükârda Rus savaş uçaklarının bu şekilde sahneye çıkması, Fırat’ın batısındaki geniş bir coğrafyada Suriye hava sahasının kontrolünü elinde tutmasının Rusya’ya sağladığı büyük stratejik avantajı gösteriyor.

Bu arada, gelişmeler geçen perşembe günü yaşanan aktardığımız hadiselerle son bulmadı. Geçen pazar günü Tel Rifat’ın hemen karşısında Mare kasabasının girişindeki yol kontrol noktasına yakın bir yerde intikal halindeki iki Türk özel harekât polisi PKK/YPG’nin yine tanksavar füzesiyle düzenlediği saldırıda şehit edildi.

Pazartesi sabahı da doğuda Fırat nehrinin Suriye’ye girdiği yerin hemen bitişiğinde sınırın Türkiye tarafındaki Karkamış ilçesi bir roket saldırısının hedefi oldu. Bu kez doğrudan Türkiye toprakları hedef alınmıştı. Can kaybı ya da yaralanan olmadı. Çok namlulu roketatar bataryalarıyla yapılan bu saldırı Fırat’ın doğusundaki Cubb el Farc’dan kaynaklanmıştı. Bu yerleşim Karkamış’ın 10 kilometre kadar güneydoğusuna düşüyor. Bu bölge de Rusların kontrolünde.

Aynı gün Tel Rifat’ın batısında TSK’nın denetimindeki Zeytin Dalı Harekat Bölgesi’ndeki Afrin’de pazar yerinde de bir patlama meydana geldi. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi ölü sayısını 6 olarak duyurdu.

Ve gelişmeler bu şekilde tırmanırken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan pazartesi akşamı “Polislerimize yönelik son saldırı ve topraklarımızı hedef alan tacizler artık bardağı taşırmıştır” açıklaması geldi.

HER İKİ BÖLGE DE RUSYA’NIN DENETİMİNDE

Ağırlıklı olarak Tel Rifat çıkışlı olmak üzere birbiri ardına gelen bu saldırıların sistematik bir kalıbı izlediği aşikâr.

YPG’nin Suriye’nin batısında eskiden beri kendisine bir yaşam alanı bulduğu Tel Rifat, aynı zamanda Rusya, Esad rejimi ve İran’a yakın Şii milislerin de bulunduğu küçük bir bölge. YPG, buradan hem batıda TSK’nın denetimindeki Afrin, hem de kuzey ve doğuda yine TSK denetimindeki Fırat Kalkanı bölgelerini vurabileceği bir operasyonel kabiliyet sergileyebiliyor.

Keza Tel Rifat’ın doğusundaki Münbiç bölgesi de yine benzer bir operasyonel üs merkezi durumunda YPG açısından. Daha önce ABD’nin denetiminde olan Münbiç, TSK’nın 2019 Ekim ayında Fırat’ın doğusundaki Barış Pınarı harekâtından sonra Amerikan askerlerinin buradan çekilmesi sonucu yine Rusya ve rejim ikilisine geçmişti.

RUSYA TEL RİFAT’I BOŞALTACAĞI SÖZÜNÜ VERMİŞTİ

Sonuçta YPG, hem Tel Rifat hem de Münbiç’ten, yani Rusların denetimi altındaki bölgelerden, ayrıca Fırat’ın doğusunda yine Rusların denetimindeki sınıra yakın alanlardan (Karkamış saldırısı) Türkiye’yi ve sahadaki güvenlik birimlerini hedef alan saldırılar düzenleyebiliyor. Örgüt, bunu önemli ölçüde Rusya’nın sağladığı himayeye borçlu. Kritik anlarda Rusya, hava sahasını kontrol edebilme imkânını kullanarak devreye girebiliyor.

Burada vurgulanması gerekli bir  nokta, TSK’nın Fırat’ın doğusunda düzenlediği Barış Pınarı Harekatı’nın hemen sonrasında 22 Ekim 2019 tarihinde Soçi’de düzenlenen Türkiye-Rusya Cumhurbaşkanları Zirvesi’nde, hem Tel Rifat hem de Münbiç’in durumuna açıklık getirilmiş olmasıdır.

Bu konu Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Rusya lideri Vladimir Putin’in görüş birliğine vardıkları bu mutabakatın altıncı maddesinde düzenleniyor. Tek cümlelik bu maddede “Münbiç ve Tel Rifat’tan bütün YPG unsurları silahlarıyla birlikte çıkarılacaktır” deniliyor.

Rusya, bu madde ile YPG’yi her iki bölgeden de silahlarıyla birlikte çıkarma taahhüdünü üstlenmiş olmasına karşılık, bugüne dek bu taahhüdünü yerine getirmiş değildir.

RUSYA’NIN HESAPLARI NE?

Bu tutumunun gerisinde Rusya’nın Suriye sorunun çözümüne dönük genel politikası çerçevesinde, ülkedeki Kürt grupları karşısına almayarak “Kürt Kartı”nı elinde tutma çabasının önemli bir faktör olduğunu düşünebiliriz.

Bununla birlikte, Rusya’nın aynı zamanda silahlı muhalefetin denetimi altında bulunan ve TSK’nın da sahada kuvvetli bir askeri varlık gösterdiği İdlib’de Türkiye’yi geriletebilmek amacıyla YPG faktöründen yararlanma hesabını yapması muhtemeldir. Rusya, bu çerçevede Türkiye’yi İdlib’de HTŞ gibi radikal unsurların üzerine gitmeye zorlamak için, YPG’ye Tel Rifat ve Münbiç’te belli bir hareket serbestisi tanıyabiliyor. Bunu yaparken Türkiye’nin Kuzey Suriye’deki nüfuzunun daha fazla genişlemesini de bir şekilde frenlemiş oluyor.

Bu açıdan bakıldığında bir ucunda İdlib (HTŞ), diğer ucunda Tel Rifat ve Münbiç’in (PKK/YPG) yer aldıkları bir denklem karşımıza çıkıyor. Geldiğimiz noktada Türkiye ile Rusya arasında bu denklem üzerinden ciddi bir bilek güreşinin yaşanmakta olduğunu söyleyebiliriz.

Gelin görün ki, Türkiye ile Rusya arasındaki bu çekişme, eş zamanlı olarak iki ülke arasında S-400’lerin ikinci partisi ve yeni silah sistemleri için görüşmelerin yapıldığı, uzaya roket fırlatma platformları ve yeni nükleer santrallere dönük işbirliği projelerinin gündeme girdiği bir yakınlaşma dönemiyle de iç içe geçmektedir.

X

'İstenmeyen adam' krizinden ne anladım?

Bu yazıyı dün öğleden sonra yazmaya koyulduğumda, Osman Kavala açıklaması nedeniyle 10 Batı ülkesi büyükelçinin “istenmeyen adam” ilan edilmesi konusunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığında yapılacak kabine toplantısındaki değerlendirmeler sonucu nasıl bir kararın çıkacağı belli değildi.

Kararın Erdoğan’ın geçen cuma günü açıkladığı şekilde değiştirilmeden aynen mi hayata geçirileceğini yoksa bulunacak bir formülle krizin ilişkilerde kopmaya gitmeden geride mi bırakılacağını henüz bilmiyorduk.

Tek bildiğimiz, neresinden bakılırsa bakılsın, daha önce rastlamadığımız, diplomasi tarihinde, kitaplarda pek emsali bulunmayan bir kriz ihtimalinin yol açtığı kaygı verici bir belirsizlikle karşı karşıya olduğumuz gerçeğiydi.

TÜRKİYE BU ÜLKELERLE AYNI KURUMLARDA

Devletler arası ilişkilerde büyükelçilerin “istenmeyen adam” ilan edilmesi uygulaması çok istisnai olmakla birlikte, pekala başvurulan bir yöntem. Ancak, çok büyük krizler patlak verdiğinde, genellikle ülkelerin aralarındaki köprüleri atma noktasına geldikleri eşiklerde karşılaşılıyor bu uygulamayla.

Büyükelçilerin bu şekilde gönderilmesinin karşı kamplarda bulunan ya da çatışan ülkeler arasında yaşanması anlaşılabilir bir hadise. Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “istenmeyen adam” tasarrufunu telaffuz ettiği ülkelerin çoğu ile Türkiye yakın kurumsal işbirliği içinde, bir kısmıyla müttefik durumunda.

Bunların çoğu Türkiye’nin NATO, Avrupa Konseyi (AK), Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı (AGİT) gibi uluslararası örgütlerde birlikte üye olduğu, aynı hedefleri taahhüt ettiği ülkeler. Tam üyelik müzakereleri durmuş olsa da Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) ile ortaklık ilişkisi var. İşin bu yönü içinden geçmekte olduğumuz hadiseye her bakımdan alışılmamış bir görüntü kazandırıyor.

Yeni Zelanda hariç tutulursa Türkiye’nin diğer 9 ülkeyle muhtelif uluslararası örgütler içindeki üyelik ya da ortaklık örtüşmelerini şöyle sıralayabiliriz:

ABD: (NATO/AGİT), Kanada: (NATO, AGİT), Almanya: (NATO, AB, AK, AGİT), Fransa: (NATO, AB, AK, AGİT), Hollanda: (NATO, AB, AK, AGİT), Danimarka: (NATO, AB, AK, AGİT), İsveç: (AB, AK, AGİT), Finlandiya: (AB, AK, AGİT), Norveç: (NATO, AK, AGİT)...

Yazının Devamını Oku

AB ile ilişkilerde kendini tekrarlayan temalar meselesi

Avrupa Komisyonu’nun Türkiye ile ilgili yıllık raporlarını değerlendirip üzerine yazı yazmak, her seferinde kendisini tekrarlayan rutin bir egzersize dönüşmüş bulunuyor.

Bu gözlem yalnızca AB raporlarına dönük değil; AB’nin yaptığı tespitlere, getirdiği eleştirilere önemli ölçüde Ankara’nın verdiği tepkileri de içeriyor.

Daha önce yaptığınız değerlendirmeleri tekrarladığınızı fark ettiğinizde, yaşanmış bir anı bir daha yaşama duygusunun içinde buluyorsunuz kendinizi. Sonuçta Türkiye-AB ilişkisini izleyen, bu ilişki üzerine fikir imal etmeye çalışan gözlemcileri sıkıntılı bir ruh hali bekliyor, sizin anlayacağınız.

EN ÇOK KULLANILAN TERMİNOLOJİ: GERİYE GİDİŞ

Bu gözlemi önce AB tarafının kullandığı standart terminoloji üzerinden ileri sürmek mümkün. Şöyle ki, son yıllarda özellikle demokrasi, insan hakları, ifade özgürlüğü, yargı bağımsızlığı gibi alanlarda AB raporlarında Türkiye hakkında en çok kullanılan ifadelerden biri gerileme, geriye giriş anlamındaki “backsliding” fiili.

Bu raporları düzenli izleyenler açısından her seferinde başvurulan pratiklerden biri, barometreye bakar gibi, bu sözcüğün kaç kez kullanıldığını karşılaştırmalı bir şekilde incelemek oluyor. Geçen yıl 10 Ekim 2020 tarihinde “Türkiye-AB ilişkisinin dokusu değişiyor” başlığıyla yayımlanan 2020 AB raporuyla ilgili yazımı dün yeniden okurken şunu gördüm: Bu yazıda “backsliding” sözcüğünün tam 26 kez kullanıldığı tespitini yapmışım. Bir önceki 2019 raporunda ise 27 kez kullanıldığını hatırlatıp eklemişim:

 “Aslında ikisini yan yana koyduğumuzda, AB Komisyonu’nun bu başlıklarda geriye gidişi bir süredir Türkiye’deki yerleşik yöneliş olarak gördüğü ortaya çıkıyor.”

Peki bu yılki raporda kaç kez kullanılmış? Toplam 120 sayfa tutan raporda tam 33 kez tekrarlanmış. Buradaki artıştan yola çıkarak, değindiğimiz yerleşik geriye gidiş yönelişinin AB’nin gözünde daha da ağırlaşmakta olduğu sonucunu çıkarabiliriz, rapora hâkim olan ana bakışı anlatmak açısından.

TÜRKİYE AB’DEN 

Yazının Devamını Oku

Eski sayfaları çevirip Suriye politikasının muhasebesini yapınca

Bu hafta kaybettiğimiz Türkiye’nin saygın dış politika yazarı Sami Kohen’in Suriye konusundaki öngörülerinin isabetini anlatmak üzere kaleme aldığımız dünkü yazımız, kendisinin 28 Ağustos 2012 tarihinde kaleme aldığı bir makaleye odaklanıyordu. Bu makale, Kohen’in Türkiye’nin izlediği Suriye siyasetinin yaratmakta olduğu riskler ve güvenlik sorunlarıyla ilgili daha o günlerde kuvvetli uyarılarda bulunduğunu gösteriyordu.

Aynı yazıda, İçişleri Bakanlığı Göç İşleri Genel Müdürlüğü’nün istatistiklerinden yola çıkarak, Kohen’in makalesinin çıktığı 2012 yılının sonu itibarıyla Türkiye’de “geçici koruma” altına alınmış Suriyeli sığınmacıların sayısını da 14 bin 237 olarak aktarmıştık.

Dosyaları dün yeniden gözden geçirirken, bu verilere karşılık, 2012 yılı sonu itibarıyla Suriyeli sığınmacı sayısının gerçekte bu rakamın bir hayli üstüne çıkmış olduğunu fark ettim. Yanlış bilgilendirmeyi düzeltmek için bu yazıda vereceğim rakamlarla konuya açıklık getirme ihtiyacı duyuyorum.

REJİMİN ÇÖKMESİ BEKLENİYORDU

Bu arada, konuyu başka kaynaklardan araştırırken, dönemin Dışişleri Bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu’nun 20 Ağustos 2012 tarihinde, yani Kohen’in uyarı yazısından tam sekiz gün önce Hürriyet’te yayımlanan, köşe yazarı İsmet Berkan’a verdiği ilginç bir mülakatla karşılaştım.

Davutoğlu, bu mülakatta Suriye karşısında izlenen politikayı kuvvetli bir şekilde savunurken, “Suriye’de halkı ayaklanmaya biz çağırmadık, biz teşvik etmedik. Herhangi bir ülkede halka ‘ayaklanın, demokrasi isteyin’ diyecek olursak bu o ülkelerin içişlerine karışmak olur. Suriye’de halk sokağa çıktı. Biz ondan sonra Suriye halkını destekledik. Tutumumuz belli, biz Suriye halkının yanındayız” diye konuşuyor.

Dışişleri Bakanı, özellikle Suriye’nin kuzey bölgelerinde kara ordusunun hakimiyeti kaybettiğini belirterek, “Şam’da bile şehrin önemli bir bölümü muhalefetin kontrolünde artık. Esad o yüzden hava kuvvetlerini kullanmaya başladı. Bu yüzden katliamların boyutu da büyüdü, maalesef artık daha fazla insan öldürüyor rejim. Kendi halkını havadan bombalıyor” diye ekliyor.

Hatırlanacaktır, o tarihlerde Suriye ordusunun sahada gerilemeye başlaması birçok çevrede rejimin kısa zamanda düşebileceği yolunda kuvvetli beklentilere de yol açmıştı. Örneğin, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iki hafta sonra 5 Eylül 2012 tarihinde AK Parti’nin genişletilmiş grup toplantısındaki konuşmasında “İnşallah biz en kısa zamanda Şam’a gidecek, oradaki kardeşlerimizle  muhabbetle kucaklaşacağız. O gün de yakın. İnşallah Selahaddin Eyyubi’nin kabri  başında Fatiha okuyacak, Emevi Camisi’nde namazımızı da kılacağız” şeklindeki sözleri, o dönemin en çok iz bırakan beyanlarından biridir.

ANKARA KRİTİK EŞİĞİ 100 BİN OLARAK BELİRLEMİŞTİ

Yazının Devamını Oku

Sami Kohen’in 2012 yazında Türkiye’nin Suriye politikasında gördüğü hata neydi?

Bugün toprağa vereceğimiz değerli meslek büyüğümüz Sami Kohen hakkında dünkü yazımı kaleme almadan önce kendisiyle ilgili notlarıma ve arşivdeki belgelere göz gezdiriyordum. Bu sırada kendisinin Milliyet gazetesinde 28 Ağustos 2012 tarihinde yayımlanmış “Dördüncü yol yok muydu” başlığını taşıyan bir makalesiyle karşılaştım.

Sami Bey o zaman ne yazmış acaba” merakıyla metni okumaya başladığımda, Türkiye’nin Suriye politikasıyla ilgili bugün içinde bulunduğumuz sıkıntılı duruma ışık tutan kapsamlı bir eleştiri yazısıyla karşı karşıya olduğumu fark ettim.

TÜRKİYE ESAD İLE KÖPRÜLERİ ATTIKTAN SONRA

Bu yazıya geçmeden önce o dönemdeki konjonktürü hatırlayalım. Suriye’de ilk gösterilerin 2011 ilkbaharında patlak vermesinden sonra Türkiye, uzun bir süre Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile diyalog içinde kalarak kendisini reform adımları atması yönünde ikna etmeye çalışmıştı. Dönemin Dışişleri Bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu ve başka yetkililer bu amaçla Şam’a giderek Esad ile görüşmüş, ancak bu yöndeki ısrarlı telkinler bir sonuç getirmemişti.

Rejimin muhalefete sert bir karşılık vermesiyle birlikte girilen tırmanmayla Suriye kısa zamanda bir içsavaş sarmalına girmişti. Türkiye 25 Mart 2012 tarihinde Şam’daki büyükelçiliğini kapatmış, rejimle köprüleri atarak bütün ağırlığıyla Suriye muhalefetini hem askeri hem de siyasi olarak desteklemeye yönelmişti. Kohen’in yazısının yayımlandığı 28 Ağustos 2012 tarihi, Türkiye’nin rejimi devirmek üzere içsavaşta açıkça taraf olmasından sonraki döneme denk geliyor.

Hükümetin bu tercihi o dönemde Türkiye’de tartışmalara yol açmıştı. Kohen de yazısını zaten Davutoğlu’nun Türkiye’nin izlediği bu politikanın pekâlâ isabetli olduğunu savunmak üzere o günlerde yaptığı bir dizi açıklamayı değerlendirmek üzere kaleme almış.

TÜRKİYE’NİN

ELİNDEKİ ÜÇ SEÇENEK

Kohen

Yazının Devamını Oku

Sami Kohen’e veda ederken

Türkiye’de gazeteciliğin tarihinde çok özel ve ağırlıklı bir yeri bulunan Sami Kohen, önceki akşam 93 yaşında aramızdan ayrıldı. Türkiye, yalnızca eşsiz bir insanı, büyük bir gazeteciyi değil, aynı zamanda itibarlı bir müessesesini de kaybetti.

Sami Kohen’e 14 Şubat 2019 tarihinde “Global İlişkiler Forumu” isimli düşünce kuruluşu tarafından onur üyeliği takdim edilmesi dolayısıyla düzenlenen törende, kendisini takdim konuşmalarından birini yapmam istenmişti.

Kariyerinin ilk döneminde uzun yıllar diplomasi muhabirliği yapmış ve zaman zaman bazı gelişmeleri Sami Kohen ile sahada birlikte izlemiş, ayrıca bir dönem Milliyet’te kendisiyle birlikte çalışmış bir gazeteci olarak, bu alanın duayeni hakkında kürsüden bu konuşmayı yapmak, benim açımdan kıvanç duyulacak bir olaydı.

Konuşmamda iki düzlemde değerlendirmiştim Kohen’in gazeteciliğini ve yazarlığını. Bunlardan birincisi, Türkiye’de dış haberciliğin gelişmesinde, dış politika yorumculuğunun yerleşmesinde oynadığı roldü. İkincisi, bu rolü oynarken mesleki ölçülerde, gazetecilik standartlarında çıtayı yükseğe çekmiş olmasıydı.

DIŞ HABERCİLİĞİN ÖNÜNÜ AÇTI

 Birincisiyle başlarsak, Türk basınında dış haberciliğin önünü açan, ilk kez bir dış haberler servisi kuran, çalıştığı gazetede yalnızca dış haberlere ayrılmış bir sayfa hazırlanmasının başını çeken gazeteci olarak görüyoruz kendisini. Tabii 1950’li yılların başlarından, haberleşme imkânlarının bugünkü gibi gelişmediği bir dönemden söz ediyoruz. Bu yönüyle gazetelerin dış haberler servisleri dünya ile Türkiye arasında en önemli köprülerden biri olma işlevini görüyorlardı.

Kohen’in bu alanda getirdiği bir yenilik, dış haberci olarak masada kalmayıp sıkça sahaya çıkması, gazete merkezinde dış haberler servisini yönetip bu sayfayı hazırlarken, mesaisini muhabirlik ve köşe yazarlığıyla da tamamlamasıydı.

İlk yurtdışı görevi 1955 yılında Kıbrıs sorunu üzerinde Türkiye, Yunanistan, Birleşik Krallık dışişleri bakanları (Zorlu, Stefanapoulos, Macmillan) ve adadaki iki cemaatin liderleri (Dr. Küçük ve Makarios) arasında yapılan Londra Konferansı’nı izlemek olmuştu. Daha sonra 1965 yılında “Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı” Başpiskopos Makarios ile Türk basınından ilk mülakatı yapan gazeteciydi.

Sonuçta günlük gazetede çalışmaya 1950 yılında başladığını, geçen 27 Nisan 2021 tarihine kadar Milliyet’teki köşesini düzenli bir şekilde yazdığını ve en son 25 Eylül tarihine kadar haftada bir mülakat şeklinde değerlendirmeler yaptığını dikkate aldığımızda, 70 yılın üstüne çıkan bir tecrübe söz konusu.

Yazının Devamını Oku

Merkel’in Türkiye’ye bakışında çıkarlar ve değerler meselesi

Önümüzdeki günlerde görevinden ayrılıp emeklilik hayatına başlayacak olan Almanya Şansölyesi Angela Merkel, geçen cumartesi günü veda amaçlı günübirlik bir ziyaret için İstanbul’a gelerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la görüştü.

Buluşmadan sonra ikisinin birlikte düzenledikleri basın toplantısını izleyenler, 16 yıldır yürüttükleri mesainin muhasebesinden ve bu süre içinde aralarındaki diyalogun seyrinden genel hatlarıyla memnuniyet duyan iki muhatap buldular karşılarında.

Gerek Merkel’’in gerek Erdoğan’ın açıklamaları, karşılıklı olarak birçok konuda yaşadıkları görüş ayrılıklarına ve halen sürmekte olan sorunlara rağmen, ilişkinin seyrinin bütününe bakıldığında olumlu bir bakışa sahip olduklarını ortaya koydu.

Bu arada, sıcak bir ortamda geçen basın toplantısında birbirlerinden övgüyü de esirgemediler. Örneğin Merkel’in Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ikili işbirliğine önem atfettiklerini belirterek, “Türkiye’de çok şey gelişti. Çok gelişme oldu altyapı açısından olsun, İstanbul’a baktığımızda bunu görüyoruz... Son defa Ankara’ya geldiğimde ne kadar önemli bir idari yapı, bir yönetimin burada olduğunu... Orada yaşayan insanlar(ın) ekonomik sorunlara rağmen standartların yükseldiğini de görebiliyordum” şeklinde konuşması, Erdoğan dönemine dönük kuvvetli övgü ifadeleridir.

Keza Erdoğan, zaman zaman Şansölye Merkel ile “Sıkıntılı dönemler yaşamakla birlikte bunları aşıp işbirliğini ileri taşımayı her zaman başardıklarını” söyledi. Merkel’in “her zaman sağduyulu ve çözüm odaklı bir yaklaşım sergilediğini” anlattı.

TÜRKİYE’NİN TAM ÜYELİK PERSPEKTİFİNİN KAYBOLMASINDA ROL OYNADI

Kuşkusuz, geride bıraktıkları 16 yılın muhasebesinde krizli dönemler de var. Örneğin, 2017’de Türkiye’deki başkanlık sistemine ilişkin anayasa referandumu öncesinde Berlin’in AK Parti’ye Almanya’da miting yapma izni vermemesi üzerine Erdoğan’dan gelen “Nazilik” de dahil ağır eleştirilerin, iki ülkenin ilişkilerini soktuğu türbülanslar hafızalardan silinmiş değildir. Buna karşılık son tahlilde karşılıklı çıkarların ağır basması ve özellikle Merkel’in geleneksel pragmatizmi ile bu gibi sarsıntılar bir şekilde aşılmıştır.

Geride bıraktığımız döneme baktığımızda, Şansölye Merkel’in Türkiye karşısındaki politikasında ana başlıklarda şu yönelişlerin altını çizmek mümkündür.

Türkiye ile AB arasındaki tam üyelik görüşmelerinin bugün gündemden düşmüş olması, hem AB hem de Türkiye cephesindeki pek çok faktörün bir araya gelmesinin bir sonucudur. Ancak Avrupa cephesine baktığımızda şunu görüyoruz: Tam üyelik müzakereleri 3 Ekim 2005 tarihinde başlamasından çok kısa bir süre sonra 22 Kasım 2005 tarihinde

Yazının Devamını Oku

Türkiye Tel Rıfat’ta kendi göbeğini kendi kesebilir mi?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın PKK/YPG’nin Suriye’nin batısındaki son terör eylemlerinden sonra geçen pazartesi akşamı yaptığı “Artık tahammülümüz kalmadı. Buralardan kaynaklanan tehditleri ya oralarda etkin olan güçlerle birlikte ya da kendi imkânlarımızla bertaraf etmekte kararlıyız” açıklamasıyla başlayan Tel Rıfat’a askeri harekât tartışması bütün yoğunluğuyla sürüyor.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun çarşamba günü “Bizim de yapmamız gereken kendi göbeğimizi kendimiz kesmektir” şeklindeki çıkışını, önceki gün Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın “Yapılması gereken ne varsa bugüne kadar yapıldığı gibi, yeri ve zamanı geldiğinde aynı şekilde yapılacak” yolundaki beyanı izledi.

Erdoğan’ın işbirliği için adres gösterdiği “Oralarda etkin olan güçler” ifadesiyle kastettiği kuşkusuz öncelikle Rusya. Peki Rusya, Tel Rıfat’ta YPG’ye karşı Türkiye ile işbirliğine girer mi? Girmediği takdirde Türkiye’ye tek başına yürüteceği bir operasyon için yeşil ışık yakabilir mi? Yakmadığı takdirde, Türkiye Rusya’ya rağmen kendi başına bu harekâta kalkışabilir mi? Yani Çavuşoğlu’nun benzetmesinden hareketle sorarsak, Türkiye Tel Rıfat’ta kendi göbeğini kendisi kesebilir mi? Böyle bir adımın riskleri ne olur?

TARTIŞMA 2018’DE ‘ZEYTİN DALI’ HAREKÂTI İLE BAŞLADI

Bu sorulara yanıt vermek için biraz gerilere gitmek ve yakın geçmişte Tel Rıfat’ta yaşanan gelişmeleri, bu bölgeyle ilgili yapılan tartışmaları ve yürütülen müzakereleri kısaca hatırlamak, bugünü anlamamız bakımından yol gösterici olabilir.

Bugünküne benzer bir tartışmanın ilk olarak 2018 yılında patlak verdiğini hatırlayarak başlayalım. Daha doğrusu, Türkiye’nin 2018 yılı başında Afrin bölgesinde icra ettiği “Zeytin Dalı Harekâtı” ile birlikte gündeme giren bu meselenin aslında hiç kapanmadığını, ucu açık bir şekilde bugüne dek uzandığını belirtmeliyiz.

PKK’nın Suriye’deki uzantısı olan YPG/PYD yapılanmasının 2014 yılında ilan ettiği “Özerk Yönetim” çerçevesindeki üç kantondan biri (diğer ikisi Cezire ve Kobani) Esad rejiminin içsavaş başlayınca 2012 yılında kuzeyden çekilmesi sonucu aynı yıl YPG denetimine geçen Afrin’di.

Türkiye, 2016 Ağustos-2017 Mart döneminde Fırat’ın batısında Cerablus’tan başlayarak batıda Azez’e, güneyde El Bab’a kadar uzanan “

Yazının Devamını Oku

Ankara'nın PKK/YPG söyleminde bu kez ABD ile Rusya'ya eşit mesafe

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price’ın geçen salı günü düzenlediği olağan basın brifinginde gündeme gelen konulardan biri, iki Türk özel harekât polisinin pazar günü Fırat Kalkanı bölgesinde Tel Rifat’ta üslenmiş PKK/YPG unsurları tarafından düzenlenen bir saldırıda hayatlarını kaybetmesiydi.

ABD Dışişleri Sözcüsü, örgütün ismini geçirmeden NATO müttefiki Türkiye’ye sınır ötesinden yapılan saldırıları kınadıktan sonra öldürülen polislerin ailelerine de başsağlığı dileklerini iletti.

Sözcü, açıklamasında ismini telaffuz etmese de bu olayın sorumlusu olan örgüt, Rusya’nın kontrolündeki Tel Rifat bölgesinde mevzilenmiş PKK/YPG’dir.

ABD, TÜRKİYE’NİN HAREKÂTINA KARŞI

Bu brifingin dikkat çekici bir yönü, bir gazetecinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “ABD’nin desteklediği Kürt güçlerine karşı yeni bir harekât düzenlenebileceğinin işaretini verdiğini” söylemesiyle, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine dönük yeni operasyon tartışmasının da gündeme gelmesiydi.

Price Sınır ötesi saldırıların durdurulması gerektiğini” belirterek “Ateşkes bölgelerinin tüm tarafların riayet etmesi suretiyle korunması, Suriye’de istikrarın güçlendirilmesi ve krize siyasi bir çözüm bulma çalışmaları açısından çok önemlidir” diye konuştu.

ABD Dışişleri Bakanlığı, ateşkes bölgelerinin korunması gerektiğini belirterek, Türkiye’nin yeni bir harekâtına da karşı olduğunu duyurmuş oluyor. Biden yönetimi, Kuzey Suriye’de mevcut statükonun çatışma çıkmadan aynen sürdürülmesi yönünde bir tutum almış oluyor.

YPG, FIRAT’IN BATISINDA RUSYA, DOĞUSUNDA İSE ABD’NİN HİMAYESİNDE

Burada altını çizmemiz gereken bir nokta var. ABD Dışişleri’ndeki brifingde son saldırılar bağlamında yöneltilen soruda, Türkiye’nin muhtemel bir harekâtının “

Yazının Devamını Oku

Aşı kampanyasının hız kesmesi kaygı verici

Dünkü yazımızda COVID-19 vakalarının ve bundan kaynaklanan ölümlerin girilen yeni dalgada yüksek bir eşikte seyretmesinin “kanıksanmaya” başlanması sorununa odaklandık.

Bugün, projektörlerimizi vakaların yükselmesinin büyük ölçüde tetikleyicisi de olan aşılama kampanyasındaki sorunlara çevirelim.

Burada karşımızda ana sorun olarak aşı kampanyasının hızının ciddi ölçülerde gerilemesi konusu çıkıyor.

Sözünü ettiğimiz olguyu, geçen ocak ayından itibaren Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı aşı rakamlarını günlük bazda işlediğimiz bir Excel dosyasındaki veriler üzerinden göstermeye çalışalım.

YAZ AYLARINDAKİ YÜKSEK TEMPO GERİLİYOR

Aşı kampanyasının geçen 13 Ocak tarihinde başlamasından sonra tedarikle ilgili sorunların aşılması ve Çin yapımı Sinovac’ın yanı sıra BioNTech aşısının da devreye girmesiyle birlikte, özellikle yaz aylarında oldukça kuvvetli aşılama oranlarına ulaşılmıştı.

Bir ve ikinci doz, ayrıca üçüncü dozun da 1 Temmuz’da devreye girmesiyle aşılamada toplamda bir hafta içinde 7 milyon kişinin üstüne çıkıldığı durumlar yaşandı. Temmuz-ağustos aylarında genellikle haftalık toplam 5-6 milyon aralığında sayılara ulaşılabilmiştir.

Buna karşılık son zamanlarda, özellikle eylül sonundan itibaren haftalık aşı toplamının 2-2.5 milyon gibi bir aralığa yerleşmeye başladığını görüyoruz. Örneğin, geçen haftanın aşı toplamı 2 milyon 52 bin dolayındaydı. Ondan önceki hafta ise toplam 2 milyon 509 bine ulaşıyordu.

Bu yönelişi aylık toplamlarda da gözlemek mümkündür. Aşamalı olarak bir, iki ve üç olmak üzere bütün dozları dahil ettiğimiz aylık toplamlarda karşımızda yaklaşık rakamlar üzerinden şöyle bir tablo beliriyor: Ocak: 1 milyon 961 bin, Şubat: 6 milyon 370 bin, Mart: 7 milyon 150 bin, Nisan: 6 milyon 928 bin, Mayıs: 6 milyon 225 bin, Haziran: 20 milyon 310 bin, Temmuz: 23 milyon 593 bin, Ağustos: 20 milyon 656 bin, Eylül: 15 milyon 776 bin...

Yazının Devamını Oku

Türkiye COVID-19’la yaşamayı kanıksıyor mu?

COVID-19 salgınının patlak vermesinden sonraki süreçte karşımıza çıkan pandeminin ana davranış kalıbı, vaka ve ona paralel bir şekilde insan kayıplarının genellikle -dalgalar halinde- yükselmesi ve ardından alınan önlemlerle baskılanarak aşağı inmesi şeklinde görünüyordu.

Bu da grafiklerde her seferinde sert bir yükseliş, pik noktasına çıkış ve düşüş eğrisi şeklinde kendisini gösteriyordu.

Bu çerçevede salgın 2020 Mart ayında ilk patlak verdiğinde, özellikle nisan ayındaki tırmanışın ardından mayıs ayında kayda değer bir düşüş gözlenmişti. Daha sonra 2020 sonbaharında kasım ve aralık aylarında ikinci dalganın yükselişine tanıklık ettik. Alınan kapanma önlemleriyle birlikte salgının baskılanmasıyla başlayan normalleşmede bu yılın nisan ayında, kendimizi bu kez üçüncü dalganın içinde bulduk.

Temmuz sonundan itibaren girdiğimiz dördüncü dalgada ise bundan önceki dalgaların hareketlerine uymayan farklı bir örüntünün belirdiğini izliyoruz. Salgın, özellikle 2020 sonbaharındaki ikinci dalganın pik dönemindeki yoğunluğa yakın bir çizgide sabit kalarak, inişe geçmeden düz bir plato şeklinde ilerlemektedir.

Bunu COVID-19 salgınının yüksek bir eşikte kronikleşmesi hali olarak tanımlamakta hata olmaz.

VAKALARDA TEHLİKELİ 30 BİN EŞİĞİ GEÇİLDİ

Şimdi buraya kadar söylediklerimizi rakamlarla daha yakından göstermeye çalışalım. Ancak bunu yaparken öncelikle bir olgunun altını çizelim. Geçen yaz aylarına göreceli olarak rahat bir şekilde girilmesine karşılık, özellikle 19 Temmuz’da başlayan Kurban Bayramı haftasıyla birlikte vakalarda yeniden bir patlama yaşanmıştır. Bir sonraki hafta vakalar birden iki katına çıkmış, zaten bir daha da inişe geçmemiştir.

İçinde bulunduğumuz süreci “dördüncü dalga” kabul edersek, bunu 2020 sonbaharındaki ikinci dalgayla karşılaştırdığımızda çok yakın sayılarla karşılaşıyoruz. (Geçen nisan-mayıs dönemindeki üçüncü dalgada vaka ve ölümler çok daha yüksek pik noktalarına çıkmıştır.)

İkinci dalgada günlük vakalarda en yüksek sayı 8 Aralık 2020 tarihinde 33 bin 198 olarak çıkmıştı. Dördüncü dalgada geçen hafta ilk kez günlük vaka sayısında 30 bin eşiğinin üstüne geçilmiştir. 6 Ekim Çarşamba günü günlük vaka sayısı 30 bin 438 olarak açıklanmıştır.

Yazının Devamını Oku

Suriye’de son 48 saatte olanlar bize ne anlatıyor?

Bugün Suriye’de sahadaki hadiselerin akışına baktığımızda ve gelişmeleri Türkiye’nin Rusya ve ABD ile ilişkileri çerçevesinde değerlendirmeye çalıştığımızda karşımıza karmaşık bir matematik problemini andıran bir paradokslar serisi çıkıyor.

Aslında son 48 saat içinde sahada olanları kısaca aktarmak bile Suriye’deki tablonun Türkiye açısından ne kadar karışık göründüğünü izah etmeye yeterli olmalıdır.

Göstermeye çalışalım...

RUS UÇAKLARI İDLİB’İ YİNE VURUYOR

Geçen hafta çarşamba günü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Lideri Vladimir Putin arasında Soçi’de yapılan zirvenin dört gün öncesinde, Ruslar İdlib üzerindeki yoğun hava saldırılarını durdurmuştu. Erdoğan Soçi’den ayrıldıktan sonra hafta sonundan itibaren eski yoğunlukta olmamakla birlikte yeniden başladı hava harekâtları.

Örneğin, Rus savaş uçakları, önceki gün M-4 otoyolunun hemen üstünde Serakib’in 30 kilometre kadar batısında Basenkul isimli yerleşimin civarındaki bir noktayı bombaladı. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’nin raporuna göre, Heyet Tahrir eş Şam’a (HTŞ) bağlı bir grubun karargâhını hedef alan operasyonda 7 kişi öldü.

Rusların TSK’nın da kuvvetli bir askeri varlığının bulunduğu muhalefet bölgesinde gerçekleşen bu harekâtı, denetiminden bizzat TSK’nın sorumlu olduğu güvenli koridorun içindeki unsurları hedef aldı.

Bu arada, önceki gün dikkat çekici bir gelişme daha yaşandı ve Ruslar bu kez Türkiye’nin kontrolündeki Fırat Kalkanı bölgesindeki Mare kasabasına yakın bazı noktaları havadan vurdular. Ruslar’ın Fırat Kalkanı bölgesine uçakla harekât düzenlemesi pek karşılaşılmış bir durum değil.

Bu olayın, önceki gün Fırat Kalkanı bölgesinde bir Türk askerinin PKK uzantısı YPG tarafından düzenlenen saldırıda şehit edilmesi üzerine TSK ve Suriye Milli Ordusu (ÖSO) unsurları tarafından Tel Rifat’taki YPG hedeflerine verilen sert karşılıktan sonra meydana gelmesi dikkat çekti.

Yazının Devamını Oku

İdlib’deki HTŞ, Rusya’ya karşı ABD’ye göz kırpıyor

“Muhacir kardeşlerimiz Suriye’ye bize yardım etmeye geldi. Gayretleri için çok teşekkür ediyoruz” diye söze giriyor Heyet Tahrir eş Şam (HTŞ) lideri Ebu Muhammad el Culani ve ekliyor:

Kesinlikle onlardan vazgeçmeyeceğiz. (Onlar) artık bizden bir parça. Halkla iç içeler. Onlar halktan memnun, halk da onlardan. Bu insanlar kendi devletlerine bir tehdit değiller. Bizim kurduğumuz siyasetin altındalar... Dinimiz ve kültürümüz gereği onları koruyacağız.”

Culani’nin geçen ayın başında İdlib’de etrafı duvarlarla çevrili küçük bir evde “Independent Türkçe” haber sitesinin muhabiri Cihat Arpacık’ın sorularını yanıtlarken yaptığı bu açıklama, Suriye’de silahlı muhalefetin sığındığı son bölgelerden biri olan İdlib’deki karmaşık fotoğrafın önemli bir yüzünü ortaya koyuyor; “yabancı savaşçılar...

DOĞU TÜRKMENİSTAN’DAN GELENLER DE VAR...

Bugün İdlib’deki sorun yalnızca Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından terör örgütleri yaptırım listesinde tutulan HTŞ ve yine listede yer alan Culani’den ibaret değil. Suriye içsavaşına katılmak üzere 2011 yılından sonra dünyanın birçok ülkesinden kalkıp buraya gelen yabancı savaşçıların azımsanmayacak bir bölümü de silahlı muhaliflerin kuzeye çekilmesi sürecinde onlarla birlikte buraya geçip yerleşmiş durumda.

Bu grupların İdlib’deki faaliyetleri belli aralıklarla BM tarafından El Kaide ve DEAŞ tehdidi üzerine hazırlanan raporlarda da karşımıza çıkıyor. Aralarında Çin Halk Cumhuriyeti’nden, Orta Asya’dan, Kafkasya’dan, muhtelif Arap ülkelerinden gelen savaşçılar var. Özellikle “Doğu Türkistan Kurtuluş Cephesi”ne mensup savaşçılar, Çin Halk Cumhuriyeti’nin de İdlib’deki durumu çok yakından izlemesine yol açıyor.

Culani’nin açıklamaları, yabancı savaşçıların önemli bir bölümünün şimdilik bir yere gitmediğine, İdlib’de bugün alan hâkimiyetine sahip olan HTŞ’nin himayesi altında burada hayata entegre olma sürecine girdiklerine işaret ediyor.

DİĞER GRUPLARLA OPERASYON ODALARIMIZ ORTAK

Culani

Yazının Devamını Oku

İdlib açmazının içinden çıkabilmek kolay değil

Gelin şu açmazın içinden çıkın.

Türkiye, Hatay’ın hemen karşısındaki İdlib’de ateşkes rejiminin devamından yana. Bütün gücüyle bunu sağlamaya çalışıyor. Çünkü, ateşkes bozulduğu takdirde rejimin kuzeye doğru ilerlemesiyle patlak verecek bir çatışma ortamının kendi sınırlarına doğru tetikleyeceği yeni bir göç dalgasından, bunun yol açabileceği devasa sorunlardan çekiniyor.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, “Dileğimiz, mutabakat muhtırasının başlangıcındaki sükûnet haline dönülmesidir” derken bu beklentiyi ifade ediyor.

Tabii İdlib’de sükûnetin devamı, bir anlamda buradaki mevcut statükonun da büyük ölçüde sürmesi anlamına geliyor.

Ancak İdlib’de statüko dediğimiz zaman, sahada ağırlıklı olarak Heyet Tahrir eş Şam (HTŞ) adındaki örgütün alan hâkimiyetine dayanan bir realiteyi anlamamız gerekiyor. Birleşmiş Milletler’in tahminlerine göre sahada 12-15 bin arasında bir askeri güce sahip olan bir örgütten söz ediyoruz.

Mesele şurada çatallaşıyor. HTŞ, dünkü yazımızda izah ettiğimiz üzere BM Güvenlik Konseyi tarafından “terörist örgüt” kategorisinde görülüp yaptırım listesine alınan, üstelik Türkiye’nin de bu şekilde tanıdığı bir organizasyon.

İDLİB’DEKİ STATÜKODA TSK FAKTÖRÜ

Statükonun dayandığı unsurlara baktığımızda önemli bir faktörü daha denkleme dahil etmemiz gerekiyor: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin İdlib’de sahadaki varlığı...

Yazının Devamını Oku

Türkiye’nin Heyet Tahrir eş Şam (HTŞ) sorunu

İnternetten Resmi Gazete’nin 31 Ağustos 2018 tarihli nüshasına girildiğinde, “Yürütme ve İdare” bölümünün altındaki “Cumhurbaşkanlığı Kararları”nda dördüncü sırada Birleşmiş Milletler’le bağlantılı bir karar dikkatinizi çekecektir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasını taşıyan (50) sayılı karar, BM Güvenlik Konseyi’nin kararlarıyla listelenen kişi, kuruluş ve organizasyonların tasarrufunda bulunan malvarlığının dondurulmasına ilişkin daha önce yayımlanmış olan listelerdeki bazı değişiklikleri içeriyor. Daha doğrusu, BM listelerinde yapılan değişiklikleri Türkiye’deki mevzuata teşmil ediyor.

Cumhurbaşkanlığı kararı, bu çerçevede DEAŞ ve El Kaide bağlantılı yaptırım listelerine iki yeni ismin eklenmesi, bir kişinin bilgilerine ekleme yapılması ve bir örgütün isminin güncellenmesini öngörüyor.

Kararın üç numaralı ekinde yaptırım uygulanan organizasyonun güncellemeden önceki halinin altında “Al Nusrah Front” (El Nusra Cephesi) yazıyor. Hemen karşısında güncellenen yeni halinin altında da yine “Al Nusrah Front” denildikten sonra bir eklemeyle “a) Hay’at Tahrir al-Sham (HTS)” ifadesi yazılı.

Adı Türkçe genellikle “Heyet Tahrir eş Şam” (HTŞ) diye yazılan bu örgütün, Suriye’deki Nusra Cephesi’nin güncellenmiş yeni kimliği olduğunu anlıyoruz bu karardan.

Peki Nusra Cephesi nedir?

BM YAPTIRIM KOMİTESİ İSİM DEĞİŞİKLİĞİNDEN İKNA OLMUYOR

Nusra Cephesi, Suriye’deki içsavaş başlayınca önce IŞİD’in 2012 yılında Ebu Muhammed El Culani’nin (El Golani ya da El Cevlani de deniyor) liderliğinde bu ülkede kurup sahaya sürdüğü örgütün adı. Ancak El Culani, 2013 yılında saf değiştirerek El Kaide’ye bağlılık bildiriyor. El Nusra, silahlı muhalefetin 2015 sonrasındaki süreçte şekillenen yenilgisi sonucu Halep’i tümüyle terk edip İdlib’e yerleşmek zorunda kalınca, HTŞ’nin kuruluş öyküsü de başlıyor.

Nusra lideri

Yazının Devamını Oku

Türkiye-Rusya arasında-İdlib mutabakatlarında taraflar taahhütlerini ne kadar tuttu?

Geçen hafta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya lideri Vladimir Putin arasında gerçekleşen Soçi zirvesi ile birlikte İdlib’e ilişkin ikili mutabakatların uygulanması ve bu çerçevede kimin taahhütlerini yerine getirip kimin getirmediği konusunda hararetli bir tartışma sürüyor.

Rusların son dönemde İdlib’e dönük hava saldırılarını yoğunlaştırması, bu mutabakatların uygulanmasına ilişkin tartışmanın alevlenmesine yol açan önemli bir faktör oldu.

Ankara ve Moskova’da yapılan açıklamalara baktığınızda, iki taraf da mutabakatların uygulanmasında altına imza atılan metinlere uygun davrandığını söylüyor.

Örneğin Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçen çarşamba günü Soçi’den dönerken gazetecilere “Bütün mutabakatlara uymaya ve güvenlik koridorundaki radikal unsurların temizlenmesine de Türkiye olarak devam ettik. Bundan da taviz yok. Ama tabii aynı yaklaşımı muhataplarımızdan da bekliyoruz” diye konuştu.

Buna karşılık, Rus tarafı da muhtelif açıklamalarla askeri harekâtlarda teröristleri hedef aldıklarını, bunda da mutabakatlara aykırı bir durum olmadığını vurguluyor.

Peki İdlib’de sahaya baktığımızda mutabakatların uygulanması açısından ne görüyoruz?

TARAFLAR HANGİ TAAHHÜTLERİ ÜSTLENDİLER?

Bu soruya yanıt ararken, önce referans olarak temel bir metni önümüze koymamız gerekiyor. Bu, 17 Eylül 2018 tarihinde Erdoğan ile Putin arasında yine Soçi’de yapılan zirvede kararlaştırılan İdlib’e ilişkin mutabakattır.

Bu anlaşmayla, o tarihte bütünüyle silahlı muhalefetin kontrolünde bulunan İdlib’in statüsü “

Yazının Devamını Oku

Sarkaç, ABD ile Rusya arasında kuzey komşumuza doğru mu kayıyor?

Geride bıraktığımız iki hafta boyunca Türkiye’nin hem ABD hem de Rusya ile ilişkilerini içine alan, merkezinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yer aldığı, sert iniş çıkışlara sahne olan oldukça hareketli günlere tanıklık ettik.

Bu hareketlilik Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM Genel Kurulu için gittiği iddialı bir New York gezisiyle başladı. Bu ziyaret, ABD Başkanı Joe Biden ile görüşme imkânı bulamadığı için Erdoğan’ın kendisine dönük bir tepki açıklamasıyla son buldu. Bunu, Erdoğan’ın New York’tan Rusya lideri Vladimir Putin’e dönük sıcak mesajları ve ardından geçen çarşamba günü gerçekleştirdiği Soçi Zirvesi ve dönüş yolunda yaptığı çıkış izledi.

Değindiğimiz hadiselerin akışı içinde Erdoğan bir dizi konuşma yaptı, gazetecilere birçok açıklamada bulundu. Bu beyanların hepsi, hem ABD hem de Rusya ile ilişkileri, bu çerçevede Türk dış politikasının üzerine oturduğu ayarları, hassas dengeleri yakından ilgilendiriyor.

Bugünkü yazımda bütün bu açıklamaları izledikten sonra, hepsinden ne anladığımı, karşımda önümüzdeki günlere dönük ne gibi yönelişler gördüğüme ilişkin gözlemlerimi paylaşmak istiyorum.

RUSYA’YA YAKINLAŞMA ABD İLE MÜZAKERE TAKTİĞİ Mİ?

Öncelikle Erdoğan’ın New York ve Soçi ziyaretlerini birbiriyle iç içe geçen toplu bir süreç olarak görmek gerekiyor. New York çıkışlı mesajlarının çoğu eşzamanlı olarak hem ABD Başkanı Biden’a hem de Rusya lideri Putin’e gidiyordu. Keza Soçi’den dönerken yaptığı açıklamaların altyazıları da doğrudan ABD Başkanı Joe Biden ve Amerikan sistemine yöneliyordu. Erdoğan’ın ABD ile Rusya’yı adres alan bu çıkışları, bir sarkacın iki karşıt merkez arasında gidip gelmesi gibi ilginç bir devinim izliyor.

Erdoğan’ın hamlelerini doğrudan bu iki güç merkezini yani ABD ile Rusya’yı birbirine oynama çabası olarak değerlendiren çok sayıda gözlemci var. Örneğin, New York Times gazetesinin bakışı bu yönde. Erdoğan’ın Soçi’ye gittiği geçen çarşamba günü bu gazetede geziyle ilgili yayımlanan bir haber-analizde şu değerlendirme yapıldı: “Erdoğan’ın Rusya ile yürüttüğü diplomasinin çoğu Putin ile yakınlaşarak ABD’yi tehdit etmeye dönük bir pazarlık pozisyonu alma, ancak Washington’dan bir şey istediği zaman da Putin ile araya mesafe koyma şeklinde yorumlanıyor.”

Şurası açık. Erdoğan’ın ABD’ye yaptığı sert çıkışın gerisinde, New York ziyareti sırasında ABD Başkanı Biden ile bir görüşme imkânı bulamaması, istediği çalışma ilişkisini kendisi ile bir türlü tesis edememesi yatıyor. Nitekim, CBS televizyonuna verdiği mülakatta, Biden’a görüşmek için yaptığı davete olumsuz bir yanıt aldığını açıklayarak durumu gizlemedi. ABD Başkanı’nın New York’ta bulunduğu sırada Türk tarafına olumsuz yanıt verirken, Irak’ın Kürt kökenli Cumhurbaşkanı Barham Salih’e pekâlâ zaman ayırabilmiş olması da muhtemelen bu rahatsızlıkta rol oynamıştır.

YENİ TREND 

Yazının Devamını Oku

Erdoğan’ın New York ve Soçi ziyaretleri arasındaki söylem farkı

Soçi Zirvesi, önceki gün Rusya’nın İdlib’de Türkiye’nin denetimindeki bölgede muhalif gruplara ait hedeflere üç aydır düzenlediği hava saldırılarının yarattığı bir basınç ortamında açılırken, bu durum İdlib’deki krizin görüşmelerin baskın konusu haline geleceği izlenimine yol açmıştı.

Buna karşılık Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın önceki akşam Soçi’den ayrılırken yaptığı açıklamaları esas alırsak, İdlib dosyası Rusya lideri Vladimir Putin ile görüşmesinde önemli bir yer tutmakla birlikte, ağırlık ikili ilişkilere ve bu çerçevede yeni ve iddialı projelere kaymış görünüyor. Üstelik ikisi arasında konuşulan bu yeni projelerin bir bölümü, savunma sanayii gibi ABD’nin sinir uçlarına dokunacak hassas alanlara giriyor.

NEW YORK İLE SOÇİ ARASINDAKİ FARK

Kuşkusuz, görüşmeden sonra iki liderin bundan önceki buluşmalarının aksine ortak bir açıklama yapmamış olmaları dikkat çekici bir durum. Bununla birlikte, vedalaştıkları sırada gazetecilerin karşısında yaptıkları COVID-19 aşısı ve antikor sohbetinin de işaret ettiği gibi, ortalığa yayılan bir olumsuzluk havası da hissedilmiyor. Keza Erdoğan’ın uçakta dönerken gazetecilere ziyaretin genel havasından, sonuçlarından memnun bir ruh haliyle konuştuğu anlaşılıyor.

Tam bu noktada duralım ve Soçi tablosunu Erdoğan’ın geçen hafta New York’tan dönüşüne hakim olan sıkıntılı havayla kıyaslayalım. Hatırlanacaktır Cumhurbaşkanı, geçen hafta çarşamba günü Türkiye’ye dönmek üzere havaalanına gitmeden önce gazetecilerle yaptığı sohbette, ABD Başkanı Joe Biden ile görüşememekten dolayı hoşnutsuzluğunu dile getirmiş, kendisiyle “iyi bir başlangıç yapamadıklarını” anlatmış, ABD ile ilişkilerin de “pek hayra alamet gitmediğini” söylemişti.

Buna karşılık Erdoğan önceki gün Soçi’de görüşmelerin girişinde Putin’in yanında kameraların önüne çıktığında daha çok dostluk teması ön plana çıkıyordu. Kendisinin bir hafta arayla New York ve Soçi dönüşlerinde verdiği mesajlara ve aynı zamanda ruh haline hâkim olan karşıtlık, çok şeyi açıklıyor.

ABD’ye karşı söylemini kaplayan sitem, eleştiri ve tepki hali, Rusya karşısında yerini dostluk, yakınlık ve ilişkileri her alanda daha da ileri götürme temalarına bırakıyor.

NÜKLEER REAKTÖRLER, UÇAKLAR, DENİZALTILAR, S-400’LER...

Bu iklime dikkat çektikten sonra şimdi gezinin dökümüne gelelim.

Yazının Devamını Oku

Soçi Zirvesi’nin önceki buluşmalardan ayrıldığı noktalar

Dün Rusya’nın Karadeniz’e bakan sahil şehri Soçi’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Lideri Vladimir Putin arasında gerçekleştirilen ve Suriye krizinin geniş bir şekilde gündeme geldiği anlaşılan zirveyi bundan önceki benzer buluşmalardan ayıran bir dizi nokta var.

Son yıllardaki Suriye odaklı zirvelere baktığımızda, Erdoğan ve Putin, genellikle önceden iki ülkenin güvenlik bürokrasileri tarafından yürütülen hazırlıklarla olgunlaştırılmış bir müzakere zemininde karşı karşıya gelirdi. Bunun sonucunda zirve toplantıları, altına imza atılan somut mutabakatların duyurulmasıyla sonuçlanır, kameraların karşısında yapılan ortak basın açıklamalarından uluslararası kamuoyuna olumlu bir mesaj yayılırdı.

17 EYLÜL 2018 SOÇİ ZİRVESİ’NDE  İDLİB MUTABAKATI

Örneğin 17 Eylül 2018 tarihli Soçi Zirvesi, öncesinde silahlı muhalefetin kontrolündeki İdlib’de aylar boyunca yaşanan çatışmalar, Rusya ve Suriye’nin hava bombardımanının yarattığı büyük bir krizin baskısıyla gerçekleşmiş, gelgelelim pek çok çevreyi şaşırtacak bir şekilde ateşkes ilan edilerek, “İdlib Gerginliği Azaltma Bölgesi”ndeki statükonun korunmasına ilişkin bir mutabakatla sonuçlanmıştır.

Buna göre, Ruslar saldırıları durdururken, İdlib’de rejim ile muhalefet bölgelerini ayıran çatışma hattını izleyen 15-20 kilometre genişliğinde bir “Silahsızlandırma Bölgesi” oluşturulup radikal gruplar buradan çıkartılacaktı. Ayrıca Halep’i Şam’a bağlayan M-5 karayolu ve M-5 üzerindeki Serakib’den batıya kıvrılarak Lazkiye’ye doğru yönelen M-4 karayolunun güvenliği sağlanıp her iki ulaşım hattı da 2018 sonuna kadar trafiğe açılacaktı.

Sonradan bu mutabakatın içerdiği taahhütlerin ne kadarının hayata geçirildiği tartışmaya açıktır. Ancak anlaşmanın önemi, İdlib’de birikmekte olan basıncın yarattığı tehlikeli bir durum karşısında, çatışmaları durdurarak uluslararası alanda büyük bir rahatlamaya yol açması, bu çerçevede kuzeye, Türkiye sınırına doğru bir göç dalgasını da frenlenmiş olmasıydı.

22 EKİM 2019 SOÇİ ZİRVESİ’NDE BARIŞ PINARI MUTABAKATI

Keza bir yıl kadar sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Özgür Suriye Ordusu ile birlikte Suriye’de Fırat’ın doğusunda sınır boyunca Suriye topraklarından içeri girerek icra ettiği “Barış Pınarı Harekâtı”nın hemen ertesinde 22 Ekim 2019 tarihinde gerçekleşen Soçi Zirvesi, öncesinde yaşanan bütün sorunlara rağmen yine önemli bir anlaşmayla kapanmıştır.

İmzalanan “

Yazının Devamını Oku

Erdoğan-Putin buluşması en zor zirvelerden biri olacak

Projektörler bugün Rusya’nın Soçi kentinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya lideri Vladimir Putin arasında gerçekleşecek görüşmeye çevrilmiş durumda.

Bu zirvenin öncesinde İdlib’de Türkiye ile Rusya arasında yaşanan gerilimin arkasında ne yatıyor? Rusya’nın son dönemde İdlib’de sistematik bir şekilde yoğunlaştırdığı hava saldırılarının yarattığı basınç ortamında yapılacak bu zirveden ne çıkabilir? Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinin Erdoğan’ın ifadesiyle “pek hayra alamet gitmediği” bir dönemde, Putin bu durumu Türk muhatabıyla ilişkisinde nasıl değerlendirmek isteyebilir?

Bütün bu soruların yanıtlarına geçmeden önce sahadaki durumu anlamamız gerekiyor. Bunun için öncelikle Türkiye’nin akademik düzeyde İdlib dosyasındaki en önemli uzmanlarından olan Doç. Serhat Erkmen’in bu konuda kaleme aldığı ve geçen pazar günü Terörizm ve Radikalleşme ile Mücadele Araştırma Merkezi’nin web sitesinde yayımlanan “Rusya’nın İdlib Saldırılarını Anlama Kılavuzu” başlıklı çalışmasına başvurabiliriz.



SADECE EYLÜL AYINDA 208 SALDIRI

Doç.

Yazının Devamını Oku