Tam 40 yıl sonra 12 Eylül’e bakmak

Geçen cumartesi günü 12 Eylül 1980 darbesinin 40’ıncı yıldönümüydü.

Bu vesileyle en üst düzeyde toplantılar düzenlendi, konuşmalar yapıldı, basında birçok haber ve değerlendirme yayımlandı. Bu tartışmalar 12 Eylül’e giden süreci, darbe gününü ve sonrasında yaşadıklarımızı bir kez daha hatırlamak, üzerinde düşünmek açısından bir vesile oluşturdu.

Kırk yıl, bir ülkenin ‘yakın tarihi’ne giren bir zaman kesitidir. Genç kuşaklar için geçmişte kalan uzak bir zaman boyutunu gösteriyor olsa da, bugün Türkiye nüfusunun sayıca hiç de azımsanmayacak bir kesimi bakımından hafızalarda bütün sıcaklığını koruyan bir dönemden söz ediyoruz. 12 Eylül’ün baskı ortamını yaşamış, hapse girmiş, işkencelerine maruz kalmış insanların çoğu hayattadır; aralarında bugün bulundukları kulvarlarda önemli görevler üstlenenler de var.

TSK’nın emir komuta hiyerarşisi içinde gerçekleştirdiği darbenin pek çok yönü bugün de tartışma konusu olmaya devam ediyor. Geriye dönüp baktığımızda, toplumun çoğunluğunun askeri müdahaleyi büyük bir rahatlama duygusuyla karşılamasına yol açan koşullar, cereyan eden hadiseler 2020 yılının algılama ölçülerini zorluyor. Şehirlerin, semtlerin, mahallerinin bölündüğü, silahlı sol ve sağ gruplar arasında meydana gelen olaylarda, saldırılarda her gün onlarca insanın öldüğü, toplu katliamların yaşandığı bir dönemdi.

Olayların yaygınlığı içinde gazetelerde günlük duyurulan ölüm vakası toplamları bile çoğunluk birbirini tutmuyordu.

Ülkenin her bir tarafını kaplamış olan şiddet ve kaos ortamı karşısında ülkenin başbakanı Süleyman Demirel ile ana muhalefet lideri Bülent Ecevit’in bir araya gelmekten kaçınmaları gerginliği, kutuplaşmayı daha da büyütüyordu. Darbeden bir gün önce 11 Eylül’de, TBMM’de 22 Mart 1980 tarihinde başlamış olan Cumhurbaşkanlığı seçiminin 124’üncü turu yapılmış ve yine sonuç alınamamıştı. Siyaset kadroları, ne yazık ki ülkeyi bir bütün olarak felce sokan ağır koşulların zorunlu kıldığı esnekliği ve uzlaşıyı sergileyip, demokratik zemin içinde bir çıkış yolu üretememiştir.

*

Buna karşılık liderlerin buluşup el sıkışmaları ülkenin içine girdiği şiddet sarmalını durdurmaya yeter miydi sorusu da haksız sayılmaz. Ayrıca, 12 Eylül öncesindeki gibi büyük bir çalkantının ortaya çıkışını ve bunun sorumluluğunu tek bir faktör üzerinden okuyabilmek, açıklayabilmek de mümkün değildir. 12 Eylül’le noktalanan süreç, pek çok iç ve dış faktörün bir araya gelmesinin ve hadiselerin akışına etki etmesinin yarattığı topyekûn bir siyasi ve toplumsal savrulmaydı. O dönemi hızlandıran bir dizi olayın tam olarak aydınlatılması için daha kat edilmesi gereken uzun bir mesafe var önümüzde. Bu yönüyle 12 Eylül’ün parantezi hâlâ açık duruyor.

Askeri darbeyi olağanüstü koşullar getirmiştir. Ancak 12 Eylül sabahı Türkiye kendisini bu kez bir başka olağanüstü halin içinde bulmuştur. Hadiselerin birden bıçak gibi kesilmesinin ardından Türkiye askeri rejim altında çok ağır bir baskı dönemine girmiştir. Temel hak ve özgürlüklerin, bu çerçevede basın özgürlüğünün askıya alındığı, siyasetin yasaklandığı, siyasetçilerin tutuklandığı, yaygın insan hakları ihlallerinin her bir tarafı kapladığı, işkencenin rutin, olağan bir uygulamaya dönüştüğü karanlık bir dönem hüküm sürmüştür. Hatırlanmasını insan yüreğinin kaldırmayacağı, ölümlerle sonuçlanan dehşet verici işkence yöntemleri uygulanmıştır.

Bu açılardan bakıldığında, 12 Eylül’de yaşanan zulüm büyük bir utancın gölgesi halinde Türkiye’nin üzerinde ve toplumsal belleğimizde asılı durmaktadır ve durmaya devam edecektir.

*

Darbeciler, hedefledikleri siyasi ve toplumsal tasarımı yansıtan bir anayasayı özgür bir tartışmanın yasak olduğu bir referandum ortamında kabul ettirerek uygulamaya koymuştur. Bu, getirilen anayasal mekanizmalarla askerin karar alma süreçlerinde nazım bir rol oynayabildiği, sistem üzerinde kırmızı çizgilerini çekebildiği bir tasarım olmuştur.

Anayasa ile birlikte bütün yasal çerçeve de bu tasarıma göre çizilmiştir. ‘Siyasi istikrar’ ihtiyacı gerekçesiyle yüzde 10 gibi bir seçim barajı üzerinden temsilde adaletin sınırlandığı bir seçim sisteminin getirilmesi bu dönemin en kritik adımlarından biridir. Sonraki yıllarda süreklilik içinde siyasetin seyri üzerinde en kalıcı etkiyi icra eden düzenlemelerden biri olmuştur yüzde 10 barajı.

12 Eylül darbesi sonuçları itibarıyla Türkiye’de nehrin yatağını köklü bir şekilde değiştirmiştir. Sonrasındaki yıllarda Türkiye’deki yaşanan siyasi ve toplumsal gelişmelerin önemli bir bölümünün yönü, o dönemde alınan kararların formatladığı bir çerçeve içinde şekillenmiştir. Hedeflerin tam tersi sonuçlarla da karşılaşılmıştır; Kürt sorunu baskılanmaya çalışılırken 12 Eylül dönemi sonrasında PKK terörünün tırmanması gibi...

*

Türkiye’deki sivil kadrolar, demokrasiye dönüldükten sonra da uzun bir süre siyaseti askerlerin kurguladığı zemin üzerinde yürütmeyi kabullenmiştir. Anayasa’nın demokratikleştirilmesi süreci 1987’de yasakların kaldırılması adımıyla başlamak üzere ağır bir tempoda kademede kademe ilerleyebilmiştir. 1995 yılında partiler üstü bir mutabakatla yapılan anayasa değişiklikleri bu açıdan kayda değer bir dönüm noktasıdır. Ardından 1990’lı yılların sonunda AB’ye tam üyelik süreci ile birlikte koalisyon hükümeti döneminde atılan adımları AK Parti’nin 2002 Kasım ayında iktidara gelmesinden sonra devam eden değişiklikler izlemiştir. Askerlerin MGK üzerinden karar alma mekanizmasındaki ağırlığının sınırlanması bu değişikliklerin en kritik yönlerinden biridir.

Tabii anayasa referandumu sonucu 2010’da yargıda iplerin Gülen cemaatinin eline geçmesiyle sonuçlanan kazalar da yaşanmıştır. Son olarak, anayasa üzerindeki değişiklikler, ülkenin yönetim şeklinin parlamenter düzenden başkanlık sistemine geçtiği ve yürütmenin yasama ve yargı üzerindeki nüfuzunun iyice yerleştiği köklü bir sistem değişikliğine kadar uzanmıştır.

Özetle, askerlerin tuğrasını taşıyan 1982 Anayasası üzerinde bugüne dek 20 dolayında değişiklik paketi hayata geçirilmiştir. Ancak çok temel bir noktayı gözden kaçırmamak gerekiyor. Türkiye’de başkanlık sistemine geçilmesi bile 1982 Anayasası üzerinde yapılan değişiklikler suretiyle gerçekleşmiştir. Yürürlükteki anayasa metninin hemen girişinde kabul tarihi olarak ‘7 Kasım 1982’ yazılıdır.

Bu yönüyle baktığımızda, bugünkü anayasa metni içerik olarak ne kadar başkalaşmış olursa olsun, doğrudan sivillerin geniş bir mutabakatla hazırlayacağı yeni bir anayasaya olan ihtiyaç -kısa dönem için gerçekçi görünmese bile- uzun dönemde Türkiye’nin gündemindeki yerini er geç alacaktır.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Anayasa Mahkemesi’nde önemli bir içtihat değişikliği

Anayasa Mahkemesi, geçenlerde CHP milletvekili Enis Berberoğlu dosyasında oybirliği ile ‘ihlal’ verirken, kamuoyunu yakından ilgilendiren bir başka konuda, CHP’nin infaz düzenlemelerini değiştiren yasayla ilgili ‘şekil’den yaptığı başvuruda bu kez oybirliğinden ayrılarak ‘ret’ kararına yöneldi.

AYM’nin bu kararı önemliydi, çünkü mahkemenin aynı konuda önceki içtihadını 180 derece değiştirmekteydi.

Meseleyi açıklayabilmek için önce geçmişteki içtihadı hatırlayalım. Kısaca “Rahşah Affıdiye bilinen, 2000 yılında çıkartılmış olan infaz sistemindeki değişikliklere ilişkin yasa, ertesi yıl AYM’nin verdiği ilginç bir karara konu olmuştu. AYM, yasanın bazı maddelerini iptal eden, bazı maddeleriyle ilgili itirazları reddeden, sonuçta iptaller nedeniyle kapsamın genişletilmesi sonucunu doğuran bir karar almıştı. Mahkemenin Anayasa’nın ‘eşitlik ilkesi’ne dayandırdığı bu kararı yasanın kapsamı dışında tutulan birçok suç kategorisini de affa dahil etmişti.

CUMHURBAŞKANI SEZER’İN VETOSU

Dönemin koalisyon hükümeti, bunun üzerine yasayı yeniden düzenleyerek TBMM’den geçirmiş, ancak yasa bu kez Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in vetosuna takılmıştı.

TBMM, Sezer’in vetosuna rağmen yasayı aynı haliyle yeniden çıkartınca Sezer Anayasa’nın kendisine verdiği yetkiyi kullanarak yasayı ‘şekil’ yönünden AYM’ye götürmüştü. Sezer’in AYM’ye başvuru gerekçesi, yasa geçerken TBMM’de kullanılan kabul oyları sayısının Anayasa’da af yasaları için öngörülen sayısal eşiğin altında kalmasıydı.

Anayasa’nın 87’nci maddesi, TBMM’nin görev ve yetkilerini sıralarken Üye sayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile genel ve özel af ilanına karar vermeyi” de sayıyor.

AYM, 28 Mayıs 2002 tarihinde ‘oybirliği’ ile aldığı kararda, Sezer’in başvurusunu yerinde bulmuştur. Mahkeme, yapılan infaz düzenlemelerinin af niteliğinde olduğuna kanaat getirerek, Anayasa’nın 87’nci maddesinin öngördüğü beşte üç çoğunluğa ilişkin usul şartının karşılanmadığı gerekçesiyle yasayı iptal etmiştir.

CHP’nin bu yıl AYM’ye yaptığı başvuru da aynı mantığa dayanıyordu.

Yazının Devamını Oku

Türkiye-AB ilişkisinin dokusu değişiyor

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu’nun Türkiye ile ilgili hazırladığı son ‘Ülke Raporu’ geçen salı günü açıklandı.

Raporda bir sözcüğün çok sık kullanılması dikkatimi çekti. Gerileme, geriye doğru  gitme, kayma anlamındaki “backsliding” sözcüğü tam 26 kez kullanılmış.

Avrupa Komisyonu’nun bu fiili, demokrasi, temel haklar, ifade özgürlüğü, yargı bağımsızlığı gibi başlıklarda Türkiye’nin hal ve gidişini değerlendirirken bu kadar sıklıkla kullanmış olması, 115 sayfa tutan ayrıntılı rapora ne kadar eleştirel bir bakışın hâkim olduğunu görmek bakımından yeterlidir.

Daha sonra 29 Mayıs 2019 tarihinde açıklanmış olan bir önceki ilerleme raporuna baktığımda aynı sözcüğün 27 kez kullanılmış olduğunu tespit ettim. Aslında ikisini yan yana koyduğumuzda, AB Komisyonu’nun bu başlıklarda ‘geriye gidişi’ bir süredir Türkiye’deki yerleşik yöneliş olarak gördüğü ortaya çıkıyor.

Komisyon raporunu tamamlayan ‘Genişleme Stratejisi Belgesi’nde de aynı terminoloji hâkim olmakla birlikte ayrıca “uzaklaşma” teması da işleniyor. Sıralanan bütün bu alanlardaki geriye gidiş nedeniyle “Türkiye’nin AB’den daha da uzaklaştığı” belirtiliyor. AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Oliver Varhelyi, raporun takdimi sırasında yaptığı açıklamada “Maalesef Türkiye, AB’den daha da uzaklaşma eğilimini tersine çevirmedi” diye konuşmuş.

DIŞİŞLERİ’NDEN ÇOK SERT AÇIKLAMA

Bu yılki raporda dikkatimi çeken bir başka nokta, özellikle Türkiye’deki başkanlık sistemi ile ilgili eleştirel bakışın kuvvetlenmiş olması. Raporda, anayasal mimarinin, gücün Cumhurbaşkanlığı’nda merkezileşmesine yol açmak suretiyle etkili bir kuvvetler ayrılığını olumsuz etkilediği, bu durumun fren ve dengeleme mekanizmalarını sınırladığı tezi işleniyor.

Raporun bu yönü Dışişleri Bakanlığı tarafından aynı gün yapılan son derece sert bir açıklamada özel bir vurgu aldı. AB’nin genel yaklaşımını önyargılı, yapıcılıktan uzak ve çifte standartlıolarak nitelendiren Dışişleri açıklamasında rapora getirilen eleştirilerden biri de Türkiye’nin “yönetim sistemi”nin hedef alınmasıydı.

Dışişleri’nin açıklamasının en kuvvetli bölümlerinden biri şu paragraftı:

Yazının Devamını Oku

İkinci dalgada COVID-19’un Avrupa ve Türkiye’deki seyrine bakınca...

Koronavirüs COVID-19 konusunda başladığımız seriye bugün farklı bir açıdan devam edelim.

Bu kez salgının Türkiye’deki seyrini dünyadaki gidişatı ve özellikle önde gelen Avrupa ülkelerindeki son gelişmelerle karşılaştırmalı bir şekilde değerlendirmeye çalışalım.

Yola çıkarken önce Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) web sitesinde yayımladığı küresel tabloya göz atalım. DSÖ, bu tabloda dün Sağlık Bakanlığı’nın önceki günkü paylaşımında duyurulan 329 bin 138 sayısını kullanmıştı. Bu tabloda, Türkiye toplam vaka sayısı 300 binin üzerinde olan ülkeler için kullanılan koyu mavi renkle kaplı bir ülke. Bakanlığın son dönemde COVID-19 testi pozitif çıkmış belirti gösteren ‘hastalar’ için verdiği bu sayı DSÖ’nün tablosunda ‘teyitli vaka’ olarak takdim ediliyor.

Bir başka önemli veri tabanı ABD’deki prestijli Johns Hopkins Üniversitesi’nin açık kaynaklar üzerinden oluşturduğu gösterge tablosu. Türkiye, dün buradaki toplam vaka sıralamasında Sağlık Bakanlığı’nın önceki gün açıkladığı 329 bin 138 sayısı ile dünyanın 20’nci ülkesi olarak görünüyordu. (Hasta sayısı bu listede de vaka olarak gösteriliyor.)

Bu sıralamada ABD 7.5 milyon teyitli vakayla birinci geliyor. Onu 6.8 milyon vakayla Hindistan ve 5 milyon vakayla Brezilya izliyor. Tepedeki bu kümeden sonra dördüncülükte 1.2 milyon vakayla Rusya’yı görüyoruz. Bunlar dışındaki bütün ülkeler vaka sayısında 1 milyon eşiğinin altında yer alıyor.

Sıralamada Avrupa cephesinde İspanya yaklaşık toplam 835 bin vakayla 7’nci, Fransa 693 bin vakayla 10’uncu, Birleşik Krallık 546 bin vakayla 12’nci, İtalya 333 bin vakayla 18’inci geliyor. Almanya 311 bin vakayla 23’üncü sırada yer alıyor.

*

Geride bıraktığımız yaz aylarıyla kıyasladığımızda Türkiye’nin toplam vaka sıralamasındaki yerinin gerilediğini belirtmeliyiz. Türkiye, geçen nisan ayında salgının ilk dalgasında bu başlıkta ilk 10 içinde yer almış, örneğin 20 Nisan tarihinde 7’nciliğe kadar çıkmıştı. Ardından vaka artış hızının düşmesi ve yeni ülkelerin denkleme girmesiyle birlikte, Türkiye listede aşağı doğru inmeye başlamıştı. Örneğin, 17 Haziran’da 13’üncü sıraya inmişti.

Bir ülkenin salgınla mücadelede küresel sıralamadaki yerini değerlendirebilmek bakımından başvurulacak önemli bir referans test yapma kapasitesidir. Türkiye, geçen salı günü 11 milyonun üzerine çıkan toplam test sayısıyla sıralamada 11’inci geliyor. Çin’in bugüne dek 160 milyon, ABD’nin 114 milyonun üstünde test yaptığını kayda geçelim. Avrupa cephesinde Birleşik Krallık 26 milyon, Almanya 18 milyon, İspanya 13.7 milyon testle yukarı sıralarda yer alıyor. İtalya 12 milyon, Fransa ise 11.7 milyon toplam test sayılarıyla Türkiye’nin hemen üstünde konumlanıyor.

Yazının Devamını Oku

Gazeteciler Sağlık Bakanlığı verileri üzerinden analiz yapınca

Zorunlu olmadıkça genellikle birinci tekil şahıs üzerinden yazmaktan kaçınmaya çalışan bir gazeteciyim. Bugün izninizle çizgimin biraz dışına çıkacağım.

Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın 29 Temmuz’dan bu yana kamuoyuna yapılan paylaşımlarda hasta-vaka ayrımına gidildiğini, COVID-19 testleri pozitif çıksa da belirti göstermeyen kişilerin tablolara dahil edilmediğini, yalnızca belirti gösterenlerin ‘hasta’ başlığı altında açıklandığını duyurması yeni bir durum yarattı.



Bakanın açıklaması, kamuoyu bu yöntem değişikliğinden geçen haftaya kadar haberdar edilmediği için, verileri önceki yönteme göre yorumlayan bir gazeteci olarak beni yazdıklarımı gözden geçirmeye itti. Sağlık Bakanlığı’nın verilerini esas aldığım değerlendirmelerde –iradem dışında olsa da- ne ölçüde hataya düştüğüm konusunda bir muhasebe yapma ihtiyacını duydum.

Koronavirüs COVID-19’un Türkiye’nin en hayati meselesi haline gelmesi beni de geçen mart ayından bu yana salgını çok yakından izlemeye yöneltti. İlki “Hepimizi bekleyen büyük sınav” başlığıyla 27 Mart tarihinde yayımlanmak üzere toplam 55 yazı (bugünkü hariç) kaleme almışım. Bu yazıların çoğunluğunu somut verilere dayanan analizler oluşturuyor.

Bu analizleri yaparken Türkiye ile ilgili verilerde Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı muhtelif tabloları esas aldım. Hatta bu verileri günlük bir şekilde bir excel dosyasına işledim. İki-üç haftada bir çıktı alıp bunları birbirine ekleyerek uzun bir döküm haline getirdim. Bu dökümü masamın yanında duvara tutturunca salgının seyrini muhtelif kategorilerde rakamlar üzerinden izleyebiliyordum. Dün ölçtüm, bu döküm tam 1 metre 25 santimetreye kadar uzamış. Bu egzersize bundan sonra devam edecek miyim, bilmiyorum.

Yazının Devamını Oku

AB zirvesi kararlarında bardağın hangi tarafına bakmalıyız?

Doğu Akdeniz’de iki ayı aşkın süren, sahada ‘uçurum kenarı’ stratejilerinin uygulandığı sıcak bir yazın ardından dün Avrupa Birliği zirvesinde alınan kararlarla birlikte diplomasiye şans tanınan yeni bir döneme girmiş bulunuyoruz. Öncelikle, gerilim ortamından sıcak bir çatışma yaşanmadan çıkılması ve gelişmelerin barış ve diyalog yönünde evrilmesini sevindirici bir gelişme olarak karşılamalıyız.

Yaşanan sıcak krizde Yunanistan’ın kıta sahanlığı tezlerini ilgilendiren bir anlaşmazlıkta üyesi olduğu AB’yi bir blok olarak yanına çekememiş olması ve bu süreçte AB içinde ciddi bir bölünmenin yaşanması Türkiye açısından yapılacak muhasebedeki artılardan biridir.

AB, tam üyesi olan Yunanistan, Kıbrıs Rum Yönetimi (KRY) ve onlara hamilik eden Fransa gibi ülkelerin yaptırım uygulanması konusundaki bütün dayatmalarına karşılık, bu yola girmeyip Türkiye’deki büyük stratejik çıkarları ile üyelerinin beklentileri arasında bir orta yol bulmaya çalışmıştır. Bu sonucun alınmasında Almanya’nın AB dönem başkanı olarak kullandığı inisiyatifin, bu çerçevede Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in ağırlığını koyarak izlediği siyasetin rolünü teslim etmek gerekir.

Tezlerini ortaya koymak için sahada ‘sert güç’ yöntemine de başvuran Türkiye’nin gerilimin en yüksek çizgiye çıktığı noktalarda birden attığı sürpriz adımlarla sergilediği esneklikler, diplomasi zemininde bir çıkış yolu açmaya çalışan Almanya’nın elini güçlendirmiştir.

*

İşin bu kısmı olumlu görünmekle birlikte zirvede alınan kararların eksi hanesindeki unsurlara da bakmalıyız. Açıklanan metinde Türkiye ile ilgili rahatsız edici birçok ifadeye de rastlamak mümkün. Örneğin, doğrudan bir yaptırım kararı çıkmasa da, gerektiğinde Türkiye’ye karşı AB antlaşmalarının ilgili maddeleri çerçevesindeki bütün araç ve seçenekleri kullanma taahhüdüne de yer verilmiştir. Bu seçenek, Türkiye’nin -uluslararası hukuku ihlal eden tek taraflı eylem ve provokasyonlarını tekrarlaması halinde- devreye sokulacaktır metne göre.

AB, Türkiye’ye karşı elinde böyle bir kartı tuttuğunu da duyurmuş oluyor. Ancak Doğu Akdeniz’de yeni bir krizin patlak vermesi halinde AB’nin Türkiye’ye yaptırım uygulamayı göze alıp alamayacağı tartışmaya çok açık bir konudur.

Bu zirve kararları ile çizilen çerçeve üzerinden yol alınabilmesi büyük ölçüde uygulamaya bağlı olacaktır. İyimser açıdan yaklaşırsak, Türkiye ile Yunanistan arasında kıta sahanlığı gibi sorunlara ilişkin istikşafi görüşmeler başlar, ardından askerler arasındaki görüşmeler ve üçüncü bir düzlemde siyasi danışmalar bu adımı izlerse, iki ülke arasındaki ilişkilerde yeni bir durum ortaya çıkacaktır.

Bu yumuşama ortamı sürdürülebilirse, deniz yetki alanları gibi anlaşmazlık konuları masada müzakere edilirken Türkiye de muhtemelen Oruç Reis araştırma gemisini yeniden Akdeniz’in ortasına gönderip sismik araştırma yapma ihtiyacını duymayacaktır. Dolayısıyla, kısa dönemde bir sonuç alınamasa bile en azından müzakere sürecinin canlı tutulması yeni bir kriz ortamının belirmesini önleyeceğinden AB cephesinde de işleri kolaylaştıracaktır.

Yazının Devamını Oku

COVID-19 test sonuçlarının tümünün açıklanması şeffaflığın vazgeçilmezidir

“Gerçeklerin er geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır” deyişi hükmünü bir kez daha icra etti ve uzun bir zamandır kamuoyunun geniş bir kesiminde şüpheyle bakılan Koronavirüs COVID-19 yeni olgu sayılarının tahmin edildiği gibi gerçeği yansıtmadığı kesinlik içinde anlaşıldı; üstelik bizzat ülkenin Sağlık Bakanı’nın yaptığı bir açıklamayla...

Böylelikle akşamları açıklanan ‘yeni hasta’ başlığındaki rakamların COVID-19 testi pozitif çıkan bütün vatandaşları kapsamadığı, pozitif çıkanlar içinde yalnızca ‘belirti gösterenler’in sayısını yansıttığı, pozitif olup belirti göstermeyen vakaların sayısının kamuoyuyla paylaşılmadığı resmen kabul edildi.

Bir başka deyişle, resmi verilere şüpheyle yaklaşanlar haklı çıktılar.

KOCA’NIN YENİ TANIM KRİTERLERİ

 Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca, önceki akşamki basın toplantısında “Şunu bilmemiz gerekiyor, her vaka hasta değildir” dedikten sonra şunları söyledi:

Test sonucu pozitif çıkanların her biri bir vakadır. Bunların büyük kısmı belirti göstermeyen taşıyıcılardır. Kalan kısmı ise hastalık bulgusu olup tedavi altına alınan hastalardır. Bir kısmını evde, önemli bir kısmını da hastanede takip ve tedavi ediyoruz... Demek ki, belirtisi ister olsun ister olmasın, testi pozitif çıkmış herkesi ifade eden vaka kelimesi ile hasta kelimesinin anlamı aynı değildir. Hasta ile ağır hasta arasındaki fark ise açıktır”.

Koca, basın toplantısının bir başka bölümünde “Semptomatik vaka hasta, asemptomatik vakalar vaka...” diye özetledi aradaki ayrımı.

Bir meslektaşımız meselenin doğrudan özüne inen şu soruyu yöneltti Bakan’a:

Yazının Devamını Oku

ABD Dışişleri Bakanı’nın Yunan fırkateynine ayak basması ne anlama gelir?

Yunanca yazıyla “Efharisto”, yani “Teşekkürler” diyerek başlıyor tweet mesajına ABD Dışişleri Bakanı Michael Pompeo ve ekliyor: “Bana Yunan konukseverliğinin gerçek anlamının ne olduğunu gösterdiniz”.

Pompeo, Efharisto” dedikten sonra ‘@PrimeministerGR’, yani ‘Yunanistan Başbakanına’ diye etiketlemiş bu mesajını.

İlginç bir fotoğraf bu tweet paylaşımını tamamlıyor. Bir evin terasındaki masanın etrafına toplanmış insanların yüzlerindeki neşeli ifadelerden son derece sıcak bir ortamın hâkim olduğu hemen göze çarpıyor. Ceketler ve kravatlar fora edilmiş.

Burası Girit Adası. Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis’in Girit’in Hanya bölgesindeki babadan kalma evi. Babası eski başbakanlardan Konstantin Miçotakis.

Oğul Miçotakis, önceki gün Pompeo’yu evinde öğle yemeğinde ağırlıyor. Atina temsilcimiz Yorgo Kırbaki’den öğrendiğim kadarıyla, mönüde yaprak sarma, Girit’e özgü bir tür sigara böreği olan ‘Kalçunia’, ‘grek salad’, güveçte arpa şehriyeli sığır eti ve çikolatalı kek ikram edilmiş. İçki olarak da şarap ve Girit rakısı Çikudia...

YUNAN FIRKATEYNİNDE BİR ABD’Lİ BAKAN

Bu fotoğraf Pompeo’nun iki gün süren Yunanistan gezisine damgasını vuran sıcak atmosferi göstermek bakımından bir hayli çarpıcı. Pompeo, Atina’ya uğramadan pazartesi günü doğrudan Selanik’te başlattığı Yunanistan gezisinde zamanın büyük bölümünü Girit Adası’nda geçirdi. Burada kaldığı iki gün ABD eğitimli, Harvard mezunu Miçotakis’in evinde geceledi.

Girit Adası’ndaki tarihi yerler ve kiliselerin gezilmesi gezinin diğer renkli görüntüleriydi. Ama program yalnızca turistik noktalardan ibaret değildi. Doğu Akdeniz jeopolitiğini, bu bölgedeki güç dengelerini yakından ilgilendiren başka dikkat çekici görüntüler de vardı bu ada gezisinden.

Örneğin, ABD Dışişleri Bakanı Girit’teki Suda ABD Deniz Üssü’nü de ziyaret etti. Bu arada, ABD’nin fiilen bir liman işlevi de gören, 230 metre uzunluktaki çok amaçlı dev yurtdışı sefer gemisi ‘USS Hershel Woody Williams’ın artık kalıcı olarak Girit’te demirleyeceğini açıkladı.

Yazının Devamını Oku

Türkiye-Rusya ilişkileri Karabağ’da yeni basınç alanına girdi

İçinde bulunduğumuz yıla Suriye cephesinde İdlib’den Fırat’ın doğusuna kadar geniş bir coğrafyaya yayılan gerilimlerin sıcaklığını hissederek başlamıştık.

Bir taraftan da projektörlerimizi sahada sıcak çatışmaların yaşandığı Libya’ya doğru çevirmiştik. Son iki ay boyunca kıta sahanlığı meseleleri üzerine Türkiye ile Yunanistan’ın donanmalarının Doğu Akdeniz’in ortasında birbirini cephelediği sıcak bir yaza tanıklık ettik.

Derken dikkatlerimizi bu kez Kafkasya’ya, Ermenistan ile Azerbaycan arasında Dağlık Karabağ anlaşmazlığı üzerinden patlak veren çatışmalara çevirmiş bulunuyoruz.

Sovyetler Birliği’nin 1991 sonunda dağılmasından sonra ortaya çıkan ve otuz yıla yakın bir süredir çözümsüz duran Dağlık Karabağ sorunu birden alevlenerek sıcak bir kriz konusu halinde uluslararası politikanın gündemine girmiştir. Tabii meselenin önemli bir faktörü olarak Türkiye’yi de kriz denkleminin içine çekerek...

BM’NİN TAM 4 KARARI VAR

Aslında uluslararası kamuoyunun büyük ölçüde habersiz olduğu, çözümü konusunda sorumluluk üstlenmiş olan aktörlerin de genellikle kayıtsız kaldıkları bir sorundan söz ediyoruz. Temelinde Azerbaycan sınırları içinde yer alan Karabağ bölgesindeki Ermenilerin ayrılıkçı bir hamleyle bağımsızlıklarını ilan etmiş olmaları yatıyor. Karabağ, Ermeni grupların 1990’lı yılların başlarında sahada önemli kazanımlar elde ettikleri, binlerce insanın hayatını kaybettiği sıcak çatışmalardan bu yana işgal altındadır.

Bu çatışmalarda 1 milyonu aşkın Azeri’nin Karabağ’ı terk etmek zorunda kalıp ağırlıklı olarak Bakü civarı olmak üzere Azerbaycan’ın muhtelif bölgelerine dağılıp çok sıkıntılı koşullarda yaşamak zorunda kalmış olması, uluslararası camianın geçen on yıllar içinde seyirci kaldığı bir konudur.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden 1993 yılında savaşın sahadaki seyrine paralel bir şekilde Karabağ’ın “işgal edildiğinibelirten, Ermeni birliklerinin geri çekilmesi suretiyle işgale son verilmesini talep eden dört ayrı karar çıktığı (BMGK karar No: 822, 853, 874, 884) da benzer şekilde bugün çok az bilinen bir gerçektir.

ÇÖZÜMSÜZLÜK 

Yazının Devamını Oku

Vefat ve ağır hasta sayılarında ürkütücü artış

Tartışma, ‘Yeni Şafak’ gazetesi yazarı Mehmet Acet’in geçenlerde köşesinde yazdıklarıyla patlak verdi.

Acet, Sağlık Bakanlığı’nın COVID-19 salgınıyla ilgili olarak kamuoyuyla yaptığı günlük paylaşımlarda bir yöntem değişikliğine giderek, artık testi ‘pozitif’ çıkanların sayısını değil, yalnızca hastaneye yatırılanları anlatan ‘hasta sayısı’nı açıkladığını yazdı.

Salgının geçen mart ayında patlak vermesinden sonra Sağlık Bakanlığı’nın her akşam ‘yeni vaka’ diye açıkladığı sayı, testi o gün ‘pozitif’ çıkan kişilerin toplamını yansıtıyordu. Kamuoyu, bunu başından beri böyle biliyor.

Acet’in 19 Eylül tarihinde yayımlanan yazısı ise en azından 29 Temmuz tarihinden bu yana, yani yaklaşık iki aydır durumun böyle olmadığını ileri sürüyor. Acet, 23 Eylül tarihinde ikinci bir yazı yazarak açıklanan ‘yeni hasta’ sayısının o gün “hastanede tedavi altına alınanların sayısını yansıttığını” vurguladı.

Bu ifadelerden testi ‘pozitif’ olup hastaneye yatırılmadan evde tedavisi yapılan hastaların sayısının rakamlara yansıtılmadığı gibi bir anlam çıkıyor.

PROF. CEYHAN’IN BAKANLIĞA SORUSU

Bu haberler üzerine Türk kamuoyunun COVID-19 konusundaki açıklamalarını yakından izlediği bir isim olan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Mehmet Ceyhan, Sağlık Bakanlığı’nı arayarak durumun gerçekten basına yansıdığı gibi olup olmadığını sormuş.

Ne yanıt almış dersiniz?

Dün görüştüğüm Prof.

Yazının Devamını Oku

Mekke Emiri’nin oğlu hem ut hem de çello çalınca

Daha önce utta dinlediğim müziklerden hiçbirine benzemiyordu.

Udun gövdesinden yükselen sesler bu çalgıdan duymaya alıştığım nağmelerin, müzikal örüntülerin çok dışındaydı. Batı’nın tonal müzik yapısına uyan ses dizileri içinde şekillenmiş, ancak yine de illa -Batı ya da Doğu- diye bir eksene oturtamayacağınız kadar özgün müziklerdi bunlar.

Bazen aynı anda birden çok telde notalara dokunarak oluşturduğu akor dizileri içindeki geçişlerle melodiye ulaşıyordu, ‘Kapris’te olduğu gibi... Bazen galiba udun üzerinde sürat denemelerine girişiyordu. Bu tarzdaki bestelerinden birinin adını ‘Koşan Çocuk’ koymuştu. Bazen muzipçe müzikal fikirlerle de karşılaşıyordunuz, örneğin ‘Kanatlarım Olsaydı’da.

Bu besteler, bildiğimiz kalıpların dışına çıkan bambaşka bir müzik genetiğinin, sıradışı bir müzik zekâsının dışavurumuydu. Ve buradaki yaratı sürecinin parçası olan çok önemli bir faktör daha vardı: İnsanı şaşırma ve hayranlık karışımı bir duygu sarmalının içine çeken muazzam bir virtüozite...

Utta daha önce kimsenin girmediği coğrafyaları keşfettiği, kimsenin bilmediği denizlere yelken açtığı aşikârdı.

Bitmedi...

Dinlediğim albümünde kafamı karıştıran başka bir durum ortaya çıktı. Bu özgün çizgideki eserlerinin yanı sıra geleneksel Osmanlı makam müziği kalıpları içinde besteleyip icra ettiği eserleri de vardı. Bu şarkılarda karşımıza geleneğin de çok güçlü, usta bir temsilcisi olarak çıkıyordu.

Peki gerçekte hangisiydi?

PEYGAMBER 

Yazının Devamını Oku

COVID-19’a karşı kullandığımız maskeler ne kadar güvenli?

Bugün Doğu Akdeniz meselelerini bir tarafa bırakıp doğrudan halk sağlığını yaşamsal bir şekilde ilgilendiren bir konuya, kendimizi COVID-19 virüsünden korumak için kullandığımız maskelerin ne ölçüde güvenli olduğu sorusuna eğilmek istiyorum.

Bu konuya yönelmeme Marmara Üniversitesi Teknoloji Fakültesi Tekstil Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Dr. Erkan İşgören’in geçenlerde basında yer alan açıklamaları yol açtı. Bu açıklamaların en çarpıcı noktası, Dr. İşgören’in halkın kullandığı maskelerin yüzde 95’inde koruyucu filtre bulunmadığını söylemesiydi.

Ekotürk TV’ye verdiği bu mülakat basında geniş bir şekilde alıntılanan Dr. İşgören, geçen nisan ayında Cumhurbaşkanlığı’na bu konuda sunulan ve kendisinin de hazırlayanlar arasında yer aldığı raporda, 14 Nisan tarihi itibarıyla filtrasyon özelliği olmayan maske oranının yüzde 75 dolayında belirtildiğini, ancak geçen süre içinde bu oranın yüzde 95’e geldiğini söylüyor.

Bu açıklamalar maskelerin üretimi açısından belirlenen zorunlu standartlara ne ölçüde uyulduğu tartışmasını beraberinde getiriyor.

KÂĞIT ÜSTÜNDE AB STANDARTLARI GEÇERLİ

 Konuyu değerlendirirken önce iki ayrı maske türünün bulunduğunu belirtmemiz gerekiyor.

Bunlardan birincisi ‘tıbbi yüz maskeleri’. Sağlık Bakanlığı’na bağlı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu’nun (TİTCK) izin verdiği ve denetlediği maskeler bu gruba giriyor. Bundan üretimi son derece sıkı standartlara bağlanmış olan bir maske türünü anlıyoruz.

Bu maskelerin üretimi Türk Standartları Enstitüsü’nün 2019 Eylül ayında yayımladığı ‘TS EN 14683+AC’ standardına dayanıyor. Bu standart, aslında TSE’nin de üyesi olduğu, AB üyesi ülkelerin bir araya geldiği Avrupa Standardizasyon Komitesi’nin (CEN/European Committee for Standardization) standardının birebir aynısı.

İkinci grupta ise COVID-19 salgınının tırmandığı bir dönemde geçen mayıs ayında durumun aciliyeti üzerine verilen bir izinle üretimine başlanan bez maskeler yer alıyor. Bu maskeler Türk Standartları Enstitüsü tarafından 11 Mayıs 2020 tarihinde çıkartılan ‘TSE K-599 Tekstilden Mamul Tekrar Kullanılabilir Koruyucu Yüz Maskeleri Standardı’na dayanılarak hazırlanıyor. Standartta maskenin tek katmandan ya da kumaş tabakaları arasına konan bir filtre tabakasından da oluşabileceği belirtiliyor.

Yazının Devamını Oku

Yeni gündemimiz: Doğu Akdeniz konferansı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bundan tam bir yıl önce New York’ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na hitabının ağırlık merkezindeki konulardan biri Türkiye’nin Fırat’ın doğusunda 480 kilometre uzunluğunda güvenli bir bölge kurulması hedefiydi.

Cumhurbaşkanı, pandemi nedeniyle genel kurulun bu yılki toplantısına önceki gün bu kez Ankara’dan video aracılığıyla seslendi. Konuşmada Suriye konusu yine geniş bir yer tutmakla birlikte Doğu Akdeniz’deki kriz daha ön plana çıktı.

Ve Cumhurbaşkanı’nın konuşmasının en çarpıcı noktalarından biri Doğu Akdeniz’deki anlaşmazlıkların çözümü için uluslararası bir konferans toplanmasını önermesi oldu.

ERDOĞAN’DAN MISIR VE  İSRAİL’E DOLAYLI MESAJ

Konuyu değerlendirmeden önce Erdoğan’ın bu öneriyi nasıl bir bağlam içinde ortaya koyduğuna bakalım.

Cumhurbaşkanı, konuşmasında Doğu Akdeniz faslına girdikten sonra Türkiye’yi “dışlama amaçlı nafile adımlara” dikkat çekiyor.Sözü bölgedeki doğal kaynaklara getiriyor, ‘dışlanma’ temasını sürdürerek, “Türkiye’nin yok sayılmasının, ne akıl ne vicdanla, ne de uluslararası hukukla izah edilebileceğini” belirtiyor.

Ardından, diyalogla, uluslararası hukuk temelinde, hakkaniyete uygun bir çözüm hedefinden söz ederek, “Doğu Akdeniz’deki kıyıdaş ülkeler arasında diyalog ve işbirliğini tesis etmeye yönelik çağrımızı burada tekrarlamak istiyorum” diye konuşuyor Erdoğan.

Tabii bu mesajın gittiği ‘kıyıdaş’ adreslerin başında Yunanistan’ın yanı sıra Türkiye’nin ilişkilerinin soğuk bir şekilde seyrettiği ‘hasım’ konumdaki İsrail ve Mısır’ın yer aldığını hemen vurgulamalıyız.

Ancak, konuşmanın daha kritik bölümü bir sonraki cümlede karşımıza çıkıyor.

Yazının Devamını Oku

Dışişleri Bakanı’ndan Mısır’a sıcak mesajlar var

Yaklaşık bir ay önce 19 Ağustos tarihinde kaleme aldığımız “Mısır ile istihbarat örgütleri üzerinden diyalog” başlıklı yazımız, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu konuda yaptığı bir açıklamaya dayanarak, Ankara ile Kahire arasındaki diyalog kanalının iki ülkenin gizli servisleri üzerinden işlemekte olduğunu anlatıyordu.

Ancak bu yazımın fotoğrafın tümünü göstermek açısından biraz eksik kaldığını anlıyorum. İki ülkenin dışişleri bakanlarının da görüştükleri ortaya çıkıyor, biraz eskide kalmış da olsa... Bu kritik bilgiyi de geçen çarşamba akşamı CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın ‘Tarafsız Bölge’ programına katılan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun açıklamasından öğrendik.

Mısır’la görüşülmüyor değil” dedi Çavuşoğlu, “İstihbarat düzeyinde görüşmeler var” dedikten sonra ekledi: “Dışişleri Bakanı Semih Şükrü ile geçmişte kaç defa biz görüştük. Geçen sene New York’ta BM marjında da görüştük Sayın Cumhurbaşkanımızın bilgisi dahilinde.

İLİŞKİLERİN DÜZELMESİ İÇİN ‘NON-PAPER’

Açıklama burada bitmiyor. Çavuşoğlu, daha önceki bir görüşmelerinde Semih Şükrü ile “non-paper” niteliğinde bir belgenin ele alındığını anlatıyor. Bu görüşmenin 2016 yılında yine New York’ta yapıldığı anlaşılıyor.

Ayrıca, açık kaynaklarda Çavuşoğlu ile Şükrü’yü 2016 yılında Venezuela’daki Bağlantısızlar Zirvesi sırasında ayaküstü konuşurken gösteren fotoğraflara da rastlamak mümkün.

‘Non-paper’, diplomaside tarafların tutumlarını açıklamak açısından masaya koydukları bağlayıcılığı olmayan, üzerinde çalışılabilecek fikirlerin yer aldığı metinler için kullanılan bir terim.

Çavuşoğlu, bu kâğıdın içeriğini anlatırken “Hani, bir yol haritasıyla ilgili de neler yapılabilir bundan sonra...” diye konuşuyor.

KAHİRE’NİN 

Yazının Devamını Oku

Doğu Akdeniz’de gerilim döneminin muhasebesi

Herhalde 2020 yazı ileride hatırlanmak istendiğinde zihinlerdeki ilk çağrışımları, TV programlarında fonu kaplayan muhtelif renklerde çizgilerle bölünmüş Doğu Akdeniz haritaları, birbirini izleyen NAVTEX duyuruları, Oruç Reis gemisi, Meis Adası, Türk ve Yunan savaş gemileri arasındaki karşılıklı meydan okumalar ve hava sahasında savaş uçakları arasındaki it dalaşları olacaktır.

Gerçekten de gerilimin belirgin bir şekilde yükseldiği, askeri seçeneğin sürekli gündemde tutulması nedeniyle, en ufak bir yanlış anlama ya da hatalı niyet okumada kriz ortamının birden sıcak çatışmaya dönüşmesi potansiyelini de taşıyan bir dönemdi.

Özetle, gergin bir yazı geride bıraktık. Yaşanan sıcak hareketlilik yerini kısmi bir sakinleşmeye bırakmış görünüyor. Ve –son anda bir aksilik olmazsa- işlerin diyalog ve müzakerelerin başlaması yönünde evrilmekte oluşunu, bütün bu egzersizden çıkan hayırlı bir sonuç olarak görmeliyiz. Avrupa Birliği’nin perşembe ve cuma günü düzenlenecek zirve toplantısı yaklaşırken bütün beklentiler -belli bir ihtiyat payı içinde- Türkiye ile Yunanistan arasında müzakerelerin başlaması ihtimaline odaklanıyor.

ORUÇ REİS ANTALYA LİMANI’NDA

Kuşkusuz, işlerin bu yöne doğru dönmesinde ‘Oruç Reis’ sismik araştırma gemisinin çalıştığı sahadan sürpriz bir şekilde ‘bakım ve ikmal’ gerekçesiyle birden Antalya Limanı’na çekilmiş olmasının etkisi inkâr edilemez. Pek çok gözlemcinin tırmanan gerginlik nedeniyle artık umutsuzluğa kapıldığı bir noktada denklem ansızın tersyüz olmuştur.

Buradaki vites değişikliğinde geride bıraktığımız yaz yaşanan gelişmelerin en azından ilk dönemindeki kalıbın önemli ölçüde tekrarlandığı da söylenebilir. Hatırlayalım, Türkiye 21 Temmuz’da Oruç Reis’i sahaya çıkarma amacıyla ilk NAVTEX duyurusunu yapmış, aynı gün 18 savaş gemisi Aksaz deniz üssünden birbiri ardına denize açılmıştır. Ortalığın birden gerilmesi üzerine Almanya devreye girmiş, Berlin’in arabuluculuğunda Ankara ile Atina arasında sessiz bir şekilde görüşmeler başlamış, bu süreç içinde Ankara Oruç Reis’i Antalya Limanı’nda tutmuştu.

Bu süreçte varılan mutabakata göre, Türkiye ile Yunanistan arasında -ikili sorunları konu alan istikşafi toplantılar, askerler arası görüşmeler ve siyasi danışmalar olmak üzere- üç düzlemde müzakerelerin başlayacağına ilişkin açıklama 7 Ağustos tarihinde yapılacaktı. Ancak 6 Ağustos tarihinde Yunanistan’ın Mısır’la münhasır ekonomik bölge anlaşmasını imzalaması kurgulanmış olan bütün senaryoyu bozdu. Türkiye, Yunanistan’a tepkisini Oruç Reis’i 9 Ağustos tarihinde daha önceden açıkladığı Doğu Akdeniz’in ortasındaki NAVTEX bölgesine göndererek karşılık verdi. Yunanistan, bu bölgenin kendi kıta sahanlığı üzerinde olduğunu ileri sürerek sert bir tepki gösterdi, AB’yi ayağa kaldırmaya çalıştı.

Bu hadiseyi ağustos ayı ve eylül ayının en azından ilk iki haftasında gerilimin her gün biraz daha tırmandığı sıcak bir dönem izlemiştir.

Derken, Türkiye 13 Eylül tarihinde Oruç Reis’i Antalya Limanı’na çekmiştir. Beklenti, ağustos ayının başında olduğu gibi bir kriz yaşanmaması ve Türkiye ile Yunanistan arasındaki müzakerelerin bu kez bir kaza olmadan başlamasıdır.

Yazının Devamını Oku

12 Eylül’ün utanç sicilini tutan gazeteciye veda ederken

Cumhuriyet gazetesinin Kızılay’da Atatürk Bulvarı üzerinde eski bir apartmanın ikinci katındaki bürosu 1 Mart 1979 tarihinde bir görev değişimine sahne oldu.

Gazetenin Ankara temsilciliğini, bu görevi uzun yıllar yapan Kemal Aydar’dan sonra Hasan Cemal üstlendi. Cemal, büroya yanında iki yeni muhabir getirdi. Biri bendim, Türk Haberler Ajansı’ndan geliyordum. İkinci isim ise Vatan gazetesinin Ankara bürosundan Erbil Tuşalp’ti.

Bülent Ecevit’in başbakanlığındaki CHP hükümeti işbaşındaydı. Türkiye ciddi bir ekonomik kriz ve siyasi kargaşa ortamı içinde yol almaya çalışıyordu. Milliyet Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi’nin bir suikasta kurban gitmesinin üstünden bir ay geçmişti.

Benim 1987 yılında Cumhuriyet’ten ayrılıp Hürriyet’e geçmeme kadar sekiz yıl süreyle Erbil ile aynı büroda birlikte görev yaptık. Sonrasında aynı çatı altında bir daha çalışmasak da temasımız kesilmedi. Son dönemde belli aralıklarla telefonla konuşuyorduk. Bazen ilgisini çeken yazılarımla ilgili aradığı olurdu. Geriye çekilmiş olsa da izlemedeydi...

Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ı Birgün gazetesinde 2005 ve 2006 yıllarında eleştiren iki yazısı nedeniyle 10 bin TL tazminat cezasına çarptırılması üzerine 2012 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden aldığı ihlal kararını konu alan yazımın çıktığı gün beni aradığını çok iyi hatırlıyorum.

Bir süre önce gazetecilikten ayrılmış ve Karaburun’a yerleşmişti. Daha sonra İzmir’e taşınmıştı. Son dönemdeki sohbetlerimizde dikkatimi çeken, sesinin giderek zayıflamasıydı. Onu işitmek için her seferinde dikkatle kulak vermem gerekiyordu. KOAH hastasıydı, sağlığı kötüye gidiyordu.

Onu 5 Eylül günü kaybettik. Erbil’i 7 Eylül günü İzmir Karşıyaka’daki kabristanda son yolculuğuna uğurlayan yakınları, meslektaşları arasında ben de vardım. Bu vedalaşma, 41 yıl önce Cumhuriyet Ankara Bürosu’na birlikte adım attığımızda hiç hesapta yoktu.

12 EYLÜL’ÜN TANIKLIĞI

Ölümünden sonra hakkında çıkan yazılar geride bıraktığı gazetecilik mirasıyla ilgili önemli bir farkındalığa işaret etti. Birlikte çalıştığı meslektaşları tarafından kaleme alınan bu yazılar büyük ölçüde aynı ortak temalar üzerinde şekillendi. Çizgisinden sapmayıp her zaman doğrultu tutarlılığını önemsemesi ve insan hakları alanında yaşanan sorunların, insanların uğradıkları mağduriyetlerin, hukuksuzlukların üzerine gözünü kırpmadan gitmesi... Bu hasletleri herhalde

Yazının Devamını Oku

COVID-19’la mücadelede büyüyen tehdide dikkat

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca “Bu gece sizi ve bütün halkımızı gerçekten üzen bir haberi, aynı üzüntüyü hissederek bildireceğim. Bu cümleyi bu toplumun Sağlık Bakanı olmak yanında bir hekim olarak da kurmak istiyorum. Koronavirüsle mücadelemizde bugün ilk kez bir hastamı kaybettim” açıklamasını yaptığında bundan tam altı ay öncesiydi.

Koca’nın 17 Mart günü gece geç saatlerde düzenlediği bu basın toplantısında Türk kamuoyu ülkedeki COVID-19 kaynaklı ilk ölüm haberini duydu. Beklenen o kötü haber sonunda gelmişti. Ölümcül dev bir dalganın yavaş yavaş Türkiye’nin üzerini kaplamaya başlamış olduğunu hissettik o akşam.

Aradan altı ay geçtikten sonra Türkiye hâlâ bu büyük dalgayla boğuşmaya devam etmektedir. Bu dalga nedeniyle önceki gün itibarıyla 7 bin 249 vatandaşımız bugün hayatta değildir.

İLK DALGAYLA MÜCADELEDE YAŞANAN FARKLILIK

Geçen altı ayın genel bir değerlendirmesini yaptığımızda, Türkiye’nin ilk dönemde COVID-19 salgınının sarsıcı sonuçlarını birçok Batı Avrupa ülkesine kıyasla çok daha düşük bir yoğunlukta atlattığını, bu mücadeleden daha az kayıpla çıktığını söylemek mümkündür. Salgının gecikmeli gelişi Türkiye’ye mücadeleye hazırlanabilmesi açısından değerli bir zaman kazandırmıştır. Başvurulan kitlesel kısıtlayıcı önlemler, uygulanan tedavi politikaları, aynı zamanda sağlık sistemindeki altyapının göreceli olarak yenilenmiş olması da dahil birçok faktör bu sonuçta rol oynamıştır.

Ancak kabul edelim ki, yaratılan caydırıcılığın sonucu toplumun geniş bir kesimine hâkim olan dikkatli, disiplinli hareket tarzının da önemli bir etkisi olmuştur alınan bu sonuçta. Vatandaşların çoğu, COVID-19 endişesiyle atacağı her adımı bir değil, iki, hatta üç kez düşünmüştür.

Salgın dalgası nisan ayında zirve yapmıştır. En yüksek günlük yeni vaka sayısı 11 Nisan tarihinde kaydedilmiştir: 5 bin 138... Yaklaşık bir hafta sonra 19 Nisan’da bir gün içindeki en yüksek ölüm sayısı kayda geçmiştir: 127...

Rakamların en yüksek eşiklere çıktığı bu tarihlerden sonra vaka ve ölümlerde uzun süre düzenli bir düşüş eğrisi gözledik. Örneğin, 1 Haziran’da bugüne dek kaydedilen en düşük günlük vaka eşiği olan 786 sayısıyla karşılaşılmıştır.

NORMALLEŞMEYE 

Yazının Devamını Oku