Tam 40 yıl sonra 12 Eylül’e bakmak

Geçen cumartesi günü 12 Eylül 1980 darbesinin 40’ıncı yıldönümüydü.

Bu vesileyle en üst düzeyde toplantılar düzenlendi, konuşmalar yapıldı, basında birçok haber ve değerlendirme yayımlandı. Bu tartışmalar 12 Eylül’e giden süreci, darbe gününü ve sonrasında yaşadıklarımızı bir kez daha hatırlamak, üzerinde düşünmek açısından bir vesile oluşturdu.

Kırk yıl, bir ülkenin ‘yakın tarihi’ne giren bir zaman kesitidir. Genç kuşaklar için geçmişte kalan uzak bir zaman boyutunu gösteriyor olsa da, bugün Türkiye nüfusunun sayıca hiç de azımsanmayacak bir kesimi bakımından hafızalarda bütün sıcaklığını koruyan bir dönemden söz ediyoruz. 12 Eylül’ün baskı ortamını yaşamış, hapse girmiş, işkencelerine maruz kalmış insanların çoğu hayattadır; aralarında bugün bulundukları kulvarlarda önemli görevler üstlenenler de var.

TSK’nın emir komuta hiyerarşisi içinde gerçekleştirdiği darbenin pek çok yönü bugün de tartışma konusu olmaya devam ediyor. Geriye dönüp baktığımızda, toplumun çoğunluğunun askeri müdahaleyi büyük bir rahatlama duygusuyla karşılamasına yol açan koşullar, cereyan eden hadiseler 2020 yılının algılama ölçülerini zorluyor. Şehirlerin, semtlerin, mahallerinin bölündüğü, silahlı sol ve sağ gruplar arasında meydana gelen olaylarda, saldırılarda her gün onlarca insanın öldüğü, toplu katliamların yaşandığı bir dönemdi.

Olayların yaygınlığı içinde gazetelerde günlük duyurulan ölüm vakası toplamları bile çoğunluk birbirini tutmuyordu.

Ülkenin her bir tarafını kaplamış olan şiddet ve kaos ortamı karşısında ülkenin başbakanı Süleyman Demirel ile ana muhalefet lideri Bülent Ecevit’in bir araya gelmekten kaçınmaları gerginliği, kutuplaşmayı daha da büyütüyordu. Darbeden bir gün önce 11 Eylül’de, TBMM’de 22 Mart 1980 tarihinde başlamış olan Cumhurbaşkanlığı seçiminin 124’üncü turu yapılmış ve yine sonuç alınamamıştı. Siyaset kadroları, ne yazık ki ülkeyi bir bütün olarak felce sokan ağır koşulların zorunlu kıldığı esnekliği ve uzlaşıyı sergileyip, demokratik zemin içinde bir çıkış yolu üretememiştir.

*

Buna karşılık liderlerin buluşup el sıkışmaları ülkenin içine girdiği şiddet sarmalını durdurmaya yeter miydi sorusu da haksız sayılmaz. Ayrıca, 12 Eylül öncesindeki gibi büyük bir çalkantının ortaya çıkışını ve bunun sorumluluğunu tek bir faktör üzerinden okuyabilmek, açıklayabilmek de mümkün değildir. 12 Eylül’le noktalanan süreç, pek çok iç ve dış faktörün bir araya gelmesinin ve hadiselerin akışına etki etmesinin yarattığı topyekûn bir siyasi ve toplumsal savrulmaydı. O dönemi hızlandıran bir dizi olayın tam olarak aydınlatılması için daha kat edilmesi gereken uzun bir mesafe var önümüzde. Bu yönüyle 12 Eylül’ün parantezi hâlâ açık duruyor.

Askeri darbeyi olağanüstü koşullar getirmiştir. Ancak 12 Eylül sabahı Türkiye kendisini bu kez bir başka olağanüstü halin içinde bulmuştur. Hadiselerin birden bıçak gibi kesilmesinin ardından Türkiye askeri rejim altında çok ağır bir baskı dönemine girmiştir. Temel hak ve özgürlüklerin, bu çerçevede basın özgürlüğünün askıya alındığı, siyasetin yasaklandığı, siyasetçilerin tutuklandığı, yaygın insan hakları ihlallerinin her bir tarafı kapladığı, işkencenin rutin, olağan bir uygulamaya dönüştüğü karanlık bir dönem hüküm sürmüştür. Hatırlanmasını insan yüreğinin kaldırmayacağı, ölümlerle sonuçlanan dehşet verici işkence yöntemleri uygulanmıştır.

Bu açılardan bakıldığında, 12 Eylül’de yaşanan zulüm büyük bir utancın gölgesi halinde Türkiye’nin üzerinde ve toplumsal belleğimizde asılı durmaktadır ve durmaya devam edecektir.

*

Darbeciler, hedefledikleri siyasi ve toplumsal tasarımı yansıtan bir anayasayı özgür bir tartışmanın yasak olduğu bir referandum ortamında kabul ettirerek uygulamaya koymuştur. Bu, getirilen anayasal mekanizmalarla askerin karar alma süreçlerinde nazım bir rol oynayabildiği, sistem üzerinde kırmızı çizgilerini çekebildiği bir tasarım olmuştur.

Anayasa ile birlikte bütün yasal çerçeve de bu tasarıma göre çizilmiştir. ‘Siyasi istikrar’ ihtiyacı gerekçesiyle yüzde 10 gibi bir seçim barajı üzerinden temsilde adaletin sınırlandığı bir seçim sisteminin getirilmesi bu dönemin en kritik adımlarından biridir. Sonraki yıllarda süreklilik içinde siyasetin seyri üzerinde en kalıcı etkiyi icra eden düzenlemelerden biri olmuştur yüzde 10 barajı.

12 Eylül darbesi sonuçları itibarıyla Türkiye’de nehrin yatağını köklü bir şekilde değiştirmiştir. Sonrasındaki yıllarda Türkiye’deki yaşanan siyasi ve toplumsal gelişmelerin önemli bir bölümünün yönü, o dönemde alınan kararların formatladığı bir çerçeve içinde şekillenmiştir. Hedeflerin tam tersi sonuçlarla da karşılaşılmıştır; Kürt sorunu baskılanmaya çalışılırken 12 Eylül dönemi sonrasında PKK terörünün tırmanması gibi...

*

Türkiye’deki sivil kadrolar, demokrasiye dönüldükten sonra da uzun bir süre siyaseti askerlerin kurguladığı zemin üzerinde yürütmeyi kabullenmiştir. Anayasa’nın demokratikleştirilmesi süreci 1987’de yasakların kaldırılması adımıyla başlamak üzere ağır bir tempoda kademede kademe ilerleyebilmiştir. 1995 yılında partiler üstü bir mutabakatla yapılan anayasa değişiklikleri bu açıdan kayda değer bir dönüm noktasıdır. Ardından 1990’lı yılların sonunda AB’ye tam üyelik süreci ile birlikte koalisyon hükümeti döneminde atılan adımları AK Parti’nin 2002 Kasım ayında iktidara gelmesinden sonra devam eden değişiklikler izlemiştir. Askerlerin MGK üzerinden karar alma mekanizmasındaki ağırlığının sınırlanması bu değişikliklerin en kritik yönlerinden biridir.

Tabii anayasa referandumu sonucu 2010’da yargıda iplerin Gülen cemaatinin eline geçmesiyle sonuçlanan kazalar da yaşanmıştır. Son olarak, anayasa üzerindeki değişiklikler, ülkenin yönetim şeklinin parlamenter düzenden başkanlık sistemine geçtiği ve yürütmenin yasama ve yargı üzerindeki nüfuzunun iyice yerleştiği köklü bir sistem değişikliğine kadar uzanmıştır.

Özetle, askerlerin tuğrasını taşıyan 1982 Anayasası üzerinde bugüne dek 20 dolayında değişiklik paketi hayata geçirilmiştir. Ancak çok temel bir noktayı gözden kaçırmamak gerekiyor. Türkiye’de başkanlık sistemine geçilmesi bile 1982 Anayasası üzerinde yapılan değişiklikler suretiyle gerçekleşmiştir. Yürürlükteki anayasa metninin hemen girişinde kabul tarihi olarak ‘7 Kasım 1982’ yazılıdır.

Bu yönüyle baktığımızda, bugünkü anayasa metni içerik olarak ne kadar başkalaşmış olursa olsun, doğrudan sivillerin geniş bir mutabakatla hazırlayacağı yeni bir anayasaya olan ihtiyaç -kısa dönem için gerçekçi görünmese bile- uzun dönemde Türkiye’nin gündemindeki yerini er geç alacaktır.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

COVID-19’a karşı kullandığımız maskeler ne kadar güvenli?

Bugün Doğu Akdeniz meselelerini bir tarafa bırakıp doğrudan halk sağlığını yaşamsal bir şekilde ilgilendiren bir konuya, kendimizi COVID-19 virüsünden korumak için kullandığımız maskelerin ne ölçüde güvenli olduğu sorusuna eğilmek istiyorum.

Bu konuya yönelmeme Marmara Üniversitesi Teknoloji Fakültesi Tekstil Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Dr. Erkan İşgören’in geçenlerde basında yer alan açıklamaları yol açtı. Bu açıklamaların en çarpıcı noktası, Dr. İşgören’in halkın kullandığı maskelerin yüzde 95’inde koruyucu filtre bulunmadığını söylemesiydi.

Ekotürk TV’ye verdiği bu mülakat basında geniş bir şekilde alıntılanan Dr. İşgören, geçen nisan ayında Cumhurbaşkanlığı’na bu konuda sunulan ve kendisinin de hazırlayanlar arasında yer aldığı raporda, 14 Nisan tarihi itibarıyla filtrasyon özelliği olmayan maske oranının yüzde 75 dolayında belirtildiğini, ancak geçen süre içinde bu oranın yüzde 95’e geldiğini söylüyor.

Bu açıklamalar maskelerin üretimi açısından belirlenen zorunlu standartlara ne ölçüde uyulduğu tartışmasını beraberinde getiriyor.

KÂĞIT ÜSTÜNDE AB STANDARTLARI GEÇERLİ

 Konuyu değerlendirirken önce iki ayrı maske türünün bulunduğunu belirtmemiz gerekiyor.

Bunlardan birincisi ‘tıbbi yüz maskeleri’. Sağlık Bakanlığı’na bağlı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu’nun (TİTCK) izin verdiği ve denetlediği maskeler bu gruba giriyor. Bundan üretimi son derece sıkı standartlara bağlanmış olan bir maske türünü anlıyoruz.

Bu maskelerin üretimi Türk Standartları Enstitüsü’nün 2019 Eylül ayında yayımladığı ‘TS EN 14683+AC’ standardına dayanıyor. Bu standart, aslında TSE’nin de üyesi olduğu, AB üyesi ülkelerin bir araya geldiği Avrupa Standardizasyon Komitesi’nin (CEN/European Committee for Standardization) standardının birebir aynısı.

İkinci grupta ise COVID-19 salgınının tırmandığı bir dönemde geçen mayıs ayında durumun aciliyeti üzerine verilen bir izinle üretimine başlanan bez maskeler yer alıyor. Bu maskeler Türk Standartları Enstitüsü tarafından 11 Mayıs 2020 tarihinde çıkartılan ‘TSE K-599 Tekstilden Mamul Tekrar Kullanılabilir Koruyucu Yüz Maskeleri Standardı’na dayanılarak hazırlanıyor. Standartta maskenin tek katmandan ya da kumaş tabakaları arasına konan bir filtre tabakasından da oluşabileceği belirtiliyor.

Yazının Devamını Oku

Dışişleri Bakanı’ndan Mısır’a sıcak mesajlar var

Yaklaşık bir ay önce 19 Ağustos tarihinde kaleme aldığımız “Mısır ile istihbarat örgütleri üzerinden diyalog” başlıklı yazımız, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu konuda yaptığı bir açıklamaya dayanarak, Ankara ile Kahire arasındaki diyalog kanalının iki ülkenin gizli servisleri üzerinden işlemekte olduğunu anlatıyordu.

Ancak bu yazımın fotoğrafın tümünü göstermek açısından biraz eksik kaldığını anlıyorum. İki ülkenin dışişleri bakanlarının da görüştükleri ortaya çıkıyor, biraz eskide kalmış da olsa... Bu kritik bilgiyi de geçen çarşamba akşamı CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın ‘Tarafsız Bölge’ programına katılan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun açıklamasından öğrendik.

Mısır’la görüşülmüyor değil” dedi Çavuşoğlu, “İstihbarat düzeyinde görüşmeler var” dedikten sonra ekledi: “Dışişleri Bakanı Semih Şükrü ile geçmişte kaç defa biz görüştük. Geçen sene New York’ta BM marjında da görüştük Sayın Cumhurbaşkanımızın bilgisi dahilinde.

İLİŞKİLERİN DÜZELMESİ İÇİN ‘NON-PAPER’

Açıklama burada bitmiyor. Çavuşoğlu, daha önceki bir görüşmelerinde Semih Şükrü ile “non-paper” niteliğinde bir belgenin ele alındığını anlatıyor. Bu görüşmenin 2016 yılında yine New York’ta yapıldığı anlaşılıyor.

Ayrıca, açık kaynaklarda Çavuşoğlu ile Şükrü’yü 2016 yılında Venezuela’daki Bağlantısızlar Zirvesi sırasında ayaküstü konuşurken gösteren fotoğraflara da rastlamak mümkün.

‘Non-paper’, diplomaside tarafların tutumlarını açıklamak açısından masaya koydukları bağlayıcılığı olmayan, üzerinde çalışılabilecek fikirlerin yer aldığı metinler için kullanılan bir terim.

Çavuşoğlu, bu kâğıdın içeriğini anlatırken “Hani, bir yol haritasıyla ilgili de neler yapılabilir bundan sonra...” diye konuşuyor.

KAHİRE’NİN 

Yazının Devamını Oku

Doğu Akdeniz’de gerilim döneminin muhasebesi

Herhalde 2020 yazı ileride hatırlanmak istendiğinde zihinlerdeki ilk çağrışımları, TV programlarında fonu kaplayan muhtelif renklerde çizgilerle bölünmüş Doğu Akdeniz haritaları, birbirini izleyen NAVTEX duyuruları, Oruç Reis gemisi, Meis Adası, Türk ve Yunan savaş gemileri arasındaki karşılıklı meydan okumalar ve hava sahasında savaş uçakları arasındaki it dalaşları olacaktır.

Gerçekten de gerilimin belirgin bir şekilde yükseldiği, askeri seçeneğin sürekli gündemde tutulması nedeniyle, en ufak bir yanlış anlama ya da hatalı niyet okumada kriz ortamının birden sıcak çatışmaya dönüşmesi potansiyelini de taşıyan bir dönemdi.

Özetle, gergin bir yazı geride bıraktık. Yaşanan sıcak hareketlilik yerini kısmi bir sakinleşmeye bırakmış görünüyor. Ve –son anda bir aksilik olmazsa- işlerin diyalog ve müzakerelerin başlaması yönünde evrilmekte oluşunu, bütün bu egzersizden çıkan hayırlı bir sonuç olarak görmeliyiz. Avrupa Birliği’nin perşembe ve cuma günü düzenlenecek zirve toplantısı yaklaşırken bütün beklentiler -belli bir ihtiyat payı içinde- Türkiye ile Yunanistan arasında müzakerelerin başlaması ihtimaline odaklanıyor.

ORUÇ REİS ANTALYA LİMANI’NDA

Kuşkusuz, işlerin bu yöne doğru dönmesinde ‘Oruç Reis’ sismik araştırma gemisinin çalıştığı sahadan sürpriz bir şekilde ‘bakım ve ikmal’ gerekçesiyle birden Antalya Limanı’na çekilmiş olmasının etkisi inkâr edilemez. Pek çok gözlemcinin tırmanan gerginlik nedeniyle artık umutsuzluğa kapıldığı bir noktada denklem ansızın tersyüz olmuştur.

Buradaki vites değişikliğinde geride bıraktığımız yaz yaşanan gelişmelerin en azından ilk dönemindeki kalıbın önemli ölçüde tekrarlandığı da söylenebilir. Hatırlayalım, Türkiye 21 Temmuz’da Oruç Reis’i sahaya çıkarma amacıyla ilk NAVTEX duyurusunu yapmış, aynı gün 18 savaş gemisi Aksaz deniz üssünden birbiri ardına denize açılmıştır. Ortalığın birden gerilmesi üzerine Almanya devreye girmiş, Berlin’in arabuluculuğunda Ankara ile Atina arasında sessiz bir şekilde görüşmeler başlamış, bu süreç içinde Ankara Oruç Reis’i Antalya Limanı’nda tutmuştu.

Bu süreçte varılan mutabakata göre, Türkiye ile Yunanistan arasında -ikili sorunları konu alan istikşafi toplantılar, askerler arası görüşmeler ve siyasi danışmalar olmak üzere- üç düzlemde müzakerelerin başlayacağına ilişkin açıklama 7 Ağustos tarihinde yapılacaktı. Ancak 6 Ağustos tarihinde Yunanistan’ın Mısır’la münhasır ekonomik bölge anlaşmasını imzalaması kurgulanmış olan bütün senaryoyu bozdu. Türkiye, Yunanistan’a tepkisini Oruç Reis’i 9 Ağustos tarihinde daha önceden açıkladığı Doğu Akdeniz’in ortasındaki NAVTEX bölgesine göndererek karşılık verdi. Yunanistan, bu bölgenin kendi kıta sahanlığı üzerinde olduğunu ileri sürerek sert bir tepki gösterdi, AB’yi ayağa kaldırmaya çalıştı.

Bu hadiseyi ağustos ayı ve eylül ayının en azından ilk iki haftasında gerilimin her gün biraz daha tırmandığı sıcak bir dönem izlemiştir.

Derken, Türkiye 13 Eylül tarihinde Oruç Reis’i Antalya Limanı’na çekmiştir. Beklenti, ağustos ayının başında olduğu gibi bir kriz yaşanmaması ve Türkiye ile Yunanistan arasındaki müzakerelerin bu kez bir kaza olmadan başlamasıdır.

Yazının Devamını Oku

12 Eylül’ün utanç sicilini tutan gazeteciye veda ederken

Cumhuriyet gazetesinin Kızılay’da Atatürk Bulvarı üzerinde eski bir apartmanın ikinci katındaki bürosu 1 Mart 1979 tarihinde bir görev değişimine sahne oldu.

Gazetenin Ankara temsilciliğini, bu görevi uzun yıllar yapan Kemal Aydar’dan sonra Hasan Cemal üstlendi. Cemal, büroya yanında iki yeni muhabir getirdi. Biri bendim, Türk Haberler Ajansı’ndan geliyordum. İkinci isim ise Vatan gazetesinin Ankara bürosundan Erbil Tuşalp’ti.

Bülent Ecevit’in başbakanlığındaki CHP hükümeti işbaşındaydı. Türkiye ciddi bir ekonomik kriz ve siyasi kargaşa ortamı içinde yol almaya çalışıyordu. Milliyet Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi’nin bir suikasta kurban gitmesinin üstünden bir ay geçmişti.

Benim 1987 yılında Cumhuriyet’ten ayrılıp Hürriyet’e geçmeme kadar sekiz yıl süreyle Erbil ile aynı büroda birlikte görev yaptık. Sonrasında aynı çatı altında bir daha çalışmasak da temasımız kesilmedi. Son dönemde belli aralıklarla telefonla konuşuyorduk. Bazen ilgisini çeken yazılarımla ilgili aradığı olurdu. Geriye çekilmiş olsa da izlemedeydi...

Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ı Birgün gazetesinde 2005 ve 2006 yıllarında eleştiren iki yazısı nedeniyle 10 bin TL tazminat cezasına çarptırılması üzerine 2012 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden aldığı ihlal kararını konu alan yazımın çıktığı gün beni aradığını çok iyi hatırlıyorum.

Bir süre önce gazetecilikten ayrılmış ve Karaburun’a yerleşmişti. Daha sonra İzmir’e taşınmıştı. Son dönemdeki sohbetlerimizde dikkatimi çeken, sesinin giderek zayıflamasıydı. Onu işitmek için her seferinde dikkatle kulak vermem gerekiyordu. KOAH hastasıydı, sağlığı kötüye gidiyordu.

Onu 5 Eylül günü kaybettik. Erbil’i 7 Eylül günü İzmir Karşıyaka’daki kabristanda son yolculuğuna uğurlayan yakınları, meslektaşları arasında ben de vardım. Bu vedalaşma, 41 yıl önce Cumhuriyet Ankara Bürosu’na birlikte adım attığımızda hiç hesapta yoktu.

12 EYLÜL’ÜN TANIKLIĞI

Ölümünden sonra hakkında çıkan yazılar geride bıraktığı gazetecilik mirasıyla ilgili önemli bir farkındalığa işaret etti. Birlikte çalıştığı meslektaşları tarafından kaleme alınan bu yazılar büyük ölçüde aynı ortak temalar üzerinde şekillendi. Çizgisinden sapmayıp her zaman doğrultu tutarlılığını önemsemesi ve insan hakları alanında yaşanan sorunların, insanların uğradıkları mağduriyetlerin, hukuksuzlukların üzerine gözünü kırpmadan gitmesi... Bu hasletleri herhalde

Yazının Devamını Oku

COVID-19’la mücadelede büyüyen tehdide dikkat

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca “Bu gece sizi ve bütün halkımızı gerçekten üzen bir haberi, aynı üzüntüyü hissederek bildireceğim. Bu cümleyi bu toplumun Sağlık Bakanı olmak yanında bir hekim olarak da kurmak istiyorum. Koronavirüsle mücadelemizde bugün ilk kez bir hastamı kaybettim” açıklamasını yaptığında bundan tam altı ay öncesiydi.

Koca’nın 17 Mart günü gece geç saatlerde düzenlediği bu basın toplantısında Türk kamuoyu ülkedeki COVID-19 kaynaklı ilk ölüm haberini duydu. Beklenen o kötü haber sonunda gelmişti. Ölümcül dev bir dalganın yavaş yavaş Türkiye’nin üzerini kaplamaya başlamış olduğunu hissettik o akşam.

Aradan altı ay geçtikten sonra Türkiye hâlâ bu büyük dalgayla boğuşmaya devam etmektedir. Bu dalga nedeniyle önceki gün itibarıyla 7 bin 249 vatandaşımız bugün hayatta değildir.

İLK DALGAYLA MÜCADELEDE YAŞANAN FARKLILIK

Geçen altı ayın genel bir değerlendirmesini yaptığımızda, Türkiye’nin ilk dönemde COVID-19 salgınının sarsıcı sonuçlarını birçok Batı Avrupa ülkesine kıyasla çok daha düşük bir yoğunlukta atlattığını, bu mücadeleden daha az kayıpla çıktığını söylemek mümkündür. Salgının gecikmeli gelişi Türkiye’ye mücadeleye hazırlanabilmesi açısından değerli bir zaman kazandırmıştır. Başvurulan kitlesel kısıtlayıcı önlemler, uygulanan tedavi politikaları, aynı zamanda sağlık sistemindeki altyapının göreceli olarak yenilenmiş olması da dahil birçok faktör bu sonuçta rol oynamıştır.

Ancak kabul edelim ki, yaratılan caydırıcılığın sonucu toplumun geniş bir kesimine hâkim olan dikkatli, disiplinli hareket tarzının da önemli bir etkisi olmuştur alınan bu sonuçta. Vatandaşların çoğu, COVID-19 endişesiyle atacağı her adımı bir değil, iki, hatta üç kez düşünmüştür.

Salgın dalgası nisan ayında zirve yapmıştır. En yüksek günlük yeni vaka sayısı 11 Nisan tarihinde kaydedilmiştir: 5 bin 138... Yaklaşık bir hafta sonra 19 Nisan’da bir gün içindeki en yüksek ölüm sayısı kayda geçmiştir: 127...

Rakamların en yüksek eşiklere çıktığı bu tarihlerden sonra vaka ve ölümlerde uzun süre düzenli bir düşüş eğrisi gözledik. Örneğin, 1 Haziran’da bugüne dek kaydedilen en düşük günlük vaka eşiği olan 786 sayısıyla karşılaşılmıştır.

NORMALLEŞMEYE 

Yazının Devamını Oku

Mali’deki darbe ve Türkiye’nin tutumu

Mali’de geçen ay meydana gelen askeri darbenin yarattığı durum uluslararası politikada yeni bir çekişme konusu olarak karşımıza çıkmaya aday görünüyor. Darbeden sonra Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Mali’ye giderek darbeyi yapan askeri konseyin liderliği ile görüşmesi, Türkiye’yi de Mali’deki denklemin ve bu konudaki tartışmaların bir parçası haline getiriyor.

Önce kısaca Mali’de ne olduğunu hatırlayalım. Mali, Afrika’nın kuzeybatısında denize çıkışı olmayan, 19 milyon dolayında bir nüfusa sahip, kıtanın sekizinci büyük ülkesi. Nüfusun çoğunluğu Müslüman olan Mali, Türkiye gibi İslam Konferansı Örgütü’ne üye.

Ülke 1968 sonrasında tam dört kez darbeye sahne olmuş. Geçen ağustos ayında devrilen Cumhurbaşkanı İbrahim Boubacar Keita, 2018 yılında düzenlenen seçimde ikinci turda oyların yüzde 67’sini alarak seçilmiş bir lider. Ancak son yıllarda Mali’deki çalkantılar bir türlü dinmemiş. Son olarak geçen nisan ayındaki parlamento seçimleri sonuçlarının ilan edilmesi aşamasında hile yapıldığı yolundaki iddialar, bunu izleyen protesto gösterileri ve muhalefet lideri Soumaila Cisse’nin tutuklanması ülkeyi ciddi bir buhranın içine sürüklemiş.

MUHALEFETİN BAŞINDA İMAM DİCKO

Keita’ya karşı sokaklardaki sivil itaatsizlik eylemlerini yürüten ‘M5-RFP Platformu’ (5 Haziran Hareketi) bir dizi muhalefet grubunun bir araya geldiği bir çatı örgütü. Hareketin başını ise Mali’nin eski Yüksek İslam Konseyi Başkanı İmam Mahmud Dicko çekiyor.

Cumhurbaşkanı Keita’nın, istifa etmesi yolundaki çağrılar karşısında seçim sonuçlarıyla oynamakla suçlanan Anayasa Mahkemesi’ni feshedip mahkemeye yeni üyeler ataması sokak gösterilerinin şiddetini kesmeye yetmedi. Derken, 18 Ağustos günü Albay Assimi Goita’nın başında bulunduğu darbeciler, yönetime el koyarak Cumhurbaşkanı Keita ve Başbakan Boubou Cisse’yi tutukladılar.

Ve her darbede genellikle yaşandığı üzere Mali’de de bir konsey ipleri eline aldı: Halkın Selameti İçin Ulusal Konsey... Yolsuzluklar, ekonomik kriz ve ulusal güvenlik sorunlarını müdahale gerekçesi olarak gösteren Konsey, demokrasiye dönme hedefiyle bir geçiş dönemine girildiğini duyurdu. Geçiş döneminde Cumhurbaşkanlığı görevini de 37 yaşındaki Albay Goita üstlendi.

Albay Goita, darbenin başını çektiği sırada Mali’nin merkez bölgesindeki Özel Kuvvetler birliklerinin komutanı olarak görev yapıyordu. Goita, ABD’de özel kuvvetler eğitimi almış bir subay.

Fransa’ya yakın bir isim olarak bilinen devrik Cumhurbaşkanı

Yazının Devamını Oku

Doğu Akdeniz’de tehlikeli tırmanış

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de aynı anda iki gemisiyle sismik ve bir gemisiyle sondaj çalışması yürütmesi, Yunanistan’ın da Mısır’la münhasır ekonomik bölge anlaşması imzalaması gibi gelişmelerle birlikte iki ülke arasında baş gösteren gerilim, uluslararası politikanın sıcak gündemine yerleşmiş bulunuyor.

Bu gerilim AB’yi de içine alacak şekilde genişlerken, son günlerde Doğu Akdeniz’deki muhtelif ülkelerin savaş gemileri ve savaş uçaklarıyla yürüttükleri faaliyetlerde göze çarpan bir yoğunlaşma gözleniyor.

Fotoğrafın bütününü görebilmek için bölgedeki askeri faaliyetlerinden örnekler aktaralım.

FRANSA’DAN TÜRKİYE’Yİ ÇEVRELEME HAMLELERİ

Doğu Akdeniz’de son dönemde en çok varlık gösterme çabası içinde olan ülke, Fransa. Bu ülkenin en önemli hamlelerinden biri, iki hafta önce bir helikopter gemisi ile fırkateyni Girit Adası’na yollayarak Yunanistan’la bu bölgede bir ortak tatbikat yapmasıydı. Fransa’nın bu sırada 11 Ağustos’ta Kıbrıs Rum yönetimine (KRY) iki savaş uçağı ve bir askeri nakliye uçağı göndermesi de önemli bir ‘ilk’ oldu. Fransa belli ki Doğu Akdeniz’deki iddiasını artık hava gücüyle daha da kuvvetli bir şekilde ortaya koymak istiyor.

Fransa, Yunanistan ve KRY ile önceki gün başlayan yeni bir tatbikatla Doğu Akdeniz sahnesinde bir kez daha boy gösteriyor. Bu tatbikatta sınırlı bir ölçekte İtalya da yer alıyor. Fransa bu tatbikata Rafale tipi üç savaş uçağı ve helikopter yüklü bir fırkateyn ile katılıyor.

Fransa’nın Kıbrıs Rum kesiminde askeri uçak konuşlandırmasının önceki gece Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan bir açıklamayla sert bir dille eleştirilmesi, bu adımın Ankara cephesinde ciddi bir tepkiye yol açtığını gösteriyor. Dışişleri Sözcüsü Hami Aksoy’un açıklamasında, bu hareketin Kıbrıs’a ilişkin 1960 antlaşmalarına da aykırı olduğu, Fransa’nın Kıbrıs adasının garantörü olmadığı vurgulandı. Açıklamada Fransa, “Rum-Yunan ikilisini gerginliği daha da tırmandırma yönünde teşvik etmekle” suçlandı.

Önceki gün bir başka suçlama, bu kez Fransa cephesinden Türkiye’ye geldi. Fransa Savunma Bakanı Florance Parly, bu tatbikata Yunanistan ve Rum yönetimine Doğu Akdeniz’de destek vermek amacıyla katıldıklarını belirterek,  “Doğu Akdeniz bazılarının heveslerinin oyun alanı olmamalıdır” dedi. “Bazıları” ifadesi ile verilen mesajın Türkiye olduğuna kuşku yok.

Milli Savunma Bakanı

Yazının Devamını Oku

Her saat başı bir vatandaşımız COVID-19’dan ölüyor

Bir süredir COVID-19 salgınıyla ilgili yazılara ara vermiştim. Bunun bir nedeni Doğu Akdeniz’deki sıcak gelişmelerin birden ön plana çıkmasıydı. Ama vakaların seyrine ilişkin açıklanan rakamların yol açtığı soru işaretleri de beni biraz bu başlıktan uzak durmaya itti.

Bu konudaki son yazılarımdan biri 5 Ağustos tarihliydi ve ‘Yoğun bakımdaki hasta sayısı neden açıklanmıyor?’ başlığını taşıyordu. Yazı, Sağlık Bakanlığı’nın temmuz ayı sonunda hastanede yoğun bakımda tutulanlar ile entübe edilen hastaların sayılarını açıklamaktan vazgeçip, bunun yerine ‘ağır hasta’ sayısını paylaşmaya başlamasının kamuoyu açısından bir güven meselesi yarattığını konu alıyordu.

Bir sonraki gün, 6 Ağustos’ta çıkan ‘COVID-19 vakalarında resmi rakamlar örtüşmeyince’ başlıklı yazım ise açık kaynaklara yansıyan vaka sayılarındaki artışlar ile Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı veriler arasındaki çelişkileri işliyordu. Bir ilin valisi tarafından beyan edilen günlük vaka sayısının, bakanlığın bu ilin bulunduğu bölge ile ilgili duyurduğu vaka toplamından fazla olması gibi durumlar, kaçınılmaz olarak bir inandırıcılık sorununa neden oluyordu. Burada izaha muhtaç bir durum vardı ve sahadan gelen bilgilerle resmi açıklamalar arasındaki makas giderek açılmaktaydı.

Sonuçta bir süre bu dosyayı uzaktan izlemeyi tercih ettim. Ancak bakanlığın açıkladığı son rakamlarda günlük vakalar 1500 eşiğini geçince yeni bir değerlendirme yapmaktan kendimi alıkoyamadım. Çekinceyle yaklaştığım son veriler bile aslında salgının yeniden çok tehlikeli bir aşamaya geçtiğini teyit etmeye yeterli.

1500 EŞİĞİ EN SON NE ZAMAN GEÇİLMİŞTİ?

Sağlık Bakanlığı, önceki akşam günlük vaka sayısını 1502 olarak duyurdu. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın her akşam açıkladığı günlük verileri işlediğim Excel dosyasında en son ne zaman bu rakama yakın bir değer kaydedilmiş diye baktığımda şöyle bir tabloyla karşılaştım.

Geçen mart ayının son haftasında, yani salgının tırmanma döneminde olduğu bir sırada 1500 eşiği ilk kez geçiliyor. Nisan ayında günlük vakalarda 4 binli sayılara çıkıldıktan  sonra başlayan salgının düşüş döneminde 9 Mayıs’ta 1546 rakamı kayda geçiyor.

Vakalar 1000 eşiğinin altına indikten sonra haziran ayındaki dalgalanmada bir kez daha 1500’ün üstüne çıkıyor. 15 Haziran’da 1592 rakamı görülüyor. Bunu izleyen günlerde yeniden düşüş eğrisi başlıyor, 900’lü rakamlara kadar iniliyor. Ve ağustos ayında girilen tırmanmayla birlikte önceki gün 1500 eşiğinin geçilmesi yeterince uyarıcı olmalıdır.

YOĞUN BAKIMDAKİ HASTA SAYISI AÇIKLANMAYINCA...

Yazının Devamını Oku

Deniz ve Hava’da kurmaylık sistemi ne durumda?

Dünkü yazımızda son Yüksek Askeri Şurâ toplantısında alınan kararlar çerçevesinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ndaki terfileri büyüteç altına koymuş ve kurmaylık sistemindeki zemin kaybının sürdüğü saptamasını yapmıştık. Bugün projektörlerimizi Deniz ve Hava Kuvvetleri’ndeki terfilere yöneltelim.

Öncelikle son dönemde Doğu Akdeniz’de yükselmekte olan gerilimle birlikte herkesin dikkatlerini çevirdiği Deniz Kuvvetleri’ne baktığımızda, Kara Kuvvetleri’ndeki tablonun aksine kurmaylık sisteminin ağırlığını büyük ölçüde koruduğunu görüyoruz.

Bu durumu 23 Temmuz’da yapılan YAŞ toplantısı üzerinden gösterebiliriz. Şurâda toplam 9 albay amiralliğe terfi ederken, bunlardan 6’sı kurmay sınıfından geliyor. Deniz Kuvvetleri’nin kurmay kökenli yeni amiralleri mezuniyetleri itibarıyla Deniz Harp Okulu’nun 1994-95-96 devrelerinden. Bu arada, terfi eden diğer 3 albaydan 2’sinin mühendis sınıfından olduğuna da dikkat çekelim.

DENİZ KUVVETLERİ’NDE KURMAY AĞIRLIĞI SÜRÜYOR

Aslında son YAŞ’da beliren tablo, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında Deniz Kuvvetleri’ndeki terfilerde karşımıza çıkan örüntüyle önemli ölçüde uyumludur.

Çok geniş bir FETÖ tasfiyesinin hemen ertesinde yapılan 2016 YAŞ’ında 14 albay tuğamiralliğe terfi ederken, bu grubun 8’i kurmay kadrolardan gelmişti. Keza 2017 YAŞ’ında ‘tuğ’ rütbesine terfi eden 14 albaydan 10’u kurmaydı. Bunu izleyen 2018 YAŞ’ında kurmayların oranı toplam 9 terfi içinde 4’e gerilemiştir. Ancak geçen yılki şurâda ‘tuğ’ rütbesine yükselen 11 albaydan 8’i yine kurmaylardan seçilmiştir. Bu yıl oran 9’da 6’dır.

Özetlemek gerekirse, 2016 sonrasında tuğamiral kadrosuna terfi eden toplam 57 subaydan 36’sı kurmay sınıfından gelmiştir. Buradaki oran yüzde 63’tür.

15 Temmuz öncesi döneme baktığımızda -genellikle- 8’de 7, yani YAŞ’ta ‘tuğ’ rütbesine terfi eden her 8 albaydan 7’sinin kurmay olması gibi bir teamülün işlediğini görüyoruz. Bazen oranın 7’de 6, 9’da 7 olduğu ya da 7’de 7 kaldığı yıllar da olmuş. 15 Temmuz sonrası dönemin olağanüstü koşulları içinde bu genel kalıp sınırlı bir ölçüde zemin kaybetmekle birlikte, her şeye rağmen kurmaylık sisteminin Deniz Kuvvetleri’nde ağırlığını koruduğunu söyleyebiliriz.

Ayrıca 2016 sonrasında tuğamiralden tümamiral kadrosuna doğru yapılan toplam 7 terfi kararında da isimlerin hepsi kurmay kökenli denizcilerdir.

Yazının Devamını Oku

TSK’da kurmaylık sisteminin zemin kaybı devam ediyor

Geçen yıl eylül ayının ilk haftasında, 10-14 Eylül tarihleri arasında beş gün süreyle bu köşede yayımladığımız yazı dizisi, Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararlarından yola çıkarak TSK’nin kurumsal yapısında belirginleşmekte olan yeni yönelişleri ve bu çerçevede kurmaylık sisteminin ağırlığının azalmaya başladığını konu alıyordu.

Bu yıl 23 Temmuz tarihinde düzenlenen YAŞ toplantısı ve ardından Resmi Gazete’nin 5 Ağustos tarihli sayısında yayımlanan atama kararlarını inceledikten sonra yapacağımız değerlendirme, özellikle kurmaylık sistemine ilişkin bu tespitin iyice belirginleşmiş olduğudur.

GENERALLİĞE TERFİLERDE KURMAY SAYISI AZALIYOR

Bu tespitimizi özellikle Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda albay rütbesinden tuğgeneralliğe terfi eden subayların durumu üzerinden göstermeye çalışalım.

Bu yılki YAŞ’ta toplam 32 albay, tuğgeneral rütbesine terfi etmiştir. Terfi sıralamasında bu toplamdan ilk 5’i kurmay, kalan 27’si ise kurmaylık eğitim sisteminden geçmemiş olan piyade, tankçı, topçu, muhabere, istihkam ve istihbarat gibi muhtelif sınıflardan subaylardır. Sınıf subaylığından gelen yeni tuğgenerallerin Kara Harp Okulu mezuniyetleri 1986’dan 1994’e kadar dokuz ayrı devreye yayılıyor. Kurmaylıktan geçenler ise 1990-95 arası devrelerdendir.

YAŞ terfilerinde sınıf subaylarının kurmay subayları sayıca geçmesi, FETÖ’nün darbe teşebbüsünün yaşandığı 15 Temmuz 2016 sonrasında ortaya çıkan bir durumdur.

Bu yöneliş ilk kez 2016 YAŞ’ında belirmiş ve o yıl tuğgeneralliğe terfi eden 57 albaydan 24’ü kurmay, 33’ü ise sınıf subayı olmuştu. 2017 YAŞ’ında ‘tuğ’ rütbesine geçişte sınıf subayları sayıca kurmaylardan yine fazlaydı. Bu şurâda tuğgeneralliğe terfi eden 37 albaydan yalnızca 17’si kurmay, 20’si ise sınıf subayıydı.

2018 yılında ise 24 albay generalliğe terfi ederken sınıf subayları 16 kişiyle yine çoğunluğu oluşturdu, kurmayların sayısı 8’de kaldı. Ve geçen yıl toplam 23 albay tuğgeneralliğe terfi ederken kurmayların sayısı iyice geriledi, 2 ile sınırlı kaldı.

15 Temmuz sonrası döneme baktığımızda, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda tuğgeneralliğe terfi eden 173 albaydan 117’sinin (yüzde 67.7) sınıf subayları, 56’sının (yüzde 32.3) ise kurmay subay havuzundan geldiğini söyleyebiliriz.

Yazının Devamını Oku

AB içindeki Türkiye çatlağı derinleşiyor

Doğu Akdeniz’deki gelişmelerin bütün seyri, dünyanın bu bölgesinin Türkiye’nin Avrupa Birliği ve daha geniş anlamda Batı dünyası ile ilişkilerinde giderek en önemli meselelerden biri haline geldiğini gösteriyor.

Tam üyelik müzakerelerinin durmasından mülteci dosyasına ve oradan ifade özgürlüğü ve yargı konularına kadar çok geniş bir yelpazeye yayılan görüş ayrılıkları nedeniyle zaten kilitlenmiş olan Türkiye-AB diyaloğu, Doğu Akdeniz’in de bu zor gündeme yerleşmesiyle birlikte daha da karmaşıklaşmıştır.

Bu diyalog, ayrıca Kıbrıs’tan Libya’ya kadar uzanan bir jeopolitik eksende sıcak çatışma potansiyeli taşıyan risklere de açık haldedir. Bunun yarattığı basınç Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin sürekli olarak bir ‘kriz’ eşiğinde yönetilmesini zorunlu kılıyor.

AB, kendisini Doğu Akdeniz’de sınır anlaşmazlıklarının ortasındaki ana aktörlerden biri olarak bulmuştur. Bu anlaşmazlıklar birliğe tam üye iki ülkenin, Yunanistan ve Kıbrıs Rum yönetiminin Türkiye ile olan deniz sınırlarını ilgilendirdiğinden kaçınılmaz bir şekilde AB’yi de krizin içine çekiyor.

Üstelik, keşfedilen doğalgaz rezervleri nedeniyle çok büyük çıkarların söz konusu olduğu bir coğrafya burası. AB, doğalgaz alanında Rusya’ya olan bağımlılığını azaltmak açısından yakından ilgilidir bu rezervlerle. Meselenin bir yönü daha var. Fransa ve İtalya gibi AB üyesi ülkelerin şirketleri de buradaki doğalgaz kaynaklarının çıkartılması ve pazarlanması işlerinde fiilen sahada çalışmaktadır.

YUNANİSTAN VE KRY’YE AÇIK ÇEK

Konunun Türkiye’yi ilgilendiren boyutundaki temel güçlük, AB’nin Yunanistan ve Kıbrıs Rum yönetiminin deniz yetki alanlarına ilişkin tezlerine büyük ölçüde açık çek vermesinden kaynaklanıyor. KRY’nin 2004 yılında tek taraflı ilan ettiği ‘münhasır ekonomik bölge’si ve Yunanistan’ın kıta sahanlığına ilişkin maksimalist tezleri bu yönüyle AB’nin siyasi himayesi altındadır.

Geride bıraktığımız yıllarda gerek AB Dışişleri Bakanları Konseyi formatında, gerek liderler düzeyindeki konsey ve zirve toplantıları sonunda yayımlanan açıklamalar incelendiğinde, Yunanistan ve KRY’nin tezlerine çok kuvvetli bir destek verildiği görülebilir.

Bu iki ülkeyle “

Yazının Devamını Oku

AB, Sevilla haritasına artık mesafeli

'Sevilla haritası’, son zamanlarda Doğu Akdeniz’le ilgili anlaşmazlıklar çerçevesinde adını sıkça duyduğumuz, gazete sayfaları ve TV ekranlarında da karşımıza çıkan bir harita.

Türk yetkililerin açıklamalarında, her seferinde olumsuz çağrışımlar yüklenerek, AB ve Yunanistan’a dönük kuvvetli eleştirilerle birlikte gündeme getirildi bu harita.

Örneğin, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu “Bunların niyetini şu Sevilla haritasında görebiliyoruz, her şey bununla başladı...” diye konuşuyor.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar da şöyle eleştiriyor bu haritayı:

“Sevilla haritası diye ortaya çıkarılan haritanın da hiçbir geçerliliğinin olmadığını, bunun hakkı, hukuku tanımadığını, burada barış ve istikrara katkı sağlamadığı gibi, bir problem çıkardığını da görmek, anlamak lazım. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, TSK, 83 milyon, yani bizlerin, hiçbir şekilde bu Sevilla haritası veya benzeri bir takım talep ve uygulamalarla adeta kıyılarımıza hapsedilmeyi kabul etmeyeceğimizi herkesin bilmesi lazım.”

Görüleceği gibi, Türkiye’nin resmi bakışında Sevilla haritası, hem Ege’de hem de Doğu Akdeniz’de sorunların temelinde yatan -deyim yerindeyse- bir çıban başıdır.

Peki neyin nesidir bu Sevilla haritası?

Yazının Devamını Oku

Doğu Akdeniz’deki krizin anatomisi

Doğu Akdeniz’de içinden geçilen çalkantılı günlerin tarihi yazılırken -üç kritik dönüm noktası- olarak şu hadiselere muhakkak dikkat çekilecektir:

1)Türkiye’nin Oruç Reis’in araştırma yapacağı sahaya ilişkin 21 Temmuz tarihli ‘NAVTEX’ duyurusu, 2) Yunanistan ile Mısır arasında 6 Ağustos tarihinde imzalanan ‘Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşması’ ve 3) Oruç Reis’in 10 Ağustos’ta ilan edilen sahaya girerek sismik araştırmaya başlaması...

BERLİN’DEKİ ÜÇLÜ TOPLANTI

Bu zaman aralığındaki gelişmelerin seyrini değerlendirebilmek açısından hemen öncesinde Türkiye, Yunanistan ve Almanya arasında gerçekleştirilen bazı diplomatik temasları da arka plan bilgisi olarak ana çerçevenin içine yerleştirmek gerekiyor.

Bu temasların varlığı Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun 14 Temmuz tarihinde Maltalı mevkidaşı Evarist Bartolo ile birlikte düzenlediği basın toplantısında yaptığı bir açıklamayla ortaya çıkmış ve Yunanistan’ı ciddi bir şekilde karıştırmıştı. Çavuşoğlu, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın ile bazı Dışişleri Bakanlığı mensuplarının Berlin’e giderek, burada Alman ve Yunan yetkililerle bir üçlü bir toplantıya katıldıklarını duyurmuş, “Demek ki istenirse diyalog olabiliyormuş” ifadesini kullanmıştı.

NAVTEX DUYURUSU

Olayların hareketlenmesindeki başlama vuruşu, Antalya’daki NAVTEX istasyonunun 21 Temmuz tarihinde yayımladığı bir ‘denizcilere duyuru’ ile Oruç Reis gemisinin Doğu Akdeniz’de araştırma yürüteceği bölgenin koordinatlarını ilan etmesiydi. Bu koordinatlar, Türkiye’nin geçen kasım ayında BM’ye bildirdiği kıta sahanlığı sınırları içinde Girit ile Kıbrıs adalarının ortasına düşen, Türkiye ile Mısır arasındaki ortay hattın hemen üstündeki bir alana karşılık geliyor. Türk hükümeti, 2012 yılında TPAO’ya bu saha için araştırma ruhsatı vermişti.

Bu adım aslında BM’ye yapılan kıta sahanlığı bildirimi ve Libya ile 27 Kasım 2019 tarihinde deniz yetki alanlarına ilişkin anlaşmanın imzalanmasından sonraki dönemde Türkiye’nin ilk kez bu sahada araştırma yürütmek üzere kuvvetli bir hamle yaptığını, bu sahaya fiilen ayak bastığını gösteriyordu. NAVTEX ilan edildiğinde Oruç Reis Antalya limanında beklemekteydi ve bütün dikkatler geminin ne zaman yola çıkacağı sorusuna çevrilmişti.

18 SAVAŞ GEMİSİ 

Yazının Devamını Oku

Mısır ile istihbarat örgütleri üzerinden diyalog

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, son zamanlardaki en sürpriz açıklamalarından birini geçen cuma günü Türkiye ile Mısır’ın istihbarat örgütleri arasında yürütülen görüşmeler konusunda yaptı.

Bir gazetecinin Yunanistan ile Mısır arasında 6 Ağustos tarihinde imzalanan Doğu Akdeniz’deki Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşması hakkındaki sorusu üzerine, Cumhurbaşkanı aynen şöyle dedi:

Bu konuda ben Mısır’ı anlamakta zorlanıyorum doğrusu. Çünkü Mısır bir taraftan istihbarat örgütü vasıtasıyla benim istihbarat örgütüme başka şeyler söylüyor. Yani ‘Burada yanlış anlaşılmalar var. Bu yanlış anlaşılmaları düzeltmemizde fayda var’ diyor...”

Erdoğan, hemen ardından ekledi:

Şu anda istihbarat örgütümüz, onların istihbarat örgütüyle görüşmelerini devam ettiriyor, devam ettirecek.”

Böylelikle, kamuoyu Türk ve Mısır gizli servisleri arasında Doğu Akdeniz’deki meseleleri de içeren bir diyaloğun yürüdüğünü öğrenmiş oldu.

HALKLAR BİRBİRİNE YAKIN

Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarının önem taşıyan bir başka bölümünün de şifrelerini çözmeye çalışalım. Erdoğan, istihbarat servislerinin görüştüklerini duyurduktan sonra Mısır’a şu sıcak mesajı vermekten de geri durmuyor:

Yazının Devamını Oku

Doğu Akdeniz’de NAVTEX hamleleri

GAZETELERDE, TV haberlerinde Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hamleleriyle ilgili yeni ‘NAVTEX’ bildirimleriyle karşılaşmak artık rutin bir hale gelmeye başladı. Türkiye’nin bu hamlelerini, sıkça Yunanistan’ın yaptığı NAVTEX duyuruları izliyor.

Örneğin, Türkiye geçen pazar günü Kıbrıs’ın güneybatısındaki bir alana yönelik 18 Ağustos-15 Eylül tarihleri için geçerli olacak yeni bir NAVTEX ilan etti. Bu
bildirimde Yavuz gemisinin bu alanda çalışmalarını sürdüreceği belirtilerek 'Çalışma sahasına girilmemesi şiddetle tavsiye olunur” denildi.

NAVTEX duyurularının basında, kamuoyunda, daha önemlisi uluslararası politikada bu kadar çok geniş yer tutmaya başlaması aslında Doğu Akdeniz’in
Türkiye’nin gündeminde giderek artan bir ağırlık kazanmasının en kayda değer göstergelerinden biridir.

AB’Yİ HAREKETE GEÇİREN NAVTEX

NAVTEX,

Yazının Devamını Oku

Dünyanın yeni sıcak noktası: Doğu Akdeniz

Ne zaman geçmişte Ege’de Türkiye ile Yunanistan arasında bir kriz patlak verse, ne zaman iki ülkenin donanmaları birbirlerini cepheleyerek bu denizin ısınmakta olan sularına açılsalar, her seferinde aynı mekanizma çalışırdı.

Ege’de gerilimin kontrolden çıkmasından ve bir sıcak çatışmaya dönüşmesinden endişe eden ABD yönetimi, iki müttefiki üzerinde bütün ağırlığını koymak suretiyle devreye girerdi. Birden telefon diplomasisi işlemeye başlar, tarafların karşılıklı olarak gerilimi düşürme taahhütleriyle birlikte kriz yavaş yavaş kontrol altına alınır, gerginliğin ibresi aşağı iner ve bir süre sonra ortalık sakinleşirdi.

Örneğin, 1987 ilkbaharında Yunanistan’ın Bern Mutabakatı’na uymayacağı ve Ege’de sismik araştırmalara başlayacağı yolundaki açıklamalarına misilleme olarak Türkiye de aynı şekilde hareket edeceğini duyurmuştu. Ardından donanmanın Gölcük’ten demir alıp Ege’ye çıkması büyük bir krizi beraberinde getirmişti. 1987 Mart ayı sonundaki bu kriz Amerikan diplomasisinin telaş içinde devreye girmesi ve dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın sergilediği esneklik sayesinde aşılmıştır.

Keza 1996 yılı ocak ayı sonunda çıkan ve iki ülkeyi bir savaşın eşiğine getiren Kardak krizinin atlatılmasında da dönemin ABD Başkanı Bill Clinton’ın yoğun bir çabası söz konusu olmuştu.

*

O yıllarda krizlerin yatıştırılmasını kolaylaştıran en önemli zemin Bern Mutabakatı’nın varlığıydı. Bu mutabakat, 1974 sonrasında iki ülkenin Ege kıta sahanlığı üzerinde sismik araştırmalara başlamaları üzerine patlak veren anlaşmazlığın yol açtığı ve BM Güvenlik Konseyi’ne kadar taşınan büyük bir krizin sonucu olarak ortaya çıktı. Ege’de kıta sahanlığının karasuları dışında kalan alanları ihtilaflı olduğu için tartışmalı sularda atılan her adım krize davetiye çıkartıyordu.

İki ülke arasında 11 Kasım 1976 tarihinde imzalanan Bern Mutabakatı’nın önemi, kıta sahanlığı sorununun çözümü konusunda belli ilkeler getirip müzakerelerin önünü açmasıydı. Ama galiba daha önemli yönü, tarafları müzakerelere zarar verebilecek adımlardan kaçınma taahhüdü altına sokmasıydı. Türkiye ile Yunanistan, çözüm bulununcaya kadar araştırma yapmak için kendi karasuları dışındaki tartışmalı kıta sahanlığı alanlarına çıkmayacaklardı.

Taraflar bu taahhüde uydukları sürece çatışma ihtimalini de asgariye indiriyordu Bern Mutabakatı. Bu yönüyle mutabakatın 1976’dan bu yana Ege’de barışı korumak anlamında kayda değer bir işlev gördüğü teslim edilmelidir.

Ama çözümün kapısını da açamamıştır bu mutabakat. Başta kıta sahanlığı olmak üzere Ege sorunlarının çözümü için on yıllarca kesintilerle ve farklı yöntemlerle yürütülen sayısız müzakereye rağmen bir sonuca varılamamıştır. Neredeyse yarım yüzyıla yaklaşan bir zaman diliminden söz ediyoruz. Hem Türk hem de Yunan hariciyelerinde farklı kuşaklardan pek çok diplomat bu sorunlarla yetişip, kariyerlerini bu sorunlar üzerinde geçirip emekli olmuştur.

Yazının Devamını Oku

Akdeniz’de büyük çekişmenin perde arkası

Türk kamuoyunun dikkati günlerdir Akdeniz’deki gerilime çevrilmiş durumda. Yunanistan’ın geçen hafta Mısır’la imzaladığı ‘Münhasır Ekonomik Bölge’ anlaşmasının yol açtığı tepkilerin ardından Türkiye’nin Oruç Reis sismik araştırma gemisini savaş gemilerinin eşliğinde Doğu Akdeniz’in ortasına göndermesiyle birlikte patlak veren gerilim iyice tırmanmış bulunuyor. Aslında uzun bir zamandır birikmekte olan bu gerilimin temelinde kıta sahanlığından başlamak üzere Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının sınırlarının nereden geçeceği, bu sınırların nasıl çizileceği meselesi yatıyor. Bu soruların yanıtları Akdeniz’deki doğal kaynakların nasıl paylaşılacağını da belirleyecek.

Doğu Akdeniz’de keşfedilen hidrokarbon kaynakları, özellikle de doğalgaz rezervleri, bölgenin içinde bulunduğumuz yüzyılda bu denize kıyıdaş ülkeler arasında önemli bir paylaşım mücadelesine sahne olacağına işaret ediyor.

Denizdeki yetki alanlarının sınırları üzerinde patlak veren anlaşmazlıkları yazımızı tamamlayan harita üzerinden açıklamaya çalışacağız. Bu haritada yer alan bir kısmı düz, bir kısmı farklı renklerdeki kesik çizgiler Akdeniz’deki aktörlerin denizdeki yetki alanlarının sınırlarını nasıl tanımladıklarını, bu alanların kapsamını ne kadar genişletmeye çalıştıklarını gösteriyor.



Akdeniz’deki deniz yetki alanları bazı bölgelerde ikili anlaşmalarla düzenlenmiş durumda. Üçüncü bir ülkeden itiraz gelmediği sürece bu sınırlar geçerli kabul ediliyor. Ancak üçüncü bir ülke karşı çıktığı noktada anlaşmayla çizilen sınırlar da ister istemez bir anlaşmazlığın konusu haline geliyor. Örneğin, Türkiye-Libya anlaşması Yunanistan ve Mısır’ın itirazıyla karşılaşıyor. Benzer şekilde, Türkiye de son Yunanistan-Mısır anlaşmasını tanımadığını söylüyor.

Bir de ikili anlaşmaların dışında kalan, ülkelerin tek taraflı beyanlarıyla ortaya koydukları, Birleşmiş Milletler’e bildirimde bulunarak kayıt altına aldıkları, bu yönüyle daha çok bir hak iddiasını gösteren sınırlar var. Bu şekildeki bildirimler, bir bakıma gelecekte yapılacak nihai çözüme ilişkin müzakereler öncesinde tarafların maksimalist düzeydeki müzakere pozisyonlarını anlatmış oluyor.

Yazının Devamını Oku

ABD-YPG petrol anlaşması Suriye’de Türkiye-Rusya-İran hattını güçlendiriyor

PKK’nın Suriye’deki uzantısı YPG’nin başını çektiği oluşumun bir ABD şirketiyle Trump yönetiminin resmen himaye ettiği bir petrol anlaşması yapmış olması, bu hareketin yeni bir eşiğe atladığına işaret ediyor.

YPG’nin ana omurgasını oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG), 2015 sonrasında Suriye’deki IŞİD tehdidine karşı mücadelede ABD ile askeri ittifaka girerek, kendisini Amerikan yönetimi nezdinde etkili bir muhatap olarak tescil ettirmişti. ABD ile YPG arasında askeri düzlemde kurulan işbirliği bu kez petrol alanına doğru bir sıçrama yapmıştır.

Bu anlaşmaya göre, Suriye’nin kuzeydoğusundaki petrol kaynakları Şam’daki merkezi otoritenin onayı dışında doğrudan yerel aktör YPG tarafından ABD ile işbirliği içinde çıkartılarak uluslararası pazara sevk edilecektir. 

Bu enerji anlaşmasına en kuvvetli itirazların Esad rejiminin yanı sıra Türkiye, Rusya ve İran olmak üzere Astana sürecinin üç ortağından gelmesi, Fırat’ın doğusundaki oluşumun kazandığı yeni zeminin yol açtığı karşı saflaşmayı çarpıcı bir şekilde gösteriyor.

Burada ilginç olan nokta, bu üç ülkenin anlaşmaya karşı aldıkları tutumun söylem analizi yapıldığında, tarafların pozisyonları arasında neredeyse tam bir örtüşmenin ortaya çıkmasıdır. Benzerliklere şöyle dikkat çekebiliriz:

ANKARA’DAN ABD’YE TERÖRE DESTEK ELEŞTİRİSİ

Ankara, bu anlaşmaya tepkisini önce Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan bir açıklamayla duyurdu. Açıklamaya göre, “Bu adım PKK/YPG terör örgütünün Suriye halkının doğal kaynaklarına el koyarak bölücü gündemini ilerletme emelini açıkça gözler önüne sermiştir. Suriye’nin doğal kaynakları Suriye halkına aittir. ”.

Ankara, YPG’nin Fırat’ın doğusundaki petrol kaynakları üzerinde kendi başına tasarrufta bulanabilmesini, ABD ile bu alanda işbirliğine girmesini Suriye’nin bölünmesine yol açabilecek bir durum olarak değerlendiriyor.

Yazının Devamını Oku