GeriSedat ERGİN O albaylar gitti darbeciler geldi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

O albaylar gitti darbeciler geldi

15 Temmuz darbe girişimi bir gerçeği ortaya çıkardı. Dönemlerinde kendi devrelerinin ilk sıralarında olan, master yapmış, yurtdışında bulunmuş, amirallik bekleyen denizci kurmay albayların Balyoz ve Askeri Casusluk gibi kurmaca davalarla önlerinin kesilmesi, 15 Temmuz darbe girişiminde yer alan amirallerin önünü açmış.

2010 yazının önemli bir bölümünü birinci Balyoz iddianamesini ve eklerini inceleyerek geçirdim. İlk etapta kesintisiz 30 kadar yazı yazdım. Balyoz davası her ne kadar Birinci Ordu Komutanlığı bünyesinde yapılan bir plan seminerini, yani karacıların bir faaliyetini konu alıyor görünse de, 194 sanık arasında çok sayıda denizci subayın olması garibime gitmişti.

 

Daha ilginci, sanıklar arasında 22 amiralin yanı sıra yine Deniz Kuvvetleri’nden çok sayıda kurmay albayın bulunmasıydı. Bunların önemli bir bölümü amiralliğe terfi sırası gelmiş ya da gelmekte olan subaylardı. Ek klasörlerde bu kurmay subayların personel dosyalarını incelediğimde şu gerçekle karşılaştım: Denizci sanıkların çoğu kendi devrelerinin ilk sıralarında olan, master yapmış, yurtdışında bulunmuş, bazıları kendi devrelerinin de önüne geçmiş parlak subaylardı.

 

KANITLADILAR AMA İKNA EDEMEDİLER

 

Bu subaylar Balyoz darbe planında görev almakla suçlanıyorlardı. Bir bölümü, darbede görevlendirilmeyi kabul ettikleri ileri sürülen tarihlerde yurtdışında olduklarını kanıtladıkları halde savcıları ikna edememişlerdi. Daha önemlisi, aleyhlerindeki delillerin sahteliğini matematik kesinlik içinde kanıtladıkları halde savcılar, sonra hakimler ve daha sonra Yargıtay bu gerçekleri hiçbir şekilde dikkate almadı.

 

2010 yazı sonunda “Bu dava Kara Kuvvetleri’nden çok Deniz Kuvvetleri’ni hedef alıyor” kanaatine varmıştım. Bu kadar parlak subayın sahteliği tartışma götürmeyen düzmece delillerle ‘biçilmesi’ çok büyük bir hukuksuzluktu, açıkça zulümdü.

 

Bir iradenin Deniz Kuvvetleri’nin iyi yetişmiş nitelikli kadrolarının büyük bir bölümünü hedef aldığı, onları ortadan kaldırmak istediği açıktı. Bu subayların fezlekelerini hazırlayan polisler, iddianamelerini yazan savcılar, yargılamalarını yapan yargıçlar, temyiz aşamasında itirazları reddeden Yargıtay üyelerinin hepsi de bugün cemaat soruşturmaları çerçevesinde ya yargılanıyorlar ya da soruşturma aşamasında şüpheli durumdalar. Aralarında firari olanlar da var.
Biz şimdi meselenin bir başka tarafına bakalım. 2010 yazındaki Balyoz iddianamesinin çok sayıda denizci kurmay albayı sanık haline getirmesi, her yıl ağustos ayının başında yapılan Yüksek Askeri Şûra toplantısında Deniz Kuvvetleri’nde terfi sisteminin işlemesine engel bir durum yaratmadı. 2010 YAŞ’ında 7 kurmay albay tuğamiralliğe terfi etti. Ama burada bir haksız rekabet ortamı söz konusuydu. Çünkü o yılki YAŞ’ta amiralliğe yükselme sırası gelmiş olan çok sayıda kurmay albay sanık durumuna düşürülmüş, dolayısıyla şurada değerlendirmeden çıkarılmıştı.

 

EKSİK REKABET KOŞULLARI İŞLEDİ

 

Onlar aradan çekilince eksik rekabet koşulları işledi ve kaçınılmaz olarak Balyoz’dan etkilenmeyenlerin önü açılmış oldu. Şimdi kritik soruya geliyoruz. Peki 2010 yılında Balyoz’da tuğamiralliğe birinci sırada terfi eden “önü açılmış” amiralin bugün nerede olduğu hakkında bir tahmin yapabilir misiniz?
Söyleyelim: Tuğamiral Ömer Faruk Harmancık. Kendisi, İstanbul’daki Kuzey Deniz Saha Komutanlığı Kurmay Başkanı olarak geçen hafta gerçekleştirilen darbe girişiminin Deniz Kuvvetleri cephesindeki önde gelen aktörlerinden biri olarak tutuklanmıştır. Nerede mi tutuklanmıştır? Darbe girişiminin Ankara’daki ana merkezi Akıncılar Hava Üssü’nde.

 

 

Balyoz süreci daha sonra iki ek iddianameyle genişlemiş, önce sanık daha sonra hükümlü durumuna düşürülerek önleri kesilen, çoğu TSK’dan atılan, ayrılmak zorunda bırakılan denizci kurmay albayların sayısı 90’a yaklaşmıştır. Buna daha sonra İstanbul ve İzmir’de açılan casusluk ve diğer davalar üzerinden devre dışı bırakılan, önleri kesilen 50 dolayında deniz kurmay albayı ekleyebilirsiniz.

 

‘SANIK’LAR YAŞ’TA TASFİYE EDİLİNCE

 

Bu tasfiye mekanizması 2010 sonrasında acımasız bir şekilde işlerken, her yıl YAŞ’ta belli sayıda kurmay albay bu engellemelere takılmadan amirallik rütbesine terfi etmiştir. Dün 2010-2015 yılları YAŞ kararlarını 15 Temmuz darbe girişimi çerçevesinde tutuklu ya da firari durumda olan amirallerin listesi üzerinden incelediğimde aslında 2010 yazında vardığım sonucun teyidini de almış oldum.

 

Bakın geçen 6 yıl içinde YAŞ’ta kurmay albaylıktan amiralliğe terfi eden denizci subayların darbe girişimi içindeki rolleri nasıl seyrediyor:

 

TERFİ EDENLERİN YARISI DARBECİ

 

2010 YAŞ: (Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Uğur Yiğit). YAŞ’ta amiralliğe terfi eden 8 kurmay albaydan biri olan (Harmancık) geride bıraktığımız hafta tutuklandı. (1/8)

 

2011 YAŞ: (Genelkurmay Başkanı Necdet Özel/Deniz Kuvvetleri Komutanı Murat Bilgel) Bu şûrada tuğamiralliğe terfi eden 7 kurmay albaydan 2’si darbe girişimine katıldıkları için geçen hafta tutuklandı, 2’si ise firari. Daha ilginci bu devrede terfi eden iki tuğamiral (Aydın Şirin ve Nihat Doğan) kalkışma sırasında darbeciler tarafından tutuklandı ve daha sonra kurtarıldılar. (4/7)

 

2012 YAŞ: (Özel/Bilgel) Bu şûrada tuğamiralliğe 8 kurmay albay terfi etti. Darbe sonrası bu devreden 3’ü tutuklu, 1’i firari. (4/8)

 

2013 YAŞ: (Özel/Bilgel) Bu şûranın cemaat açısından bir rekor yılı olarak geçtiği anlaşılıyor. Çünkü albaylıktan tuğamiralliğe terfi eden 8 kurmay subaydan 7’si bugün darbe girişimiyle ilişkili olmakla suçlanıyor; 6’sı tutuklu, 1’i firari. (7/8) Önemli bir nokta, bu şûrada tuğamirallikten tümamiralliğe terfi ettirilen Hakan Üstem de darbe girişiminden sonra tutuklandı.

 

2014 YAŞ: (Özel/Bülent Bostanoğlu): Bu şûrada terfi eden 8 tuğamiralden 2’si darbe girişimine katıldığı gerekçesiyle tutuklu. Ayrıca bir diğer tutuklu Ömer Faruk Harmancık’ın görev süresi uzatıldı.

 

2015 YAŞ: (Özel/Bostanoğlu): Cemaat açısından bir başka verimli yıl. Bu yıl tuğamiralliğe terfi eden 7 denizciden 5’i darbeye katılmakla suçlanıyor. Ayrıca halen ABD’de firari durumda olan Mustafa Zeki Uğurlu da tümamiralliğe terfi ettirilmiş bu YAŞ’ta. Uğurlu 2011 YAŞ’ında tuğamiral olmuştu. O yıl yükselen diğer 3 tuğamiral de geçen yılki şûrada uzatma almış. Yani bir şekilde sistem içinde tutulmuşlar.

 

Bugün Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda 51’i muharip 7’si diğer alanlarda olmak üzere toplam 58 amiral kadrosu var. Darbe girişimine katıldığı için tutuklu ya da firari olan amirallerin sayısı ise 24. Bu durumda cemaatin darbe öncesi dönemde Deniz Kuvvetleri’nin amiral kadrolarının yaklaşık yarısına hâkim olduğunu söylemek mümkün. Önümüzdeki günlerde bu sayı artar mı, bilemiyoruz.

 

BALYOZ’A DARBE DİYENLER 15 TEMMUZ’A ‘DESTEK’ ÇIKMIŞ

 

Sonuçta, Balyoz ve diğer kurmaca davaların işlerin bu noktaya gelmesinde çok önemli bir işlev gördüğünü söylemek mümkün. Çok açık görülüyor ki, bu davalarla 150 dolayında denizci kurmay subayın önü kesilirken, darbeci generallerin de önünün açılmış. Bu dönem içinde muvazzaf amirallerin yaklaşık yarısı yine bu davalarla tasfiye edilerek yukarı kademelerin boşaltıldığını da hatırlatmalıyız.

 

Burada çok düşündürücü bir nokta daha var. Cemaatin 17-25 Aralık sonrası dönemde hükümetle açık bir çatışma hali içinde olmasına karşılık, Deniz Kuvvetleri’ndeki kazanımlarını bu durumdan hiç etkilenmeden ilerlettiği ortaya çıkıyor.

 

Balyoz davası başladığında o dönemde cemaat ve Türkiye’deki kanaat önderlerinin bir bölümü tarafından kesinlik içinde bir darbe davası olarak takdim edilmiş, bu davadaki usulsüzlüklere, delillerin sahteliğine dikkat çeken gazeteciler, yazarlar bu kesimler tarafından “darbeci” olmakla yaftalanmıştı.
Bugün geldiğimiz noktada Balyoz ve onu izleyen kurmaca davaların aslında darbe girişiminin önünü açmış olduğunu bizzat tecrübeyle öğrenmiş bulunuyoruz. O dönemde dosyalara bakmadan peşin hükümle Balyoz davasını destekleyenlerin aslında neyi desteklemiş oldukları hususunda hükmü tarihe bırakmak en doğrusu.

X

Eski sayfaları çevirip Suriye politikasının muhasebesini yapınca

Bu hafta kaybettiğimiz Türkiye’nin saygın dış politika yazarı Sami Kohen’in Suriye konusundaki öngörülerinin isabetini anlatmak üzere kaleme aldığımız dünkü yazımız, kendisinin 28 Ağustos 2012 tarihinde kaleme aldığı bir makaleye odaklanıyordu. Bu makale, Kohen’in Türkiye’nin izlediği Suriye siyasetinin yaratmakta olduğu riskler ve güvenlik sorunlarıyla ilgili daha o günlerde kuvvetli uyarılarda bulunduğunu gösteriyordu.

Aynı yazıda, İçişleri Bakanlığı Göç İşleri Genel Müdürlüğü’nün istatistiklerinden yola çıkarak, Kohen’in makalesinin çıktığı 2012 yılının sonu itibarıyla Türkiye’de “geçici koruma” altına alınmış Suriyeli sığınmacıların sayısını da 14 bin 237 olarak aktarmıştık.

Dosyaları dün yeniden gözden geçirirken, bu verilere karşılık, 2012 yılı sonu itibarıyla Suriyeli sığınmacı sayısının gerçekte bu rakamın bir hayli üstüne çıkmış olduğunu fark ettim. Yanlış bilgilendirmeyi düzeltmek için bu yazıda vereceğim rakamlarla konuya açıklık getirme ihtiyacı duyuyorum.

REJİMİN ÇÖKMESİ BEKLENİYORDU

Bu arada, konuyu başka kaynaklardan araştırırken, dönemin Dışişleri Bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu’nun 20 Ağustos 2012 tarihinde, yani Kohen’in uyarı yazısından tam sekiz gün önce Hürriyet’te yayımlanan, köşe yazarı İsmet Berkan’a verdiği ilginç bir mülakatla karşılaştım.

Davutoğlu, bu mülakatta Suriye karşısında izlenen politikayı kuvvetli bir şekilde savunurken, “Suriye’de halkı ayaklanmaya biz çağırmadık, biz teşvik etmedik. Herhangi bir ülkede halka ‘ayaklanın, demokrasi isteyin’ diyecek olursak bu o ülkelerin içişlerine karışmak olur. Suriye’de halk sokağa çıktı. Biz ondan sonra Suriye halkını destekledik. Tutumumuz belli, biz Suriye halkının yanındayız” diye konuşuyor.

Dışişleri Bakanı, özellikle Suriye’nin kuzey bölgelerinde kara ordusunun hakimiyeti kaybettiğini belirterek, “Şam’da bile şehrin önemli bir bölümü muhalefetin kontrolünde artık. Esad o yüzden hava kuvvetlerini kullanmaya başladı. Bu yüzden katliamların boyutu da büyüdü, maalesef artık daha fazla insan öldürüyor rejim. Kendi halkını havadan bombalıyor” diye ekliyor.

Hatırlanacaktır, o tarihlerde Suriye ordusunun sahada gerilemeye başlaması birçok çevrede rejimin kısa zamanda düşebileceği yolunda kuvvetli beklentilere de yol açmıştı. Örneğin, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iki hafta sonra 5 Eylül 2012 tarihinde AK Parti’nin genişletilmiş grup toplantısındaki konuşmasında “İnşallah biz en kısa zamanda Şam’a gidecek, oradaki kardeşlerimizle  muhabbetle kucaklaşacağız. O gün de yakın. İnşallah Selahaddin Eyyubi’nin kabri  başında Fatiha okuyacak, Emevi Camisi’nde namazımızı da kılacağız” şeklindeki sözleri, o dönemin en çok iz bırakan beyanlarından biridir.

ANKARA KRİTİK EŞİĞİ 100 BİN OLARAK BELİRLEMİŞTİ

Yazının Devamını Oku

Sami Kohen’in 2012 yazında Türkiye’nin Suriye politikasında gördüğü hata neydi?

Bugün toprağa vereceğimiz değerli meslek büyüğümüz Sami Kohen hakkında dünkü yazımı kaleme almadan önce kendisiyle ilgili notlarıma ve arşivdeki belgelere göz gezdiriyordum. Bu sırada kendisinin Milliyet gazetesinde 28 Ağustos 2012 tarihinde yayımlanmış “Dördüncü yol yok muydu” başlığını taşıyan bir makalesiyle karşılaştım.

Sami Bey o zaman ne yazmış acaba” merakıyla metni okumaya başladığımda, Türkiye’nin Suriye politikasıyla ilgili bugün içinde bulunduğumuz sıkıntılı duruma ışık tutan kapsamlı bir eleştiri yazısıyla karşı karşıya olduğumu fark ettim.

TÜRKİYE ESAD İLE KÖPRÜLERİ ATTIKTAN SONRA

Bu yazıya geçmeden önce o dönemdeki konjonktürü hatırlayalım. Suriye’de ilk gösterilerin 2011 ilkbaharında patlak vermesinden sonra Türkiye, uzun bir süre Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile diyalog içinde kalarak kendisini reform adımları atması yönünde ikna etmeye çalışmıştı. Dönemin Dışişleri Bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu ve başka yetkililer bu amaçla Şam’a giderek Esad ile görüşmüş, ancak bu yöndeki ısrarlı telkinler bir sonuç getirmemişti.

Rejimin muhalefete sert bir karşılık vermesiyle birlikte girilen tırmanmayla Suriye kısa zamanda bir içsavaş sarmalına girmişti. Türkiye 25 Mart 2012 tarihinde Şam’daki büyükelçiliğini kapatmış, rejimle köprüleri atarak bütün ağırlığıyla Suriye muhalefetini hem askeri hem de siyasi olarak desteklemeye yönelmişti. Kohen’in yazısının yayımlandığı 28 Ağustos 2012 tarihi, Türkiye’nin rejimi devirmek üzere içsavaşta açıkça taraf olmasından sonraki döneme denk geliyor.

Hükümetin bu tercihi o dönemde Türkiye’de tartışmalara yol açmıştı. Kohen de yazısını zaten Davutoğlu’nun Türkiye’nin izlediği bu politikanın pekâlâ isabetli olduğunu savunmak üzere o günlerde yaptığı bir dizi açıklamayı değerlendirmek üzere kaleme almış.

TÜRKİYE’NİN

ELİNDEKİ ÜÇ SEÇENEK

Kohen

Yazının Devamını Oku

Sami Kohen’e veda ederken

Türkiye’de gazeteciliğin tarihinde çok özel ve ağırlıklı bir yeri bulunan Sami Kohen, önceki akşam 93 yaşında aramızdan ayrıldı. Türkiye, yalnızca eşsiz bir insanı, büyük bir gazeteciyi değil, aynı zamanda itibarlı bir müessesesini de kaybetti.

Sami Kohen’e 14 Şubat 2019 tarihinde “Global İlişkiler Forumu” isimli düşünce kuruluşu tarafından onur üyeliği takdim edilmesi dolayısıyla düzenlenen törende, kendisini takdim konuşmalarından birini yapmam istenmişti.

Kariyerinin ilk döneminde uzun yıllar diplomasi muhabirliği yapmış ve zaman zaman bazı gelişmeleri Sami Kohen ile sahada birlikte izlemiş, ayrıca bir dönem Milliyet’te kendisiyle birlikte çalışmış bir gazeteci olarak, bu alanın duayeni hakkında kürsüden bu konuşmayı yapmak, benim açımdan kıvanç duyulacak bir olaydı.

Konuşmamda iki düzlemde değerlendirmiştim Kohen’in gazeteciliğini ve yazarlığını. Bunlardan birincisi, Türkiye’de dış haberciliğin gelişmesinde, dış politika yorumculuğunun yerleşmesinde oynadığı roldü. İkincisi, bu rolü oynarken mesleki ölçülerde, gazetecilik standartlarında çıtayı yükseğe çekmiş olmasıydı.

DIŞ HABERCİLİĞİN ÖNÜNÜ AÇTI

 Birincisiyle başlarsak, Türk basınında dış haberciliğin önünü açan, ilk kez bir dış haberler servisi kuran, çalıştığı gazetede yalnızca dış haberlere ayrılmış bir sayfa hazırlanmasının başını çeken gazeteci olarak görüyoruz kendisini. Tabii 1950’li yılların başlarından, haberleşme imkânlarının bugünkü gibi gelişmediği bir dönemden söz ediyoruz. Bu yönüyle gazetelerin dış haberler servisleri dünya ile Türkiye arasında en önemli köprülerden biri olma işlevini görüyorlardı.

Kohen’in bu alanda getirdiği bir yenilik, dış haberci olarak masada kalmayıp sıkça sahaya çıkması, gazete merkezinde dış haberler servisini yönetip bu sayfayı hazırlarken, mesaisini muhabirlik ve köşe yazarlığıyla da tamamlamasıydı.

İlk yurtdışı görevi 1955 yılında Kıbrıs sorunu üzerinde Türkiye, Yunanistan, Birleşik Krallık dışişleri bakanları (Zorlu, Stefanapoulos, Macmillan) ve adadaki iki cemaatin liderleri (Dr. Küçük ve Makarios) arasında yapılan Londra Konferansı’nı izlemek olmuştu. Daha sonra 1965 yılında “Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı” Başpiskopos Makarios ile Türk basınından ilk mülakatı yapan gazeteciydi.

Sonuçta günlük gazetede çalışmaya 1950 yılında başladığını, geçen 27 Nisan 2021 tarihine kadar Milliyet’teki köşesini düzenli bir şekilde yazdığını ve en son 25 Eylül tarihine kadar haftada bir mülakat şeklinde değerlendirmeler yaptığını dikkate aldığımızda, 70 yılın üstüne çıkan bir tecrübe söz konusu.

Yazının Devamını Oku

Merkel’in Türkiye’ye bakışında çıkarlar ve değerler meselesi

Önümüzdeki günlerde görevinden ayrılıp emeklilik hayatına başlayacak olan Almanya Şansölyesi Angela Merkel, geçen cumartesi günü veda amaçlı günübirlik bir ziyaret için İstanbul’a gelerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la görüştü.

Buluşmadan sonra ikisinin birlikte düzenledikleri basın toplantısını izleyenler, 16 yıldır yürüttükleri mesainin muhasebesinden ve bu süre içinde aralarındaki diyalogun seyrinden genel hatlarıyla memnuniyet duyan iki muhatap buldular karşılarında.

Gerek Merkel’’in gerek Erdoğan’ın açıklamaları, karşılıklı olarak birçok konuda yaşadıkları görüş ayrılıklarına ve halen sürmekte olan sorunlara rağmen, ilişkinin seyrinin bütününe bakıldığında olumlu bir bakışa sahip olduklarını ortaya koydu.

Bu arada, sıcak bir ortamda geçen basın toplantısında birbirlerinden övgüyü de esirgemediler. Örneğin Merkel’in Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ikili işbirliğine önem atfettiklerini belirterek, “Türkiye’de çok şey gelişti. Çok gelişme oldu altyapı açısından olsun, İstanbul’a baktığımızda bunu görüyoruz... Son defa Ankara’ya geldiğimde ne kadar önemli bir idari yapı, bir yönetimin burada olduğunu... Orada yaşayan insanlar(ın) ekonomik sorunlara rağmen standartların yükseldiğini de görebiliyordum” şeklinde konuşması, Erdoğan dönemine dönük kuvvetli övgü ifadeleridir.

Keza Erdoğan, zaman zaman Şansölye Merkel ile “Sıkıntılı dönemler yaşamakla birlikte bunları aşıp işbirliğini ileri taşımayı her zaman başardıklarını” söyledi. Merkel’in “her zaman sağduyulu ve çözüm odaklı bir yaklaşım sergilediğini” anlattı.

TÜRKİYE’NİN TAM ÜYELİK PERSPEKTİFİNİN KAYBOLMASINDA ROL OYNADI

Kuşkusuz, geride bıraktıkları 16 yılın muhasebesinde krizli dönemler de var. Örneğin, 2017’de Türkiye’deki başkanlık sistemine ilişkin anayasa referandumu öncesinde Berlin’in AK Parti’ye Almanya’da miting yapma izni vermemesi üzerine Erdoğan’dan gelen “Nazilik” de dahil ağır eleştirilerin, iki ülkenin ilişkilerini soktuğu türbülanslar hafızalardan silinmiş değildir. Buna karşılık son tahlilde karşılıklı çıkarların ağır basması ve özellikle Merkel’in geleneksel pragmatizmi ile bu gibi sarsıntılar bir şekilde aşılmıştır.

Geride bıraktığımız döneme baktığımızda, Şansölye Merkel’in Türkiye karşısındaki politikasında ana başlıklarda şu yönelişlerin altını çizmek mümkündür.

Türkiye ile AB arasındaki tam üyelik görüşmelerinin bugün gündemden düşmüş olması, hem AB hem de Türkiye cephesindeki pek çok faktörün bir araya gelmesinin bir sonucudur. Ancak Avrupa cephesine baktığımızda şunu görüyoruz: Tam üyelik müzakereleri 3 Ekim 2005 tarihinde başlamasından çok kısa bir süre sonra 22 Kasım 2005 tarihinde

Yazının Devamını Oku

Türkiye Tel Rıfat’ta kendi göbeğini kendi kesebilir mi?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın PKK/YPG’nin Suriye’nin batısındaki son terör eylemlerinden sonra geçen pazartesi akşamı yaptığı “Artık tahammülümüz kalmadı. Buralardan kaynaklanan tehditleri ya oralarda etkin olan güçlerle birlikte ya da kendi imkânlarımızla bertaraf etmekte kararlıyız” açıklamasıyla başlayan Tel Rıfat’a askeri harekât tartışması bütün yoğunluğuyla sürüyor.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun çarşamba günü “Bizim de yapmamız gereken kendi göbeğimizi kendimiz kesmektir” şeklindeki çıkışını, önceki gün Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın “Yapılması gereken ne varsa bugüne kadar yapıldığı gibi, yeri ve zamanı geldiğinde aynı şekilde yapılacak” yolundaki beyanı izledi.

Erdoğan’ın işbirliği için adres gösterdiği “Oralarda etkin olan güçler” ifadesiyle kastettiği kuşkusuz öncelikle Rusya. Peki Rusya, Tel Rıfat’ta YPG’ye karşı Türkiye ile işbirliğine girer mi? Girmediği takdirde Türkiye’ye tek başına yürüteceği bir operasyon için yeşil ışık yakabilir mi? Yakmadığı takdirde, Türkiye Rusya’ya rağmen kendi başına bu harekâta kalkışabilir mi? Yani Çavuşoğlu’nun benzetmesinden hareketle sorarsak, Türkiye Tel Rıfat’ta kendi göbeğini kendisi kesebilir mi? Böyle bir adımın riskleri ne olur?

TARTIŞMA 2018’DE ‘ZEYTİN DALI’ HAREKÂTI İLE BAŞLADI

Bu sorulara yanıt vermek için biraz gerilere gitmek ve yakın geçmişte Tel Rıfat’ta yaşanan gelişmeleri, bu bölgeyle ilgili yapılan tartışmaları ve yürütülen müzakereleri kısaca hatırlamak, bugünü anlamamız bakımından yol gösterici olabilir.

Bugünküne benzer bir tartışmanın ilk olarak 2018 yılında patlak verdiğini hatırlayarak başlayalım. Daha doğrusu, Türkiye’nin 2018 yılı başında Afrin bölgesinde icra ettiği “Zeytin Dalı Harekâtı” ile birlikte gündeme giren bu meselenin aslında hiç kapanmadığını, ucu açık bir şekilde bugüne dek uzandığını belirtmeliyiz.

PKK’nın Suriye’deki uzantısı olan YPG/PYD yapılanmasının 2014 yılında ilan ettiği “Özerk Yönetim” çerçevesindeki üç kantondan biri (diğer ikisi Cezire ve Kobani) Esad rejiminin içsavaş başlayınca 2012 yılında kuzeyden çekilmesi sonucu aynı yıl YPG denetimine geçen Afrin’di.

Türkiye, 2016 Ağustos-2017 Mart döneminde Fırat’ın batısında Cerablus’tan başlayarak batıda Azez’e, güneyde El Bab’a kadar uzanan “

Yazının Devamını Oku

Ankara'nın PKK/YPG söyleminde bu kez ABD ile Rusya'ya eşit mesafe

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price’ın geçen salı günü düzenlediği olağan basın brifinginde gündeme gelen konulardan biri, iki Türk özel harekât polisinin pazar günü Fırat Kalkanı bölgesinde Tel Rifat’ta üslenmiş PKK/YPG unsurları tarafından düzenlenen bir saldırıda hayatlarını kaybetmesiydi.

ABD Dışişleri Sözcüsü, örgütün ismini geçirmeden NATO müttefiki Türkiye’ye sınır ötesinden yapılan saldırıları kınadıktan sonra öldürülen polislerin ailelerine de başsağlığı dileklerini iletti.

Sözcü, açıklamasında ismini telaffuz etmese de bu olayın sorumlusu olan örgüt, Rusya’nın kontrolündeki Tel Rifat bölgesinde mevzilenmiş PKK/YPG’dir.

ABD, TÜRKİYE’NİN HAREKÂTINA KARŞI

Bu brifingin dikkat çekici bir yönü, bir gazetecinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “ABD’nin desteklediği Kürt güçlerine karşı yeni bir harekât düzenlenebileceğinin işaretini verdiğini” söylemesiyle, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine dönük yeni operasyon tartışmasının da gündeme gelmesiydi.

Price Sınır ötesi saldırıların durdurulması gerektiğini” belirterek “Ateşkes bölgelerinin tüm tarafların riayet etmesi suretiyle korunması, Suriye’de istikrarın güçlendirilmesi ve krize siyasi bir çözüm bulma çalışmaları açısından çok önemlidir” diye konuştu.

ABD Dışişleri Bakanlığı, ateşkes bölgelerinin korunması gerektiğini belirterek, Türkiye’nin yeni bir harekâtına da karşı olduğunu duyurmuş oluyor. Biden yönetimi, Kuzey Suriye’de mevcut statükonun çatışma çıkmadan aynen sürdürülmesi yönünde bir tutum almış oluyor.

YPG, FIRAT’IN BATISINDA RUSYA, DOĞUSUNDA İSE ABD’NİN HİMAYESİNDE

Burada altını çizmemiz gereken bir nokta var. ABD Dışişleri’ndeki brifingde son saldırılar bağlamında yöneltilen soruda, Türkiye’nin muhtemel bir harekâtının “

Yazının Devamını Oku

Türkiye ile Rusya arasında İdlib-Tel Rifat eksenli bilek güreşi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın pazartesi akşamı “Artık tahammülümüz kalmadı. Buralardan kaynaklanan tehditleri ya oralarda etkin olan güçlerle birlikte ya da kendi imkânlarımızla bertaraf etmekte kararlıyız” şeklindeki açıklamasıyla birlikte, Suriye’nin kuzeybatısındaki Münbiç ve özellikle de Tel Rifat bölgeleri yeniden projektörlerin altına girdi.

Hafta başından bu yana Türkiye’nin ne gibi adımlar atabileceği yoğun bir şekilde tartışılmaya başlandı.

Kanaatimizce sahadaki gelişmeleri değerlendirebilmek için Tel Rifat civarında meydana gelen son hadiselerle bir süredir İdlib’deki ortaya çıkmış olan yüksek basınca bir bütünlük içinde bakmak yararlı olabilir. Böyle bir bakışla karşımızdaki kafa karıştırıcı tabloyu çözmeye çalışalım.

HMEYMİM ÜSSÜ’NDEN KALKAN RUS UÇAKLARININ ROTALARI

Önce geçen perşembe günü Suriye’nin batısında Lazkiye şehrinin yanı başında Rusya Hava Kuvvetleri’nin envanterindeki Hmeymim üssünden kalkan savaş uçaklarının düzenlediği iki operasyonu büyüteç altına yatırmak gerekiyor.

Birinci harekât, İdlib çatışmasızlık bölgesinde M-4 karayolu boyunca kuzey ve güneye doğru altı kilometre derinlikteki güvenlik koridoru içinde, yola hemen bitişik Basenkul köyünün civarındaki bir noktayı hedef aldı. Burası, Türkiye’nin Rusya ile yaptığı mutabakatlar çerçevesinde radikal gruplardan arındırma taahhüdünü üslendiği güvenli koridor. Sahadan gelen haberlere göre, Rusların bu koridorda gerçekleşen saldırısında, Heyet Tahrir eş Şam (HTŞ) örgütüne bağlı 7 militan öldürüldü.

Aynı gün ilerleyen saatlerde yine Hmeymim’den havalanan bir Rus savaş uçağı, bu kez doğuda daha uzak bir noktaya yöneldi. TSK’nın denetimindeki Fırat Kalkanı bölgesinin başlangıcında, Mare kasabasına yakın Tuways’da bulunan TSK üssünün civarındaki bir sahaya iki atış yaptı. Burası Rusların kontrolündeki Tel Rifat bölgesinin hemen karşısında bulunuyor.

Bu harekâtın öncesindeki saatlerde Mare-Tel Rifat ekseninde büyük bir gerilim yaşanmıştı. Önce Tel Rifat çıkışlı olduğu anlaşılan bir PKK-YPG saldırısında, tanksavar silahıyla Tuways’taki TSK üssüne yakın noktada bir Türk askeri şehit edilmişti. Bunun üzerine buradaki TSK mevzilerinden Tel Rifat’taki PKK/YPG hedeflerine doğru kuvvetli bir topçu ve roket ateşiyle karşılık verildi. Rus savaş uçağı işte tam bu sırada devreye girdi.

Görüleceği gibi, TSK Rusya’nın nüfuz alanındaki Tel Rifat’ta PKK/YPG unsurlarını vurunca, durdurma amaçlı olduğu anlaşılan yanıt Rus hava kuvvetlerinden geldi.

Yazının Devamını Oku

Aşı kampanyasının hız kesmesi kaygı verici

Dünkü yazımızda COVID-19 vakalarının ve bundan kaynaklanan ölümlerin girilen yeni dalgada yüksek bir eşikte seyretmesinin “kanıksanmaya” başlanması sorununa odaklandık.

Bugün, projektörlerimizi vakaların yükselmesinin büyük ölçüde tetikleyicisi de olan aşılama kampanyasındaki sorunlara çevirelim.

Burada karşımızda ana sorun olarak aşı kampanyasının hızının ciddi ölçülerde gerilemesi konusu çıkıyor.

Sözünü ettiğimiz olguyu, geçen ocak ayından itibaren Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı aşı rakamlarını günlük bazda işlediğimiz bir Excel dosyasındaki veriler üzerinden göstermeye çalışalım.

YAZ AYLARINDAKİ YÜKSEK TEMPO GERİLİYOR

Aşı kampanyasının geçen 13 Ocak tarihinde başlamasından sonra tedarikle ilgili sorunların aşılması ve Çin yapımı Sinovac’ın yanı sıra BioNTech aşısının da devreye girmesiyle birlikte, özellikle yaz aylarında oldukça kuvvetli aşılama oranlarına ulaşılmıştı.

Bir ve ikinci doz, ayrıca üçüncü dozun da 1 Temmuz’da devreye girmesiyle aşılamada toplamda bir hafta içinde 7 milyon kişinin üstüne çıkıldığı durumlar yaşandı. Temmuz-ağustos aylarında genellikle haftalık toplam 5-6 milyon aralığında sayılara ulaşılabilmiştir.

Buna karşılık son zamanlarda, özellikle eylül sonundan itibaren haftalık aşı toplamının 2-2.5 milyon gibi bir aralığa yerleşmeye başladığını görüyoruz. Örneğin, geçen haftanın aşı toplamı 2 milyon 52 bin dolayındaydı. Ondan önceki hafta ise toplam 2 milyon 509 bine ulaşıyordu.

Bu yönelişi aylık toplamlarda da gözlemek mümkündür. Aşamalı olarak bir, iki ve üç olmak üzere bütün dozları dahil ettiğimiz aylık toplamlarda karşımızda yaklaşık rakamlar üzerinden şöyle bir tablo beliriyor: Ocak: 1 milyon 961 bin, Şubat: 6 milyon 370 bin, Mart: 7 milyon 150 bin, Nisan: 6 milyon 928 bin, Mayıs: 6 milyon 225 bin, Haziran: 20 milyon 310 bin, Temmuz: 23 milyon 593 bin, Ağustos: 20 milyon 656 bin, Eylül: 15 milyon 776 bin...

Yazının Devamını Oku

Türkiye COVID-19’la yaşamayı kanıksıyor mu?

COVID-19 salgınının patlak vermesinden sonraki süreçte karşımıza çıkan pandeminin ana davranış kalıbı, vaka ve ona paralel bir şekilde insan kayıplarının genellikle -dalgalar halinde- yükselmesi ve ardından alınan önlemlerle baskılanarak aşağı inmesi şeklinde görünüyordu.

Bu da grafiklerde her seferinde sert bir yükseliş, pik noktasına çıkış ve düşüş eğrisi şeklinde kendisini gösteriyordu.

Bu çerçevede salgın 2020 Mart ayında ilk patlak verdiğinde, özellikle nisan ayındaki tırmanışın ardından mayıs ayında kayda değer bir düşüş gözlenmişti. Daha sonra 2020 sonbaharında kasım ve aralık aylarında ikinci dalganın yükselişine tanıklık ettik. Alınan kapanma önlemleriyle birlikte salgının baskılanmasıyla başlayan normalleşmede bu yılın nisan ayında, kendimizi bu kez üçüncü dalganın içinde bulduk.

Temmuz sonundan itibaren girdiğimiz dördüncü dalgada ise bundan önceki dalgaların hareketlerine uymayan farklı bir örüntünün belirdiğini izliyoruz. Salgın, özellikle 2020 sonbaharındaki ikinci dalganın pik dönemindeki yoğunluğa yakın bir çizgide sabit kalarak, inişe geçmeden düz bir plato şeklinde ilerlemektedir.

Bunu COVID-19 salgınının yüksek bir eşikte kronikleşmesi hali olarak tanımlamakta hata olmaz.

VAKALARDA TEHLİKELİ 30 BİN EŞİĞİ GEÇİLDİ

Şimdi buraya kadar söylediklerimizi rakamlarla daha yakından göstermeye çalışalım. Ancak bunu yaparken öncelikle bir olgunun altını çizelim. Geçen yaz aylarına göreceli olarak rahat bir şekilde girilmesine karşılık, özellikle 19 Temmuz’da başlayan Kurban Bayramı haftasıyla birlikte vakalarda yeniden bir patlama yaşanmıştır. Bir sonraki hafta vakalar birden iki katına çıkmış, zaten bir daha da inişe geçmemiştir.

İçinde bulunduğumuz süreci “dördüncü dalga” kabul edersek, bunu 2020 sonbaharındaki ikinci dalgayla karşılaştırdığımızda çok yakın sayılarla karşılaşıyoruz. (Geçen nisan-mayıs dönemindeki üçüncü dalgada vaka ve ölümler çok daha yüksek pik noktalarına çıkmıştır.)

İkinci dalgada günlük vakalarda en yüksek sayı 8 Aralık 2020 tarihinde 33 bin 198 olarak çıkmıştı. Dördüncü dalgada geçen hafta ilk kez günlük vaka sayısında 30 bin eşiğinin üstüne geçilmiştir. 6 Ekim Çarşamba günü günlük vaka sayısı 30 bin 438 olarak açıklanmıştır.

Yazının Devamını Oku

Suriye’de son 48 saatte olanlar bize ne anlatıyor?

Bugün Suriye’de sahadaki hadiselerin akışına baktığımızda ve gelişmeleri Türkiye’nin Rusya ve ABD ile ilişkileri çerçevesinde değerlendirmeye çalıştığımızda karşımıza karmaşık bir matematik problemini andıran bir paradokslar serisi çıkıyor.

Aslında son 48 saat içinde sahada olanları kısaca aktarmak bile Suriye’deki tablonun Türkiye açısından ne kadar karışık göründüğünü izah etmeye yeterli olmalıdır.

Göstermeye çalışalım...

RUS UÇAKLARI İDLİB’İ YİNE VURUYOR

Geçen hafta çarşamba günü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Lideri Vladimir Putin arasında Soçi’de yapılan zirvenin dört gün öncesinde, Ruslar İdlib üzerindeki yoğun hava saldırılarını durdurmuştu. Erdoğan Soçi’den ayrıldıktan sonra hafta sonundan itibaren eski yoğunlukta olmamakla birlikte yeniden başladı hava harekâtları.

Örneğin, Rus savaş uçakları, önceki gün M-4 otoyolunun hemen üstünde Serakib’in 30 kilometre kadar batısında Basenkul isimli yerleşimin civarındaki bir noktayı bombaladı. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’nin raporuna göre, Heyet Tahrir eş Şam’a (HTŞ) bağlı bir grubun karargâhını hedef alan operasyonda 7 kişi öldü.

Rusların TSK’nın da kuvvetli bir askeri varlığının bulunduğu muhalefet bölgesinde gerçekleşen bu harekâtı, denetiminden bizzat TSK’nın sorumlu olduğu güvenli koridorun içindeki unsurları hedef aldı.

Bu arada, önceki gün dikkat çekici bir gelişme daha yaşandı ve Ruslar bu kez Türkiye’nin kontrolündeki Fırat Kalkanı bölgesindeki Mare kasabasına yakın bazı noktaları havadan vurdular. Ruslar’ın Fırat Kalkanı bölgesine uçakla harekât düzenlemesi pek karşılaşılmış bir durum değil.

Bu olayın, önceki gün Fırat Kalkanı bölgesinde bir Türk askerinin PKK uzantısı YPG tarafından düzenlenen saldırıda şehit edilmesi üzerine TSK ve Suriye Milli Ordusu (ÖSO) unsurları tarafından Tel Rifat’taki YPG hedeflerine verilen sert karşılıktan sonra meydana gelmesi dikkat çekti.

Yazının Devamını Oku

İdlib’deki HTŞ, Rusya’ya karşı ABD’ye göz kırpıyor

“Muhacir kardeşlerimiz Suriye’ye bize yardım etmeye geldi. Gayretleri için çok teşekkür ediyoruz” diye söze giriyor Heyet Tahrir eş Şam (HTŞ) lideri Ebu Muhammad el Culani ve ekliyor:

Kesinlikle onlardan vazgeçmeyeceğiz. (Onlar) artık bizden bir parça. Halkla iç içeler. Onlar halktan memnun, halk da onlardan. Bu insanlar kendi devletlerine bir tehdit değiller. Bizim kurduğumuz siyasetin altındalar... Dinimiz ve kültürümüz gereği onları koruyacağız.”

Culani’nin geçen ayın başında İdlib’de etrafı duvarlarla çevrili küçük bir evde “Independent Türkçe” haber sitesinin muhabiri Cihat Arpacık’ın sorularını yanıtlarken yaptığı bu açıklama, Suriye’de silahlı muhalefetin sığındığı son bölgelerden biri olan İdlib’deki karmaşık fotoğrafın önemli bir yüzünü ortaya koyuyor; “yabancı savaşçılar...

DOĞU TÜRKMENİSTAN’DAN GELENLER DE VAR...

Bugün İdlib’deki sorun yalnızca Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından terör örgütleri yaptırım listesinde tutulan HTŞ ve yine listede yer alan Culani’den ibaret değil. Suriye içsavaşına katılmak üzere 2011 yılından sonra dünyanın birçok ülkesinden kalkıp buraya gelen yabancı savaşçıların azımsanmayacak bir bölümü de silahlı muhaliflerin kuzeye çekilmesi sürecinde onlarla birlikte buraya geçip yerleşmiş durumda.

Bu grupların İdlib’deki faaliyetleri belli aralıklarla BM tarafından El Kaide ve DEAŞ tehdidi üzerine hazırlanan raporlarda da karşımıza çıkıyor. Aralarında Çin Halk Cumhuriyeti’nden, Orta Asya’dan, Kafkasya’dan, muhtelif Arap ülkelerinden gelen savaşçılar var. Özellikle “Doğu Türkistan Kurtuluş Cephesi”ne mensup savaşçılar, Çin Halk Cumhuriyeti’nin de İdlib’deki durumu çok yakından izlemesine yol açıyor.

Culani’nin açıklamaları, yabancı savaşçıların önemli bir bölümünün şimdilik bir yere gitmediğine, İdlib’de bugün alan hâkimiyetine sahip olan HTŞ’nin himayesi altında burada hayata entegre olma sürecine girdiklerine işaret ediyor.

DİĞER GRUPLARLA OPERASYON ODALARIMIZ ORTAK

Culani

Yazının Devamını Oku

İdlib açmazının içinden çıkabilmek kolay değil

Gelin şu açmazın içinden çıkın.

Türkiye, Hatay’ın hemen karşısındaki İdlib’de ateşkes rejiminin devamından yana. Bütün gücüyle bunu sağlamaya çalışıyor. Çünkü, ateşkes bozulduğu takdirde rejimin kuzeye doğru ilerlemesiyle patlak verecek bir çatışma ortamının kendi sınırlarına doğru tetikleyeceği yeni bir göç dalgasından, bunun yol açabileceği devasa sorunlardan çekiniyor.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, “Dileğimiz, mutabakat muhtırasının başlangıcındaki sükûnet haline dönülmesidir” derken bu beklentiyi ifade ediyor.

Tabii İdlib’de sükûnetin devamı, bir anlamda buradaki mevcut statükonun da büyük ölçüde sürmesi anlamına geliyor.

Ancak İdlib’de statüko dediğimiz zaman, sahada ağırlıklı olarak Heyet Tahrir eş Şam (HTŞ) adındaki örgütün alan hâkimiyetine dayanan bir realiteyi anlamamız gerekiyor. Birleşmiş Milletler’in tahminlerine göre sahada 12-15 bin arasında bir askeri güce sahip olan bir örgütten söz ediyoruz.

Mesele şurada çatallaşıyor. HTŞ, dünkü yazımızda izah ettiğimiz üzere BM Güvenlik Konseyi tarafından “terörist örgüt” kategorisinde görülüp yaptırım listesine alınan, üstelik Türkiye’nin de bu şekilde tanıdığı bir organizasyon.

İDLİB’DEKİ STATÜKODA TSK FAKTÖRÜ

Statükonun dayandığı unsurlara baktığımızda önemli bir faktörü daha denkleme dahil etmemiz gerekiyor: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin İdlib’de sahadaki varlığı...

Yazının Devamını Oku

Türkiye’nin Heyet Tahrir eş Şam (HTŞ) sorunu

İnternetten Resmi Gazete’nin 31 Ağustos 2018 tarihli nüshasına girildiğinde, “Yürütme ve İdare” bölümünün altındaki “Cumhurbaşkanlığı Kararları”nda dördüncü sırada Birleşmiş Milletler’le bağlantılı bir karar dikkatinizi çekecektir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasını taşıyan (50) sayılı karar, BM Güvenlik Konseyi’nin kararlarıyla listelenen kişi, kuruluş ve organizasyonların tasarrufunda bulunan malvarlığının dondurulmasına ilişkin daha önce yayımlanmış olan listelerdeki bazı değişiklikleri içeriyor. Daha doğrusu, BM listelerinde yapılan değişiklikleri Türkiye’deki mevzuata teşmil ediyor.

Cumhurbaşkanlığı kararı, bu çerçevede DEAŞ ve El Kaide bağlantılı yaptırım listelerine iki yeni ismin eklenmesi, bir kişinin bilgilerine ekleme yapılması ve bir örgütün isminin güncellenmesini öngörüyor.

Kararın üç numaralı ekinde yaptırım uygulanan organizasyonun güncellemeden önceki halinin altında “Al Nusrah Front” (El Nusra Cephesi) yazıyor. Hemen karşısında güncellenen yeni halinin altında da yine “Al Nusrah Front” denildikten sonra bir eklemeyle “a) Hay’at Tahrir al-Sham (HTS)” ifadesi yazılı.

Adı Türkçe genellikle “Heyet Tahrir eş Şam” (HTŞ) diye yazılan bu örgütün, Suriye’deki Nusra Cephesi’nin güncellenmiş yeni kimliği olduğunu anlıyoruz bu karardan.

Peki Nusra Cephesi nedir?

BM YAPTIRIM KOMİTESİ İSİM DEĞİŞİKLİĞİNDEN İKNA OLMUYOR

Nusra Cephesi, Suriye’deki içsavaş başlayınca önce IŞİD’in 2012 yılında Ebu Muhammed El Culani’nin (El Golani ya da El Cevlani de deniyor) liderliğinde bu ülkede kurup sahaya sürdüğü örgütün adı. Ancak El Culani, 2013 yılında saf değiştirerek El Kaide’ye bağlılık bildiriyor. El Nusra, silahlı muhalefetin 2015 sonrasındaki süreçte şekillenen yenilgisi sonucu Halep’i tümüyle terk edip İdlib’e yerleşmek zorunda kalınca, HTŞ’nin kuruluş öyküsü de başlıyor.

Nusra lideri

Yazının Devamını Oku

Türkiye-Rusya arasında-İdlib mutabakatlarında taraflar taahhütlerini ne kadar tuttu?

Geçen hafta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya lideri Vladimir Putin arasında gerçekleşen Soçi zirvesi ile birlikte İdlib’e ilişkin ikili mutabakatların uygulanması ve bu çerçevede kimin taahhütlerini yerine getirip kimin getirmediği konusunda hararetli bir tartışma sürüyor.

Rusların son dönemde İdlib’e dönük hava saldırılarını yoğunlaştırması, bu mutabakatların uygulanmasına ilişkin tartışmanın alevlenmesine yol açan önemli bir faktör oldu.

Ankara ve Moskova’da yapılan açıklamalara baktığınızda, iki taraf da mutabakatların uygulanmasında altına imza atılan metinlere uygun davrandığını söylüyor.

Örneğin Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçen çarşamba günü Soçi’den dönerken gazetecilere “Bütün mutabakatlara uymaya ve güvenlik koridorundaki radikal unsurların temizlenmesine de Türkiye olarak devam ettik. Bundan da taviz yok. Ama tabii aynı yaklaşımı muhataplarımızdan da bekliyoruz” diye konuştu.

Buna karşılık, Rus tarafı da muhtelif açıklamalarla askeri harekâtlarda teröristleri hedef aldıklarını, bunda da mutabakatlara aykırı bir durum olmadığını vurguluyor.

Peki İdlib’de sahaya baktığımızda mutabakatların uygulanması açısından ne görüyoruz?

TARAFLAR HANGİ TAAHHÜTLERİ ÜSTLENDİLER?

Bu soruya yanıt ararken, önce referans olarak temel bir metni önümüze koymamız gerekiyor. Bu, 17 Eylül 2018 tarihinde Erdoğan ile Putin arasında yine Soçi’de yapılan zirvede kararlaştırılan İdlib’e ilişkin mutabakattır.

Bu anlaşmayla, o tarihte bütünüyle silahlı muhalefetin kontrolünde bulunan İdlib’in statüsü “

Yazının Devamını Oku

Sarkaç, ABD ile Rusya arasında kuzey komşumuza doğru mu kayıyor?

Geride bıraktığımız iki hafta boyunca Türkiye’nin hem ABD hem de Rusya ile ilişkilerini içine alan, merkezinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yer aldığı, sert iniş çıkışlara sahne olan oldukça hareketli günlere tanıklık ettik.

Bu hareketlilik Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM Genel Kurulu için gittiği iddialı bir New York gezisiyle başladı. Bu ziyaret, ABD Başkanı Joe Biden ile görüşme imkânı bulamadığı için Erdoğan’ın kendisine dönük bir tepki açıklamasıyla son buldu. Bunu, Erdoğan’ın New York’tan Rusya lideri Vladimir Putin’e dönük sıcak mesajları ve ardından geçen çarşamba günü gerçekleştirdiği Soçi Zirvesi ve dönüş yolunda yaptığı çıkış izledi.

Değindiğimiz hadiselerin akışı içinde Erdoğan bir dizi konuşma yaptı, gazetecilere birçok açıklamada bulundu. Bu beyanların hepsi, hem ABD hem de Rusya ile ilişkileri, bu çerçevede Türk dış politikasının üzerine oturduğu ayarları, hassas dengeleri yakından ilgilendiriyor.

Bugünkü yazımda bütün bu açıklamaları izledikten sonra, hepsinden ne anladığımı, karşımda önümüzdeki günlere dönük ne gibi yönelişler gördüğüme ilişkin gözlemlerimi paylaşmak istiyorum.

RUSYA’YA YAKINLAŞMA ABD İLE MÜZAKERE TAKTİĞİ Mİ?

Öncelikle Erdoğan’ın New York ve Soçi ziyaretlerini birbiriyle iç içe geçen toplu bir süreç olarak görmek gerekiyor. New York çıkışlı mesajlarının çoğu eşzamanlı olarak hem ABD Başkanı Biden’a hem de Rusya lideri Putin’e gidiyordu. Keza Soçi’den dönerken yaptığı açıklamaların altyazıları da doğrudan ABD Başkanı Joe Biden ve Amerikan sistemine yöneliyordu. Erdoğan’ın ABD ile Rusya’yı adres alan bu çıkışları, bir sarkacın iki karşıt merkez arasında gidip gelmesi gibi ilginç bir devinim izliyor.

Erdoğan’ın hamlelerini doğrudan bu iki güç merkezini yani ABD ile Rusya’yı birbirine oynama çabası olarak değerlendiren çok sayıda gözlemci var. Örneğin, New York Times gazetesinin bakışı bu yönde. Erdoğan’ın Soçi’ye gittiği geçen çarşamba günü bu gazetede geziyle ilgili yayımlanan bir haber-analizde şu değerlendirme yapıldı: “Erdoğan’ın Rusya ile yürüttüğü diplomasinin çoğu Putin ile yakınlaşarak ABD’yi tehdit etmeye dönük bir pazarlık pozisyonu alma, ancak Washington’dan bir şey istediği zaman da Putin ile araya mesafe koyma şeklinde yorumlanıyor.”

Şurası açık. Erdoğan’ın ABD’ye yaptığı sert çıkışın gerisinde, New York ziyareti sırasında ABD Başkanı Biden ile bir görüşme imkânı bulamaması, istediği çalışma ilişkisini kendisi ile bir türlü tesis edememesi yatıyor. Nitekim, CBS televizyonuna verdiği mülakatta, Biden’a görüşmek için yaptığı davete olumsuz bir yanıt aldığını açıklayarak durumu gizlemedi. ABD Başkanı’nın New York’ta bulunduğu sırada Türk tarafına olumsuz yanıt verirken, Irak’ın Kürt kökenli Cumhurbaşkanı Barham Salih’e pekâlâ zaman ayırabilmiş olması da muhtemelen bu rahatsızlıkta rol oynamıştır.

YENİ TREND 

Yazının Devamını Oku

Erdoğan’ın New York ve Soçi ziyaretleri arasındaki söylem farkı

Soçi Zirvesi, önceki gün Rusya’nın İdlib’de Türkiye’nin denetimindeki bölgede muhalif gruplara ait hedeflere üç aydır düzenlediği hava saldırılarının yarattığı bir basınç ortamında açılırken, bu durum İdlib’deki krizin görüşmelerin baskın konusu haline geleceği izlenimine yol açmıştı.

Buna karşılık Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın önceki akşam Soçi’den ayrılırken yaptığı açıklamaları esas alırsak, İdlib dosyası Rusya lideri Vladimir Putin ile görüşmesinde önemli bir yer tutmakla birlikte, ağırlık ikili ilişkilere ve bu çerçevede yeni ve iddialı projelere kaymış görünüyor. Üstelik ikisi arasında konuşulan bu yeni projelerin bir bölümü, savunma sanayii gibi ABD’nin sinir uçlarına dokunacak hassas alanlara giriyor.

NEW YORK İLE SOÇİ ARASINDAKİ FARK

Kuşkusuz, görüşmeden sonra iki liderin bundan önceki buluşmalarının aksine ortak bir açıklama yapmamış olmaları dikkat çekici bir durum. Bununla birlikte, vedalaştıkları sırada gazetecilerin karşısında yaptıkları COVID-19 aşısı ve antikor sohbetinin de işaret ettiği gibi, ortalığa yayılan bir olumsuzluk havası da hissedilmiyor. Keza Erdoğan’ın uçakta dönerken gazetecilere ziyaretin genel havasından, sonuçlarından memnun bir ruh haliyle konuştuğu anlaşılıyor.

Tam bu noktada duralım ve Soçi tablosunu Erdoğan’ın geçen hafta New York’tan dönüşüne hakim olan sıkıntılı havayla kıyaslayalım. Hatırlanacaktır Cumhurbaşkanı, geçen hafta çarşamba günü Türkiye’ye dönmek üzere havaalanına gitmeden önce gazetecilerle yaptığı sohbette, ABD Başkanı Joe Biden ile görüşememekten dolayı hoşnutsuzluğunu dile getirmiş, kendisiyle “iyi bir başlangıç yapamadıklarını” anlatmış, ABD ile ilişkilerin de “pek hayra alamet gitmediğini” söylemişti.

Buna karşılık Erdoğan önceki gün Soçi’de görüşmelerin girişinde Putin’in yanında kameraların önüne çıktığında daha çok dostluk teması ön plana çıkıyordu. Kendisinin bir hafta arayla New York ve Soçi dönüşlerinde verdiği mesajlara ve aynı zamanda ruh haline hâkim olan karşıtlık, çok şeyi açıklıyor.

ABD’ye karşı söylemini kaplayan sitem, eleştiri ve tepki hali, Rusya karşısında yerini dostluk, yakınlık ve ilişkileri her alanda daha da ileri götürme temalarına bırakıyor.

NÜKLEER REAKTÖRLER, UÇAKLAR, DENİZALTILAR, S-400’LER...

Bu iklime dikkat çektikten sonra şimdi gezinin dökümüne gelelim.

Yazının Devamını Oku

Soçi Zirvesi’nin önceki buluşmalardan ayrıldığı noktalar

Dün Rusya’nın Karadeniz’e bakan sahil şehri Soçi’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Lideri Vladimir Putin arasında gerçekleştirilen ve Suriye krizinin geniş bir şekilde gündeme geldiği anlaşılan zirveyi bundan önceki benzer buluşmalardan ayıran bir dizi nokta var.

Son yıllardaki Suriye odaklı zirvelere baktığımızda, Erdoğan ve Putin, genellikle önceden iki ülkenin güvenlik bürokrasileri tarafından yürütülen hazırlıklarla olgunlaştırılmış bir müzakere zemininde karşı karşıya gelirdi. Bunun sonucunda zirve toplantıları, altına imza atılan somut mutabakatların duyurulmasıyla sonuçlanır, kameraların karşısında yapılan ortak basın açıklamalarından uluslararası kamuoyuna olumlu bir mesaj yayılırdı.

17 EYLÜL 2018 SOÇİ ZİRVESİ’NDE  İDLİB MUTABAKATI

Örneğin 17 Eylül 2018 tarihli Soçi Zirvesi, öncesinde silahlı muhalefetin kontrolündeki İdlib’de aylar boyunca yaşanan çatışmalar, Rusya ve Suriye’nin hava bombardımanının yarattığı büyük bir krizin baskısıyla gerçekleşmiş, gelgelelim pek çok çevreyi şaşırtacak bir şekilde ateşkes ilan edilerek, “İdlib Gerginliği Azaltma Bölgesi”ndeki statükonun korunmasına ilişkin bir mutabakatla sonuçlanmıştır.

Buna göre, Ruslar saldırıları durdururken, İdlib’de rejim ile muhalefet bölgelerini ayıran çatışma hattını izleyen 15-20 kilometre genişliğinde bir “Silahsızlandırma Bölgesi” oluşturulup radikal gruplar buradan çıkartılacaktı. Ayrıca Halep’i Şam’a bağlayan M-5 karayolu ve M-5 üzerindeki Serakib’den batıya kıvrılarak Lazkiye’ye doğru yönelen M-4 karayolunun güvenliği sağlanıp her iki ulaşım hattı da 2018 sonuna kadar trafiğe açılacaktı.

Sonradan bu mutabakatın içerdiği taahhütlerin ne kadarının hayata geçirildiği tartışmaya açıktır. Ancak anlaşmanın önemi, İdlib’de birikmekte olan basıncın yarattığı tehlikeli bir durum karşısında, çatışmaları durdurarak uluslararası alanda büyük bir rahatlamaya yol açması, bu çerçevede kuzeye, Türkiye sınırına doğru bir göç dalgasını da frenlenmiş olmasıydı.

22 EKİM 2019 SOÇİ ZİRVESİ’NDE BARIŞ PINARI MUTABAKATI

Keza bir yıl kadar sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Özgür Suriye Ordusu ile birlikte Suriye’de Fırat’ın doğusunda sınır boyunca Suriye topraklarından içeri girerek icra ettiği “Barış Pınarı Harekâtı”nın hemen ertesinde 22 Ekim 2019 tarihinde gerçekleşen Soçi Zirvesi, öncesinde yaşanan bütün sorunlara rağmen yine önemli bir anlaşmayla kapanmıştır.

İmzalanan “

Yazının Devamını Oku

Erdoğan-Putin buluşması en zor zirvelerden biri olacak

Projektörler bugün Rusya’nın Soçi kentinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya lideri Vladimir Putin arasında gerçekleşecek görüşmeye çevrilmiş durumda.

Bu zirvenin öncesinde İdlib’de Türkiye ile Rusya arasında yaşanan gerilimin arkasında ne yatıyor? Rusya’nın son dönemde İdlib’de sistematik bir şekilde yoğunlaştırdığı hava saldırılarının yarattığı basınç ortamında yapılacak bu zirveden ne çıkabilir? Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinin Erdoğan’ın ifadesiyle “pek hayra alamet gitmediği” bir dönemde, Putin bu durumu Türk muhatabıyla ilişkisinde nasıl değerlendirmek isteyebilir?

Bütün bu soruların yanıtlarına geçmeden önce sahadaki durumu anlamamız gerekiyor. Bunun için öncelikle Türkiye’nin akademik düzeyde İdlib dosyasındaki en önemli uzmanlarından olan Doç. Serhat Erkmen’in bu konuda kaleme aldığı ve geçen pazar günü Terörizm ve Radikalleşme ile Mücadele Araştırma Merkezi’nin web sitesinde yayımlanan “Rusya’nın İdlib Saldırılarını Anlama Kılavuzu” başlıklı çalışmasına başvurabiliriz.



SADECE EYLÜL AYINDA 208 SALDIRI

Doç.

Yazının Devamını Oku

Ankara’nın gündeminde bu kez Berlin ile diyalog meselesi var

İki binli yılların hemen başlarında Türkiye’nin önüne Avrupa Birliği’ne tam üyelik adaylığı perspektifinin açılmasında, o dönemde Almanya’da sosyal demokrat bir hükümetin iş başında olmasının etkisi göz ardı edilemez.

Gerek 1999 sonunda Helsinki’deki AB zirvesinde Türkiye’nin adaylığının kabul edilmesi, gerek müzakerelerin 3 Ekim 2005 tarihinde resmen başlatılması kararlarının gerisindeki en önemli faktörlerden biri, Almanya’da başbakanlık koltuğunda sosyal demokrat bir politikacı olan Gerhard Schroder’in oturuyor olmasıydı.

Schroder’in bu görevini 2005 Kasım ayı sonunda Türkiye için AB’ye tam üyelik yerine “imtiyazlı ortaklık” fikrini savunduğunu gizlemeyen Hıristiyan Demokrat Angela Merkel’e devretmesi ve ardından bir dizi başka faktörün de denkleme girmesiyle birlikte, müzakere süreci sonradan kademe kademe hız kesmiş ve bugün olduğu gibi fiilen durma noktasına gelmiştir.

Ancak önceki gün yapılan seçimlerde az bir farkla Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) birinci gelmiş olması ve bu partinin adayı Olaf Scholz’un muhtemel bir koalisyonun başbakanlığı için daha şanslı konumda bulunması, tüm üyelik sürecinde girilen olumsuz süreci tersyüz edebilme gibi bir potansiyel taşımıyor ne yazık ki...

SPD ARTIK TAM ÜYELİKTEN SÖZ ETMİYOR

Geride kalan seçim kampanyasının dikkat çekici bir yönü, Türkiye’nin tam üyeliği projesinin Alman partilerinin çoğunluğu açısından artık büyük ölçüde gündemden çıkmış olmasıdır. Örneğin bir önceki seçimde (2017) Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinin önemini vurgulamayı ihmal etmeyen Sosyal Demokratlar, bu kez seçim bildirgelerinde bu hedeften hiç söz etmemeyi tercih etmiştir. Türkiye ile AB arasında diyaloğun önemine kuvvetli bir vurgu olsa da tam üyelik perspektifi yer almıyor sosyal demokratların yeni vizyonunda.

Almanya’nın bundan sonraki başbakanı olması muhtemel görülen Olaf Scholz da kampanya sırasında Türkiye söz konusu olduğunda, iki ülke arasında özel bağlar, yakın ilişkiler ve demokrasi gibi temaları telaffuz etmiş olmasına karşılık, tam üyelik konusuna değinmekten uzak durmuştur. Kendisinin geçen hafta Hürriyet Avrupa’dan Ahmet Külahçı’ya mülakatı, bu bakımdan fikir vericidir. Anlaşılan bu konudan söz etmenin seçmen tabanında oy kaybettireceği endişesi, artık SPD’yi bile geleneksel pozisyonunu tekrarlamaktan alıkoyuyor.

Seçimden önce Almanya’nın kamu yayıncısı Deutsche Welle’nin Türkçe Servisi’nin siyasi partilerin seçim bildirgelerinde Türkiye konusunda yer verdikleri görüşlere ilişkin hazırladığı derleme, tam üyelik meselesinin Alman siyasetinde ne kadar zemin kaybettiğini göstermesi bakımından çarpıcı bir içerik taşıyordu.

TEK AÇIK DESTEK 

Yazının Devamını Oku

Erdoğan ABD ile ilişkilerde tırmanmaya gidiyor

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçen çarşamba günü New York’ta gezisini izleyen Türk gazetecilerine yaptığı açıklamada, ABD ile ilişkilerin durumu üzerinde son derece olumsuz bir tablo çizdi. Erdoğan, ABD Başkanı Joe Biden ile “iyi başlamadıklarını” belirttikten sonra “İki NATO ülkesi olarak şu andaki gidiş pek hayra alamet değil...” dedi.

Cumhurbaşkanı, dünkü açıklamalarında bu söylemini tekrarlayarak, “Ben şu ana kadar Amerika’daki liderlerin hiçbiri ile böyle bir konum yaşamadım” diye konuştu.

Bu açıklamalardan anladığımız, devletler arasındaki ilişkilerin yanı sıra, iki ülkenin başkanları arasında şahsi düzeydeki çalışma ilişkisinin de Erdoğan açısından benzer bir olumsuzluk içinde seyretmekte oluşudur.

Cumhurbaşkanı’nın bu sözlerini nasıl değerlendirmeliyiz? Türkiye ile ABD arasındaki işbirliği ve bununla iç içe geçmiş olarak Erdoğan ile Biden arasındaki ilişkiler nereye doğru gidiyor? Bu sorulara yanıt vermeye çalışırken, önce biraz geriye gidelim ve bugüne nasıl bir akış üzerinden geldiğimize bakalım.

1 HAZİRAN: ‘BIDEN İLE GÖRÜŞME TRAFİĞİMİZ RAHAT OLMADI’

Erdoğan, özellikle Biden ile ilişkisi hakkında ilk kez böyle konuşmuyor. Kendisinin Biden ile 14 Haziran’da Brüksel’deki NATO zirvesi sırasında yaptığı ikili görüşme öncesinde 1 Haziran tarihinde TRT’ye yaptığı açıklamalarını hatırlayalım.

Erdoğan, bu mülakatında ABD’nin yeni Başkanı Biden ile ilişkisinin seyrinden rahatsızlığını gizleme gereği duymayarak şunları söylemişti:

“Kendisiyle yapacağımız görüşmede Türkiye-ABD ilişkileri niçin böyle bir gerilim safhasında, bunu tabii soracağız. Yani biz sizden önce yine Demokratlarla çalıştık, böyle bir görünüm bizde olmadı. Yani Bush’la da çalıştık, Obama ile de çalıştık ve bunlar da demokrattı ama bunlarla böyle bir gerilimi ben yaşamadım. Ardından Cumhuriyetçi olarak Sayın Trump’la bir çalışma yaşadık ve hiçbir gerilimi onunla da yaşamadık. Tam aksine, yani telefon diplomasimizde çok huzurluyduk, çok rahattık. Ne yaparız, ne ederiz, yani şu toplantıda şöyle buluşuruz, uluslararası toplantılarda ilk durumları falan böyle yürüttük. Sayın Biden ile maalesef bu görüşme, buluşma trafiğimiz o kadar rahat olmadı...”

BIDEN’IN MESAFELİ 

Yazının Devamını Oku