Cumhuriyet, 100. yıl, hukuk, kimsesizlerin kimsesi olmak ve AYM’ye bireysel başvuru hakkı

Kuruluşunun 100. yıldönümü dolayısıyla geride bıraktığımız günlerde Türkiye Cumhuriyeti’nin pek çok alandaki yüz yıllık seyrinin geniş değerlendirmeleri yapıldı, “Cumhuriyet nedir?” sorusuna yanıt arandı.

Haberin Devamı

Anayasa Mahkemesi (AYM) Başkanı Prof. Zühtü Arslan’ın geçen pazartesi günü, 100’üncü yıldönümün hemen ertesi günü, 30 Ekim’de İzmir’de yargı mensuplarının katıldığı bölge toplantısında yaptığı konuşmanın, Cumhuriyet’in “hukuk devleti” yönünü değerlendirmek açısından kapsamlı bir çerçeve sunduğunu düşünüyorum.

İzmir, Aydın, Manisa, Muğla ve Uşak illerinde görev yapan 140 kadar savcı ve hâkimin katıldığı bu toplantının ilginç bir yönü, AYM ve Avrupa Konseyi tarafından birlikte yürütülen bir proje kapsamında düzenlenmesi. Proje, AYM’nin temel haklar alanındaki kararlarının etkili şekilde uygulanmasını desteklemeyi amaçlıyor, Avrupa Konseyi’nin de desteğiyle...

Toplantının tam başlığı, “Adli-İdari Yargıda Bireysel Başvuru İhlal Kararları ve İhlalin Sonuçlarının Ortadan Kaldırılması”.

Haberin Devamı

Yani, 29 Ekim kutlamalarının hemen ertesi günü, konumuz; hak ihlalleri ve AYM’nin verdiği ihlal kararları nasıl etkili uygulanabilir meselesi.

CUMHURİYET ÖNCELİKLE ‘HUKUKSAL RIZA’DIR      

Prof. Arslan, hâkim ve savcılara hitabında, “Cumhuriyet’in geride bıraktığımız yüz yılı içindeki tecrübesi ve kazanımları”ndan söz ederek, “Cumhuriyet’in hukuki boyutunun önemini daha iyi anlamak ve anlatmak zorundayız” diye konuşuyor.

Ardından “Cumhuriyet nedir?” sorusuna yanıt arıyor. Bunun için, ünlü Romalı devlet adamı ve düşünür Çiçero’nun “Cumhuriyet” tanımıyla yola koyuluyor. Bu tanıma göre; Cumhuriyet halkın inşa ettiği bir yapıdır, ancak bu halk herhangi bir şekilde bir araya gelen bir insan topluluğu değildir. 

Bu topluluğu diğerlerinden ayıran fark nedir? Daha doğrusu topluluğu bir araya getiren faktörler nelerdir? “Hukuksal rıza” ilk sırada geliyor.

Hukuksal rıza” kavramını, devleti kuran bağlayıcı hukuki irade, bir tür toplum sözleşmesi şeklinde anlayabiliriz.

AYM Başkanı’na göre, “hukuksal rıza”nın en belirgin yansıması da anayasalardır. Türkiye Cumhuriyeti de 100 yıl önce yürürlükte olan anayasaya eklenen bir madde ile kurulmuştur.

Prof. Arslan’a göre, Cumhuriyet’in kurucularının inşa ettiği anayasal kimlik zaman içinde kimi değişikliklere uğrayarak bugünkü halini almıştır. İçeriği, yorumu ve uygulaması zamanla farklılaşmakla birlikte, Anayasa’nın 2’nci maddesi yüz yıllık Cumhuriyet’in anayasal kimliğini çok iyi özetlemektedir.

Haberin Devamı

CUMHURİYET’İN EN ÜST NİTELİĞİ ‘HUKUK DEVLETİ’

Prof. Arslan, bu madde çerçevesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kimliğinin diğer özelliklerinin yanında “insan haklarına saygılı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlandığını vurguluyor. Bu tanımda belirleyici nitelik, Prof. Arslan’a göre, “hukuk devleti”dir. Bunun nedeni, söz konusu ilkenin Cumhuriyet’in niteliklerinden yalnızca biri değil aynı zamanda diğer nitelikleri de niteleyen temel ilke olmasıdır.

Bu anlamda Türkiye Cumhuriyeti, her şeyden önce ve temelde bir hukuk devletidir. İnsan hakları, demokrasi, laiklik ve sosyal devlet gibi ilkeler aynı zamanda hukuk devletini tamlayan nitelikler olarak formüle edilmiştir” diyor Prof. Arslan.

Haberin Devamı

ATATÜRK VE YARGININ SORUMLULUĞU

Bu noktada Atatürk fotoğrafın içine giriyor. AYM Başkanı, bu tespitten sora Atatürk’ün 1 Kasım 1928 tarihinde, TBMM’nin yasama yılının açış konuşmasından çok bilinen ve geride bıraktığımız günlerde sıkça atıf yapılmış olan şu sözünü hatırlatıyor:
Cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesidir.”

Prof. Arslan’nın burada dikkat çektiği bir husus, Atatürk’ün bu ifadesini, konuşmasında adliyenin seyrine ilişkin gelişmeleri zikrettikten hemen sonra kayda geçirmiş olmasıdır. Bir başka anlatımla Atatürk bu sözleri yargının rolü, sorumluluğu bağlamında sarf etmiştir.

Buradan hareketle diyebiliriz ki, ‘kimsesizlerin kimsesi’ olma sorumluluğu en başta yargıya aittir” diye konuşuyor Prof. Arslan.

Haberin Devamı

Ardından meseleyi, “Yüz yıllık Cumhuriyet’in en büyük kazanımlarından biri” olarak tanımladığı “bireysel başvuru”ya getiriyor:

Bilhassa bireysel başvurunun kabulünden sonra Anayasa Mahkemesi bu sorumluluğu en iyi şekilde yerine getirmenin gayreti içindedir. Toplumun hemen her kesiminden anayasal hak ve hürriyetlerinin ihlal edildiğini düşünenler, başka bir ifadeyle kendilerini çaresiz ve kimsesiz hissedenler, tüm idari ve yargısal yolları tükettikten sonra bireysel başvuru yolunu kullanmaktadır.

İHLALLERİN GİDERİM YOLLARI

Prof. Arslan’ın altını çizdiği önemli bir nokta; AYM’nin geride bıraktığımız 11 yıl zarfında “hak eksenli” bir yaklaşımla bu başvuruları incelerken ihlalin tespitiyle yetinmeyip, bunların “giderim yollarını” da göstermesidir. Mahkeme, bir yandan başvurucunun zararını gidermeye çalışırken, diğer yandan yeni ihlalleri engellemeye yönelik olarak alınması gereken tedbirleri de belirliyor.

Haberin Devamı

Bu suretle temel hakların ihlaline yol açan yapısal sorunlar tespit edilmiş, hakların korunmasına ilişkin ilke ve standartlar büyük ölçüde ortaya konmuş oluyor.

Prof. Arslan’a göre, bireysel başvurunun beraberinde getirdiği en büyük dönüşümlerden biri de “hukukun anayasallaşması” olmuştur. Bireysel başvuruyla birlikte idare hukukundan iş hukukuna, ceza hukukundan aile hukukuna kadar tüm alanlarda anayasal hükümler ve bunlara ilişkin AYM kararları da dikkate alınmaya başlanmıştır.

Ancak bu süreç beraberinde önemli hukuksal sorunları da getiriyor AYM Başkanı’na göre; örneğin, Anayasa’ya göre karar vermek, anayasal hükümlerin yorumunu da gerektiriyor. Bu da her düzeydeki mahkemelerde ortaya yorum farklılıkları çıkartıyor.

‘HUKUK DEVLETİNDE YORUM KAKAFONİSİ YOK’

Başkan, yorum farklılıklarını doğal buluyor, hatta “Yorum farklılığı aynı zamanda bir zenginliktir” diye ekliyor. Ancak hemen yaptığı kritik bir uyarı da var: Yorumda farklılık, anayasal hükümlerin herkese eşit olarak uygulanması zorunluğuna halel getirmemelidir.

Şu sözlerine de dikkat çekmek gerekiyor:

Hukuk devletinde yorum çeşitliliği vardır ancak ‘yorum kakafonisi’ yoktur. Bunu kontrol edecek ve anayasal hükümlerin yorumlanması ve uygulanmasındaki yeknesaklığı sağlayacak olan da kuşkusuz Anayasa Mahkemesi’dir.”

BAŞKAN’IN YAPTIĞI ALINTILAR HANGİ KARARDAN?

Neredeyse her konuşmasında vurguladığı bir konuyu bir kez daha tekrarlıyor Prof. Arslan. Bu, AYM kararlarının “objektif etkisi” meselesidir. Bireysel başvurunun asıl amacı yeni ihlallerin önlenmesidir, yani ihlale neden olan bataklığın kurutulmasıdır. Objektif etki kavramı ile kastedilen, AYM’nin hak ve özgürlüklerin kapsamı ve sınırlarına ilişkin yaptığı tespit ve değerlendirmelerin, benzer durumda olanlar yönünden de etki doğurmasıdır.

Bu etkinin doğabilmesinin yolu, yasama, yürütme ve yargı organları ile ve idarenin AYM kararlarında yapılan değerlendirmeleri, ortaya konan temel ilke ve esasları dikkate almalarını ve yeni ihlallere yol açmayacak şekilde davranmalarından geçiyor.

Konuşmasının tam bu bölümünde, tırnak içinde gösterdiği iki alıntı yapıyor AYM Başkanı:

Kamu gücünü kullanan organlar, gerektiğinde ihlalin tekrarlanmamasına yönelik genel tedbirler almak ve Anayasa Mahkemesi kararları doğrultusunda bu ihlalin hukuk aleminde sebep olduğu sonuçları telafi etmek zorundadır”.

İhlalin başvurucunun sübjektif durumundan bağımsız olarak yapısal sorunlardan kaynaklandığı durumlarda, objektif etki gereğince başta yargı organları olmak üzere kamu gücü kullananların muhtemel yeni ihlalleri önleme yükümlülüğü çok daha belirgindir.

AYM’nin web sitesinde yer alan konuşmasının sonundaki dipnotlarına baktığımda, Başkan’ın bu alıntıları mahkemenin geçen hafta aldığı “2023/53898” sayılı Genel Kurul kararından yaptığını gördüm. Yani AYM’nin, cezaevindeki Gezi Davası hükümlüsü Can Atalay’ın TİP’ten milletvekili seçildikten sonra dokunulmazlık kazandığını belirterek yaptığı tahliye talebini Yargıtay’ın reddetmesinin “hak ihlali” olduğuna hükmeden ve kendisinin tahliye edilmesini öngören kararı.

AYM KARARLARI UYGULANMAZSA?

Burada bireysel başvurunun başkaları yönünden objektif etki yaratması meselesi bir tarafa, AYM’nin aldığı bir ihlal kararının Anayasa’nın 153’üncü maddesi çerçevesinde bağlayıcı olmasına rağmen uygulanmaması gibi bir problemle karşı karşıyayız.

Prof. Arslan, bireysel başvuruyu “Yüz yıllık Cumhuriyet’in hukuk alanındaki en büyük kazanımlarından biri” olarak gösteriyor.

Buna karşılık AYM’nin aldığı kararların uygulanmaması bu kazanımın geleceği hakkında bize ne anlatıyor? Yüzüncü yıldönümünü coşkuyla kutladığımız Cumhuriyet’in hukuk devleti niteliğine gölge düşürmüyor mu?

Yazarın Tüm Yazıları