Kapitalizmin yeni kalesi: Uzay

Bugüne kadar ABD, SSCB gibi ülkeler tarafından kamu gücüyle yürütülen uzay çalışmaları ilk kez bir özel şirketin lokomotifliğinde ilerliyor.

Elon Musk dünyada en hayran olduğum insanlardan. Dünyayı hızlı tünellerle birleştirme, elektrikli otomobil, Mars’ta koloni kurma gibi ufuk açıp ilham veren, yarı deli yarı dahice fikirleri var.
Sahip olduğu Space-X şirketi hafta sonu uzaya ilk insanlı roketini yolladı. Bu konuda bir yazı dizisi hazırlamıştım; hedef ilk yerleşimcileri 2030’da Kızıl Gezegen’e yollamak.
Bunu insanlık tarihinde bir devrim olarak nitelendiriyorlar: Tek gezegenli uygarlıktan çok gezegenli uygarlığa geçmek.
Ne kadar önemli olduğunu da koronavirüs sayesinde bir kere daha gördük. Tek gezegenli bir uygarlık olduğumuz sürece...
İstediğin kadar önemli bir insan ol (Bakınız: İngiltere Başbakanı Boris Johnson az daha güme gidiyordu)...
İstediğin kadar zengin ol (Biliniz: İtalyan milyarder Sergio Rossi koronadan öldü)...
İstediğin kadar büyük sanatçı ol (Hatırlayınız: Tom Hanks paçayı zor kurtardı)...
Yerçekiminden azade değilsiniz. İstediğin kadar zıpla, tekrar dünyaya düşüyorsun.
Dünyada kaçacak yer de yok. En ileri ülkeler, en gelişmiş şehirler bir anda en tehlikeli yerler haline geldi.
Koronadan sıyırsak bile ileride benzer ya da beterlerinin olmayacağını kimse garanti etmiyor.
Halbuki başka gezegenlerde de kolonilerimiz olsa, dünya hastalıktan, meteordan, şundan bundan kırılsa bile insanlık var olmaya devam edebilecek.
İşte hafta sonu yapılan fırlatmanın önemi bundan dolayı çok büyük.
Bir diğer açıdan bakıldığındaysa kapitalizmin yeni bir zaferi bu roket. Bugüne kadar ABD, SSCB gibi ülkeler tarafından kamu gücüyle yürütülen uzay çalışmaları ilk kez bir özel şirketin lokomotifliğinde ilerliyor.
Korona nedeniyle yeryüzünde tekrar tartışmaya açılan kapitalist sistem, bu kez gökyüzünde kendine yeni mecralar arıyor.
Devlet ve kamu otoritesi olmadan hiçbir şey tahayyül edemeyen biz Türkler için ne kadar şaşırtıcı, ne kadar yabancı değil mi?

Fenomenler başkaldırdı

Bugüne kadar gelen vuruyor, giden şamarlıyordu sosyal medya fenomenlerini.
Bir dönemin arabeski gibi herkes yaptıklarını ve kitlelerini küçümsüyordu.
Onlar da bunu içselleştirmiş olmalı ki elde ettikleri güce ve kazandıkları paralara rağmen pek de sesleri çıkmıyordu.
Ama bir kadın sonunda buna başkaldırdı.
“Fenomenlere çakma” kervanına en son katılan şarkıcı Gökçe de herhalde böyle bir tepki beklemiyordu.
“O kadar eğitimim ve tecrübem var. Ama makyaj videosu çekmek daha değerli” dedi fenomenler için.
Cevap Danla Biliç’ten geldi, hem de çok sert: “İstediği değeri göremeyen fenomenlere sallıyor. Sizi değersiz kılan biz değiliz. Biz ancak dikkat çekmeniz için aracı olabiliriz.”
Demeye kalmadan topa rap’çi Şehinşah girip Gökçe’ye bir de o gol attı:
“O hocaların ‘Tuttu Fırlattı Kalbimi’ yap diye mi sana o eğitimi verdi ablacım?”
Bu bir milattır. İsteyen sallasın, fenomenlere hobi olarak sallamaya yine devam etsin. Ama bilin ki artık saldırılara sessiz kalmıyorlar.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

“Hadi Seçil yürüyüşe çıkalım, gazeteci görürsek de konuşuruz”

Serdar Ortaç’ın Seçil Gür ile bu fotoğraflarını görünce altına artık bu cümleyi yazasım geliyor: “Hadi Seçil yürüyüşe çıkalım. Gazeteci görürsek de konuşuruz...”

Ortaç 10 günde bir HİT yazdığı dönemlerden bile daha gündemde/ekranımızda/önümüzde.
Günlük spora çevirdiler işi. Sneaker’ları geçiriyor,
Kasketleri-kaşkolları takıyor, birbirinin koluna girip “açıklama yapmaya çıkıyorlar”.
Ama ne “pakedi açılmamış” demeçler...
Bir gün biri “yavru antrikot (doğrusu antilop)” oluyor, diğeri aslan.
Ertesi gün “Cinsellik ilişkinin yüzde 100’üymüş”, onu öğreniyoruz Serdar-Seçil ikilisinden. Zaten ne tam olarak ne olduklarına kendileri de karar verebilmiş değil.
Sevgili diye çıktılar; “Selam dünyalı, biz dostuz” da dediler... Pazartesi yoldaşlar, salı ayrılıp, çarşamba güya tekrar barışıyorlar.

Yazının Devamını Oku

Sosyal medya hayatımıza girmeden önce daha çok eğleniyorduk

Kariyer çizgisi 1990’da Biber Bar’la başlıyor. Havana, Park Şamdan, Blackk, Jack Russel, Bobou gibi onlarca kafe, bar, restoran, kulüp, beach’le devam ediyor. Yeme-içme dünyasının ve gece hayatının son 30 yılının karakutusu gibi. Pandemi bir yana, son 30 yılda gece hayatı iyiye mi, kötüye mi gitti? Ortamı kim hareketlendirir: Ajda mı Sezen mi? Yılın hangi mevsiminde dışarı çıkarsak flört ihtimali daha fazla? Şans mı lazım strateji mi? Duayen işletmeci Emre Ergani’den gece hayatının klasik ve yeni kodlarını aldım.

◊ İşiniz ikisinin arasında: Gün doğumu mu gün batımı mı?

- Bizim sektörde her ikisini de sevmiyorsan iş yapman güç. Bazı dönemlerde hayat gün batımıyla başladı, gün doğumuyla nihayetlendi.

◊ İşletmecilik ve gece hayatında 30’uncu yılınız. Hangisi sizin filminiz: “Vampirle Görüşme” mi “Hangover” mı?

- 30 yıl bu işte çalışınca her ikisi de (Gülüyor). Hatta vizyondaki tüm filmlerden fragmanlar var.

◊ Bir şeyi gece planlamak mı gündüz planlamak mı?

- Bir düzen kuramazsın kalıcı olman çok güç. Gündüz saatlerinde de düzenli olarak geceyle ile ilgili yapman gereken arka plan işler var.

Yazının Devamını Oku

Kadın kadının düşmanı mıdır?

Bu gerçekten tuhaf bir laf. Kadınlar arasında birbirine karşı kullanılınca daha da tuhaf oluyor. Işın Karaca ve Merve Boluğur arasında müzikle başlayıp, kilolara, sese gelen tartışmada varılan nokta bu. Sonuç mu? Bence erkekleri aklıyor.

Kadın kadının kurdudur” ya da “Kadın kadının düşmanıdır” erkeklerin dillerinden düşürmediği, sık başvurduğu bir söylem.

Kadın cinsinin rakibinin de yine kendi cinsinden biri olabileceği önermesi aslında alttan alta, “Size aslında biz değil, kendi kendiniz zarar veriyorsunuz” mesajı gibi.

Çünkü erkekleri aklıyor: Oh ne güzel. Kadının toplumda yaşadığı eşitsizliklerden, eksikliklerden yine kadınlar sorumlu...

Peki aynı söylemi bir kadın için başka bir kadın kullandığında ne olur?

Gelin, ete kemiğe büründürelim:

Işın Karaca, müzik sektörüne gireceğini açıklayan Merve Boluğur’a sosyal medyada “Çünkü müzik piyasasında bir sen eksiktin güzel kız” yorumunu yaptı.

Boluğur buna cevap olarak Karaca’yı dış görünüşü ve kilolarıyla vurdu, “Benim zayıf olmamı kıskanıyor” dedi.

Yazının Devamını Oku

Manav desen manav değil ama kasap hiç değil...

Moda’da açılan Türkiye’nin ilk vegan kasabı Limonita’ya gittim, içinde hiçbir hayvansal ürün olmayan sosis, hamburger ve rozbif tattım. Aklımızda etle özdeş birçok yemeğin bitkisel versiyonu var. Peki ‘vegan’ ve ‘kasap’ kelimelerini aynı tamlamada kullanmak biraz tuhaf olmuyor mu?


Dört kafadar ortaktan Deniz Yoldaç “Ankara Siyasal mezunuyum. Kadın hakları, insan hakları, hayvan hakları hep iç içe olduğumuz konulardı. Mottomuz da bu yüzden ‘İnsana saygılı, kadına saygılı, hayvana saygılı’” diyor Limonita’yı anlatırken.

Ama sonra siyasi tonu hafifleyip reklamcı tarafı ön plana çıkıyor:

“Bu yüzden kendimize ‘vegan kasap’ dedik, ‘vegan shop’ da diyebilirdik. Ama bütün bu kavramlar tartışılsın istedik. Amacımıza da ulaştık galiba. ‘Orası kasap değil manav’ dediler. En çok onda eğlendik. Nasıl mercimek köftesi, cevizli sucuk diyebiliyoruz, 100 sene sonra kasabın da anlamı değişir mi? Acaba torunlarımız ‘Büyükannelerimiz, büyükbabalarımız zamanında gerçek hayvanları kesip yiyorlarmış’ der mi? Böyle bir zihin jimnastiği herkese faydalı.”

Bugüne kadar beslenmeyle, veganlıkla, hayvanseverlikle, çevrecilikle ilgili kafanızda hangi kalıp, hangi önyargı varsa altüst etmeye niyetliler.

Bu ezber bozan hareketleri de kendileriyle kafa bularak paylaşıyorlar kitlelerle. Mesela vegan kasabın açılışında, pancar kesip alınlarına sürmüşler.

Limonita, Moda’da küçücük bir dükkân. Beş kişi zor sığar. “İlgi nasıl?” diye soruyorum, asıl trafik sipariş üzerinden dönüyormuş. Deniz Hanım “Dükkânda ürün kalmadı” diyor. En çok sucuk ve tantuni gidiyormuş.

Yazının Devamını Oku

Regl tartışmasında son durum

Kızının yetişkinliğe adım atmasıyla ilgili Ceyda Düvenci’nin yaptığı paylaşım tartışılmaya devam ediyor. Çarşamba yazdığım yazıya hem sosyal medyadan hem de mail olarak ben de çok yorum aldım. İçlerinden Reyhan O., “Her kelimesine katılıyorum, lütfen bu konuda daha çok yazın” demiş. İnsanlar bunun konuşulmasını istiyor. Zaten Düvenci de bu konunun gündeme gelip tartışılmasından memnun olduğunu açıklamış. Benim görüşlerimi zaten bir önceki yazımdan okuyabilirsiniz. Bugün benden farklı görüştekilere yer vermek istedim.

Torunlarımın bu büyük güne atacakları adımı heyecanla bekliyorum

73 yaşındayım. İki kız evladım ve iki de kız torunum var. Kızlarım genç kız olunca onlar kadar ben de heyecanlanmıştım.
Bizim zamanımızda bu tür öğretiler, gizli kapaklı, genellikle annelerin göreviydi. Anneler bu görevi yerine getirirken, kızları bir suç işlemiş duygusu vererek yerine getirirdi. Ve bu suçluluk duygusu, kirlenmiştik duygusu kızlarına geçerdi.
Ben kızlarıma, bana yapılanı yapmadım. Onları korkutmadan, aylar önce bu değişime hazırladım.
Gün geldiğinde onlara sarılıp öptüm ve olayı tüm aile üyeleriyle mutlu bir şekilde paylaştık.
Bunda utanılacak bir şey yok. Dünya nüfusunun yarısı kadın ve bu olay her saniye her bir köşede yaşanıyor. Tıpkı su içmek, yemek yemek, nefes almak gibi doğal.
Şimdi torunlarımın bu büyük güne atacakları adımı, tıpkı kızlarımda olduğu gibi heyecanla bekliyorum.

Yazının Devamını Oku

Regl, gerdek, bekaret çarşafı

Ceyda Düvenci’nin kızının reglisi... Yeni evli çiftin gerdek partisi... Ertesi gün kanlı çarşafla bekaret göbeciği... Sosyal medya yüzünden bunların hepsi bize de geçiyor, parçası olmak istemediğimiz halde telefonlarımıza, evlerimize, hayatlarımıza, hafızalarımıza giriyor. Bu ülke mi gittikçe endazesini şaşırıyor, ben mi yaş aldıkça yobazlaşıyorum, şaştım kaldım.

Oyuncu Ceyda Düvenci, 2.7 milyon takipçisiyle kızının “genç kızlığa adım attığını” paylaştı.

2.7 milyon takipçi... Buna bir de alıntı yapan haber sitelerini falan katarsanız ezcümle bütün Türkiye, Melisa’nın regl olduğunu biliyor.

Bilmeyenler için hemen kısa bir parantez açalım: Melisa, Düvenci’nin ikinci evliliğinden olan kızı.

Doğum sırasında beyin kanaması geçirdiği için serebral palsi hastalığıyla mücadele ediyor. Amerika’da özel tedavi ve eğitim gördü.

Düvenci ise bu süreçte kahramanlaştı. Hem kızıyla birlikte bu hastalığa karşı verdiği mücadeleyi hem de bu hastalıktan mustarip başka çocuklar için gösterdiği çabaları takip ettik yıllarca.

Sosyal sorumluluk projelerinde yer aldı, bu konuda bir kitap bile hazırladı. Böyle ağır travma geçiren ailelerin psikolojisine aşinayım. Kız kardeşim kalbi delik doğmuştu.

Yıllarımız onu hayatta tutmak için açık kalp ameliyatları, kateterlerle hastane kapılarında geçti.

Annemin bir lafı hiç aklımdan çıkmaz: “

Yazının Devamını Oku

Ağırlanmayı özledim

Pandemide eksikliğini en çok çektiğim şey ne harika tabaklar, ne güzel manzaralar, ne şu ne bu... Farkında olmadan çok alışık olduğumuz “ağırlanma” kültürü. Restoranların birçoğunun paket servisi var, alıyorum da... Ama mesele sadece o porsiyon değil ki. Ben gördüğüm muameleyi çok özledim; Türk tipi ağırlamanın dayanılmaz hafifliğini.

Robert de Niro ünlü restoranı Nobu’yu İstanbul’da açacakmış mayıs ortasında. Neyse ki Bodrum’dan tecrübeliler.

Çünkü dünyaca ünlü ne yeme-içme markaları, restoran zincirleri geldi Türkiye’ye. Birçoğu tutunamayıp bir sezonun sonunda kapatıp gitti. Kavrayamadıkları şey şuydu bence: Bizde restorana, kafeye gitmek sadece yemek yemek, karnını doyurmak değildir. Aynı şekilde servis de sadece servis değildir.

Bizde servis, aynı zamanda hizmet almaktır, hoş tutulmaktır, iyi hissettirilmek, hatta şımartılmaktır.

Eğer o adama/kadına alıştığı şekilde ismiyle hitap edemezsen bitti o iş. İlle de lüks yerleri düşünmeyin.

Daha mütevazı yerlerde de durum aynı. Orada da insan tanınsın, hali vakti sorulsun, özel bir tercihi varsa, bilinsin, hatırlansın istiyor.

Türk erkeğine flört ettiği birinin yanında sipariş alırken “Her zamankinden mi olsun efendim?” cümlesinin kurulması, önüne koyacağınız her yemekten daha lezzetli, her aperatiften daha iştah açıcı, emin olun.

Bunda yadırganacak bir şey de yok. Filmlerde görüyoruz ya, Batı’da insanlar bara gidiyor, barmene eşiyle sorunlarından patronuyla meselelerine kadar her şeyini anlatıyor...

Yani aslında barmene bir nevi terapist muamelesi yapıyor. Bunu da öyle düşünün. Masaja, rahatlamaya gider gibi gidiyoruz mekâna.

Yazının Devamını Oku

Bir geceliğine kim olmak isterdiniz? Ajda Aksu...

Cenk Eren önce sahne, sonra albüm şarkıcısı. En son Tanju Okan, Ferdi Özbeğen ve Selda Bağcan şarkılarından yaptığı albüm üçlemesini çıkardı. Ama o, sahnede olmayı tercih ediyor. Sahnenin önü kadar arkasında da söz sahibi, gece hayatında yıllarca popüler mekânlar işletti. Evcimen biri. Uykuyla ve omuzlarla biraz tuhaf bir ilişkisi var.

Uzun yıllar sahne sanatçılığından sonra albümler yaptınız. Sahne sanatçılığı mı, albüm sanatçılığı mı?

- Sahne... Orada aldığın enerji bir başka.

Bir geceliğine, sahne tatminini en zirvede yaşayan bu isimlerden hangisi olmak isterdiniz: Ajda mı, Sezen mi?- Ajda Aksu...

Hayatınızdaki iki önemli insandan hangisini kızdırmak daha eğlencelidir: Nükhet Duru mu, Murathan Mungan mı?

- Her ikisini de kızdırmak istemem. Hele Murathan’ı. Zaten yıllardır görmüyorum. Kızgın herhalde bana.

Popüler gece hayatı markaları yarattınız. My Pavyon mu, Piyasa mı?

- İlk My Payvon olduğu için orası. Çok eğlenceliydi. My Piyasa’da o kadar eğlenmiyordum, daha çok geriliyordum.

Yazının Devamını Oku

Vegan ve kasap kelimeleri aynı cümlede nasıl kullanılır?

Türkiye’nin ilk vegan kasabı Limonita, Kadıköy Moda’da açıldı. Şehrin farklı yakalarındayız ama karşıya geçtiğimde ilk işlerimden biri buraya gidip alışveriş etmek olacak. Çok kızacaklar biliyorum ama bu felsefede veganları anlamadığım birkaç nokta var.

Vegan mıyım? Yoo... Tam aksine, et yemeyince doymadığına inananlardanım.

Hatta öyle “etoburum” ki et yerken dişlerimin arasından ballı bir sıvının aktığını hissediyorum.

“Dünyada hiç sebze kalmadı” deseler, belki biraz patates için üzülürüm, biraz havuç için.

Ha bir de karalahana.

Geri kalan sebzeler benim için yeşillikten ibaret. Hatta üstüne “Lütfen çimleri yemeyiniz” tabelası asılmalı.

Ama et yemenin gezegenin su kaynaklarına, atmosferine yük olduğunu biliyorum.

Haliyle yaşam tarzımın, beslenme biçiminin dünyaya daha az zarar verecek

Yazının Devamını Oku

“Giderli pop”a iki sıkı söz yazarı

Reddedilmiş/tercih edilmemiş iki kadının, can yanmasından dökülen sözleri, ciğerden gelen kelimeleri bunlar... Gerçek hayatın kristalleştirdiği cevherler... İki erkek için arka arkaya sarf edildi. Giderli şarkı sözü arıyorsa Demet Akalın bu mecralara göz atabilir.

İkisi de hedefe kilitli, yüksek isabetli füze gibi.

İkisi de isimsiz ama adrese teslim.

İkisi de bir erkeğe.

İkisi de canının yandığını saklamıyor.

Hatta giderli sözlerinde bunu ilan ediyor. İkisi de yerin dibine sokma amaçlı.

Alenen.

Reddedilmiş/tercih edilmemiş iki kadının...

Can yanmasından dökülen gerçek sözleri, ciğerden gelen kelimeleri bunlar.

Yazının Devamını Oku

Nerede toplanıyorsanız beni de çağırın

WhatsApp’a kızdık, bize “ikinci sınıf dünya vatandaşı” muamelesi yapıyor diye silmeye başladık.

80 milyonluk ülkede sayıların milyonları bulduğu söyleniyor.

Bence asıl çoğunluk, benim gibi teknolojiden zerre anlamayan “başı kesik tavuklar”...

E tamam, madem öyle Telegram’a, Signal’e ya da Bip’e geçelim diyoruz...

Bu sefer de diyorlar ki “Telefon rehberi gibi kişiye özel bilgileri onlar da istiyor.”

Haydaa, dönüyoruz başa.
Zaten ben her şeyin “beleş”inden korkarım.

Kimsenin kimseye çıkarı olmadan bedava hizmet sunacağına inanmıyorum.

Yazının Devamını Oku

Hazal Kaya’nın süt anneliği

Bizim ailenin yaşlıları anlatırdı: Filanca, falancanın süt annesi...

Köyde kadınlar tarlaya, ormana, yaylaya gittiklerinde çocuklarını başka kadınlara emanet edermiş, onlar da çocuklara “gerçek annesi gibi” emzirmek dahil her türlü bakımı yaparlarmış.

Süt emen çocuklar da büyüdüklerinde o kadına “anne yarısı” muamelesi yaparlarmış.

Enis Arıkan, Hazal Kaya’nın da sette hasta bir çocuk için süt anneliği yaptığını açıkladı.

Hatta hasta çocuk zaman içinde iyileşmiş.

Hazal Kaya da mutluluktan gözyaşlarına boğulmuş.

Süt anneliği lafını İzmir depremine kadar epeydir duymamıştım.

Çocukluğumun “hayal meyal kavramlar”ı arasında kalmıştı.

İzmirli bir kadın, depremde kendi çocuğu için yeterince sütünün olduğunu, annesiz kalan bebekler ya da korkudan sütü kesilen anneler için süt yollayabileceğini duyurmuştu sosyal medyadan.

Yazının Devamını Oku

Sosyal medyada kendimi tutamıyorum

Oyuncu, sunucu ve eski manken. Pınar Altuğ, mankenliğe lisede başladı, 20 yaşına geldiğindeyse artık “Miss Turkey” olmuştu. Çeşitli dizelerde oynadı, programlar yaptı ama kariyerine damgasına vuran “Çocuklar Duymasın” adlı uzun soluklu sitcom oldu. Çok “ama” bir kadın: Bodrum seviyor ama denizden, deniz seviyor ama kumsuz, sosyal medya seviyor ama kendini tutamıyor... Çok beğenilen ayakları içinse “Fetişistler hep vardı, şimdi kendilerini daha özgür hissediyorlar” diyor.


 ◊ Başak burcu olarak hangi özelliğiniz daha yorucu: Detaycılık mı kıskançlık mı?

- Eskiden gerçekten yorucu boyutta detaycı ve programlıydım ama kendimi eğittim. Kıskançlık kısmına gelince... Sevdiklerim beni sevsin isterim yoksa klasik kıskançlardan hiç değilim.

◊ İstanbul’un... Anadolu yakası mı Avrupa yakası mı?

- Avrupa. Çünkü orada doğdum, büyüdüm. Ama Caddebostan Sahili’nin yeri, kalbimde hep bambaşka.

◊ Deniz-kum-güneş mi orman-ağaç-temiz hava mı?

- Deniz benim için vazgeçilmez. Ama kum olmasın lütfen ya...

◊ Peki, Bodrum mu Çeşme mi?

Yazının Devamını Oku

Trabzon’da, 26 yaşında...

Bilimkurgu filmi sanki. Kim, gerçekte kimdir, belli değil. Alt karakterlerinden biriyle yorumlaşıyor, emojileşiyor bile olabilirsiniz. Herkesin alternatif kişilikleri var. O popçu kimmiş derseniz, bildiniz: İrem Derici.

“Çok sahte hesabım var. Birinde Trabzon’da yaşayan 26 yaşında bir kızım. Kedim de var, adı Fısfıs. Muhabbet ediyorum takipçilerimle.”
Sosyal medya keşfedilmemişken, bu insanlar “çoklu kişilik parçalanması”na benzer afili isimli hastalıklarla anılırdı.
Bugün ülkenin en medyatik pop starlarından biri tarafından demeç olarak çok rahat verilebiliyor.
Bilimkurgu filmi sanki. Sosyal medyada herkesin alternatif kişilikleri var.
Senin kaç?
- Benim dört abi, ancak idare edebiliyorum. Sonra kendi kendimi layklıyorum falan, rezil oluyorum...
Daha geçen hafta, çok uzun zamandır tanıdığım bir arkadaşım da benzer bir şeyden bahsetti.

Yazının Devamını Oku

Sosyal medyadan kendisi çıksa daha iyi

Murat Dalkılıç delirip, geçen hafta eski sevgilisi Hande Erçel’i, bu hafta da aralarında Acun Ilıcalı gibi çok önemli ismin bulunduğu dostlarını takipten çıkardı, köprüleri attı. Canı yanan bir ergen gibi. Neden bir süre bir yerlerde ruhunu ve markasını dinlendirmiyor?

Murat Dalkılıç’ın kendi kendine ettiğini dışarıdan gözlemleyip üzülmemek zor.

Canı yanan bir ergen gibi davranıyor. Delirip delirip yaptığı şeyler “cool” havasına şuna buna değil, artık doğrudan sosyal çevresine, kişisel ilişkilerine, önemli dostluklarına zarar veriyor.

En son yılbaşı programına eski sevgisi Hande Erçel ile Kerem Bürsin’i çıkardı diye Acun Ilıcalı’yla köprüleri attı, sosyal medyada takibi bıraktı. O ve başka birçok insanı.

Bir nevi erken girilmiş 40 yaş bunalımı yaşıyor gibi. Yeteneklerinizin ve fiziki kuvvetinizin zirvesinin artık geride kaldığını hissedersiniz.

Üstelik ömrünüzün önemli bir kısmı da geçmiştir...

Bir erkek gücünü kaybedince, kadınların saygısını yitirir” gibi açıklamalar yapmaya başladı. Bu söylediklerinden 37 yaşındaki Dalkılıç’ın aslında hangi kafada olduğunu anlıyoruz biraz...

Gücünü kaybetmiş...

Yazının Devamını Oku

Açıkhava konseri piştisi

Demet Özdemir ile Oğuzhan Koç’un arasında iddia edildiği gibi eski bir ilişki varsa, inkar edilen her bölümü için okların hedefinde olacaklar. Her şey baştan sorgulanacak, başladı bile... Mesela Oğuzhan Koç’un Açıkhava konserindeki gibi Yağmur-Demet çakışmalarında kim, neyi, ne kadar biliyordu?


4 Eylül 2019; Harbiye Açıkhava Sahnesi.

Protokol ünlüden geçilmiyor: Murat Boz, Murat Dalkılıç, Fettah Can, Acun llıcalı, Aslı Enver, Zeynep Bastık, Büşra Pekin...

İlk Habiye Açıkhava konserinde Oğuzhan Koç’u yalnız yalnız bırakmamışlar.

Oğuzhan Koç tek tek isimlerini sayarak “önemli misafirlerine” teşekkür ediyor.

Teşekkür etmek için saydığı isimler arasında o sırada sevgili olduğu Yağmur Tanrısevsin ve ilişki yaşadığı ortaya çıkan Demet Özdemir de var.

Herkesle birlikte bu iki yakın arkadaşın da isimlerini sayıyor. Hatta Yağmur Tanrısevsin’in adını söylerken elini kalbine götürüyor.

O sırada henüz “Demet-Oğuzhan” ilişkisine dair ortada fol yok, yumurta yok.

Yazının Devamını Oku

“Demet-Oğuzhan-Yağmur” üçgeninde kim, neyi, neden yapıyor?

Demet Özdemir-Oğuzhan Koç aşkı Alaçatı’da ifşa olmuş. Demet Özdemir Hürriyet’e yaptığı açıklamada “Evet, fotoğrafımızın çekildiği doğru. Artık yılın aşk bombası yazarsınız” demiş. Demek ki doğruymuş... Orada bir durmak lazım.

Çünkü bu işin bir aritmetiği var ve karşımızdaki Demet Özdemir.
Bu işlerin sihirbazı.
O bir şeye tam olarak “var” demediği sürece biz ne vardır diyebiliriz ne de yoktur.
Onlarca bölüm Can Yaman’la aşkı var mı yok mu diye koca memleketi (sadece memleketi mi, o sıra Can Yaman hayranı İtalyanlar, İspanyollar çeşitli dünya milletlerini) kanırtmış bir kadından bahsediyoruz.
Hatta hatırlarsınız, bir ara Can Yaman “libido” falan diye ego patlaması laflar ediyordu... O sırada Demet Özdemir’in de adı geçecek gibi oldu, hemen bir ulak gönderip tek bir cümleyle Can’ı sustalıya çevirdiği rivayet edilir.
Öyle bir susma ve susturma ustası.
Peki şimdi neden konuşulmasına izin veriyor olabilir?

Yazının Devamını Oku

Maradona’yı hep Ahmet Kaya’ya benzetirim

Yılın ilk röportajına da böyle “lezzetli” biri yakışırdı: Sosyal medyanın “Lezzet Abi”si, gazetemizin hem sinema hem de futbol eleştirmeni Uğur Vardan. “Bu ikisi aynı anda nasıl olur?” diye sormayın, çünkü baktığı, gördüğü her şeyden özenli kurgular hazırlayan bir “estetik koleksiyoncusu”. Sadece bunları değil, mimariyi, kedi sevgisini, keyifçiliği, sonsuz geyik enerjisini ve inanılmaz başlık bulma yeteneğini aynı potada eritebilmiş biri. Gün geçtikçe sayıları azalıyor. Böyle her konuda faydalanıp eğlenebileceğiniz insanlar her ekibe lazım.

◊ Mimarlık okudun... Yatay mimari mi, dikey mimari?

- Tabii ki yatay. Hem yükseklik korkum olduğu için hem de “yedi tepeli” şehrimizin daha fazla canına kıyılmaması için.

◊ Yatay futbol mu, dikey futbol mu?

- İflah olmaz bir Barcelona taraftarı olarak yatay futbol demem lazım ama Xavi ve Iniesta gidince o futbolun incelikleri ortadan kalktı. Sürekli “tiki taka”yla hayat geçmiyor, dolayısıyla: Dikey futbol.

◊ Klasik soru: Pele mi, Maradona mı?

- Açık ara Maradona. Çünkü sahada ve hayatta belirsizliğin, kaotizmin, estetiğin, zarafetin, insan bedeninin oyunla kuracağı ilişkinin en uç noktasının temsilcisi. Ayrıca oyunculuk sonrasında da macerası, bize sundukları bitmedi. Pele’nin öyküsü zirveye ulaşıncaya kadardı, Maradona’nınsa ölüme kadar sürdü, belki gelecekte de sürecek. Hakkında en çok film çekilen efsanelerden biri Maradona. Belgesel ya da kurgusal birçok yapıma ilham kaynağı olmuş.

Yazının Devamını Oku

Ya aynı şova biz çıksaydık?

Pandemi bize 90’lardaki gibi ekran başında bir yılbaşı kutlaması vadetmişti, sözünü de tuttu. Zap yaparken “İbo Show”a takıldım bir ara. Aynı insanlar, aynı yüzler: İbrahim Tatlıses, Bülent Ersoy, Serdar Ortaç, Hande Yener, Seda Sayan. 20-25 yıl önce, 20-25 yıl sonra. Her birinin hayatı ne kadar değişmiş. Tam da önümüze serdi. Peki biz? O çeyrek yüzyılda biz ne kadar değiştik?

Serdar Ortaç bütün program boyunca omuzlarının düşmemesi, dik durup sağlıklı görüntü vermek için çok çabaladı.

Biliyorsunuz, zor bir hastalıkla mücadele ediyor. Üstelik bu mücadele, hayatının en parasız dönemine denk geldi. Borç içinde. 

Haftada bir şarkı yumurtlayan altın tavuk, yıllardır kurudu.

Özel hayatı da parlak değil.

Bazı ilişkiler yaşıyor görünüyor ama tam olarak ne olduğunu ne kendisi anlayabiliyor ne bize anlatabiliyor.

Yine de gecenin en azimlilerinden biriydi.

Enerjikti. Sadece kendi alanını değil, bütün stüdyoyu iyi kullanıyordu.

Performanslarını bazen ayakta, bazen yerlere çömelerek sergiledi. Koltuğuna çakılmadı yani. Oturduğu zamanlardaysa dediğim gibi:

Yazının Devamını Oku

Yeni bir yıl, yeni bir yaş bize gülecek bir sebep lazım

Yılbaşı dönemi biz Oğlaklar için çifte muhasebe dönemi. Geçen yılın ve geçen yaşın defterleri aynı anda açılıyor. Daha sert geçiyor. Ama bundan sonra hiçbir şey, geride kalan kadar zor olamayacak.

Demek yılın son günü yazı yazıyoruz, yılın ilk gününde okunacak.
Bir yıl sonrasına mektup gibi. Siz ne koyardınız mektubunuza?
Yeni yıl kararları mı, 2020’den çıkardığınız dersler mi, umut mu, dilek mi?
Atın atın, biraz ondan biraz bundan. Bol olsun çeşit.
Başka ne eklemek gerekir? Dilenememiş özürler? Kesin.
Hakkımızın yendiği, yanlış anlaşıldığımız, pişmanlıklar falan da oldu ama daha güzel şeyler var önce koyacak.
Tuhaf değil mi? Hem enkaz hem de salgın bize bir derin nefes alabilmenin ne kadar önemli olduğunu hatırlattı tekrar. O yüzden teşekkürleri koymak lazım mektuba alıp verdiğimiz her sağlıklı soluk için.

Yazının Devamını Oku