"Sabri Yurdakul" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sabri Yurdakul" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Sabri Yurdakul

Covid -19 günlerinde sınava hazırlanan gençler

13 Mayıs 2020

Sınava hazırlanan gençler bu ortamdan çok daha fazla etkilendi. Okul olmayınca disiplinleri bozuldu, zamanı kullanamadılar. Geceleri geç saatlere kadar oturup gündüzleri de geç saatlere kadar uyur oldular, bu yüzden kimisi öğlen derslerini kaçırdı. Sınavlara giremedikleri için kendilerini değerlendiremediler. Çalışma ortamından uzaklaştılar. Bu durum ders çalışma alışkanlıkları olan gençleri bile etkilediği halde, ders çalışma alışkanlıkları olmayan gençlerin düzenini iyice bozdu.

Düzenleri bozulduğu için çalışamadılar, çalışamadıkları için kaygıları arttı. Sonuç olarak her öğrencinin düzeni bozuldu. Burada yapılması gereken temel iş öncelikle çalışma düzenini kurmak ve disiplinli çalışmalarını sağlamak. Günlerin çok olduğunu düşünebilirler ama sayılı gün çabucak gelir, kendilerini bir anda sınav günlerinin önünde bulabilirler. Bu nedenle her gün belirli bir düzende çalışmaları, sabahları erken kalkmaları, gün içindeki çalışma saatlerini belirlemeleri, akşam en geç 23.00’de ders çalışmayı bitirmeleri ve 23.30’da yatmaya alışmaları gerekir. Bu düzeni kurmazlarsa sabah kalkma alışkanlığını tekrar elde edemezler. Sınav günleri daha çok zorlanırlar. Bir de çalışacakları dersleri yetiştiremezler. Bu yüzden biz büyükler onlara ön ayak olmalı, çalıştıkları zaman yanlarına oturup bizler de bir şeyler okuyarak onların düzenli çalışmalarına önayak olmalıyız. Ancak bu şekilde onların bozulan sınav düzenini tekrar kurmalarına ve sınav maratonundan kopmamalarına yardımcı olabiliriz. Yoksa son günler gelir ve moral bozukluğu içinde neye çalışacaklarını bilemeyebilirler. Bu duruma düşmemelerinde fayda olduğunu düşünüyorum.

Sınava hazırlanan tüm gençlere başarılar diliyorum.

Yazının devamı...

Korona kaygısı

29 Nisan 2020

Korona kaygısı, koronavirüs hastalığından duyulan aşırı kaygı ve bununla birlikte aşırı el yıkama ya da elleri dezenfekte etme uğraşısı ile kendisini gösteren bir hastalık. Hastalık korkusu nedeniyle kişinin uykusu bozuluyor. Yatağa yattığı zaman korku ve endişe duyuyor. Bununla ilgili olarak da uzun süre yatakta dönüp duruyor uyuyamıyor. Sürekli olarak kendisini dinliyor. "Boğazım ağrıyor mu, ateşim var mı, nefes almakta zorluk çekiyor muyum?" Son günlerde nefes açlığı çeken bir çok danışan gördüm. Normal nefes alıp verdikleri halde sürekli olarak nefeslerinin yetmediğini ve nefes alıp vermekte zorlandıklarını söylüyorlardı. Dikkat etmediklerinde normal nefes alıp vermelerine karşın, nefeslerine dikkat ettiklerinde normal nefes alıp veremiyorlar. Nefes alıp vermeleri bozuluyor. "Nefes alamıyorum" diyerek panik oluyorlar. Sık sık ellerini yıkıyorlar. Elleri yıkamaktan yara olmaya başlıyor. Vücutlarında kırgınlık hissediyorlar. İştahları kalmıyor. Kaygıdan içtikleri sigarayı arttırıyorlar. Bütün gün boyunca sosyal medyada, televizyonlarda korona ile ilgili haberleri dinliyorlar. Kaç kişi yakalanmış, kaç kişi ölmüş? Bunları dinledikçe de kaygıları daha çok artıyor. Kaygı ve endişe duyuyorlar. Bütün bunlar korona kaygısı hastalığının belirtileri kabul ediliyor. Herkeste az ya da çok bulunan bu şikayetlerin yoğunlaşması hastalık olarak kabul ediliyor.

Korona kaygısı ile baş edebilmek için yapılması gerekenlerin başında, öncelikle sosyal medyada hastalık haberlerini sürekli izlemeyi bırakmak geliyor. Sürekli bu haberleri izlemek yerine bir ya da iki kere bakmak güvendiğimiz haber kaynaklarını izlemekte fayda var. Maalesef bilgi kirliliği insanların kafasını daha çok karıştırdığı için her türlü haberi dinlemek kaygımızı arttırmaktan başka bir işe yaramıyor. Evde nefes egzersizlikleri yapmak işe yarıyor. Bunun en basit örneği olarak 8'e kadar sayarak burnumuzdan yavaşça nefes almak, 8'e kadar sayarak tutmak sonra 8'e kadar sayarak ağzımızdan yavaşça nefesimizi vermek işe yarayacaktır. Evde yapabildiğimiz kadar bedensel egzersizler yapmak bizi rahatlatacak, kaygımızı azaltacak ve kendimizi daha iyi hissetmemize faydalı olacaktır. Yemek düzenini korumak, kalorili yiyeceklerden uzak durmak, kilo alıp kendimizi kötü hissetmemizi engelleyecektir. Ailemizle kurduğumuz diyalog ilişkilerimizi daha iyi hale getirmeye faydalı olacak, çocuklarımızın aşırı korkularını engelleyecektir.

Sonuç olarak, korona günlerinde evde karantinada yaşarken bilgi alalım ama bilgi kirlenmesinden uzak duralım, egzersiz yapalım, sevdiklerimizle daha çok bir arada olup paylaşımlarımızı arttıralım. Bu bizi korona kaygısından korumaya yardımcı olacaktır.

Koronasız günler dileğiyle...

Yazının devamı...

Koronavirüsün ruhsal hayatımıza etkisi

17 Nisan 2020

Dışarı çıkma yasağını önce 65 yaş üstü insanlarımız, sonra 20 yaş altı çocuklarımız en sonda da hafta sonu ile sınırlı olmak üzere hepimiz yaşadık. Yasak olmasa bile dışarı adım atmaya korkuyoruz, insanlara yaklaşamıyoruz. Marketlere gönül rahatlığı ile maskesiz giremiyoruz. Bütün bunlar ruhsal hayatımızı etkiliyor.

Hastalık belirtilerini sürekli olarak dinlediğimizde bir süre sonra bu belirtileri kendimizde yaşamaya başlıyoruz. Sık sık boğazımızın ağrıdığını, kuru öksürdüğümüzü fark ediyor ama bunlardan daha sık olarak nefes almakta güçlük çekebiliyoruz. Kendimizi sürekli olarak dinliyoruz. Dinledikçe bulduğumuz şikayetler bizde hastalık kaygısını getiriyor. Son günlerde birçok kişi nefes alamıyorum, ateşim yok, gittim test yaptırdım, hastalığım yok ama nefesim yetmiyor diyerek telaş içinde arayıp bu durumlarının ne olduğunu sordu. Şikayetlerini açıklayacak hiçbir şey olmadığı halde sürekli olarak hastalık belirtilerini kendilerinde bulan bu kişiler bir süre sonra paniğe kapılıp acillere taşınmaya başladılar. Psikolojik denen bu durum hastalarda korku ve paniğe yol açıyor. Nefes alamıyorlar. Konuşurken rahat nefes aldıkları halde, kendilerini dinlediklerinde nefes alamaz oluyorlar. Bu durum panik bozukluğu yaratıyor.

Korona korkusunun tetiklediği bir başka psikolojik sorun takıntıların artması. Bir kere elini sabunlamak yetecekken insanlar daha temiz olsun diye 3-4 kere üst üste el yıkıyorlar. Sürekli olarak hastalık kapar mıyım endişesi içinde ellerini yıkıyorlar. Banyoda geçirdikleri süre artıyor. Temiz olmadıklarına inanarak defalarca banyoda sabunlanıyorlar. Eve geldiklerinde tüm eşyalarını çıkardıkları gibi hepsini yıkamaya atıyorlar. Bütün bunlar normal seviyelerde yapıldığında çok faydalı hareketler iken aşırı miktarda yapıldığında artık temizlik hastalığı haline geliyor. Sürekli yıkamaktan ellerinde dermatit oluyor. Bu yüzden gerekli önlemler sağlığımızı korurken bu önlemlerin abartılması takıntı hastalığına dönebiliyor.

Bütün gün evde oturup bir iş yapmadıklarında uyku düzeni bozuluyor. Geceleri geç yatıp gün içinde öğlene kadar uyumaya başlıyorlar. Bu da uyku düzenini bozuyor. Sabahları erken kalkma alışkanlıklarını kaybediyorlar. Bütün gün dinlenseler de yine kendilerini yorgun ve halsiz hissedebiliyorlar. Bu yüzden sürekli evde oturmak uyku düzenini bozuyor.

Korona günlerinde evde oturmanın getirdiği bir başka sorun da aşırı kilo alma. Evde oturdukça hareketsizlikten sıkılan insanlar sürekli olarak bir şeyler atıştırmaya başlıyorlar. Hareketsizlik ile birlikte yenen kalorili yiyecekler bir süre sonra kilo almaya neden olabiliyor. Bu da insanların kendilerini ve kilolarını beğenmeyip mutsuz olmalarına yol açıyor.

Hastalık korkusu ve evde oturma ile bozulan ruhsal dengemizi koruyabilmenin en iyi yolu sürekli olarak hastalık haberlerini dinlememek, evdekilerle birlikte ortak aktiviteler yapmak, oyun oynamak, film seyretmek, evde kültür fizik hareketleri yapmak ve mümkün olduğu kadar yaşam düzenini bozmamaktır. Vaktinde yatıp vaktine kalkmak, düzenli beslenmek, hareket etmek ruhsal dengemizi korumaya yardımcı olacaktır. Bütün bunlara dikkat edersek ruhsal ve bedensel sağlığımızı koruyarak bu zorlukların üstesinden gelmemiz daha kolay olacaktır.

 

Yazının devamı...

Corona korkusu ile baş etmek için yapılması gerekenler

3 Nisan 2020

Bütün dünya ile birlikte hepimiz zor günler geçiriyoruz. Bizi neyin beklediğini bilmiyor ve hastalığa yakalanır mıyım diye endişeleniyoruz. Evde oturmaya alışmadığımız için evde nasıl vakit geçireceğimizi bilmiyoruz. Alışveriş için markete giderken endişeleniyor, bir kere daha düşünüyoruz. Bütün bunlardan daha kötüsü ise korku dolu bekleyiş.

Corona virüsü ile ilgili yaşadığımız korkuların başında sağlık korkusu geliyor. Kendimize, sevdiklerimize hastalık bulaşacağından endişeleniyoruz. Bu endişe kimi zaman aşırı temizlik takıntılarına dönüşürken kimi insanda da korku ve panik yaratıyor. Sürekli önlem alsak bile hastalığın geleceğinden korktuğumuz için dışarı çıkmamaya, evde oyalanmaya çalışıyoruz ama gene de hastalığın bir yolla bize bulaşmasından endişe ediyoruz. Hastalığın yayıldığını öğrendikçe, ölü sayısının arttığını duydukça korku ve endişemiz giderek artıyor. Bu durumda da panikler ortaya çıkıyor sürekli olarak bana ya da yakınlarımıza bulaşır mı endişesi yaşıyoruz. Nefes alamayan insanların ölümlerini izledikçe boğularak ölmekten korkuyoruz. Bütün bunlar ruh sağlığımızı olumsuz etkiliyor. Bu korku ve panikleri atmanın yegâne yolu öncelikle gereken tedbirleri almak, tüm hijyen kurallarına dikkat etmek, çok zorunlu olmadıkça evden dışarı çıkmamak ve insanlarla temastan kaçınmak. Bunlara dikkat ettiğimiz halde yine korkular ve kaygılar yaşıyorsak sürekli olarak hastalığı takip etmekten vazgeçmek, sadece güvendiğimiz bilgi kaynaklarına başvurmak, onların dışında her kafadan bir sesin çıktığı dijital bilgi kirliliğinden uzak durmak önemli. Bunları sürekli izlediğimizde artık hastalıkla yatıp hastalıkla kalkıyoruz ki bu da bizim ruh sağlığımızı bozuyor. O yüzden mümkün olduğu kadar haberleri, videoları az izlemeli, gün içinde oyalanacak aktiviteler bulmalıyız. Evde aile bireyleri ile daha çok zaman geçirmek, kitap okumak, müzik dinlemek, oyunlar oynamak, evde hafif spor hareketleri yapmak bizi sürekli hastalığı düşünmekten kurtaracaktır. Vaktinde yatıp vaktinde kalkmalı, günlük düzenimizi götürmeliyiz. Kalorili yiyeceklerden sakınmalı ve mümkün olduğunca alkol ve sigaradan uzak durmalıyız. Sevdiklerimizi arayarak onlarla sohbet etmek, bizi kendimizi dinlemekten kurtaracaktır.

Sağlık kaygıları dışında ekonomik kaygılar da bizi endişeye sevk eden kaygılardır. Çalışamama, işimizi kaybetme, faturaları ödeyememe, kredimiz varsa onu ödeyememe kaygıları da ciddi kaygılar olarak bizi etkileyen kaygılar. Bütün bunların hepsi belirsizlikten ve geleceği görememekten kaynaklanan kaygılar. Ancak yapmamız gereken ilk iş şu dönemde sağlıklı olarak hayatta kalmak ve yapabildiğimiz kadarı ile bu dönemi en az hasarla atlatmaya çalışmak. Tüm dünyanın, ülkemizin içinden geçtiği bu dönemin biteceğini, bu kâbusun sonunun geleceğini unutmayalım. O yüzden gün içinde sürekli endişe ile durmak yerine mümkün olduğunca oyalanmalı ve bizi kaygıya düşüren düşüncelerden uzak kalmalıyız. Bu kaygılar ile bahşetmekte zorlandığımızda kaygıların giderek dozunun arttığı, panik yaşadığımız, gece uykularımızın kaçtığı ve sürekli olarak ateşimizi ölçtüğümüz, boğazım ağrıyor mu diye sık sık boğazımızı kontrol ettiğimiz durumlarda bir psikolojik destek almakta fayda var. Korkuların bizi esir almasına izin vermemeliyiz. Coronasız günler dileğiyle…

Yazının devamı...

Korona paniği

16 Mart 2020

Panik sözcüğü kır ve çobanların tanrısı Pan’ın flütü ile kırda hayvanları korkutması ile yaşanan duygu halinden gelmektedir.

Tarihte bir şehri koruyan askerlerin korku duyduklarında kaleye kaçmak yerine düşmanın üstüne doğru panik halinde gittikleri için hepsinin öldüğü rivayet edilir. Bu yüzden insanın yaşadığı panik doğru davranışları engelleyip, korkuları nedeniyle yanlışlar yapmasına neden olabilir.

Günümüzde korona virüsünün çok tehlikeli olduğu ve insanların önlem alması gerektiği herkesin ortak kanısı... Tabii ki önlem alalım. Gerekli tüm hijyenik davranışlara uyalım. Ama bunu panik haline getirmeyelim. Panik halinde olmak insanlara fayda yerine zarar verecektir. Öyle ki ülkemizde olduğu gibi marketlere koşacak belki ihtiyacı olmayan yiyecekleri depolayacak ya da insanların tüm günlerini korku ve telaşla geçirmesine neden olacaktır. Bunun getirdiği ruhsal sıkıntılar da yaşam kalitelerini düşürecektir. Bu nedenle hastalık konusunda söylenilenleri iyi dinleyelim, tüm gerekli önlemleri alalım ama bunun dışında gereksiz korkuların yaşantımızı olumsuz etkilemesine izin vermeyelim. 

Yazının devamı...

Kadına şiddet toplumun suçudur

25 Kasım 2019

Kadına şiddeti tek tek bireyler işlese de temel suçlunun toplum olduğunu düşünüyorum. Şiddete karşı çıkmayan, “Kızını dövmeyen dizini döver”, “Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin” şeklindeki atasözleriyle büyüyen bireylerin kadına şiddet uygulaması şaşırtıcı değildir. Aynı şekilde evde dayak yiyerek büyüyen çocuklar yetişkin olduklarında zayıf gördükleri kadınları hedef alarak şiddet uygulamaktadır. Çocukluğunda evde şiddete tanık olan çocuklar kendileri şiddet görmeseler de şiddete yatkın yetişmekte, büyüdüklerinde kendilerine güç yetiremeyen eşlerine şiddet uygulayabilmektedir.

“Dayak cennetten çıkmadır” yaklaşımıyla aslında sadece kadınlar değil, çocuklar da şiddete maruz kalmaktadır. Bu da şiddete yatkın bir toplum yaratmaktadır. Her toplumda çocuklar ve kadınlar şiddete maruz kalabilmekle birlikte ama toplumun bakış açısı bunu onaylamadığında, şiddete tepki gösterip karşı çıkmaktadır. Öte yandan şiddeti makul bir baskı aracı gören, kadının sesini çıkarmasının aile içi düzeni bozacağını düşünen toplumlar ise şiddete katılmasalar da sessiz kalarak bir yerde suça ortak olmaktadırlar. Büyük oranda eşinden veya ailesindeki diğer erkeklerden şiddet gören kadının ekonomik zorluklar, çevre baskısı ya da çocukları nedeniyle evden ayrılamaması, ailesinin boşanıp geri gelmesini desteklememesi sonucunda kadın şiddet uygulayan eşinden uzaklaşamamakta ve şiddet görmeye devam etmektedir. 

Hiçbir şey dayağı ya da fiziksel şiddeti haklı çıkarmasa da, şiddet gören bir kadının duyduğunda insanların sordukları ilk soru ne yapmış acaba olmakta bu da şiddetin sürmesine neden olmaktadır. Kadınlarımızı şiddetten korumak istiyorsak bunun yolu toplumun bakış açısını değiştirmek, kız çocuğu olsun erkek çocuğu olsun yetiştirirken şiddetten uzak bir aile ortamında yetiştirmek ve çocuklarımızın şiddet gösteren aile bireyini model almasını engellemektir. Ancak bunu yapabildiğimiz zaman şiddet gösteren bireylerin sayısı çok daha küçük sayılarda kalabilir ve yasal önlemler ile bu da ortadan kaldırılabilir. Yoksa her gün telin ederek bu şiddeti ortadan kaldırmak mümkün olmayacaktır.

Yazının devamı...

Zor öğrencilerle baş etmek

31 Ekim 2019

Dersi dinlemekte zorlanan, dikkatini veremeyen, arkadaşlarının dikkatini dağıtan öğrenciler öğretmenler tarafından zor öğrenciler olarak tanımlanır. Bu öğrenciler diğerlerinin aksine derste sıkılır. Bazı öğrenciler dersi dinleyemedikleri gibi anlama zorluğu da çeker. En basit konuları bile zor anlar, anladıklarını da çabuk unuturlar. Bu durum gerek aileleri gerekse öğretmenleri endişelendirir.

Ders konusunda zorluğu olan öğrenciler dikkat eksikliği, öğrenme güçlüğü, görme ve işitme problemleri, otizmi olan öğrencilerdir. Ortak özellikleri ders dinlemekte zorlanmaları, evde ders çalışamamaları ve sınavlarda da düşük notlar almalarıdır. Birinci sınıftan itibaren bu sorunları başlar ve sınıflar yükseldikçe sorunları artar. Kimi öğrencilerin sorunları birkaç sene içinde düzelebilirken kiminin sorunu ileri yaşlara kadar devam edebilir. Bu nedenle sorunların erken yaşta tespiti önemlidir.

Öğrencilerin yaşadığı sorunların nelerden kaynaklandığının bulunması ve çözümünde okul, aile ve rehber öğretmenin iş birliği önemlidir. Öğretmenlerin rehber öğretmen ile birlikte danışarak sorunun ne olduğunu öğrenmeleri, ailelerin desteğini alarak çözüme yönelik adımlar atmaları işe yarayacaktır. Öğrencinin durumunun düzelmediği, devam ettiği durumlarda psikolojik ya da psikiyatrik bir yardımın alınması sorunun çözümüne yardımcı olacaktır. Dikkati ölçen testlerin uygulanması, öğrencilerin davranışlarının değerlendirilmesi, dikkat sorunu varsa çözülmesi onların ders dinlemesini kolaylaştıracak, sınavlarda başarılarını arttıracaktır. Zor öğrencilerin kendilerinin de sorun yaşadığını unutmamak gerekir. Onların sorunlarının çözülmesi aileleri ve öğretmenleri rahatlatacaktır. Ders dinleyemeyen öğrencilerin ders dinleyebilir olmaları ders çalışmayı sevmelerine sebep olacak ve giderek derse katılımları artacaktır. Zor öğrencilerin zorluk yaşayan öğrenciler olduğunu unutmamak gerekir. Bu zorluk çözüldüğünde onlarda zor öğrenci olmaktan çıkacaktır.

Yazının devamı...

Çocuklara cep telefonu vermek doğru mu?

3 Ekim 2019

Günümüzde cep telefonu genç yaşlı herkesin elinde. Özellikle gençler artık onsuz bir dakika geçirmiyorlar. Giderek daha küçük yaşta çocukların elinde cep telefonları görülmeye başlıyor. Bu çocuklar konuşma çağında olmadıkları halde sırf oyalansınlar diye aileler ellerine cep telefonlarını veriyorlar. Çocuklar da cep telefonuna girip kendi başlarına istedikleri bölümü açıp bir kenara sessizce oturup onu izliyorlar. 

Çocukların sessiz durması için anlık işe yarayan telefonlar fark edilmeden onlara zarar veriyor. Çocuklar bu telefonları ellerine aldıklarında diğer çocuklara yaklaşmıyorlar, ses çıkarmıyorlar neredeyse dünyadan uzaklaşıyorlar. Bu iş ailelerin işine yaradıkça daha yaygın olarak kullanılmaya başladı. Artık çocukların en ufak yaramazlıklarında anne babalar “Uslu durursan cep telefonunu veririm” diyor ve gerçekten de veriyorlar. Bir süre sonra etrafa tepki vermeyen, seslenildiğinde duymayan, göz teması kurmayan çocukların sayısı artınca da telaşa kapılıyorlar. Halbuki fark etmeden bu durumu kendileri yaratıyorlar. Çocukların sessiz durmaları, yaramazlık yapmamaları ve ses çıkarmamaları karşılığında onları cep telefonu bağımlısı yapıyorlar. Cep telefonu bağımlısı olan çocuklar da içlerine kapanıyor, arkadaşları ile temas kurmuyor ve giderek yalnızlaşıyorlar.

Sonuç olarak çocuklara cep telefonunu vermemeliyiz. Ağlayabilirler, o güne kadar alıştırdığımız için vazgeçmeyebilirler. Bu konuda dirayet göstermek önemli. Çocuklar bu konuda ısrar ettiklerinde onların dikkatlerini başka yöne çekmek, oyalanacakları başka şeyler bulmak, onları arkadaşları ile oyun oynamaya yönlendirmek çok daha faydalı olacaktır. Unutmayalım cep telefonu bağımlılığı çocukların ellerine erken yaşlarda telefonun verilmesi ile daha çok yaygınlaşacaktır. Hiç olmazsa doğru kullanacakları yaşlara kadar onları cep telefonundan uzak tutmalıyız.

Yazının devamı...
Sabri Yurdakul Kimdir?
1960 Ankara doğumlu.1985 yılında Ankara Gazi Üniversitesi'nden mezun oldu. 1992 yılında Ankara Numune Hastanesi'nden "Psikiyatri Uzmanlığı" diplomasını aldı. 1992 yılından bu yana Adana'da "Yaprak Psikiyatri Merkezi"nde psikiyatrist olarak çalıştı. Psikiyatri Uzmanlık eğitimi sırasında Hacettepe Üniversitesi Psikolojik Danışma Rehberlik Bölümü'nde özel öğrenci olarak eğitim aldı.2008 yılında İstanbul Nişantaşı'nda Yaprak Psikiyatri Kliniği'nin ikinci şubesini açtı. Hürriyet Gazetesi'ne bağlı Hürriyet Aile ekinde haftalık olarak yazıları yayınlanmaktadır. Kanal D, Star TV, Show Max, TV 8, Ülke TV, Bugün TV ve Cine 5 kanallarında televizyon programlarına çıkmaktadır.HalenCine 5'te her Pazar günleri 11.00-12.00 saatleri arasında “Yaşamdan Bir Yaprak” adıyla kendi programını yapmaktadır.Yayımlanmış 8 kitabı mevcuttur.