GeriOsman MÜFTÜOĞLU Yaza güvenelim mi güvenmeyelim mi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Yaza güvenelim mi güvenmeyelim mi

Havalar ısınıp güneşin sıcak yüzü iyice ortaya çıkınca hepimizde aynı beklenti oluştu. Evden daha çok ve sık dışarıya çıkmak hatta bulunduğumuz şehirleri terk edip, yazın keyfine daha çok varabileceğimiz kısa veya uzun kaçamaklar yapmak istiyoruz.

Haklıyız, çünkü sıkıldık. Haklıyız, çünkü fena halde bunaldık. Haklıyız, ruhlarımızın bu yıl yaz güneşiyle tedaviye her zamankinden daha çok ihtiyacı var.

Peki pandeminin bu aşamasında yaz tatili mümkün mü? Daha doğrusu, sık sık tekrarlandığı gibi yaz güneşi ve sıcağı virüsün etkisini azaltıp fiyakasını bozabilir mi? Peşinen söyleyeyim, bu sorunun net ve açık bir yanıtı yok.

Yaza güvenelim mi güvenmeyelim mi

Evet, 17 yıl önceki SARS virüsü salgını, yaz aylarında neredeyse kendi kendine sıfırlanmış, artan sıcaklarla birlikte o virüs ortadan kaybolup gitmişti. Peki aynı şey şimdi de COVID-19 salgını için söz konusu olabilir mi? Bu yeni koronavirüs de yaz aylarında hızını biraz olsun keser mi?

Hemen söyleyeyim, bu soruların yanıtını henüz hiç kimse net ve açık olarak bilmiyor. Hiç kimse “Şöyle veya böyle olur!” demiyor, diyemiyor.
Kısacası, uzmanların yanıtı hep aynı ve hiç değişmiyor: “Pandemi söz konusu ise havaların ısınmasına da güneşin ortaya çıkmasına da güvenilmez, yaza bel bağlanmaz!” Ama isterseniz gelin, biz yine de yazın olumlu ve olumsuz etkilerini şöyle bir gözden geçirelim ve az da olsa “Yaz gelince işler biraz daha kolaylaşacak!” umudunu korumaya devam edelim.

YAZ İÇİN İKİ AYRI GÖRÜŞ VAR - YAZIN NE OLABİLİR

GÖRÜŞ 1: YAZA GÜVENMEYELİM ÇÜNKÜ...

Her virüs aynı değil. Her birinin ayrı ayrı özellikleri var. Bu yeni koronavirüs, SARS etkeni virüs gibi ısıya ve ultraviyoleye duyarlı olmayabilir. Dolayısıyla “Ben yazdan, sıcaktan, ultraviyoleden filan etkilenmem arkadaş!” deyip gücünü koruyabilir.

Yaz aylarında oluşabilecek aşırı sosyalleşme girişimleri, düğünler, sünnetler, konserler ve benzeri kalabalık ortamlar, sosyal mesafe ve maske önlemlerine dikkat edilmezse virüsün bulaşmasını kolaylaştırabilir.

Aşırı sıcaklar, kapalı ve klimalı yerlerde insan sayısının artmasına yol açabilir ki bu da bulaşmayı kolaylaştıran önemli bir faktördür. Burada özellikle klima meselesi ve kalitesi AVM havalandırmalarında çok ama çok önemli bir ayrıntı olacaktır.

GÖRÜŞ 2: YAZA GÜVENELİM ÇÜNKÜ...

Yaz aylarında artan hava sıcaklığı, virüsün bulaşma ve çoğalma gücünü olumsuz yönde etkileyebilir. Bu da salgının şiddetini azaltır.

Güneşin ultraviyole ışınlarıyla virüsün dışını kaplayan yağ tabakası eriyebilir, bu da virüsü etkisiz ve güçsüz kılabilir. Koronavirüs özellikle ultraviyole-c ışınlarından olumsuz yönde etkileniyor.

Yaz aylarında bağışıklığı güçlendiren iki vitaminin, D ve C vitaminlerinin ve antioksidanların kazanımı belirgin olarak artıyor, bunun da olumlu bir katkısı söz konusu olacaktır. Zira bu iki vitamin ve antioksidanlar güçlü bir bağışıklığın anahtarı gibidir.

Yaz aylarında günün önemli bir bölümünü dışarıda geçirenlerin sayısı artıyor. Ev dışında açık ortamlarda geçirilen süreçlerde kişiler birbirinden daha uzak olacağından bulaşma ihtimali de düşebiliyor.

Yaza güvenelim mi güvenmeyelim mi

ÖNÜMÜZDE ÜÇ KRİZ DAHA VAR

Salgınının ilk saldırısını başarıyla savuşturduk. Tedbirleri elden bırakmayarak inşallah sürecin bundan sonrasını da akıllıca yönetecek, salgınla savaşı biz kazanacağız. Ama bilelim ki bizi bekleyen üç ayrı kriz daha var.
O krizlere karşı önlemlerimizi de daha şimdiden almak zorundayız. Zira bu üç kriz de en az virüs krizinin kendisi kadar önemli ve tehlikelidir.

Muhtemel krizlerden ilki, ‘akıl sağlığı krizi’dir. Panik bozukluk, depresyon, post-travmatik stres bozukluğu vb birçok psikolojik sorun şimdiden uç vermeye başlamış durumdadır. Ruh sağlığı uzmanları hemen devreye sokulmalı, önerileri süratle uygulamaya geçirilmelidir.

İkinci krizin ise ekonomi alanında olacağı kesindir. ‘Ekonomik kriz’ ile ilgili önlemler de son derece önemlidir. Ekonomide beklenenden daha derin bir kriz olursa akıl sağlığı ve sosyal sağlık bundan daha fazla etkilenecektir.

Üçüncü krize gelince... O da ‘sosyal/toplumsal kriz’dir ve diğer iki krizin beklenen bir neticesidir. Toplumun her kesimiyle yakın, samimi, teskin edici ve güven verici ilişkiler kurulması sosyal krizi önlemenin en etkili ilaçlarıdır.

Ben bir hekim olarak, özellikle krizin akıl sağlığımız üzerinde derin ve kalıcı travmalara yol açabileceğini düşünüyor ve bu konuda alınacak tedbirlerin hızla uygulamaya geçirilmesini öneriyorum.

HER BAYRAM RUHA ŞİFADIR

Yazılarını beğeniyle okuduğum Prof. Dr. Nuran Yıldız’dan bir alıntı yapıp önemli saptamalarını sizinle paylaşmak istiyorum. Bakın Nuran Hoca ne diyor... 

“Sanırım birkaç ay önceydi ‘zamanın küçük cümleler kurma zamanı olduğunu’ yazmıştım. İnsanın gözü hep daha büyükte, daha çokta, daha yüksekte olduğundan korona sürecinde de -küçük değil- büyük cümleler kuruldu: ‘Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’mış/ ‘Doğa kendine gelmiş’/‘Kendimize dönecek’mişiz/‘Sadeleşecek’mişiz/‘Sosyal medyanın gücü artmış’mış... Miş miş de mış mış. Hiç ciddiye almadım. Korona sürecinde üç bayram yaşadık: 23 Nisan, 19 Mayıs, Ramazan Bayramı. Tanıdık tanımadık hep birlikte kutlanası bayramları, en yakın tanıdıklarla bile kutlayamadık.  Sadece geleneksel ve yeni medya olanaklarıyla kutlama simülasyonları yaptık. Bir tür ‘gerçeğin modellenmesi’ üzerinden ‘gerçeğin sahtesi’. ‘Simone’da Al Pacino’nun dediği gibi, ‘Sahtecilik yeteneğimiz, sahteyi belirleme yeteneğimizi aştı’... (Oysa) bayram, insanın başka insana duyduğu ihtiyacın somut karşılığıdır. Tıpkı kuşların bir arada uçması gibi. İnsan başka insanlarla birlikte yaşamak için var. Bayramlar, gittikçe kasvetli bir yer olan dünyada kaybolmamızı önleyecek pencere ışıklarıdır.”

Ramazan Bayramı’nı birbirimizden uzakta ve yalnız kutladık. Aslında doğruyu söylemek gerekirse sadece birbirimizden değil, kendimizden de uzakta kaldık. İnşallah önümüzdeki bayramlarda aynı travmayı bir kez daha yaşamayız.

X

100 yıl yaşamak mümkün mü

“Uzun ömür meselesi” aklımıza gelince nedense öncelikle farmakoloji harikası gençlik haplarını, inanılması güç güzellik aşılarını, nanoteknolojik tıp mucizelerini, kendi kendini tamir edip yenileyebilen organ ve uzuvlar ile kök hücre gibi konuları anlıyor, yanılıyoruz. Tek bir cümleyle ifade etmek gerekirse “hayatı uzatmak” demek “hayatla ve dünyayla uyum içerisinde, teknolojiyi kullanarak ama ona bağımlı da kalmadan ‘kendiniz kalarak/olarak’ keyifli, huzurlu, formda ve fit bir yaşam sürmek ve bu hali mümkünse ömrümüzün son nefesine kadar devam ettirmeyi başarabilmek” demektir. Kanaatime göre, yaşlanmanın “süresine” odaklanmak yerine onu “kalitesi” ile değerlendirmek, gerekli tedbirleri zamanında alarak kendi kendine yetebilen aklı ve hareket kabiliyeti mükemmel “ihtiyar delikanlılar” ve “süper babaanneler” olabilmeyi başarabilmek asıl hedefiniz olmalıdır.

MEVLANA DİYOR Kİ...

GÜN ışığındaki toz zerreleri benim...

Güneş benim...

Sabah sisi ve akşam yeli benim...

Korunun tepesinde esen rüzgâr benim...

Kıyıya çarpan dalga benim...

Bayrak direğiyim, dümenim, omurgayım, dümenciyim...

Yazının Devamını Oku

Favipiravir’i boşuna mı yuttuk

Fikrimi daha en baştan açıklayayım: Son bilimsel verilere bakılırsa Favipiravir’i boşuna yuttuğumuz anlaşılıyor.

Nedeni şu... Favipiravir, salgının başından bu yana COVID-19 hastalarına hatta hastalık belirtisi göstermeseler bile PCR testi pozitif çıkanlara önerilen antiviral bir ilaç. Aslında daha en başta bile etkinliği konusunda hepimizin -herkesin-ciddi kuşkuları vardı. Ama biraz da “Elde başka çare yok” diye düşünülerek “Belki biraz faydası olur” umuduyla öneriliyordu. Ne var ki yeni bir çalışma-FAZ 3 PRESECO çalışması- Favipiravir’in etkinliğinin neredeyse 0 noktasında olduğunu net ve açık olarak gösterdi. Bizde de Sağlık Bakanlığı Koronavirüs Bilim Kurulu üyesi hocalarımızdan bazıları (mesela Prof. Dr. Serap Şimşek Yavuz) bu yeni araştırmanın sonuçlarına dayanarak, “Favipiravir’in bundan sonraki kullanımı konusunda” tereddütlerini açıkladılar. Görünen o ki Sağlık Bakanlığı ve COVID-19 Bilim Kurulu’muz daha fazla beklemeden, bu ilacın kullanımıyla ilgili net bir karara süratle varmak zorunda.



ÇOK ÖNEMLİ
OKULLARA DİKKAT EDELİM

Yazının Devamını Oku

Yeşil eczaneye hoş geldiniz

Özellikle sağlığımızı koruyup kollamak söz konusu olduğunda çözümü sadece eczanelerde aramak zorunda değiliz.

Markette, manavda, pazarda satılan sebze ve meyvelerde de en az eczanelerde bulabileceğimiz gıda takviyelerindekiler kadar değerli ve etkili “sağlık koruyucusu doğal moleküller” var. Yani söz konusu sağlık, özellikle “sağlığı korumak” olduğunda “YEŞİL ECZANE” alternatifini de dikkate almamız lazım. İsterseniz gelin, bu güzel hafta sonunu, yaklaşan kış ve artacak bağışıklık gücü ihtiyacımızı da dikkate alarak “Yeşil eczanede neler var?” sorusuna ayıralım. Hazırsanız buyurun...



İLK 5VARAN 1-KUVERSETİN: Bu antioksidan özellikle son 2 yılda muazzam bir popülerlik kazandı. Nedeni ise virüs enfeksiyonlarını önlemedeki muazzam başarısı oldu. Kuversetinin yaşadığımız pandemi sürecinde yeni koronavirüsten korunmada da son derece etkili bir doğal molekül olduğu anlaşılıyor. Bu mucize doğal ilaç virüsün hücrelere girmek için tutunduğu “ACE-2 kapıları”nı adeta kilitliyor, neticede de virüsü kapsanız bile onun hücrelerinize girme ve sizi hasta yapabilme ihtimali önemli ölçüde azalıyor. Bu da hastalıktan korunmanızı sağlıyor. Ülkemizde de İZOKUVERSETİN esaslı başarılı bir takviye Sağlık Bilimleri Üniversitesi tarafından üretilip halkımızın kullanımına sunuldu. Bu bilgiyi de bir kenara lütfen özenle not ediniz. Kuversetinin en zengin olduğu besinlerin başında KIRMIZI SOĞAN ve ELMA geliyor. Bu nedenle özellikle bugünlerde “HER GÜN BİR SOĞAN VE BİR ELMA YAKLAŞIMI” son derece mantıklı bir seçim olabilir.

VARAN 2-KATEŞİNLER: Üzerinde en çok çalışılan antioksidan gruplarından biri. Çok sayıda kateşin var ve hepsi faydalı, hepsi değerli. En zengin kaynakları ise ÇAY ve BÖĞÜRTLENGİLLER. Yeşil çayda siyah çaydan biraz daha fazla bulunuyor.

VARAN 3-RESVERATROL:

Yazının Devamını Oku

Madde madde sağlık

Sağlık gündemimiz de ülke gündemimize benziyor. “Ana gündemimiz” olması gereken “pandemi” neredeyse “gündem dışı” kalmış gibi görünüyor. Hatta çoğumuz onu neredeyse “yok hükmünde” sayıyoruz.

Oysa her gün yine binlerce insanımız bu hastalığa yakalanıyor ve günlük kayıplarımız 200’lü rakamlara -maalesef- zımbalanmış gibi karşımızda duruyor. Diğer taraftan pek çok konuda olduğu gibi sağlık alanında da muazzam bir “bilgi kirliliği” var. Çoğu “sağlık meraklısı” maalesef farkında bile olmadan bu kirliliğin içinde -yüzüyor bile diyemeyeceğim- adeta debelenip duruyor! Oysa sağlığımızı yönetmek de hayatımızın pek çok alanı gibi son derece basit ve sıradan bir süreç. Peki, bazı detaylar, gözden kaçabilecek önemli ayrıntılar yok mu? Tabii ki var! Ama bilelim ki o ayrıntıların çoğu, uygulanması zaten imkânsız şeyler. İsterseniz gelin sözü fazla uzatmadan basit, önemli ve uygulanabilir bazı sağlık ayrıntılarına kısaca bir göz atalım.

MADDE 1 - GGT ÖNEMLİDİR

KARACİĞERİMİZ ne durumda?” diye merak ederek sık sık yaptırdığımız GGT, açılımlı adıyla “Gamma Glutamil Transferaz” tarama testi maalesef biz doktorların bile değerini/anlamını yeterince bilmediğimiz basit, ucuz ama önemli mi önemli bir laboratuvar testidir. Bu testin rakamlarındaki ufak oynamalar bile sağlığımızdaki pek çok anormalliğin ilk ve tek ifadesidir. Bırakın normal sınırları geçmesi, GGT’nin 30’un üzerine çıkması bile ciddi bir sağlıksızlığın, önemli bazı tehlikelerin işareti olabilir. Hele bir de elinizdeki o laboratuvar kâğıdındaki GGT rakamları 50’lileri, 60’ları çoktan aşmışsa sizin daha da dikkatli olmanız gerekir. Nedenine gelince... Yüksek bir GGT testinin neler ifade edebileceğini yandaki kutuda özetlemeye çalıştım.

MADDE 2 - YÜKSEK GGT RAKAMLARI BİZE NEYİ ANLATIR

Karaciğerimizin yağlandığını, işini yapmakta zorlandığını...

Toksik yükümüzün çoğaldığını, karaciğer lavabosunun tıkanmaya başladığını...

Karaciğerimizin glutatyon ihtiyacının zirve yaptığını, Faz 2 detoks sisteminin aksadığını...

Yazının Devamını Oku

Ne zaman daha hızlı yaşlanırız

Sağlığı korumak ve kollamak zannedildiği kadar kolay bir iş değildir.

Özellikle “kronik hastalıklar” yani “hipertansiyon, damar sertliği, şeker hastalığı, obezite/şişmanlık, romatizmal sorunlar, bellek problemlerine yol açan Alzheimer ve benzeri konular” söz konusu olduğunda sağlığı yönetmek daha da zorlaşır. Ayrıca kabul etmemiz gerekir ki normalde de “doğal yaşlanma süreci” bir bakıma “güç kaybetme/ağrılara, sızılara razı olma, azıcık unutkanlık, birazcık yorgunluk, bir parça uyku kaybı...” gibi problemlere de az çok razı olma süreci gibidir. Ve bu süreçler kısmen “genetik mirasımız”, kısmen “yaşam tarzı seçimlerimiz”, kısmen de “kendimize nasıl baktığımız” ile yakinen ilişkilidir. Ama yine de bilelim ki yaşlanmayı hızlandıran, yaş almayı “yeni ve farklı hastalıklarla tanışma” haline getiren kronik sağlık sorunlarının 3 temel nedeni var: “OKSİDASYON/PASLANMA, İNFLAMASYON/İLTİHAPLANMA, GLİKASYON/ŞEKERLENME!

Kanaatime göre, eğer bu üç süreci doğru yönetebilirsek, dozunda tutup etkileri/yansımaları ve yarattıkları sorunları minimuma indirilebilirsek “yaş almanın yaşlanma” ve “yaşlanmanın güç kaybı ve hastalanma” ile eşanlamlı hale gelmesini bir ölçüde önleyebiliriz. Nasıl mı? Mesela mı?

BANA GÖRE 1
SADECE ‘HASTALIKLARI YÖNETMEK’ YETMİYOR

MODERN tıbbın geçtiğimiz 50 yılda kaydettiği gelişmeler kesinlikle takdir edilecek bir başarı hikâyesidir. Bu başarıyı sağlayan faktörlerden ilk ikisi de -bana göre-, “kanıta dayalı olma” yani “bilimsel verileri esas alma” ile “uzmanlaşma/branşlaşma”dır. Ama bilelim ki her ikisinin de hâlâ tartışılması gereken ciddi sorunları, daha doğrusu yetersiz ya da fazla abartılmış noktaları, ayrıntıları vardır. Mesela konu “akut hastalıklar” olduğunda bilime dayalı olma ve uzmanlaşma sayesinde muazzam başarılara imza atabiliyoruz. Ve yine kronik hastalıklar esnasında ortaya çıkabilen akut problemlerin çözümünde de bu ikili sayesinde teşhis ve tedavide başarımızı en üst düzeye taşıyoruz. Peki, kronik hastalıklar söz konusu olduğunda durum ne? İşte o noktada işler biraz karışıyor. Zira bu gibi durumlarda sadece “hastalıkları yönetmek” değil “sağlığı da yönetmek” gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

Avrupa’da durum ciddi

Avrupa'nın hemen her ülkesinde özellikle de Orta Avrupa’da pandemide yeni bir alevlenme yaşanıyor.

Bu yeni alevlenmenin -ya da 5. dalganın- özellikle ve öncelikle de Almanya, Avusturya ve Hollanda’yı etkilediği anlaşılıyor. HOLLANDA’da günlük vaka sayısı, salgının başından bu yana ilk kez olağanüstü rakamlara ulaştı, rakamlar 15 bini çoktan aştı, 20 bini test ediyor. Hollanda nüfusu dikkate alınırsa bu gerçekten korkunç bir sayı. Benzer bir durum AVUSTURYA’da da yaşanıyor. Özellikle Kuzey Avusturya’da hızla artan vaka sayıları nedeniyle muazzam bir tedirginlik yaşanıyor. ALMANYA’ya gelince... Orada da durum diğerlerinden farklı değil. Günlük vaka sayısı 50 binin bile üzerine çıktı ki bu şimdiye kadar görülen en yüksek rakamlardan biri. Geçtiğimiz perşembe Robert Koch Enstitüsü, günlük rakamları “VAKA SAYISI OLARAK 50 BİN 196, GÜNLÜK İNSAN KAYBI SAYISI OLARAK DA 235” diye açıkladı ve “SALGINDA EN KRİTİK DEVREDEYİZ” mesajını verdi. Peki, sebep ne? Detaylar için buyurun...

BANA GÖRE
VAKA SAYILARI NEDEN ARTIYOR

SON bir ayda sadece bizde değil, hemen her ülkede vaka sayılarında beklenenin üstünde bir artış olduğu kesin. Dünya Sağlık Örgütü de bu bilgiyi doğruluyor ve artışın özellikle Orta Avrupa ve Orta Asya’da zirve yaptığını söylüyor. Bu olumsuz gelişmenin birinci nedeni, hepimizin tahmin edebileceği gibi “İNSANLARIN DAHA UZUN SÜRE KAPALI MEKÂNLARDA, KALABALIK ORTAMLARDA İÇ İÇE VE NEREDEYSE BURUN BURUNA ÜSTELİK DE MASKESİZ OLARAK” yaşamlarını sürdürmeye başlamaları. “Okulların açılmış olması” ve “evden çalışma süreçlerinin askıya alınması” da önemli faktörler. Daha pek çok neden söylenebilir. Ama bilelim ki en önemli sebep tartışmasız “BİRÇOK KİŞİNİN HÂLÂ AŞILANMAMIŞ OLMASI”dır. Ben, bize göre oldukça zengin, ekonomileri bizden çok daha iyi durumda olan Orta Avrupa ülkelerinin, hatta İngiltere’nin bile nüfuslarının en az yüzde 75’nin aşılayabilme hedefine ulaştıkları kanaatinde değilim.


Yazının Devamını Oku

Salgında ‘korku, inkâr ve öfke’ bitti - ‘Kabullenme’ başladı

Net, açık ve önemli bir nokta, araştırma kurumu İPSOS tarafından gerçekleştirilen yeni bir çalışmada bir kez daha ortaya çıktı.

İPSOS’un yayımladığı o son araştırmanın verilerine bakılırsa, salgının muhtemelen en tehlikeli aşamalarından birine, “KABULLENME AŞAMASI”na geçmiş durumdayız. İPSOS rakamlarına göre, gidişatımız bakımından durum gerçekten can sıkıcı bir noktada: Her 4 kişiden 3’ü “COVID-19 salgınının 2022 yılında da devam edeceğini”, daha da önemlisi her 3 kişiden 2’si de “hayatlarının geri kalanında başka salgınlar ile de karşılaşacaklarını” düşünüyor. Kısacası vaziyeti umumiye son derece ciddi bir noktaya geldiğimizi işaret ediyor: Geçtiğimiz günlerde altını önemle çizdiğimiz “KABULLENİLMİŞ/ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK” meselesi salgın gündemimizin bir numaralı haline gelmiş ve toplumumuzu fena halde kıskaca almış durumda.

KISA BİLGİ
İPSOS VERİLERİ BAKIN NE DİYOR

1)Bireylerin yarısı diğer kişilerin “sosyal mesafe” kuralına uymadığını söylüyor. Yüzde 26’sı ise bu kurala kendilerinin de nadiren uyduklarını (!) belirtiyor.

2)Toplumun yüzde 46’sı “Maske takıyor musunuz?” sorusuna ya “Hiç” ya da “Nadiren” yanıtını veriyor.

3)Salgında gidişata gelince... Burada da neredeyse “karpuz gibi ortadan yarılma durumu” var. Toplumun yüzde 33’ü “İşler iyi gidiyor, mücadelede başarılıyız” diye düşünürken, yüzde 48’i ise “Bu gidiş, kötü gidiş, mücadele başarısız” algısı içinde yaşıyor.

4)Aynı araştırmada bireylerin yüzde 74’ü salgının 2022’de de devam edeceğini daha şimdiden zaten kabullenmiş durumda. Bitmedi! Daha kötüsü de var. Toplumun yüzde 66’sı COVID-19 salgınını yeni/başka salgınların da izleyeceğine inanıyor.

Yazının Devamını Oku

3 mühim uyku sırrı

Mademki kaliteli bir gece uykusu sağlığımızın 4 vazgeçilmezinden biridir (diğerleri ‘yeterli, dengeli ve çeşitli BESLENME, her gün yapılan ılımlı EGZERSİZLER ve STRESİ MİNİMUM, HUZURU MAKSİMUM SAKİN BİR HAYAT’TIR), bu durumda uyku sırlarını tek tek ve bütün ayrıntılarıyla öğrenmek “iyi hayat” hedefleyen herkes için vazgeçilmez bir görev gibidir.

Yeni bir haftaya başlarken size o sırlardan 3’ünü daha hatırlatmak istiyorum. Hazırsanız buyurun...

UYKU SIRRI 1
BAŞIM SERİN UYKUM DERİN

SANILDIĞININ aksine ne sıcak bir oda, ne de sımsıcak bir yatak uyku dostu değildir. Tersine “çok sıcak” yerine “olabildiğince soğuk” bir odada uykuya dalmak her zaman, her yaşta, herkes için daha derin ve kaliteli bir uykunun garantisi gibidir. Uyku uzmanı Dr. Matthew Walker’a göre, uykuya ilişkin “ısıl süreçler”esas olarak vücudumuzun 3 kısmı tarafından gerçekleştiriliyor: Ellerimiz, ayaklarımız ve başımız... O 3 bölge atar-toplar damar kavşakları olarak bilinen ve cilt yüzeyinin hemen altından geçen damarsal organizasyonlar (anastomozlar) bakımından vücudumuzun en zengin yerleridir. “Tıpkı bir çamaşır teline çamaşırları asmak gibi” bu damarlar da dolaşım halindeki kanın ciltte daha geniş bir alana yayılmasını, dolayısıyla dış ortam ısısıyla daha iç içe ve yakın bir temas kurmasını sağlar. Bu nedenle yazının başlığını bile aslında “ellerim, ayaklarım ve başım serin, uykum her zamankinden çooook daha derin” şeklinde değiştirmek de mümkün. Diğer taraftan yine Dr. Walker’a göre, “Vücudumuzun en damarlı kısımlarından biri olan yüzümüze yine damardan çok zengin yüzeylerden biri olan ellerimizi kullanarak su çarpmak gibi uyku öncesi ritüeller geliştirmiş olmamız evrimsel bir tesadüf değildir.”

Dr. Walker, “Pek çok insan için ideal yatak odası sıcaklığının standart yatak örtüsü ve uyku giysileri kullanılması durumunda yaklaşık 18.3 derece” olmasını öneriyor.

Yazının Devamını Oku

Kan testiyle 50 kanser türüne teşhis

Sağlığımız açısından can sıkıcı günler geçirsek de yeni gelen ve son derece önemli bir haber, yüreğimizi biraz olsun ferahlattı.

Dünyanın en önemli sağlık merkezlerinden biri kabul edilen, sadece teşhis ve tedavideki başarılarıyla değil, sağlık alanındaki araştırmalarıyla da ünlenen Mayo Clinic’ten yapılan yeni bir açıklamada “yeni, güvenli ve aynı anda 50 ayrı kanseri tarayıp teşhis edebilen mükemmel bir KANSER TARAMA TESTİNİN yakında hizmete gireceği” açıklandı. Detaylar için buyurun...




KANSER TEŞHİSİNDE EZBERLER BOZULUYOR

Yazının Devamını Oku

Tek kelimeyle iyi, iki kelimeyle iyi değil

9. Cumhurbaşkanımız rahmetli Süleyman Demirel bir toplantı çıkışında kendisine “Ekonomiyi tek kelimeyle özetler misiniz?” diye soran gazete muhabirine “İyi” yanıtını verir. Muhabir soruyu bu defa “Peki, durumu iki kelimeyle özetler misiniz?” şeklinde değiştirince de gülümseyerek “İyi değil” deyiverir. Bana sorarsanız bizde de diğer ülkelerde de şimdi pandemide tam da böyle bir durumla karşı karşıyayız. Durumumuz tek kelimeyle “İyi”, iki kelimeyle ifade edilecek olursa “İyi değil”dir. Nedeni şu...

VARAN 1NEDEN ‘İYİ’YİZ

‘İyi’yiz çünkü: Aşıları bulduk.

‘İyi’yiz çünkü: Koronanın huyunu, suyunu öğrendik.

‘İyi’yiz çünkü: Başlangıçtaki kapanma dönemlerini aşıp adeta yeniden dünyaya geldik. Bunlar “iyiler”imiz.

VARAN 2

Yazının Devamını Oku

Tansiyonu düşürmek zorundayız

Neredeyse “gülümsemeyi unuttuğumuz” çok özel bir dönem yaşıyoruz.

Salgın süreci, ruh halimizi ciddi ölçüde etkiledi. Önemli bir araştırma grubu olarak kabul edilen Gallup’un son araştırması da bu bilgiyi doğruluyor. Gallup’a göre, “Dün geçirdiğiniz günü aklınıza getirin, hiç gülümsediniz mi?” sorusuna güçlü bir “Evet!” yanıtı verenlerin sayısı Türkiye’de sadece yüzde 41 olarak belirlenmiş. Yine aynı araştırma grubuna göre, Türkiye’de “kızgınlık yaşayanlar”ın oranı 4 puan artmış. “Dün, gün içinde ağırlıklı olarak kızgınlık hissettiniz mi?” sorusuna yüzde 44Evet!” yanıtı çıkmış. Ve yine vatandaşlarımızın yüzde 64’ü “Dün, gün içinde stresli bir dönem yaşadınız mı?” sorusuna “Evet!” yanıtı vermiş. Kısacası farkında olmayabiliriz ama “gülümsemeyi unuttuğumuz stres ve gerginliğin zirve yaptığı günlerden” geçiyoruz.

Kaygı, korku, endişe ya da diğer duygu durum bozukluklarının neticesi olarak ortaya çıkan “GERİLİM/TANSİYON YÜKSELMESİ MESELESİ”nin “sosyal boyutları” benim alanım değil. “Bedensel boyutları” ise bir iç hastalıkları uzmanı olarak yakinen ilgilendiğim ve dikkatle izlediğim önemli bir alan. Bu gerginliğin sağlık açısından en önemli neticelerinden birinin ise “HİPERTANSİYON MESELESİ” olduğu kesin. Detaylar için buyurun...




İYİ BİLGİ

Yazının Devamını Oku

Kendinize ‘daha iyi’ bakın

Önemli ve anlamlı bir bayramı, Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamanın bitmez tükenmez heyecanı ve sevinci içinde güzel ve keyifli bir hafta sonu yaşıyoruz.

Bayramımız hepimize kutlu olsun, hafta sonumuz güzel geçsin. Cumhuriyetin ve bağımsızlığın kıymetini bilelim ve asla unutmayalım. Ona, cumhuriyete tıpkı sağlığımıza bakar gibi “gözümüzün içi gibi” bakalım. Bunun için de tabii ki öncelikle ayakta kalmaya, sağlıklı olmaya, bir ve birlikte durmaya odaklanalım. Bugünün sağlık konularına gelince... Bugün sayfamızı -bayram münasebetiyle- “SİZDEN GELEN SORULAR”a yani “OKUR SORULARI”na ayırıyoruz. Hazırsanız buyurun...

OKUR SORUSU 1GÜNDE NE KADAR D VİTAMİNİ 

Eğer D vitamini stoklarımız doluysa, yani D vitamini seviyemiz 50’nin üzerinde 70’ler civarındaysa yetişkin bir kadın ve erkek için günde 1000-2000 ünite kadar D vitaminini güneşlenerek ya da takviyelerle kazanmak yeterli oluyor. Bu miktarı 400-500 üniteye indirenler de var, 4-5 bin üniteye çıkaranlar da eksik değil. Bana sorarsanız 1000 üniteyi geçen rakamlara sadece doktorların karar vermesi lazım. Zira özel bazı durumlarda yüksek rakamlara da çıkmak gerekebiliyor. Ama o özel durumların neler olduğunu yalnızca doktorlar biliyor.

OKUR SORUSU 2
CİLT YAŞLANMASI İÇİN ‘BİLEK TESTİ’ GÜVENİLİR Mİ

Yalana, dolana, sözü fazlaca uzatmaya gerek yok: Yaşlanan bir cilt herkesin keyfini kaçırır. Cilt yaşlanmasının en büyük belirtisinin de kontrolsüz güneşlenmek olduğu tartışmasızdır. Güneş hasarının cildinizde oluşturduğu yaşlanmanın etkilerini görmek istiyorsanız, hemen şimdi şu anda ‘

Yazının Devamını Oku

Uyku belleğin ütüsüdür

Düzenli, yeterli ve kaliteli bir uyku, güçlü bir belleğin vazgeçilmezidir. Ne var ki bu net, açık ve yüzlerce kez kanıtlanıp raporlanmış bilginin tersi de her zaman geçerlidir:

Kötü, kalitesiz, yetersiz ve düzensiz bir uyku da “BELLEK TÖRPÜSÜ” gibidir. Özellikle Alzheimer hastalığı söz konusu olduğunda “bellek-yetersiz uyku ilişkisi” çok daha belirgindir. Bilhassa 30’lu 40’lı yaşlarda başlayan “KRONİK UYKUSUZLUK PROBLEMİ”nin Alzheimer hastalığına yakalanma riskini arttırdığı birçok araştırmada net bir şekilde kanıtlanmış ve raporlanmıştır. Dolayısıyla uykusuzluk sorununu çözmek kaliteli bir yaşlılık geçirmek isteyen herkes için vazgeçilmez ve öncelikli bir ödevdir.

TANSİYON YÜKSELDİKÇE BELLEK KÜÇÜLÜYOR

YENİ bir araştırmada da “hipertansiyon-bellek ilişkisi” bir kez daha netleşti: Avustralya Milli Üniversitesi’nin yaptığı bu yeni araştırmada da görüldü ki tansiyon yükseldikçe yani büyük ve küçük tansiyon rakamları büyüdükçe; beynimizin gücü azalıyor, belleğimiz zayıflıyor. O araştırmanın sonuçlarına göre de “daha güçlü bir beyin ve bellek için” neredeyse 20’li yaşlardan itibaren kan basıncımızı dikkatle izlememiz, 120/80’in üzerine çıkmasına müsaade etmememiz, mümkünse de 110/70’in altında tutmamız gerekiyor.

BİR UYARI

Yazının Devamını Oku

Kanser ‘Geliyorum’ der

Pandemi, hayatımızı dört bir yandan kuşatınca sağlığımızla ilgili diğer önemli gündemleri maalesef ıskalamaya başladık.

Iskaladığımız tehditlerden en önemlisi farklı doku ve organlarda gelişen kanserler. Biliyorsunuz, Dünya Sağlık Örgütü 2004 yılından bu yana -yerinde ve doğru bir kararla- ekim ayını “Meme kanseri bilinçlendirme ve farkındalık ayı” olarak ilan etti. Ama bana sorarsanız her ayın en az 2-3 gününü “kanser farkındalığı meselesi”ne ayırmamız lazım. Nedeni şu: Sağlık uzmanlarının tamamı, en geç 10-15 yıl sonra kanserlerin ölüm nedenleri arasında ilk sıraya yerleşeceğini söylüyor. Oysa biliyoruz ki kanserlerin de çoğu önlenebiliyor. Daha da önemlisi biraz dikkat edilirse tehlikeli boyutlara ulaşmadan erken dönemde teşhis ve tedavi edilebiliyor.



ÖNEMLİ
BEDENİNİZLE KONUŞUN

Yazının Devamını Oku

Pandemi baş ağrıtıyor

Başımızı ağrıtan pek çok sorun zaten hep vardı. Ne var ki pandemi pek çok sorun gibi baş ağrılarımızı da ikiye, üçe katladı.

Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı “2020 yılı ilaç tüketim rakamları” da bu bilgiyi doğruluyor. Bu rakamlara göre “ağrı kesiciler” ve tabii ki öncelikle de “baş ağrısı ilaçları satış rakamları”nda ciddi bir artış var. İsterseniz gelin bugün sadece pandemi nedeniyle değil, başka pek çok sebeple de bir numaralı sağlık sorunlarımızdan biri haline gelen şu “baş ağrısı meselesi”ne kısaca bir göz atalım.



ÖNEMLİ
BAŞIMIZ NEDEN AĞRIR

Yazının Devamını Oku

‘Şekerleme’ iyi ‘şekerlenme’ kötü

Gündüz saatlerinde yapacağınız kısa süreli “uyku molaları” yani “kısa süreli uykular” sağlığınız için zannettiğinizden çok daha faydalıdır. Günlük sohbetlerde “ŞEKERLEME” olarak tanımlanan bu basit, kısa ama etkili “sağlık kaçamakları” eğer “zaman” ve “zamanlama” meselelerine dikkat edilecek olursa düşünülenden de etkili mühim bir sağlık ayrıntısı olabiliyor.

ŞEKERLENME” meselesine gelince... “Şekerlenme” ya da tıp dünyasındaki adıyla “GLİKASYON” ise şekerlemenin tam tersine son derece önemli bir sağlık tehdididir. Diğer bir deyişle başlıkta belirttiğim gibi “ŞEKERLEME NE KADAR İYİYSE, ŞEKERLENME O KADAR KÖTÜDÜR”. Detaylar için buyurun...

‘ŞEKERLEME’NİN FAYDALARI

UYKU uzmanlarına göre, hemen her gün düzenli olarak 20-30 dakika kadar gündüz uykusu kaçamakları yapan “şekerleme tutkunları”, bakın hangi avantajları elde ediyorlar. Şekerlemeler:

BİR: Bedeni dinlendiriyor, enerji yüklüyor.

İKİ: Belleği güçlendiriyor.

ÜÇ: Fiziksel performansı geliştiriyor.

DÖRT:

Yazının Devamını Oku

Pandemide son durum

İsterseniz gelin haftaya “pandemideki son durumumuz”u gözden geçirerek başlayalım. Ve hemen ekleyelim: DU-RUM ÖNCEKİ HAFTALARDAN FARKLI DEĞİL: “Günlük vaka sayıları 30 binli, günlük kayıplarımız ise 200’lü rakamlarda” sabitlenmiş durumda. Ufak tefek oynamalar olsa da alt/üst rakamlar genelde değişmiyor. Ama bu rakamlardan bile alınacak, özellikle başka ülkelerdeki rakamlar ve oranlara bakıldığından çıkarılacak önemli bir ders var, o ders şu:

İNGİLTERE RUSYA VE TÜRKİYE: KAYIPLAR NEDEN ÇOK FARKLI

İNGILTERE ve Rusya’da da hasta sayılarında muazzam artışlar var. Dikkatimizi çekmesi gereken farklı nokta ise şu: Vaka sayıları, günlük kayıplara (ölümler) oranlandığında İngiltere’de kaybedilen insan sayısı bizden çok daha az. Rusya’da ise tam tersi bir durum var: Rusya’da kaybedilen insanların sayısı günlük vaka rakamlarıyla oranlandığında üzücü ve çok yüksek. İşte tam da bu noktada aklımıza “aşının gücü!” geliyor. Aşılamayı bizden önce ve daha hızlı başlatıp erkenden yola çıkan ve uyguladığı güçlü aşılarla başarılı bir aşı kampanyası yaşayan İngiltere’de vaka sayılarındaki artışa rağmen bizden çok daha az insan kaybı söz konusu. Rusya’ya gelince... Orada tam tersi bir durum yaşanıyor. Rusya aşılamadaki başarısızlığın faturasını daha çok insanını kaybederek ödüyor.

ÖNEMLİ
GÖZ SAĞLIĞI BUNAMAYI DA ETKİLİYOR

HİPERTANSİYONDAN diyabete, depresyondan obeziteye” bunamayı kolaylaştıran pek çok “risk faktörü” var. Uzmanlar, bunama/bilişsel bozukluk/demans ve hatta Alzheimer ile görme bozuklukları arasında da bir ilişkinin olabileceğini belirtiyorlar. Bu bilgi yeni ve güçlü bir araştırmayla da bir kez daha doğrulandı. Bu araştırmada uzmanlar 12 bin 364 yetişkini 11 yıl boyunca takip ettiler. Elde ettikleri netice özetle şu:

1)SARI NOKTA HASTALIĞI tıbbi adıyla “makula dejenerasyonu” gelişenlerde bunama riski yüzde 26 daha fazlaydı.

2)KATARAKT

Yazının Devamını Oku

Dikkat! Beyinler sisleniyor

Sadece bizde değil, dünyanın hemen her ülkesinde “akıl sağlığı sorunları”nda ciddi bir artış var. Veriler, özellikle COVID-19 pandemisinden sonra bu sorunların daha da büyüdüğünü gösteriyor.

10 Ekim “Dünya Akıl Sağlığı Günü’ydü. Önemli tıp dergilerinin birinde, The Lancet’te bu tarih dikkate alınarak konuyla ilgili araştırmaların özeti yayımlandı. O özete bakılınca da COVID-19 pandemisi süresince akıl sağlığımızda oluşan endişe verici değişimler net ve açık olarak görülüyor. Mesela bir araştırmaya göre, 2020’de dünya genelinde “depresyon ve anksiyete hastaları”nın sayısı 4’te 1 oranında artmış. Bu kötü haberden daha da kötüsü de var: MAJOR DEPRESYON VAKALARINDAKİ ARTIŞTA TÜRKİYE, AVRUPA BİRİNCİSİ OLMUŞ!

Bu önemli gelişmeye geçtiğimiz günlerde Sağlık Bakanı Fahrettin Koca da dikkati çekti, “Sinir ve depresyon ilaçlarının satış rakamlarında patlama noktasına vardık” dedi. Aslında patlayan sadece anksiyete, depresyon, takıntı gibi ruhsal sorunlar değil. Çok daha yaygın olan ama adı henüz net ve açık olarak konmayan önemli bir sorunumuz daha var: BEYİN SİSİ! Beyinlerimiz hızla sisleniyor. Ve bu sis eğer dikkat etmezsek akıl sağlığımızı tehdit edecek boyutlara ulaşıyor. Detaylar için buyurun...

İYİ BİLGİ

NEDİR BU SİSLİ BEYİN MESELESİ

SİSLİ beyin yeni bin yılın en önemli sağlık sorunlarından biri. Zaten vardı. Pandemi sürecinde adeta patlama noktasına ulaştı. İş, aile ve sosyal başarılarımızı, keyfimizi, mutluluğumuzu, huzurumuzu, hatta ekonomimizi etkileyerek hayat kalitemizde ciddi düşmelere yol açabilen çok ciddi bir sorun bu. Sağlığımız “beyaz”, hastalıklar “siyah” ise ikisinin arasında kalan son derece büyük ve geniş ve kocaman “gri” bir alan. Peki, sizde de olabilir mi? Bu soruya yanıt verebilmek için daha önce yayımladığım basit bir testi uygulamanızı önereceğim.

BİR TEST

Yazının Devamını Oku

Sayılar neden hep aynı

Her akşam açıklanan salgın rakamları neredeyse düz bir çizgi halinde seyrediyor.

Vaka sayıları 30 binlere, ölüm rakamları 200’lere takılmış gibi görünüyor. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın her gün ısrarla bıkıp usanmadan ve hâlâ yumuşak bir dille tekrarladığı “Tedbirlere uyulmalı, aşılarımızı tamamlamalıyız” uyarılarına rağmen durum da maalesef değişmiyor. Peki, neden? Nedenlerin çoğunu ben de siz de tahmin ediyoruz. Ama yine de “Farklı bir şeyler olabilir mi?” diye düşünerek salgının başından bu yana “sahada” ve “Bilim Kurulu”nda çalışan çok sayıda meslektaşımla görüştüm. Aldığım notları, daha doğrusu o uzmanların görüşlerini -ki çoğu zaten bilinen görüşler- sizinle de paylaşmak istedim. Merak ediyorsanız -ki edin, etmeliyiz- buyurun...



ÖNEMLİ
RAKAMLARI ÇİVİLEYEN YANLIŞLAR

Yazının Devamını Oku

Bilim, bizi kandırıyor mu

Pandemi canımızı çok yaktı, yakmaya da devam ediyor.

Ama bu arada, biz hâlâ farkına yeterince varmasak da pandemi şu veya bu şekilde hepimizi önemli bir sınavdan geçiriyor, farklı ders de veriyor. O derslerden biri kuşkusuz “BİLİM” ve “GÜVEN” konusu ile ilişkili. Saklamaya, yok saymaya, görmezden gelmeye ya da inkâr etmeye hiç gerek yok. Uzun zamandan bu yana hepimizin aklını kurcalayan mühim bir soru pandemiyle birlikte yeniden ve yine kocaman bir ders kitabı gibi önümüze kondu: “BİLİM BİZİ KANDIRIYOR MU?”

SORU 1
BİLİME NE KADAR GÜVENMELİYİZ

KÖŞENİN başında gördüğünüz soruyu sadece siz değil, biz hekimler de birbirimize sık sık soruyoruz. Öyle bir noktadayız ki dünyanın en ünlü ve güvenilir, en saygın tıp dergilerinde çıkan makaleleri ve araştırmaları bile didik didik ediyor, derin bir kuşku içinde okuyup inceliyoruz. Zaten böyle olduğu için de değerli meslektaşım Prof. Dr. Mustafa Çetiner, “Bilim bizi kandırıyor mu?” sorusunun yanıtını bulabilmek adına değerli bir kitaba imza atmış. İlk sayfasında da Winston Churchill’in o ünlü cümlesine yer vermiş: “HERKESİ BAZEN KANDIRABİLİRSİNİZ, BAZILARINI HER ZAMAN KANDIRABİLİRSİNİZ, AMA HERKESİ HER ZAMAN KANDIRAMAZSINIZ.

Peki, neden bu kadar kolay kandırılabiliyoruz? Bence bu önemli sorunun ilk yanıtlarından biri de şu: “Tıp, bir bilim değildir de ondan.

Yazının Devamını Oku