Atıştırmak mı yatıştırmak mı?

Atıştırmak iyi mi, kötü mü? İnsülini yatıştırır mı, patlatır mı? Kilo mu aldırır, zayıflatır mı? Bunlar son günlerin en popüler beslenme soruları. “Atıştırmak sağlığa faydalı mı, zararlı mı?” sorusuysa en çok ilgi çeken tartışmalardan biri. Peki, doğrusu ne?

Atıştırmak kısaca “kilo alımına ve obeziteye sebep olabilecek zararlı yiyeceklere karşı kontrolsüz bir eğilim içinde olma” durumu olarak tanımlansa da bu iş günlük beslenmenin ayrılmaz bir parçası.
Atıştırmalıklar dikkat edilmezse tehlikeli bir sürecin (yani obeziteye giden yolculuğun) ilk adımı olabiliyor.
Konunun bir diğer boyutu da şu:
Eğer açlığınızı gidermek için değil de “damaklar çatlasın, mideler bayram yapsın” yaklaşımıyla keyif için atıştırıyorsanız bu kötü bir şey.
Kötü, çünkü o atıştırmalıkların çoğu maalesef yüksek kalorili ve içi vıcık vıcık zararlı madde (şeker, nişasta, un, trans yağ) yüklü.
Konunun bir de “insani” boyutu var:
Yorucu çalışma temponuza ara verip dinlenmek, konsantrasyonunuzu yükseltip enerji yüklenmek ya da dost sohbetlerini daha keyifli hale getirebilmek için sağlıklı şeyler atıştırıyor, bunu yaparken de doğru atıştırmalıkları seçiyorsanız “atıştırmak” kabul edilebilir bir beslenme davranışı.
Bu gibi durumlarda azıcık hoşgörülü olmak mümkün:
Çay veya kahve ile desteklenmiş bir parça bitter çikolatanın ya da çeyrek simitle süslenmiş bir dilim beyaz peynirin sağlığa verebileceği zararı yok sayabiliriz.
Üstelik bu tür “kaçamakların” psikolojik kazanımları bile olabilir!
Ne var ki insülin direnci ya da aşırı insülin üretimi (Hiperinsülinemi) sorununuz varsa atıştırma alışkanlığa dönüşüp bir kilo ve hatta obezite tetikçisi haline gelebiliyor.
Özeti şudur: Atıştırmak bazen iyi, bazen kötü bir şeydir ama doğrusu sağlıklı bir atıştırmalık seçip makul miktarda tüketebilmektir.

Hangi atıştırmalıklar tehlikeli?

Atıştırmalık konusunda temel prensibimiz, “ifrat ve tefritten uzak durup makul noktada kalmak” olmalıdır.
Miktar çok abartılır ve sık tekrarlanırsa sağlıklı saydığımız atıştırmalıklar bile sağlığa zarar verebilir.
“Un, şeker ve trans yağ yüklü” atıştırmalıklar ise en küçük parçalarıyla bile sağlık düşmanıdır.
Kimi dişlerimizi çürüttüğü, kimi bağışıklık sistemimizi baskıladığı, kimi hipoglisemi ataklarını ve insülin direncini tetiklediği, kimi de bel çevremizi genişletip göbek bağlattığı için bu tür atıştırmalıklardan kendimiz de uzak durmalıyız çocuklarımızı da uzak tutmalıyız.
Örnek mi? Cipsler. Örnek mi? Gofretler. Örnek mi? Şekerlemeler. Örnek mi? Gazlı, kolalı meyveli içecekler, bugünlerde pek moda olan “ice tea” olarak bilinen şeker yüklü zararlı ürünler.
Diğer taraftan çocukların yemeklerden hemen önce atıştırma yapmaları da doğru değildir. İştahları kapanıp beslenme düzenleri bozulabilir.
Biz yetişkinler içinse akşamın geç saatlerinde, hele hele yatmadan hemen önce yapılan atıştırmalar lüzumsuz ve tehlikelidir.
Bu yanlış reflü sorununu azdırabilir ve uykunun kalitesini bozar.

Zararsız atıştırmalıklar hangileri?

Peki hangi atıştırmalık sağlıklı? Bana göre “protein zengini” ya da “protein yapısı güçlendirilmiş” atıştırmalıklar daha güvenli. Yoğurdu, ayranı, peyniri bu gruba rahatça yerleştirebiliriz.
Çok fazla protein içermeseler bile “yapıları” nedeniyle ceviz, fındık, badem gibi yağlı tohumları da -miktarları abartmamak koşuluyla- aynı gruba dâhil edebiliriz (bir defada 30 gramdan fazla kuruyemiş tüketmeyin).
Dilimlenmiş salatalığı, domates parçalarını, yeşilbiberi, hatta iyice yıkanmış taze çiğ karnabaharı da iyi atıştırmalıklar listenize kaydedin.
Meyveler de bu listede yer bulabilirler ama dikkat etmeniz gereken şey şu: Çok tatlı meyveleri bırakmak ve bir porsiyondan fazla atıştırmak yok! Elma, mandalina, portakal, kivi, armut ideal seçimler.

Mide hapları kalça mı kırıyor?

Bilgi yeni değil, eski. Arkasında da ciddi bilimsel veriler var.
Mesela Pennsylvania Tıp Fakültesi’nde yapılan bir araştırma, mide asidini azaltmak için kullanılan omeprazole, esomeprazole gibi bazı ilaçların kalça kırığı riskini -özellikle 50 yaş sonrasında- artırabileceğini gösteriyor.
Mide ülseri, gastrit ve reflü hastalığının tedavisinde kullanılan bu ilaçlar uzun süre ve önerilenden daha yüksek dozlarda kullanıldıklarında kalça kırığı riski de yükseliyor.
Bunun arkasında yatan nedenin, ilaçların vücuttaki kalsiyum ve D vitamini ile etkileşime girmesi olduğu düşünülüyor.
Bu araştırmanın daha kapsamlı başka araştırmalarla desteklenmesi gerekiyor ama şimdilik bu ilaçları sadece doktorunuz önerdiğinde ve önerdiği dozda kullanmaya dikkat etmeniz akıllıca olacaktır.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Tsunami kapıda mı

COVID-19 pandemisinde geldiğimiz son nokta çok can sıkıcı.

Uzmanların çoğu eğer “şehirlerarası ulaşımı minimuma indirmek, mesai saatlerindeki kaydırmayı tüm ülkeye yaymak, kapalı ortamlarda belirli sayıdan fazla insanın bir arada bulunmasını sınırlamak ve hatta kısa süreli kapanmalar uygulamasına geçmek” gibi önlemler bir an önce devreye sokulmazsa son günlerde rakamlarda izlediğimiz korkutucu ve ciddi yükselişin “ani bir tsunamiye” dönüşebileceğini söylüyorlar. Üzülerek belirteyim, “iflah olmaz iyimser” olarak bilinsem de ben de muhtemel bir tsunaminin patlamak üzere olduğu düşüncesindeyim. NEDENİ ŞU: Son bir ayda ağır hasta sayısında yüzde 50’lileri, ölüm oranlarında yüzde 55’leri bulan bir artış var. Ve bu artış muhtemel bir tsunaminin işareti gibi görünüyor. Kısacası, içinde bulunduğumuz şu günler çok önemli ve dikkat kesilmemiz gereken zor günlerdir. Konsantrasyonumuzu yitirmemeli, tedbirleri asla gevşetmemeli, süreci bir çeşit toplumsal işbirliği içinde yönetebilmeliyiz.




KÖTÜ HABER
COVID-19 AKIL SAĞLIĞINI DA BOZABİLİYOR

Yazının Devamını Oku

Bana biraz müsaade

Etrafımızdaki korona çemberi daraldıkça hekim olarak bize düşen görevler de doğal olarak arttı.

Neticede daha fazla mesleki faaliyet için yazılara biraz ara verip okurlardan kısa bir mola isteme zamanı geldi. Çok değil, sadece 4 günlük bir mola istiyorum. Pazartesi bu köşede yine hep birlikte başta korona olmak üzere sağlık gündemini değerlendireceğiz. Saygı ve sevgiyle...

Yazının Devamını Oku

Acaba ben de mi COVID-19 oldum

Vaka sayılarının artması ve etrafımızdaki COVID-19 halkasının giderek daralması, çoğumuzda “takıntı benzeri” gelişmelere yol açtı.

Herhangi bir yerinde en ufak bir ağrı hisseden, hafif de olsa yorgunluk ve halsizlikten yakınan, ateş, terleme ve benzeri şikâyetleri olan herkesin aklına hemen ve anında “Acaba COVID-19 hastası mı oldum?” sorusu geliveriyor. Haksızlar mı? Hayır! Görünen o ki günün birinde bu tatsız hastalığa herkesin yakalanması mümkün. Peki, hangi verilerin varlığında biz COVID-19’dan daha çok kuşkulanmalıyız? Ve ne zaman “acil durum” ilan edip COVID-19 testi yaptırmalıyız? Merak ettiğinizi çok iyi biliyorum, gecikmeden buyurun...




İYİ BİLGİ
COVID-19 İLE 7 SEMPTOM GRUBU

Yazının Devamını Oku

D vitamini şimdi daha önemli

D vitamini eksikliğinin bağışıklık gücümüzü azalttığı kesin.

Yeteri kadar D vitaminine sahip değilsek virüsler ve diğer mikroplar bize daha kolay bulaşabiliyor. Hastalık daha ağır seyrediyor. Hastalığın iyileşmesi de bir hayli gecikebiliyor. Bu mühim ayrıntıların COVID-19 enfeksiyonunda da geçerli olduğu net ve açık olarak doğrulandı. Pandemide de D vitamini yetersiz kişilerin hastalığa daha kolay yakalandıkları, hastalığı daha ağır geçirdikleri, iyileşmekte de ciddi ölçüde zorlandıkları görüldü. İşte bu nedenle karakışın iyice yaklaştığı, pandeminin şiddetinin daha da arttığı bugünlerde D vitamini eksikliği meselesini yeniden masaya yatırmamızda fayda var.

SORU ŞU
D VİTAMİNİNİZ YETERLİ Mİ

Bilindiği gibi D vitamini üretiminin neredeyse yüzde 95’i güneşlenerek yani cildi güneşle buluşturarak sağlanabiliyor. Kış aylarında güneşin yüzünü pek göstermeyeceği, bizim de zamanımızın önemli bir bölümünü güneşsiz alanlarda, iç mekânlarda geçireceğimiz kesin. Gıdalarla (balık, süt ürünleri, yumurta) kazanacağımız D vitamininin ise ihtiyacımızı karşılaması imkânsız. İşte bu nedenle D vitaminimiz eksikse süratle tamamlamamız ve kış süresince günlük ihtiyacımızı karşılayacak kadar D vitaminini takviye olarak almamız özellikle bu kış için çok önemli bir sağlıklı yaşam ayrıntısı.


Yazının Devamını Oku

Virüs aldatmaya devam ediyor

“Yeni koronavirüs”ün her geçen gün “yeni bir numarası” ortaya çıkıyor.

Geçtiğimiz günlerde bu köşede, enteresan virüsün hastalığı hafif geçirdiği bilinen çocuk ve gençlerde IQ seviyesini düşürebileceğinin anlaşıldığını yazmıştım. Çocuk ve gençlerde görülen bu şaşırtıcı IQ kaybının da bazen yüzde 10’ları bulabileceğinin altını çizmiştim. Şimdi de virüsün yeni ve şaşırtıcı bir başka hüneri(!) daha ortaya çıktı. O hüner de şu...




ÖNEMLİ

Yazının Devamını Oku

COVID-19 zekâyı da mı etkiliyor

İngiliz ve ABD’li üniversitelerin yaptığı ortak bir çalışmada (Imperial College London, King’s College London, Chicago Üniversitesi) COVID-19’un beyinde oluşturabileceği olumsuz sonuçlar, daha doğrusu hasarlar incelenmiş, hastalığı geçiren ve iyileşenlerden bazılarının beyinlerinin neredeyse 10 yıl kadar yaşlanabileceği saptanmış. Aynı araştırmada hastalığı geçirenlerden bazılarının IQ seviyelerinin de düştüğü anlaşılmış.

IQ seviyesindeki düşüşün, geçirilen hastalığın ağırlığı ile paralel olduğu da tespit edilmiş. Mesela COVID-19’u en ağır atlatanların IQ’larında yaklaşık 8.5 puanlık bir düşüş kaydedilmiş. Haber önemli, anlaşılan o ki yeni koronavirüs ve oluşturduğu COVID-19 enfeksiyonu bizi şaşırtmaya devam edecek.

BANA GÖRE
DENİZ AYNI DENİZ AMA GEMİLER FARKLI
“PANDEMİK hastalıkların önlenmesinde bireysel tedbirler tek başına yeterli olmaz. Bu hastalıklar toplumsal hastalıklardır. Daha doğrusu toplumun farklı kesimlerinden de olsa her bireyini ilgilendiren sorunlardır. Pandemide hepimiz aynı denizdeyiz ama aynı gemide değiliz. Bana göre çabuk ve etkili başarı için bizim öncelikle “Aynı gemideyiz” türü ezber cümlelerden ve bakış açılarından kurtulmamız lazım. Hepimiz hatta tüm dünya aynı denizdeyiz ama artık herkes kendi gemisinde. Gemilerden kimi süreci hafif sarsıntılarla, kimi şiddetli çalkantılarla yaşarken, kimi de batma noktasına varabiliyor. Bazıları limana çok yakın ve daha güvende, bazıları da batmama, yok olmama, var olma, yaşama mücadelesi veriyor. Market sahibi ile pazarda tezgâhı olan, fırıncıyla kahvehane işleten, berberlikle veya simit tezgâhıyla para kazanmaya çalışan pandemiyi aynı şekilde yaşamıyor. Gençler için de aynı farklar söz konusu. Hatta durum aynı evde yaşayanlar, karı-koca açısından bile geçerli olabiliyor. Pandeminin sosyal yükünü kadınların erkeklerden daha çok yüklendikleri kesin. Kısacası herkes kendi gemisinde pandemi fırtınasının boğulanlarından biri olmamaya çalışıyor. Tamam ama bu bilgi de net, açık ve tartışma götürmez: Pandemik hastalıkların önlenmesinde bireysel tedbirler yeterli olmuyor. Bu hastalıklara da diğer toplumsal hastalıklar gibi yaklaşmak gerekiyor.”

Yukarıdaki cümleler bana değil, geçtiğimiz günlerde telefonda sohbet ettiğim deneyimli bir iletişim uzmanı hocamızın saptamaları. Dikkate almakta fayda var. Özeti şudur: Deniz aynı deniz ama gemilerimiz farklı olabilir.

GÜNÜN SORUSU

Yazının Devamını Oku

Babasının oğlu

Bugünlerde sık duyduğumuz ve çok sevdiğimiz bir cümle var: “TÜRKİYE VE AZERBAYCAN İKİ DEVLET BİR MİLLETTİR”

Bu cümlenin mimarları ise 9. Cumhurbaşkanımız rahmetli Süleyman Demirel ile Azerbaycan’ın rahmetli cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’dir. Bu iki değerli devlet adamının arasındaki yakın dostluğun en yakın tanıklarından biriyim. Bu dostluk hep vardı ama Haydar Aliyev’in 1999’da geçirdiği o önemli rahatsızlıktan sonra daha da kökleşti. Bu satırların yazarı da bugünün Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev de o hastalık döneminde tanıştı, yakın bir dostluk oluşturma fırsatı buldu. Hastalık ve sonrasının hikâyesine gelince...



BİR ÇAĞRI
ACELE DOKTOR YETİŞTİRİN!

1999

Yazının Devamını Oku

Ben sordum bakan anlattı... A'dan Z'ye grip aşısı

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın Bursa ziyaretine katıldım, grip aşısıyla ilgili akıllardaki soruları kendisine ilettim. Üretiminden koruma gücüne, ilk aşamada kimlere yapılacağından bu yıl Türkiye’ye kaç doz aşı getirileceğine kadar tüm soruları sabırla yanıtladı...

Dün Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın Bursa’ya yaptığı inceleme seyahatine katılma fırsatı buldum. Bursa Valisi, belediye başkanı, il sağlık müdürü ve diğer ilgililerle yaptığı toplantıları dikkatle izledim. Önce beni çok rahatlatan şu gözlemimi sizinle de paylaşmak isterim: Son rakamlardan Sayın Bakan da bir hayli tedirgin. Özellikle toplantılar sonrasında yaptığımız baş başa görüşmede İstanbul’daki son rakamların onu ciddi ölçüde endişelendirdiğini fark ettim. İstanbul’daki krizle ilgili düşüncelerini yarın paylaşacağım. Görüşmemizde Sayın Bakan’la pek çok konuyu konuşma ve tartışma fırsatım oldu. Samimi olduğunu düşündüğüm yanıtlarını bugün ve yarın sizinle detaylı olarak paylaşacağım. Bugünün ana konusu olarak “grip aşısı konusundaki son gelişmeler”i seçtim. Ayrıca şu noktaların altını da kalınca çizmem lazım:




Fahrettin Koca hâlâ ilk günkü gibi samimi. İlk günkü kadar heveskâr. İlk günkü gibi gayret ve çalışkanlığını sürdüren bir tavır içerisinde. Ayrıca “eleştirilere açık” bir tutum sergilemeyi de ısrarla sürdürüyor. Grip aşısı ve konuyla ilgili son değerlendirmelere gelince...


Yazının Devamını Oku

İşler iyi gitmiyor

GEÇEN haftada da yazdım, daha doğrusu uyardım: Bu kış zor geçecek. Üzülerek belirteyim, Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı günlük vaka rakamları endişemi doğruluyor. Son bir haftada sadece İstanbul ve çevresinden değil, Türkiye genelinden gelen haberler de iç açıcı değil. Özellikle son 3-4 günün rakamları o korkulan “ikinci dalga”ya işaret etmese bile, bilelim ki can sıkıcı yeni ve büyük dalgaların habercisi gibi görünüyor. Kısacası önümüzde bizi bekleyen “karanlık bir kış” var. Peki ne yapmalı?

OSMAN HOCA UYARIYOR
TÜNELDE BİR IŞIK VAR AMA...

SADECE pandemi sürecini yönetenlerin değil, ortaya çıkabilecek olumsuzlukların neticesine katlanacak olan bizlerin de şapkalarımızı önümüze koyup ciddi ciddi düşünmemiz lazım. Bir süre önce varlığına işaret edilen “ışığın” bu karanlık tünelden çıkışımızın değil de hızla üstümüze gelen şiddetli ve büyük yeni dalgaların habercisi olması mümkündür. Aslında Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, sıkıntıyı aylar önce işaret etti. Daha yaz başında “Gemiyi kıyıya yaklaştırdık ama limana sağ salim ulaşabilmemiz için bazı fedakârlıklar yapmamız lazım. O fedakârlıkları yapmazsak eğer kıyıya çıkmamız uzayabilir!” şeklinde özetleyebileceğimiz bir açıklama da yaptı. Önerim şu: Gelin hiç olmazsa bu mühim dönemde hata yapmayalım. Gelin bu vurdumduymazlıktan, bu kayıtsızlık ve bıkkınlıktan vazgeçelim. Tedbirleri gevşetmek bir yana, daha da sıkılaştırmanın yollarını bulalım. Sürecin bundan sonrasını “toplumsal bir savaş” olarak algılayalım, planlayalım ve sürdürelim. Yoksa “Osman Hoca demedi!” demeyin, başımızın fena halde belaya gireceği günler yakındır.

İTİRAF EDELİM

GEÇ KALDIK!

GERİYE bakmayı pek sevmem. Zira “hayat hocam ve mentorum” 9. Cumhurbaşkanımız rahmetli Süleyman Demirel, bana şu öğüdünü adeta ezberletmiştir: “Arkana bakarak önünü göremezsin.” Kesinlikle inandığım ve uyguladığım iyi hayat yaklaşımlarından biridir bu. Ama iyi bilirim ki zaman zaman da geleceği planlarken şöyle bir arkaya dönüp bakmak ve geçmişteki hataları belirleyip, ders alıp o hataları tekrarlamamak da önemlidir. Pandemi sürecinde de bazı hatalar yaptık. İlk hatalarımızdan biri ise daha en baştan maske meselesinin önemini kavrayamamamız oldu. Ben dahil pek çok uzman -aramızda istisnalar olsa da- hijyen ve sosyal mesafe meselesini vurgularken, “Maskesiz olmaz arkadaş” demekte bir hayli geç kaldık. İtiraf edelim ve kabullenelim: Bu geç kalma yanlışını sadece biz değil, yetkililer de yaptı. Ayrıca bu büyük yanlışa sadece biz düşmedik. Hemen her ülke aynı yanlışı yaptı. Ve ne yazık ki bu mühim yanlış herkese pahalıya patladı. Kanaatim o ki pandeminin bu kadar uzaması ve ağırlaşmasında maske takmada geç kalma yanlışımız da çok etkili oldu. Peki, şimdi ne yapmalıyız? “Zararın neresinden dönerseniz kâr sayılır” deyimine sadık kalmalı, maskelerimize sıkı sıkı sarılmalı, “Maskesiz olmaz arkadaş!” cümlesini her gün en az on defa tekrarlamalıyız.

Yazının Devamını Oku

Pandemiye ‘psikolojik zırhta’ ilk 10

Şu kesin: Küresel bir afet yaşıyoruz ve anlaşılan o ki bu ne zaman neticeleneceği meçhul bir afet.

Aşı ve ilaç konusunda olumlu bazı gelişmeler bizi ne kadar umutlandırırsa umutlandırsın, özellikle yaklaşan kış nedeniyle daha dikkatli ve yoğun, eskisinden daha farklı ve ayrıntılı, sosyal yönü daha detaylı yeni bazı pandemi stratejileri oluşturmamız gerekiyor. Bu stratejilerin önemli bir ayağını da çok güçlü bir “psikolojik zırh” oluşturuyor. Ancak o zırh sayesinde ruh sağlığımızı garanti altına alabileceğiz. Peki o zırhı nasıl oluşturacağız? Pandemiye ruhsal bir defans geliştirirken hangi ayrıntılardan faydalanacak, hangi yanlışlardan uzaklaşacağız? Bu sorularının yanıtlarını Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü’nün hazırladığı bir çalışmada buldum ve sizinle de paylaşmaya karar verdim. Buyurun...



İLK 5
ENDİŞENİZİN DOZUNU ARTTIRMAYIN

1.

Yazının Devamını Oku

Bu kış oldukça zor geçecek

Daha önce de belirttim, bu virüs de benzerleri gibi en çok ortamdaki virüs yüklü görünmez su damlacıklarının solunmasıyla bulaşıyor.

Bu damlacıklar ise ultraviyole ışığının yoğun olduğu, güneşli ortamlarda, hele hele bir de hava kuru ve sıcaksa daha kısa sürede etkisiz hale geliyor. Ben dahil pek çok uzmanın geçtiğimiz yaza umut bağlamamızın nedeni de zaten bu idi. Ama sıcak yaz ayları bile düşündüğümüz faydaları maalesef getirmedi, getiremedi. Kışa gelince... Peşinen ve üzülerek belirtelim: Bu kış çok zor geçecek.




KISA BİLGİ
KIŞI ZORLAŞTIRAN NE?

Yazının Devamını Oku

COVID-19 beyin sisi yapar mı

Son birkaç ayda üst üste yayımlanan vaka raporlarına bakılırsa “Yapabilir” diyebiliriz.

Son zamanların popüler nörolojik sorunu “beyin sisi”, COVID-19 enfeksiyonunu geçirenlerde de görülebiliyor. COVID-19’u aylar öncesinde geçirmesine rağmen hâlâ kendini sanki bir “demans/bunama hastası” gibi hisseden, “yorgun, isteksiz, keyifsiz, düşüncelerini toparlamakta güçlük çekip öfke kontrolünde zorlanan, neticede de hızlı ve ölçüsüz tepkiler verebilen, odaklanma ve konsantre olmada zorlanan” pek çok insan var. Konu o kadar güncel hale geldi ki ardı ardına birçok önemli gazetede (The New York Times, The Guardian, The Independent) haber konusu oldu. Peki sorunun detaylarında neler var? Merak ediyorsanız buyurun...




İYİ BİLGİ
SORUN: POST VİRAL SENDROM 

BAZI virüs enfeksiyonları iyileştikten sonra bile bedensel ve ruhsal sorunlar oluşturabilirler. Sıradan bir soğuk algınlığı, grip ya da ağır geçirilmiş bir başka viral enfeksiyonu takiben gelişen yorgunluk, en sık görülen belirtidir. Yorgunluğa çoğu zaman kafa karışıklığı, baş ağrıları, yüksek volümlü seslere tahammülsüzlük, konsantre olma ve odaklanmada zorlanma, unutkanlık, eklemlerde ve kaslarda sertliğin eşlik ettiği ağrılar ve benzeri şikâyetler de eşlik edebilir. Hastaların çoğu kendilerini üzgün, yorgun hatta bazen de depresif hissettiklerinden bahsedebilir. Bu tür sorunlarla en çok da o viral enfeksiyonu ağır geçiren orta ve ileri yaşlı kişilerde rastlanır. Post-viral sendroma bağışıklık sistemi zayıf olanların daha sık yakalandığı da iyi bilinir. Post-viral sendromun en çok hedeflediği sistemin ise “sinir sistemi” olduğu kesindir. Sisli beyin de post-viral sendromun parçası olabilir. Peki neden?

Yazının Devamını Oku

Streste de ‘doz’ çok önemli

Zor günlerden geçiyoruz. Neredeyse 1 yıla yaklaşan “pandemi baskısı” hepimizi fena halde bunaltıyor.

Neticede de ister istemez ne kadar dirençli, dikkatli, eğitimli olursak olalım, anında “stres meselesi” ve onun yanında sağlık sorunları devreye girmeye başlıyor. Kaçınılmaz olarak da “kaygı sorunu” bir karabasan gibi üzerimize çöküveriyor. Stres de kaygı da önemli. İkisine de önümüzdeki günlerde sık sık değineceğim. İsterseniz gelin, önce en yaygın olanından, stres meselesinden, bir başka deyişle “stres sarmalı”ndan başlayalım. Buyurun...

İYİ BİLGİ
NEDİR BU STRES MESELESİ

STRES sözcüğü sağlık/hastalık literatürüne 1900’lü yıllarda girdi ama stresin var oluşumuzdan beri bizi etkilediği kesindir. Basitçe, “herhangi bir nedenle herhangi bir zamanda ruhumuz ve bedenimize zarar veren her şey ve bunlara karşı beden ve ruhumuzda gelişen istem dışı her türlü değişimi” stres başlığının altına rahatça koyabiliriz. Stresin latince “estrictia” sözcüğünden türetildiği biliniyor. Esas olarak da “sıkıca sarıp sarmalamak, sarmalanmak, sıkıştırmak, sıkıştırılmak” anlamına geliyor. Ama biz günlük yaşamda bu sözcüğü “basınç, sıkışma, dert, keder, gerilim, zorlanma ve daha pek çok durumda” kullanıyoruz. Peki süreç nasıl başlıyor, nasıl gelişiyor?

Yazının Devamını Oku

Yağmurda ıslanan maske işe yaramıyor

Malum, sonbaharla birlikte yağmurlu günler başladı.

Yağmurlu havaların pandemi açısından da bir önemi var. O da şu: Koruyucu maskelerin etkisi yağmurda ıslandıkları takdirde ciddi ölçüde azalabiliyor. Zira çok iyi biliniyor ki nemli ve ıslak maskelerin koronavirüsü filtre etme yetenekleri minimuma iniyor. Bu da koruyucu özelliklerini ortadan kaldırabiliyor. İşte bu nedenle yağmur nedeniyle ıslanan maskelerin süratle değiştirilmesinde fayda var. Aklınızda olsun, nemlenen maskeler bile gücünü kaybedebiliyor.



HATIRLATMA
COVID-19 UZAYABİLİYOR 

BİLİNDİĞİ

Yazının Devamını Oku

Hem grip hem korona olur muyuz

Kış yaklaşınca pandemi gündemine bir de grip gündemi eklendi.

Şimdi merak edilen iki mühim soru var. Birincisi grip aşısı yaptırıp yaptırmayacağımız, ikincisi de COVID-19 ve gribe aynı anda yakalanıp yakalanmayacağımız. Birinci sorunun yanıtını daha önce de verdim ama tekrarda yarar var: Özellikle risk grubunda olanların; hamilelerin, yaşlı ve düşkünlerin, kronik hastalığı, organ yetmezliği sorunu yaşayanların ve çocukların öncelikle muhtemel bir grip enfeksiyonuna karşı aşılanmaları gerekiyor. Grip aşısının koruyucu özelliği çok yüksek olmasa da riskli kişiler için ciddi bir antikor savunma hattı oluşturabileceği konusunda benim de hiçbir kuşkum yok. İkinci sorunun cevabına gelince... O sorunun yanıtını bir sonraki bölümde bulacaksınız.


BANA GÖRE
HEM GRİP HEM KORONA OLMA İHTİMALİ ÇOK DÜŞÜK

ÖNCELİKLE şunu bilelim: COVID-19’dan korunmak için kullanacağımız “maske-mesafe-temizlik/hijyen” 3’lüsü bize zaten grip için de ciddi bir savunma gücü sağlayacak. Muhtemelen bu sayede de aynı zamanda gribe yakalanma ihtimalimiz, bu sonbahar ve kış geçen yıla oranla daha düşük olacak. Diğer taraftan aynı anda 2 ayrı viral enfeksiyonun birlikte geçirme ihtimaliniz de oldukça düşük. Zira herhangi bir virüs enfeksiyonuna karşı alarm haline geçen bağışıklık sistemimiz bedenimize ikinci bir virüsün yerleşme ihtimalini minimuma indiriyor. Kısacası, ilk virüs enfeksiyonu sırasında alarma geçen bağışıklık sistemimiz, ikinci bir virüs enfeksiyonuna kolay kolay izin vermiyor.

Yazının Devamını Oku

Yürüyelim mi koşalım mı

Daha önce de yazdım ama tekrarda fayda var:

Ben, “insanların yürüyerek, ceylanların koşarak, balıkların da yüzerek egzersiz yapmalarının daha faydalı olacağına” inananlardanım. Farklı fikirde olanlara da saygı duyarım. Koşmayı değil yürümeyi tercih etmemin sebebi şu: Uzun süreli koşmanın böbrek üstü bezlerimizi aktive ederek stres hormonu kortizolün salgılanmasını arttırabileceği biliniyor. Örneğin, maraton koşucularında ciddi kortizol patlamalarının yaşandığı net ve açık olarak gösterildi. Koşunun bedene verebileceği hasar sadece kortizol yükünü arttırmakla da kalmıyor. Uzun süreli koşular, bedeni paslandıran, bizi daha erken yaşlandıran serbest radikallerin üretimini de arttırabiliyor. Aklınızda olsun, koşmayan birinin de günlük serbest radikal üretim miktarı 1 kilodan fazla. Eğer illaki koşmak istiyorsanız uzun süreli koşmalar yerine kaslarınızı zorlayabilen yüksek yoğunluklu, kısa süreli koşuları deneyin. Bu tür egzersizler hakkında bilgi edinmek istiyorsanız da “yüksek yoğunluklu interval egzersizler” konusunda daha çok bilgilenmeye gayret edin.




İYİ BİLGİ

Yazının Devamını Oku