GeriOnur BAŞTÜRK Bahar Korçan: Hep hikâyenin peşinde koştu
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bahar Korçan: Hep hikâyenin peşinde koştu

Bahar Korçan sadece bir moda tasarımcısı değildi.

Aynı zamanda sıkı bir hikâye anlatıcısıydı.
Her koleksiyonu bir felsefeye, bir sorgulamaya dayanır, kıyafetler aracılığıyla bize yeni hikâyeler sunardı.
Şairdi de... Bahar Korçan kreasyonundan bir ürün aldığınızda içinden onun yazdığı bir şiir çıkması en özel sürprizlerden biriydi.
Modayı sanat gibi gördüğü için defilelerini de buna göre düzenliyordu.
Beyhan Murphy ile çalıştıktan sonra opera, bale ve tiyatro kostümlerine yönelip bu alanda üretmeye başlaması bu nedenle sürpriz değildi, olması gereken “olmuştu”.
Çünkü hikâyenin peşindeydi Bahar Korçan.
Ona esas cazip gelen oydu.
90’ların ortasında, popun en parlak döneminin ürünü olan starların hikâyesini yönlendirmesi de tesadüf değildi. Yine olması gereken “olmuştu”.
Tarkan’ın “Salına Salına Sinsice” videosundaki imajı herhalde Bahar’ın o dönemine ait en güzel örnektir.
“Bir araya getiren” özelliği de vardı Bahar’ın.
Moda Tasarımcıları Derneği’nin kurucularındandı.
İlk yıllarında İTÜ Taşkışla’da düzenlenen Moda Haftası’nın en çok koşturanı, en çok “akıl hocalığı” yaparak gençlere yön vermek isteyeniydi.
Bir şey daha var: 1998’de bu siyah beyaz fotoğrafın da olduğu dergi röportajı çekimi vesilesiyle tanıştığımızda kendi bildiğinden vazgeçmeyen biri olduğunu hissetmiştim.
Sonraki yıllarda da her daim öyle oldu, öyle yaşadı, o şekilde ışık saçtı.
Huzur içinde uyusun...

Bahar Korçan: Hep hikâyenin peşinde koştu

Sürülemeyen ruj ve yan yana business koltuklar

Olay tam “Hanedan” dizisindeki entrikalar misali.
Olay şu: 200 milyon liralık boşanma davaları sekiz yıldır devam eden kavgalı bir çift var, Feryal ve Kemal Gülman.
İşte bu çift Nice-İstanbul uçağında yan yana koltuklara denk düşmüş.
Kemal Gülman’ın sevgilisi Eda Cideli ise arka koltukta oturmuş.
Feryal Gülman yerini değiştirmek istemiş, ama hostesler bir şey yapamamış. Uçak küçük ve sanırım sadece dört sıra business varmış, bundan dolayı...
Peki üç saatlik yolculuk boyunca gerçekten hiçbir şey konuşmadan mı oturmuş boşanamayan Gülman çifti?
Buna pek inanmadım.
İnsan dayanamaz, bir noktada iki çift laf eder diye düşünüyorum.
Öyle cool bir şekilde durdularsa gerçekten bravo.
Arka koltuktaki sevgili için ise durum daha fena. Film filan izlemeye çalışıp kafasını dağıtsa zaten esaslı bir filmin içinde. Bulunduğu filmin sonunu daha çok merak etmiş olabilir.
Bir de uçak indikten sonraki hadise var.
Havalimanında görüntüleri çekilince, Kemal Gülman gazetecileri Feryal Gülman’ın çağırdığını düşünüp şöyle demiş: “Bu kadın belasını arıyor”.
Bir kere tehditkâr bir ifade, hiç yakışmamış kendisine.
Feryal Gülman ise “Uçaktayken gazeteci nasıl çağırayım?” demiş, ama uçaktan inip pasaport geçişi ve bagajı alana kadar o kadar çok zaman geçiyor ki, o esnada gazetecilere haber vermek çok kolay.
Şu savunması da komik olmuş: “Ben çağırsaydım en azından bir ruj sürerdim”.
Sözün özü: Bu “Hanedan” entrikası olayın esas kahramanları sürülemeyen o ruj ve berbat tesadüflere yol açabilen business sırası az o uçak.

X

Berksan, öteki Berksan ve Fransız askısı alemi

Yıllarca süren pembe dizilerde bazen şöyle bir şey olurdu.

Sürekli görmeye alıştığın karakteri aniden başka bir oyuncu oynamaya başlar ve seyirciden o yeni yüze çat diye alışması beklenirdi.

Herhalde en son böylesi bir değişim “Spartacus” dizisinde filan olmuştu.

Berksan’ın estetik ameliyatla aniden ve çok sert bir şekilde, Ajda’nın şarkısının hakkını verircesine “bambaşka biri”ne dönüşmesi de o hesap.

Fransız askısı marifetiyle yüzü gerginlikten kopacak duruma gelen Berksan, doktorunun coşturmasıyla kendini “yakışıklı mahkum” diye bellek klasörlerimize kazınmış Jeremy Meeks’e benzetmiş.

Sosyal medyanın yorumları ise daha hain:

Berksan’ı Seda Sayan’ın kayıp erkek kardeşi sananlar çoğunlukta.

Öte yandan herkes itiraf etsin: Estetikle ilgili mevzuları alaya alıp “Ay yüzüne bak, ne yaptırmış böyle” diyen bile, imkanı olsa hemen bıçak altına yatıp kesin bir şey yaptırır.

Hele ki “İyi çıkmamışım, bir daha çeksene”lerin dilimizden düşmediği şu zalim, like’ı giderek azalmış Instagram çağında.

Yazının Devamını Oku

Ayşegül Aldinç’ten Gülşen’e sahne kıyafetleri

Yıl 1991. Çeşme Festivali’nde Ayşegül Aldinç sahne alıyor.

Üzerinde o yıllarda sıkça giydiği, artık onunla özdeşleşmiş siyah deri mayo var.
Ve tabii mini deri ceketi.
Sisler içinden çıkıp gelen Aldinç konserde müthiş enerjik, sahnede oradan oraya koşturuyor.
Hani insanın o ana ışınlanası geliyor.
Üstelik şarkı da nefis pop rock, ismi de pozitif:
“Ne Güzel”.

Yazının Devamını Oku

İstanbul’un galeri üssünde yeni gelişmeler

Dolapdere’de önce Dirimart ve Pilevneli galeri açtı.

Hatta onlar ilk açıldığında, “Buraya insanlar gelir mi?” diye düşünülüyordu.
Çok geçmeden Arter’in yeni binasının inşaatı bitti ve Arter’in gelişiyle birlikte Dolapdere’nin estetik olarak çehresi de değişmeye başladı.
Müze Evliyagil de Arter’le aynı cadde üzerinde bir galeri açtı.
Ve şimdi de dört önemli galeri Dolapdere’ye çok yakın olan Piyalepaşa projesinin içine konuşlandı:
Merkür, Zilberman, ArtSumer ve Pi Artworks.
Önceki gün bu dört galeriyi gezdim.
Pi Artworks sergilere şubat ayında başlayacakmış.

Yazının Devamını Oku

Şemsiye ve tapınak şövalyesi

Fotoğraf gerçekten tablo gibi.

Yer, Anıtkabir... Kostümüyle klasikler klasiği “Gülün Adı” filminden çıkıp gelmiş gibi duran ya da bir tapınak şövalyesini andıran Bülent Ersoy tekerlekli sandalyede.
Ersoy’un yüzünde gayet huzurlu bir ifade var. Bir asker ona dev bir şemsiye tutuyor. Yağmurdan koruyor. Bir kadın ise parmağıyla uzaktaki bir noktayı işaret ediyor.
Fotoğrafa gelen yorumlar ise şaka gibi.
Neden asker şemsiye tutuyormuş?
Bülent Ersoy’un ayrıcalığı neymiş?
Neden tekerlekli sandalyedeymiş?


Yazının Devamını Oku

Melek Mosso haklı, çünkü...

Bir araştırma şirketinin yaptığı ankete göre “2021 yılının en iyi şarkıcıları” arasında ilk sırada Melek Mosso yer almış.


Deniz Seki de bu sonuca köpürmüş, “Neye göre, kime göre? Bu kadar özel yorumcu varken hem de!” diyerek.
Hani Deniz köpürmese böyle bir araştırmadan haberimiz dahi olmayacak, bir köşede unutulup gidecekti.
Ama çok geç, Melek Mosso da haklı olarak “Abla biz özel değil miyiz” diye karşılık verince anket sonucuna göz atmak zorunda kaldım.
Optimar’ın yaptığı ankette Melek Mosso’yu Sezen Aksu, Hadise, Zeynep Bastık, Ebru Yaşar, Sefo, İbrahim Tatlıses, Edis ve Kerimcan Durmaz takip etmiş.
Ankete yanıt verenlerin kafası karışıkmış demek pek doğru olmaz.
Çünkü bu tür anketlerde ilk akla gelen isim söylenir, çok doğal.

Yazının Devamını Oku

Mekanlar ne yapacak

Cumartesi gecesi gittiğim Kuruçeşme’deki İtalyan restoranında ızgara dana bonfile 199 liraydı. Dana bonfileli bistecca pizza 235 lira.

Cuma günü ise şehrin en popüler mekanlarından birinde kokteyl 180 lira olmuştu.

Bir başka popüler mekanın 240 liraya kokteyl satacağı masada konuşuluyordu.

Bir yandan da henüz çoğu mekan menü fiyatlarına dokunmuş değil.

Herkes bu konuda birbirini bekliyor.

“Önce onlar yapsın, ben onlara göre hareket edeyim” mantığı var.

Ama şimdiden müdavimlerin diline düştü fiyatlar.

“Artık daha az dışarı çıkarım” diyen de var, “Ortaya paylaşımlık sipariş de kurtarmayacak” diyen de...

Bizde pek yaygın değildir, ama keşke içkilerin akşamüstü saatlerinde indirimli satıldığı “happy hour”lar bu vesileyle trend olsa.

Yazının Devamını Oku

Kimlik kartı vesikalığını resmeden sanatçı

Hepimiz farklı dönemlerde çekilmiş çok sayıda vesikalık kimlik fotoğrafına sahibiz.

Ama hiçbirimizin vesikalığı sanatçı Alican Leblebici’nin vesikalığı gibi olmadı, olamaz da!
Neden mi? Çünkü Leblebici bambaşka bir yöntem izliyor.
Önce fotoğraf stüdyosuna gidip kimlik kartına basılmak üzere herkes gibi bir vesikalık çektiriyor.
Sonra çektirdiği vesikalığın resmini yapıyor.
O resmin de fotoğrafını çekip Nüfus Müdürlüğü’ne gidiyor ve kimliğini yeniletiyor.
Kimse de vesikalığın gerçek fotoğraf değil, resim olduğunu anlamıyor.
Alican Leblebici’nin yaptığı bu otoportre vesikalık resim ve yenilenen kimlik kartı, 2015 yılında bir sanat eserine de dönüşüyor. Eserin ismi, “Otoportre ve Kimlik Kartları”.

Yazının Devamını Oku

Şehirde son durum

Pozitif vakaların gölgesinde bir sosyal hayat turu. Nerede ne oluyor, yeni ne açılmış, eskiler nereye taşınmış? Hepsi bir çırpıda, hızlı bir seyirde...

KARAKÖY LOKANTASI’NIN YENİ YERİ

Karaköy Lokantası yaz ortasından bu yana yeni yerinde, Novotel’in girişinde.
Eski binasının tadı elbette bambaşkaydı ama yeni konumu da güzel.
Hatta daha şık ve daha çok bitkili.
Ama çoğu İstanbul mekanı gibi burada da bir aydınlatma problemi var.
Saat 17.00 gibi mekana gidince o problemi daha net görüyorsun.

Yazının Devamını Oku

Kuruçeşme bu yıl daha çok hareketlenecek

Çünkü uzun süredir inşası devam eden Divan Kuruçeşme nihayet bu yıl açılıyor.

Hatta çok yakında etkinliklerin başlaması planlanıyor.

Divan Kuruçeşme mimar Gökhan Avcıoğlu’nun tasarım stüdyosu GAD ve Sinan Kafadar’ın beraber çalıştığı bir tasarım projesi. 

Avcıoğlu’na “Nasıl bir bina bizi bekliyor?” diye sordum, yanıtı şöyle oldu:

Burası 17. ve 18. yüzyıllardan kalma iki adet yalının arka bahçesi.

Zaman içinde yalılar apartman tarzında, kat kat olacak şekilde kullanılmaya başlanmış.

Bu arka bahçeler ise o yalılara ait hamam, çamaşırhane gibi fonksiyonların bulunduğu bahçeler olarak düşünülmüş.

İçerideki çelik konstrüksiyon aslında bir hamam kalıntısını taşıyor.

Burada çıkan tarihi eserlerle bir arkeoloji müzesi yaptık.

Yazının Devamını Oku

Artık sıradan bir yer

Değişen bir şey olmadı.

Bu yılın ilk günlerinde de İstiklal Caddesi’nde çekilmiş yılbaşı gecesi görüntülerini konuştuk.

Geçen yıllardan farklı olarak en azından bu kez tacize uğrayan kadın görüntüleri yoktu.

Çünkü koca caddede devasa bir erkek seli vardı, kadın yoktu!

Bunun üzerine sosyal medyada İstiklal Caddesi’nin 1995 yılında çekilmiş nostaljik görüntüleri girdi devreye.

Daha önce olduğu gibi...

En başta “İstiklal Caddesi neden böyle oldu?” diye hayıflananlar İstiklal’e gitmiyor aslında.

Çünkü İstiklal’e gitmeleri için uzun bir süredir esaslı bir neden yok.

Eskiden

Yazının Devamını Oku

Cem Yılmaz’ın gösterisi komik mi, değil mi?

Son Cem Yılmaz gösterisinin ikilemi bu oldu:Eskisi kadar güldürüyor mu, güldürmüyor mu?

İzleyen herkes sürekli kıyas yarışında.
Cem Yılmaz gösterilerinin müdavimi olmadığım için öyle
bir kıyas yapmam mümkün değil.
O yüzden son gösteriyi tamamen bu önyargıdan arınmış halde izledim.
Ne kadar güldüm ne kadar gülmedim diye de bakmadım olaya.
Oturup konferans izler gibi beklentisiz, dümdüz seyrettim. Sonuç şu:
- Jenerasyonlarla ilgili analizlerini sevdim. Ama bir noktadan sonra kendi jenerasyonunu, 70’ler ve 80’leri çok fazla övdü ve “eskiye özlem” duygusunu bir tık abarttı.

Yazının Devamını Oku

Metaverse’teki ilk yılbaşı partisine katıldım

Mimar Derya Toros’tan yılın son günlerinde, “Metaverse’te bir yılbaşı etkinliği düzenliyoruz, katılıp ortamı görmek ister misin?” diye ilginç bir davet aldım.

Malum, son zamanlarda en çok konuştuğumuz şeylerden biri nasıl olduğunu tam bilsek de bilmesek de Metaverse.

Şimdilik insanların dijital olarak bir araya gelip sosyalleşebileceği, onun da ötesinde mal ve hizmet satın alabileceği bir dijital meydan olarak düşünülüyor.

Ama aslında Metaverse bunun çok daha ötesi. Lakin “ötesi” için henüz zaman var.

Şu an her şey emekleme aşamasında.

Her şeyi çok hızlı yaşadığımız için hatırlayan var mı bilmem ama internetin henüz çok yaygınlaşmadığı ilk zamanları gibi düşünün.

Benim anladığım şu an Metaverse o seviyede...

PEKİ SONRA NELER OLDU?

Yazının Devamını Oku

Sosyal hayatın 2021 ‘en’leri

Yılın ilk gününde şöyle bir geçmişe bakıyor ve sosyal hayatın öne çıkanlarını kısaca hatırlıyoruz.

EN İYİ KONSEPT:

Yazz Collective... Fethiye’deki salaş balıkçı Osman’ın Yeri, bu yaz başında Yazz Collective adıyla açıldı. Yapımcı Timur Savcı ve ortağı Mehmet Can Uzun’un sahibi olduğu Yazz’a sadece denizden ulaşım vardı. Mimari tasarımını Fahrettin Aykut’un üstlendiği, mutfağın başında ise Mustafa Otar’ın olduğu mekan, yaz boyu en çok konuşulanlar arasındaydı. 

EN YENİ TREND:

Plaj Yakalılar... Ofise hâlâ dönmemiş olanlar ya da işi uzaktan çalışmaya müsait olanlar soluğu şehir dışında alıp yazlık yerlerde fahiş fiyatlara ev kiraladı. Ellerinde bilgisayar, üzerlerinde flip flop terlik ve şort kombinasyonuyla her yerden çalıştılar, en çok özenilen grup oldular. 

EN ‘OLMAZSA OLMAZ ŞEY’:

Sanata mutlaka yer vermek... Mandarin Oriental Bodrum’da Pilevneli Galeri, Kaplankaya’da The Pill, Yalıkavak Elements’te ise Arton Galeri pop-up sergileme alanları açtı. Sevil Dolmacı Art Gallery ise Bodrum Loft açık alanda heykel sergisi yaptı.

EN EĞLENCELİ YAZLIK MEKAN:

Wu Yalıkavak.

Yazının Devamını Oku

Yılın son gününde pozitif-negatif muhabbeti

Yılın son günü, İstanbul sosyal hayatında aktif bir şekilde gezenlerin dilindeki cümle şu:

“Sen de mi? Aynen, ben de pozitifim.”

Herkes birbiriyle “Senin semptomlar nasıl? Nasıl geçiyor?” konuşmaları yapıyor.

Test olup evde gün sayanlar, uçağa binebilmek için test olmayıp yılbaşını Alaçatı ya da Bodrum’da geçirecek olan “ayaklı pozitiflere” kıl oluyor.

Karantina günleri hesaplanıyor, “Aa az kalmış seninki” deniliyor.

Şöyle handikaplar yaşayanlar da var:

Aynı arkadaş grubundan 5 kişi geçen haftalarda aynı anda pozitif olmuş.

Ama karantina günleri tam da bugün doluyor. İçlerinden biri soruyor: “Ya hepiniz negatife dönmüş olursanız ve ben hâlâ pozitifsem ne yapacağım?”

Kısacası yılın son gününe malum virüs damgasını vurdu diyebiliriz.

Yazının Devamını Oku

Sürpriz ikili: Begüm Khan ve Sinan Tuncay

İki farklı disiplinden iki yetenekli insan; mücevher tasarımcısı Begüm Kıroğlu ve sanatçı, yönetmen Sinan Tuncay yeni bir projede bir araya geldi. Begüm Khan’ın sınırlı sayıda üretilmiş “Protector Eyes” koleksiyonu için hazırlanan kısa film projesinde.

Begüm Kıroğlu mücevher markası Begüm Khan’da alışılmadık takılar tasarlıyor.

Çünkü Begüm’ün takılarında kaplumbağalar, böcekler ve sinekler başrolde!

“Benim çalıştığım hayvanlar klasik güzellik anlayışına pek uymuyor. Onlar beni daha çekiyor” diye açıklıyor Begüm bu durumu...

Markasını 10 yıl önce Şangay’da kurmuş Begüm.

Oraya gidiş nedeni ise Doğu kültürlerine karşı duyduğu merak ve ilgi.

Şanghay’da Çin kültürü üzerine master yaparken çalışmaya da başlamış.

HER ŞEYİN NEDENİ KOL DÜĞMELERİ!

Mücevher tasarımı işine girmesi ise

Yazının Devamını Oku

Simit, ısırık ve 90’lar

Hülya Avşar, “Sakinleştiyseniz şimdi sıra bende” diyerek simitli açıklamasının açıklamasını yapmak istedi ama ne yazık ki bu kez o kadar yankı yapmadı sesi.

Çünkü simitli polemikte ilk söylediği laflar çok slogandı, haliyle herkes sazan gibi üstüne atladı.
Şimdi Avşar’ın o lafların üzerine kalkıp “Benim simit yeme meseleme gelince, yerim ya da yemem. Kendim kazandım, hâlâ da kazanıyorum. Bunun hesabını size vermeyeceğim” diye serzenişte bulunması fena halde dramatik ve sıkıcı.
Elbette kimse onun ne kadar kazandığını sorgulamıyor.
Feci bağlamdan kopuk, uzay boşluğunda açıklamalar bunlar...
Bu simitli hadisede golü atan ise pek sevgili Deniz Seki oldu.
Deniz, Hülya Avşar’ı desteklemek isterken durumu abarttı ve onu eleştiren herkesi ısıracağını söyledi.
Ah Deniz, ısırmak da nedir şimdi?

Yazının Devamını Oku

Sosyal hayatın son hızlı haftasının çılgın özeti

Shopi go Art’ın birinci yıl yemeği, mekan sahiplerinin rol aldığı o kısa filmin galası, ismine bayıldığım Bomonti kafesi, Arnavutköy’de bir modern meyhane ve bir de “Emily in Paris”. Ufak İstanbul gezintimize buyurun...

İstanbul’un sosyal hayatında aralık başından bu yana hız kesmeyen davetler, yemekler ve etkinliklerde son virajdayız.
Haftaya pek bir şey kalmaz, her şey normal seyrine döner, eve kapanır “Emily in Paris”in şaşkın maceralarını izleriz artık.
Zaten herkes patır patır hasta. Sosyal hayatın seyri “Squid Game”deki cam köprü oyunu gibi, ya düşüyor ya da yoluna devam ediyorsun.
Neyse, hafta başı Wu Bomonti’de pek hoş bir yemek vardı.
Dijital sanat platformu Shopi go Art’ın birinci yıl yemeği.
Genç sanatçıların eserlerini erişilebilir fiyatlarla satan,
dahası yeni sanatçıların önünü açan sanat platformunun yemeğinde en sevdiğim şey

Yazının Devamını Oku

Eski dostlar dönmese daha mı iyiydi?

Eğer “And Just Like That”i izlemediyseniz, bu yazıyı okumayın. Çünkü ilk iki bölümü yayınlanan diziye dair bolca ipucu sağanağı var satır aralarında. Sonra kızmaca, beni darlamaca yok.

İlk soru: Bu devam dizisine, yani “And Just Like That”e gerek var mıydı?
“Sex And the City” (SATC) bildiğimiz o eski bölümleriyle hafızalarımızda kalsa daha iyi değil miydi?
Yalan değil, pandeminin o ilk karantina günlerinde eski bölümleri arada bir izliyordum ve çoğu sahneyi bilmeme rağmen yine de dizi hâlâ eğlenceli geliyordu.
Ve gelelim “Gerek var mıydı?” sorusunun yanıtına:
Yeni dizinin ilk iki bölümünü izledikten sonra kararımı verdim, pek de gerek yokmuş!
Bu ikonik karakterler 30’larında, 40’larında kalsa daha iyiymiş.
Çünkü o karakterler dünyaya yeni bir şey sunuyordu.

Yazının Devamını Oku

Sonu düğün gecesine dönüşen sergi açılışı

Cumartesi sabahı Eskişehir’e giden hızlı trenin penceresinden göllere, dağlara dalıp gitmişken, gecenin sonunun en hasından oyun havalarının çaldığı bir düğünle sona ereceğini bilmiyordum tabii.

Trendeyken bildiğim tek şey şuydu: Odunpazarı Modern Müze’de (kısa adıyla OMM), 31 sanatçıyı bir araya getiren yeni ve büyük bir sergi var. Ben de o serginin açılış davetine gidiyorum.

Her şey, sergi açılışından sonra sanatçılar ve İstanbul’dan gelen davetlileri (mesela Şebnem-Celal Çapa, Emir Yargıcı ve Mustafa Taviloğlu) bir araya getiren OMM INN restorandaki yemeğe girmemle beraber değişti.

Ortam küçük bir gazinoya dönüştürülmüştü.

Eski usullerle yeniler bir aradaydı: Mekana sürekli sis veriliyor, masalar sis içinde yüzüyordu.

Bir yandan da duvarlara yansıtılan projektörlerde 2021 versiyon bir zenne en kıvrak göbek hünerlerini sergiliyordu.

Daha bunlar başlangıçtı tabii.

İlerleyen saatlerde bir grup müzisyen sahneye çıktı ve ortam bir anda ateşlendi.

Kollar iki yana doğru açıldı, göbekler atılmaya başlandı ve sergi yemeği bir anda

Yazının Devamını Oku

Mısır Çarşısı’nın üzerinde yeni nesil bir buluşma

Mısır Çarşısı’ndaki Pandeli’ye girer girmez hem içim ısınıyor hem de büyük sobanın üzerinde pişen kestanelere ilişiyor gözüm. Doğrusu bu epeydir unuttuğum bir görüntüydü.

Çok hoşuma gidiyor ve tabii kestanelerden bir tanesini çaktırmadan alıp mideye indiriyorum.
Bu arada Pandeli tıklım tıklım. Kalabalığın çoğunluğu yabancı turist.
Benim orada bulunmamın nedeni ise “lokum tadımı”.
Lokum da tıpkı soba üzerindeki kestane gibi unuttuğum şeylerden...
Neyse ki eski tip bir lokumun tadımı değil bu.
Pandeli’nin yeni nesil lokum markası Marsel’le beraber çıkardığı “Bazaar Lokum”un tadımı.
Önce Selim Cenkel’in kurduğu Marsel’den bahsetmeliyim.

Yazının Devamını Oku