"Oğuz Çelikkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Oğuz Çelikkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Oğuz Çelikkol

Dünya Su Günü ve Düşündürdükleri.....

22 Mart, 1993 yılından bu yana Dünya Su Günü olarak kutlanıyor. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, küresel su kaynaklarının sürdürülebilir kullanımının sağlanmasına dikkat çekmek ve uluslararası toplumu bu konuda bilinçlendirmek amacıyla 1993 yılında 22 Mart’ı Dünya Su Günü olarak ilan etti.

Su yaşamın kaynağı. İnsanlık tarihine baktığımızda ilk büyük medeniyetlerin su kaynaklarının etrafında kurulduğunu görüyoruz. Tüm ülkeler acısından su potansiyellerinin ve su kaynaklarının korunması önemli. Türkiye su zengini bir ülke değil. Su kaynaklarımızın optimal bir şekilde kullanılması, toplumumuzun bu konularda bilinçlendirilmesi her geçen gün daha da aciliyet kazanıyor.

Geçen hafta Dünya Su Günü vesilesiyle Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nin  düzenlediği  “Büyük ve Güçlü Türkiye Yolunda Su Stratejileri” konferansına katılmak amacıyla Muğla’daydım. Üniversitenin “Coğrafi Bilgi Sistemleri Uzaktan Algılama Uygulama ve Araştırma Merkezi” tarafından gerçekleştirilen bu konferansın “Sınır Aşan Sular” oturumunda “Türkiye’nin Ortadoğu ile İlişkilerinde Su Sorunları” başlıklı bir konuşma yaptım.

1970,80 ve 90’lı yıllarda Orta Doğu bölgesinde su sorunlarının nasıl ön planda olduğunu hatırlıyoruz. Hatta o dönemlerde Orta Doğu’daki “gelecek” savaşların su konusundan çıkacağı beklentileri çok yaygındı ve bu konuda yazılmış bir çok kitap, basılmış makaleler bulunuyordu. Orta Doğu’da bugün karşılaştığımız istikrarsızlığın ve çatışmanın nedenleri farklı olsa da, bölgede su konusu hala önemli ve bu önemin gelecek on yıllarda artması kaçınılmaz gözüküyor.

Dış politika ve suyla ilgili konular arasındaki ilişki “Sınır Aşan Sular” ve “Denizden Kaynaklanan Sorunlara” baktığımızda çok açık bir şekilde görülüyor. Sınır aşan nehirlerimiz Meriç, Çorum, Aras, Asi, Fırat ve Dicle kara sınırı paylaştığımız hemen hemen tüm komşularımızla (Bulgaristan, Yunanistan, Gürcistan, Ermenistan, Azerbeycan, Irak ve Suriye)  ilişkilerimizde (şu veya bu yönleriyle) rol oynuyorlar. Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi ile ilişkilerimizde (Kıbrıs sorununda) Ege Denizi ve Akdeniz’den kaynaklanan sorunlar ön plana çıkmış durumda.

Suriye bugün Türk dış politikasında en öncelikli ve acil sorun. 7 yıldır devam eden Suriye iç savaşı Türkiye için ciddi bir iç güvenlik ve sınır güvenliği sorunu ortaya çıkarttı. Esasen geçmişe bakıldığında Suriye’nin, bağımsızlığını kazandığı 1946 yılından 2000’lı yıllara kadar, hiç bir dönemde Ankara için “iyi”, işbirliği yapabileceği bir komşu olmadığı görülüyor.

1946 yılından sonra Suriye ile ilişkilerimize bakıldığında Suriye’deki yönetimlerin, Suriye bağımsızlığını kazanmadan önce 1939 yılında çözümlenen İskenderun Sancağı sorunuyla ilgili gerçekleri kabul etmekte zorlandıkları, Şam’ın Hatay konusunu Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerinin gelişmesini engelleyecek şekilde,  iki ülke arasında bir “toprak sorunu” haline getirdiği izleniyor.

Suriye’nin Hatay konusunun 1939 yılında çözüldüğü gerçeğini kabul etmesi uzun yıllar almış, Şam ancak Asi nehrinin Hatay’da iki ülke arasında sınır teşkil ettiği bir bölgede Dostluk Barajı’nın temelinin atılmasıyla iki ülke arasında toprak sorunu olmadığını kabul ettiğini kendi ve dünya kamuoyuna gösterebilmiştir.Sınırda Asi nehri üzerinde yapılacak bu barajın temeli 2011 yılı Şubat ayında, iki ülke Başbakanlarının da katıldığı  bir  törenle atılmıştır.

Soğuk Savaş yıllarında Türkiye-Suriye ilişkileri iyi değildir.Batı Dünyası içinde yer alan NATO üyesi Ankara, bu dönemlerde Suriye’nin Sovyetler Birliği ile kuruduğu yakın ilişkilere şüphe ile bakmakta, Suriye’de artan komünizm “tehlikesini” ciddiye almaktadır. O dönemde Orta Doğu’da yükselen ABD-Sovyetler Birliği mücadelesi Türkiye-Suriye ilişkilerini de uzun dönem etkilemiş, Ankara ile Şam’ı 1957-58 yıllarında savaşın eşiğine kadar taşımıştır.

Türkiye-Suriye ilişkilerinde  su konularındaki sorunlar 1960’lı yılların ortalarında, Türkiye’nin Fırat nehri üzerinde barajlar yapma projelerini gerçekleştirmeye başlamasıyla ortaya çıkmıştır. Türkiye, (elektrik üretme amaçlı) Keban Barajı’nı 1973 yılında tamamlamış ve baraj için su tutmaya başlamıştır. Keban Barajı’nı Atatürk, Karakaya ve Bilecik Barajları izlemiştir. Türkiye’nin 1980’lı yıllarda (önemli sulama projelerini içeren) Güneydoğu Anadolu Projesi’ni (GAP) uygulamaya koyması su konusunu Türkiye-Suriye ilişkilerinde daha da ön plana çıkartmıştır.

Kendisi de Fırat nehri üzerinde önemli projeler (Tabka ve Teşrin Barajları) yürüten Suriye, Türkiye’nin Fırat nehri üzerinde yaptığı barajlar için dış finansman bulma gayretlerini de engellemeye çalışmış, Türkiye Atatürk Barajı’nın finansmanını büyük ölçülerde kendi  kaynaklarından sağlamak zorunda kalmıştır. Aynı engelleme çalışmaları daha sonra Dicle nehri üzerinde yapmakta olduğumuz barajlarda da görülmüştür.

Suriye’nin 1970, 80 ve 90’lı yıllarda su konusunda Türkiye üzerindeki baskılarının Fırat Nehri’nin sularının paylaşımı konusunda uluslararası bir anlaşma yapılması üzerine odaklandığı izlenmektedir. Daha sonra bu baskılara Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak’da katılmıştır. Türkiye teknik bir konu olarak gördüğü su konusunun Suriye tarafından siyasi bir mesele haline getirilmesine karşı çıkmış, Fırat nehri sularının paylaşımı konusunda uluslararası bir anlaşma yapılmasına yanaşmamakla birlikte, su konusunu teknik düzeyde  güney komşularıyla konuşmaya itiraz etmemiştir.

Türkiye ile Irak arasında 1980 yılında su konusunda kurulan Ortak Teknik Komite çalışmalarına 1982 yılında Suriye de katılmaya başlamış, üçlü komite son toplantısını 1993 yılında gerçekleştirmiştir. Çalıştığı on yılı aşkın süre içinde 16 toplantı yapan Komite’de Türkiye’nin ortaya koyduğu “Üç Aşamalı Plan” Suriye ve Irak tarafından kabul görmemiş, Şam ve Bağdad’ın Ankara üzerindeki Fırat ve Dicle Nehirleri’nin sularının zorunlu paylaşımını öngören uluslararası bir anlaşma yapılması baskısı bu dönemde de sürmüştür.

Üç ülkede (Türkiye, Suriye ve Irak) toprak envanterin yapılmasını ve su kapasiteleri ile su ihtiyaçlarının ortaya çıkartılmasını içeren Üç Aşamalı Planın Şam ve Bağdad tarafından kabul edilmemesi yanında, Suriye ve Irak Türkiye’nin Fırat ve Dicle Nehirleri’nin ortak bir havza olarak kabul edilmesi ve üç ülkenin su ihtiyaçlarının iki nehrin sularının birlikte gözönünde bulundurularak karşılanması önerisine de sıcak bakmamışlardır.

Başbakan Turgut Özal’ın 1980’lı yılların ikinci yarısında ortaya attığı, Seyhan ve Ceyhan Nehirlerinin sularının iki boru hattıyla Suriye ve Ürdün ile Irak üzerinden Suudi Arabistan ve Kuveyt’e taşınmasını öngören “ Barış Suyu Projesi” de ne Şam ne Bağdad ne de diğer Arap başkentlerinde ciddi bir şekilde incelenmiş, büyük bir yatırım isteyen proje üzerinde fazla durulmamıştır.

Bu dönemlerde su konusunda Ankara’yı zorlamak isteyen Suriye’nin  Türkiye’ye karşı “uluslararası terörizm” kartını oynamaya başlaması, Türkiye ile Suriye arasında yeni ve çok ciddi bir sorunun daha ortaya çıkmasına neden olmuştur. Şam 1970’lı yıllarda Türkiye’ye karşı Ermeni terörizmine verdiği desteği, daha sonra Türkiye menfaatlerini hedef alan tüm terörist örgütlere teşmil etmiş, Şam rejiminin PKK ile ilişkileri de bu dönemlerde başlamıştır. PKK terör örgütünün başı ve yönetim kadrolarının Suriye ve Suriye işgalindeki Lübnan topraklarına yerleşmesi 1980’lı yılların başındadır.

Başbakan Özal’ın 1987 ve Başbakan Demirel’in 1993 yıllarında Şam’a yaptıkları ziyaretler sırasında, Şam rejiminin su konusu ile terörizme verdiği destek arasında açıkca bir bağ kurduğu ortaya çıkmış, Şam’ın terörizmi Türkiye’nin zayıflatılması için bir araç olarak kullandığı anlaşılmıştır. Başbakan Özal’ın 1987 Şam ziyareti sırasında imzalanan karma ekonomik komite toplantısı protokolünde Fırat Nehri sularıyla ilgili olarak yapılan (bağlayıcılığı kısıtlı) saniyede 500 metreküp su tahhüdünden sonra da Suriye PKK örgütüne sağladığı desteği kesmemiş, PKK (sonuçları bugün de görüldüğü şekilde) Suriye’deki mevcudiyetini ve faaliyetlerini devam ettirmiştir.

Türkiye, Suriye’nin PKK’ya verdiği desteği ancak 1998 yılında imzalanan Adana Mutabakatı’yla kesebilmiştir. Türkiye’nin ağır baskısı ve savaş tehdidi altında Adana Mutabakatı’nı imzalamak zorunda kalan Şam, Abdullah Öcalan’ı da Suriye’den çıkartmıştır. Şam rejimin izin ve desteğiyle PKK’nin Suriye’de Türkiye aleyhinde faaliyet gösterdiği (1980’li yılların başlarından 1990’lı yılların sonuna kadar ki)  bu onbeş yıllı aşan süre sırasında (bugünkü PYD/YPG de aralarında olmak üzere) PKK’nin Suriye’deki Kürt nüfus içinde de etkili bir şekilde örgütlendiği açıktır.

Fırat ve Dicle Nehirleri suları önümüzdeki dönemlerde de Suriye ve Irak’la ilişkilerimizde rol oynamaya devam edecektir. Bir iç savaştan geçen Suriye’deki öncelikler doğal olarak bugün farklıdır. Irak’la Dicle Nehri suları konusundaki diyalogumuz günümüzde de sürmektedir. Irak su bakanı kısa bir süre önce Ankara’yı ziyaret etmiştir. Türkiye Irak’ın isteği üzerine bu yılın başında inşası biten Ilısu Barajı’na su tutmayı  Haziran ayına kadar ertelemiştir.

Su kaynaklarının Orta Doğu’daki diğer ülkeler arasındaki sorunlarda da önemli bir rol oynadığı görülmektedir. Şeria nehri İsrail-Filistin sorununda, Tayberiya Gölü İsrail-Suriye ilişkilerinde sorun olmaya, çözüm arayışlarını (veya çözümsüzlüğü) etkilemeye devam etmektedir.  Mısır’ın Nil Nehri konusundaki “hassasiyetleri” ve Nil’in doğduğu ve geçtiği (Sudan,Ethopya,Uganda,Kenya gibi) ülkelerdeki gelişmeleri kontrol etmek istediği bilinmektedir.

Dünya’da 263 sınır aşan nehir ve göl bulunmakta, 30’u doğrudan 145 ülke bu nehir ve göl havzalarının sularıyla ilgili görülmektedir. Hızlı nüfus artışı, çevre kirlenmesi gibi unsurlar bu su kaynakları üzerindeki baskıyı arttırmaktadır. Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin durumu daha da kötüleştireceğine inanlar çoktur. Gelişen teknolojiyle birlikte (aralarında Ege, Akdeniz, Güney Çin Denizi’nin de bulunduğu) denizlerin paylaşımı konusunda kıyıdaş ülkeler arasındaki sorunlar ve çıkar çatışmaları büyümekte ve ciddiyet kazanmaktadır.

İstanbul ve Çanakkale Boğazları  gibi önemli bir su yoluna, Fırat ve Dicle gibi iki önemli sınır aşan nehre sahip olan ve (paylaşımı sorunlu) Ege Denizi ile Akdeniz’e uzun sahilleri bulunan Türkiye dış politikasında giderek artan ölçülerde su kaynaklı sorunları dikkate almak, bunlarla ilgilenmek ve çıkarlarını korumak zorunda kalmaktadır.

 

X