"Oğuz Çelikkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Oğuz Çelikkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Oğuz Çelikkol

Suriye’de askeri harekat (1)

15 Ekim 2019

Türkiye’nin karadaki askeri harekatı Türkiye-Suriye sınırının 120 km kadarlık bir bölgesinde devam ediyor. Türkiye PYD/YPG’nin Suruç ve Nuseybin şehirlerimize yaptığı saldırılara da anında cevap veriyor. Roketler, havan topları ve makinalı tüfeklerle sürdürülen çatışmalar esasında Fırat Nehrinden Irak’a kadar PYD/YPG’nin kontrolündeki uzunluğu 550 km kadar sınırın hemen her bölgesine yayılmış durumda.

PKK’nın Suriye uzantısı olan PYD/YPG sınırın hemen yanındaki şehirlerimize roket ve havan mermileriyle saldırıyor, sivil halktan kayıplara neden oluyor, Türkiye’deki tepkiyi arttırıyor. Bu durum bile Türkiye’nin Güvenli Bölge kurmaktaki ısrarının ne kadar haklı olduğunu gözler önüne seriyor; sınırının hemen karşı tarafında bir terör örgütünün yerleşmesine izin vermek istememesinin sebeplerini çok açık şekilde gösteriyor.

Türkiye, sınırın 120 km kadarlık bir bölgesinde Tel Abyad-Resulayn arasında 30 ila 35 km kadar derinlikte Güvenli Bölge kurmak üzere başlattığı askeri harekatı daha sonra Fırat Nehrinden Irak sınırına kadar çok daha geniş bir bölgeyi kapsayacak şekilde genişletti. Türkiye’nin sınır güvenliği ihtiyaçlarının ancak bu şekilde karşılanacağı açıktır.

Ankara’nın sınır ötesi askeri harekatına devam ederken, Türkiye’nin bir yandan da, çoğu NATO içinde müttefiki olan bazı ülkelerin uluslararası alanda Türkiye aleyhine başlattıkları kampanyalarla ve konunun diplomasi tarafıyla uğraşmak zorunda bırakılmasının Türk kamuoyunda haklı bir tepkiye sebep olduğu da görülüyor.

Suriye sorunuyla başından beri çok da ilgilenmeyen, Suriye konusuna sadece sığınmacılar meselesi açısından baktığı izlenimi veren Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin askeri operasyonunu “kınamakta” ve Türkiye’yi askeri operasyonu durdurmaya çağırmakta gösterdiği “aceleciliğin” Türkiye’de Avrupa ülkelerine olan tepkiyi arttırdığını görmemek zor.

AB ülkelerinin burada da durmayıp Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni “acil” toplantıya çağırması Türk kamuoyunda haklı olarak bu ülkelerin PYD/YPG’yi koruma içgüdüsü olarak değerlendirildi. Güvenlik Konseyindeki AB ülkeleri (daimi üye olarak Fransa ve İngiltere, geçici üyeler olarak da Almanya, Polonya ve Belçika) geçen hafta BM Güvenlik Konseyi’nin acil olarak toplanmasını sağladılar ve BM yoluyla Türkiye’nin Suriye’deki askeri harekatını durdurmaya çalıştılar.

Güvenlik Konseyi’nin 15 üyesi var. Şu anda bunlardan 5’inin AB üyesi olması bile 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan uluslararası düzenin ne kadar haksız ve Dünya’daki mevcut dengeleri yansıtmaktan uzak olduğunu gösteriyor. Buna rağmen başını (AB’ni yönlendiren iki ülke) Fransa ile Almanya’nın çektiği bu 5 ülkenin BM’yi Suriye’deki gelişmelere “karıştırma” girişiminin tam bir “başarısızlıkla” sonuçlanması ise konunun oldukça ilginç yanı.

Bu 5 ülke BM Güvenlik Konseyi’ne bir karar tasarısı sunamadıkları gibi, Konseyin konu hakkında “ortak” bir açıklama yapmasını bile sağlayamadılar. Eğer Konsey bu konuda bir karar tasarısı kabul etseydi, bu karar tasarısı bağlayıcı olacak ve Türkiye’yi oldukça güç bir duruma sokabilecekti.

Yazının devamı...

Türkiye- ABD ilişkilerinde neler oluyor?

10 Ekim 2019

Bu gerçekleşmedi. Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başkan Trump’ın yaptıkları bir telefon görüşmesinde, Trump Doğu Suriye’de Türkiye-Suriye sınırı boyunca bir Güvenli Bölge kurulmasını önerdi. Türkiye’de bunun üzerine askeri operasyonu erteledi ve ABD ile bu Güvenli Bölgeyi kurmak üzere görüşmelere başladı.

Ancak bu amaçla yürütülen Türkiye-ABD görüşmeleri istenilen sonucu vermedi. Her ne kadar görüşmelerde Türkiye-Suriye sınırı boyunca ortak Türkiye-Suriye hava ve kara devriye faaliyetlerinin başlatılması gibi bazı adımlar atıldıysa da bu Türkiye’nin (güvenlik) ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzaktı. Türk yetkililer Ankara’nın bu adımları “kozmatik” olarak gördüğünü açıkladılar.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başkan Trump’ın telefon konuşmasında, Trump kurulacak Güvenli Bölge’nin derinliği için 20 mili (32 km) seslendirmişti. Her şeyden önce görüşmeler sırasında ABD tarafı bu deriliği kabul etmeyen bir tutum sergiledi.

Kurulması öngörülen Güvenli Bölge’den PYD/YPG güçlerinin tamamen çekilmesi ve bu bölgenin kontrolünün Türkiye’de olması gibi Ankara’nın istediği hususlarda da ABD tarafının olumlu bir tutum takınmayacağı ortaya çıkmaya başladı. Güvenli Bölge kurulması konusundaki görüşmeler ve atılan adımlar çok yavaştı ve Ankara’nın tedirginliğinin arttığı izlenmekteydi.

Ankara esasen Güvenli Bölge kurulması konusundaki görüşmelerin uzamasını ve Türkiye’nin Doğu Suriye’de yapacağı askeri bir operasyonun engellenmesi için kullanılmasını istemediğini başlangıçtan itibaren ortaya koymuştu. Geçmişte Vaşington, Ankara’ya Suriye konusuyla ilgili birçok sözler vermiş, ancak bu sözler hatta varılan mutabakatlar (Münbiç Mutabakatı dahil) uygulanmamıştı.

Ankara bu oyalama ve geciktirme taktiklerinin şimdi Güvenli Bölge için uygulanmasına ve Türkiye’nin sınırıyla ilgili güvenlik ihtiyaçlarının karşılanmasının engellenmesine izin vermeyeceğini; tek taraflı askeri operasyon seçeneğinin masada olduğunu başından itibaren açıklamaya özen göstermişti.

Nitekim geçen hafta içinde Türk yetkililerin arka arkaya yaptıkları açıklamalar Güvenli Bölge kurulması yönündeki Türkiye-ABD ortak çalışmalarının iyi gitmediğini, ABD’nin Güvenli Bölge ile ilgili Türkiye’nin ihtiyaçlarını karşılamadığını ortaya çıkarttı. Türkiye’nin Doğu Suriye’de tek yanlı bir askeri operasyonun kısa bir süre içinde başlayacağı beklentisi tekrar ortaya çıktı.

Türkiye Güvenli Bölge kurulmasını kendi ihtiyaçları için istemekteydi. Ankara ilk önce Fırat Nehrinden Irak sınırına kadar Türkiye-Suriye sınırının güvenliğini sağlamayı amaçlıyordu. Ankara’ya göre Güvenli Bölge’nin kurulması sığınmacılar sorununun (en azından kısmı) çözümü için de bir fırsat olarak kullanılmalıydı. Türkiye, Eylül ayında kurulması planlanan bu güvenli bölgeye 1 milyon Suriyeli sığınmacının yerleştirilmesi yönünde oldukça ayrıntılı bir planı da açıkladı.

Yazının devamı...

Suriye'de yeni gelişmeler

8 Ekim 2019

Suriye’deki durum Türk dış politikası bakımından en önemli sorun olmayı sürdürüyor. Suriye’de meydana gelen gelişmeler Türkiye’yi bir yandan sınır güvenliği bakımından etkiliyor, Ankara İdlib’de ve Doğu Suriye’deki gelişmeleri kendi güvenliği açısından değerlendirmek ve gerekli gördüğü tedbirleri almak durumunda kalıyor.

Bağımsızlığını kazandığı 1947 yılından bu yana Suriye’de olanlar Türkiye açısından hiçbir zaman bir komşu ülkede olan “iç gelişmeler” olarak kalmadı, kalamadı. Türkiye-Suriye ilişkilerinin geçmişine de baktığımızda durum böyle. Ancak 2011 yılında Arap Baharı Suriye’yi etkilemeye başladığında Türkiye’nin gelişmelere dışardan bakma “lüksü” tamamen ortadan kalktı.

Her şeyden önce Suriye’deki yönetimin Arap Baharı’nın Suriye’ye olan etkileri karşısında siyasi ve ekonomik reformlara gitmek konusunda gösterdiği başarısızlık ve değişim isteyen kendi halkına karşı sınırsız bir şiddete başvurması Suriye’den ülke dışına büyük bir göç hareketini tetikledi.

Bugün ülkelerinden kaçmak zorunda kalan Suriyelilerin sayısı 7 milyona kadar vardı. Suriye’deki savaşın ortaya çıkarttığı sığınmacı krizi Suriye’nin tüm komşularını etkiledi. Türkiye, Lübnan ve Ürdün’de kalabalık Suriyeli sığınmacı grupları oluştu. Suriyeli sığınmacıların sayısı, küçük birer ülke sayılan, Lübnan’da 1,2 milyona, Ürdün’de ise 800 bine kadar yükseldi.

Türkiye’ye sığınan Suriyeli sayısı ise zaman içinde büyüdü, 5 milyona kadar ulaştı. Türkiye üzerinden Avrupa’ya giden sığınmacı sayısı 1,5 milyon civarında. Türkiye’de yaşamlarını sürdüren Suriyelilerin sayısı ise bugün 3,6 milyon kadar. Suriyeliler artık sınır boylarında değil, büyük şehirlerde. İstanbul’da yarım milyon Suriyeli yaşıyor.

Suriye savaşının başından beri Türkiye’ye gelen Suriyeli sayısı, daha sonra Avrupa’ya gidenleri de sayarsak, 5 milyon ve bu rakam birçok Avrupa ülkesinin nüfusundan daha fazla. Türkiye’nin Suriye savaşına ilgisiz kalması sırf bu nedenle bile imkansız. Sırf Suriyeli sığınmacı gerçeği bile Türkiye’nin Suriye sorununu dışardan “izlemesini” imkansız kılıyor.

Bu sebeple 2014 yılında kaleme aldığım (ve Şam’da Büyükelçi olarak görev gördüğüm 5 yıla yakın süre içindeki anılarımı da anlattığım) kitabıma “ İçimizdeki Komşu Suriye” adını vermiştim. Bağımsızlıktan bu yana Suriye’deki siyasi gelişmeleri ve Türkiye-Suriye ilişkilerini anlattığım bu kitabımın adı bile Suriye konusunun Türkiye için artık tamamen bir dış politika sorunu olmaktan çıktığını gösteriyor.

Avrupa ülkelerinin küçük gruplar halindeki Suriyeli sığınmacıları ülkelerine kabul etme konusunda gösterdikleri tutum ve aralarında sürdürdükleri kavga bile kısa bir zamanda Türkiye’nin (daha sonra 1,5 milyonu Türkiye’den ayrılsa da) 5 milyon Suriyeliyi ülkesine kabul etmekle ortaya koyduğu örnek davranışı daha iyi bir şekilde ortaya koymaktadır.

Yazının devamı...

Burası Yemen'dir...

3 Ekim 2019

Bırakın Hutsilerin başkent Sana’dan çıkartılması ve Sana’da Riyad’ın desteklediği Hadi Hükümetinin tekrar yönetime getirilmesi, savaş Suudi Arabistan’a yayılma eğilimine girmiş gibi. İran’a yakın Hutsiler başkent Sana yanında Yemen’in kuzeyini ve Yemen-Suudi Arabistan sınırının büyük bölümünü ellerinde bulundurmaya devam ediyorlar.

Kısa bir süre önce Suudi Arabistan petrol tesislerine insansız hava araçlarıyla (İHA) yapılan saldırıyı Hutsiler üstlenmiş ve Riyad’ı Suudi Arabistan içinde yeni saldırılarda bulunmakla tehdit etmişlerdi. Hutsiler bu hafta başında da Suudi Arabistan’ın Necran bölgesinde yaptıkları kara operasyonunun resimlerini ve ayrıntılarını yayınladılar.

Hutsiler, Suudi Arabistan’ın Necran bölgesinde gerçekleştirdikleri saldırıda Suudi ve koalisyon askerlerinden 500 kadarını öldürdüklerini, 2000 kadarını da esir aldıklarını iddia ettiler; bu askerlerin, imha edilmiş veya ele geçirilmiş zırhlı araçların resimlerini basına verdiler. Öldürülen ve Hutsilerin eline düşen askerlerin büyük çoğunluğunun Suudiler için çarpışan Yemenliler olduğu anlaşılıyor.

Suudi Arabistan bugün Dünya’da en büyük silah alıcısı ülke durumunda bulunuyor; silah alımı için milyarlarca dolar harcıyor. ABD’nin Suudi Arabistan ve Körfez bölgesindeki Arap ülkelerinde binlerce askeri, çok sayıda savaş uçağı, gemisi ve askeri mühimmatı var. ABD’nin bölgeye Patriot hava savunma füzeleri konuşlandırdığı da biliniyor.

Bütün bu askeri varlığa ve hazırlığa rağmen Suudi petrol tesislerine yapılan İHA saldırısının önlenememesi “tartışmalara” ve “eleştirilere” neden oluyor. Hutsilerin daha önce Suudi Arabistan’da havaalanları dahil bir çok hedefe İHA saldırısı düzenlediği, bunların da engellenemediği hatırlarda. Hutsilerin basına verdiği esir koalisyon askerlerini gösteren resimlerin Riyad yönetimi için ciddi bir “mahcubiyet” ve “sıkıntı” kaynağı olacağı da ortada.

Hutsilerin daha önce de Haziran ayında Suudi Arabistan’ın güneyindeki Abha şehri havaalanına iki ve Cizan şehri havaalanına da bir kez İHA saldırıları düzenlediği, kayıplara ve havaalanlarının kısa süre içinde olsa kapanmasına

neden olduğu basında yer alan haberler arasında yer alıyor. Geçmişte Suudi başkenti Riyad üzerinde İHA’ların tespit edildiği ve düşürüldüğü de yine basında yer alan haberler arasında.

Suudi petrol tesislerinin İHA’larla hedef alınması bütün Dünya’yı, petrol arz ve talep dengesini ve petrol fiyatlarını ilgilendiriyor. Eylül ayı içinde iki önemli Suudi petrol tesisinin İHA’larla hedef alınmasından önce de benzeri saldırıların gerçekleştirilmeye çalışıldığı biliniyor. Hutsilerin kısa bir süre önce Suudi Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri(BAE) sınırına yakın bir bölge de bir petrol çıkartma platformunu hedef aldıkları haberi de basında çıkmıştı.

Yazının devamı...

New York'ta diplomasi

1 Ekim 2019

Bu sene BM Genel Kurulu 74. olağan oturumunu düzenliyor. 17 Eylül’de (üye ülkelerin genel açılış konuşmalarıyla) başlayan BM Genel Kurul olağan toplantısı Aralık ayı sonuna kadar sürecek ve Aralık ayının son haftasında bitecek.

Genel Kurul açılış oturumlarının bitmesi ülkeler adına yapılan genel konuşmaların da sonuçlanması anlamına geliyor. BM Genel Kurul açılış konuşmalarını yapmak, BM ve ülkelerin kendilerince düzenlenen çeşitli etkinliklere katılmak için New York’a giden devlet ve hükümet başkanları ABD’den ayrıldılar bile.

Her üye ülke BM Genel Kurulu’nda kendisi adına açılış konuşmasını yapacak yetkiliyi kendisi seçiyor. Ülkeler daha görünür olmak, Genel Kurul marjında yapılan çok taraflı ve ikili temasları en üst düzeyde yürütmek için genelde BM Genel Kurul’u açılış oturumlarına devlet ve hükümet başkanları düzeyinde katılıyorlar.

Genel Kurul’a devlet ve hükümet başkanı düzeyinde katılmayan ülkelerin Genel Kurul açılış oturumlarındaki konuşmaları bakan düzeyinde veya BM nezdindeki büyükelçileri tarafından da yapılabiliyor. Bu çerçevede hangi ülkenin BM Genel Kurul’a devlet ve hükümet başkanı düzeyinde katılacağı da merak konusu oluyor, konuşuluyor.

Bu yıl BM Genel Kurulu 74. olağan toplantısına gelmeyen liderler arasında dikkat çekenler arasında Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Çi Jingpin ve Rusya Devlet Başkanı Putin de bulunuyor. Pekin’in, ABD’nin New York’ta Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde (Doğu Türkistan) Çin’in işlemeye devam ettiği insan hakları ihlalleri konusunda bir toplantı düzenlemesinden ve bu toplantıya 30 ülkenin katılmasından rahatsızlık duyduğu da anlaşılıyor.

Türkiye’yi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın temsil ettiği BM Genel Kurulu 2019 yılı olağan açılış oturumu toplantılarına çok sayıda Dünya liderinin katıldığı izlendi. BM Genel Kurul toplantısı için bu yıl New York’a gelen liderler arasında ABD Başkanı Trump, Fransa Cumhurbaşkanı Macron, İran Cumhurbaşkanı Ruhani, İngiltere Başbakanı Johnson ve Almanya Başbakanı Merkel de yer aldı.

Türkiye’de kamuoyunun dikkati doğal olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma kadar, BM Genel Kurulu marjında katıldığı diğer toplantılar ve yaptığı ikili temaslar üzerindeydi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Genel Kurul’da yaptığı konuşma, özellikle Filistin sorununa yapılan göndermeler ve çözümsüzlükte İsrail’in uzlaşmaz politikalarının çok açık olarak vurgulanması bakımından ilgi topladı, ulusal ve uluslararası basında yankı buldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan konuşmasında bu sene de BM’ye eleştiriler yöneltti ve BM Güvenlik Konseyi’nin Dünya barış ve istikrarını korumada yetersiz kaldığını vurguladı. Konuşmada BM Güvenlik Konseyi reform çalışmalarının hızlandırılması ve sonuçlandırılması isteği ve Konsey’in Dünya’daki mevcut güç dengesini yansıtan bir şekilde genişletilmesi talebi çok açıktı.

Yazının devamı...

Birleşmiş Milletler ve uluslararası sistem

26 Eylül 2019

Genel Kurul BM’nin üç ana organından biri. Genel Kurul’da tüm ülkeler eşit bir şekilde temsil ediliyor ve burada yapılan oylamalarda her ülkenin bir oyu var. Kararlar ya basit çoğunlukla ya da (önemli konularda) üçte iki çoğunlukla alınıyor.

BM Genel Kurul’u normal şartlarda senede bir kere Eylül ve Aralık ayları arasında toplanıyor. Dünya’yı ilgilendiren gündemindeki tüm konuları ele alıyor ve bu konularda BM üyesi ülkelerin görüşlerini yansıtan kararları kabul ediyor. Bu karar tasarıları ilk önce Genel Kurul’a bağlı yine tüm ülkelerin temsil ettiği Komitelerde ele alınıyor ve tartışılıyor, oylanıyor ve daha sonra BM Genel Kurul’una sevk ediliyor.

BM’nin diğer iki ana organı Güvenlik Konseyi ile Ekonomik ve Sosyal Konsey (EKOSOK). BM Yasası Dünya’da “barış ve güvenliği” koruma görevini Güvenlik Konseyi’ne bırakmış. Ancak BM Güvenlik Konseyi’nde bütün ülkeler temsil edilmiyor. Güvenlik Konseyi’nin 15 üyesi var. Bunlardan 5’i (ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin) daimi üye, 10 ülke ise 2 yıllık sürelerle Güvenlik Konseyi’nde temsil ediliyor.

Güvenlik Konseyi’nin 10 üyesi (iki yıllık bir dönem için) coğrafi temsil temelinde BM Genel Kurulu tarafından üçte iki çoğunlukla seçiliyor. Güvenlik Konseyi üyesi olmak ülkelere prestij ve görünürlük kazandırıyor, onun için arzu edilen bir şey. Ancak BM’in 193 üyesi var ve Güvenlik Konseyi seçimlerini kazanmak o kadar kolay değil. Ülkeler arasında doğal olarak bir sıra oluşmuş vaziyette ve Güvenlik Konseyi üyeliği için rekabet yaşanıyor.

EKOSOK’un ise 54 üyesi var ve daha çok (adının gösterdiği şekilde) uluslararası ekonomik ve sosyal konulara yoğunlaşmış durumda. EKOSOK üyelerinin tamamı da BM Genel Kurul’u tarafından 2 yıllık bir dönem için seçiliyor. EKOSOK toplantılarının bir kısmı New York’ta yapılırken, toplantıların önemli bir bölümü BM’nin Cenevre’deki merkezinde gerçekleştiriliyor.

BM Genel Kurulu ile Güvenlik Konseyi’nin arasındaki tek fark bu organlardaki temsil edilen ülke sayısı değil. Genel Kurul kararları BM üyesi ülkeler için “tavsiye” niteliğindeyken, Güvenlik Konseyi kararları “bağlayıcı” bir nitelik taşıyor. Bir anlamda BM Genel Kurul’u uluslararası sistemin “demokratik” yönünü “gösterirken”, Güvenlik Konseyi Dünya’daki güç dengesini BM sistemine yansıtıyor.

Güvenlik Konseyi’nin diğer bir özelliği de 5 daimi üyenin  “veto yetkisinin” bulunması. Yani Güvenlik Konseyi’nin karar alabilmesi için 5 daimi üyeden hiçbirinin olumsuz oy kullanmaması gerekiyor. Güvenlik Konseyi’nde kararlar (en az) 8 olumlu oyla alınıyor. Veto yetkisi sebebiyle 5 daimi üyeden biri bile olumsuz oy kullanarak Güvenlik Konseyini “paralize” edebiliyor, karar almasını engelleyebiliyor.

BM üyesi ülkeler Güvenlik Konseyi’nin bir konuda karar alamaması durumunda o konuyu Genel Kurul gündemine taşıyabiliyorlar, bu forumda tartışılmasını ve karar alınmasını sağlayabiliyorlar. Bunun için BM üyesi ülkelerin çoğunluğunun desteği gerekiyor. Genel Kurul’un önemli konularda karar alma kuralları burada (olağanüstü toplantılarda) da geçerli ve karar alınabilmesi için üçte iki çoğunluk gerekiyor.

Yazının devamı...

İsrail seçimleri ve Netanyahu

24 Eylül 2019

İsrail 17 Eylülde Parlamento seçimini tamamladı. Bu İsrail’in 5 ay içinde yaptığı 2. seçimdi. Kısa bir süre önce, 9 Nisan’da yapılan seçimlerden sonra oluşan İsrail Parlamentosu’ndan bir hükümet çıkmadığı için İsrail bu sene içinde tekrar seçime gitmek zorunda kaldı.

İsrail’de 120 üyeli Parlamento (Knesset) için seçimler 4 yılda bir yapılıyor. Esasen İsrail Knesset seçiminin bu yılın Kasım ayında yapılması gerekiyordu. Ama Likud Partisi liderliğindeki 6 Partiden oluşan İsrail Hükümeti içinde çatlaklar meydana geldiği için, Başbakan Netanyahu İsrail’i erken seçime götürdü ve 6 Nisan seçimleri yapıldı.

İsrail Hükümeti içindeki sorun Likud ile birlikte koalisyon içinde yer alan 4 dinci (Haredi) Parti ile Avigtor Liberman’ın (aşırı sağcı ama seküler) İsrail Evimiz Partisinin anlaşamaması idi. Liberman askerlik kanununun tüm Yahudi İsraillileri kapsamasını isterken, hükümetteki 4 din ağırlıklı parti aşırı dinci Yahudilere tanınan askerden muaf olma ayrıcalığının devamı savunuyordu. Bu anlaşmazlıkta Başbakan Netanyahu dinci partilerin yanında yer alınca İsrail Evimiz Partisi koalisyon hükümetinden ayrıldı.

Knesset’teki çoğunluğunun 61 milletvekiline düşmesi üzerine Başbakan Netanyahu erken seçim kararı aldı. 9 Nisan seçimlerinden Netanyahu’nun beklentisi yeni Parlamentoda kendi partisi Likud’un dinici partilerle birlikte daha rahat bir çoğunluğu sağlaması ve yeni İsrail hükümetini kurabilmekti. Ancak 6 Nisan seçimleri tam Netanyahu’nun istediği şekilde sonuçlanmadı.

Her ne kadar seçimlerden Likud (35 milletvekili ile) birinci parti olarak çıktıysa da Likud’un Knesset’e girebilen diğer 4 dinci parti ile sandalye sayısı hükümet kurmak için gerekli 61 sayısına ulaşamadı. Netanyahu’nun yine hükümeti oluşturabilmek için İsrail Evimiz Partisine ihtiyacı vardı ve yine askerlik kanunu ana sorun olarak ortaya çıkıyordu.

İsrail Cumhurbaşkanı Revlin, 9 Nisan seçimlerinden sonra yeni hükümeti kurma görevini Likud Partisi lideri olarak Netanyahu’ya vermişti. Netanyahu’nun yeni hükümeti kurma görevini yerine getiremeyeceğinin ortaya çıkmasından sonra bu görevin bu kez Mavi Beyaz Partisi lideri Benny Gantz’a verilmesi gerekiyordu. Başbakan Netanyahu bunu engelleyebilmek için yeni Parlamento’ya kendisini fes etme kararı aldırdı ve tekrar seçime gitti.

Bu sene içindeki 2. İsrail Parlamento seçimi 17 Eylül tarihinde yapıldı. Bu seçimin Başbakan Netanyahu için daha da büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Her şeyden

önce Likud, Knesset’te birinci Parti olmaktan çıktı. Son seçimde % 25.92 oy oranıyla Mavi Beyaz Partisi 33 milletvekili çıkarttı; buna karşılık Likud Partisi % 25.14 oy oranıyla ancak 31 milletvekili çıkartabildi.

Yazının devamı...

Üçlü zirve, Suriye ve Orta Doğu

19 Eylül 2019

Ankara Zirvesi Türkiye, Rusya ve İran Devlet Başkanlarını bir kez daha bir araya getirdi. Üçlü Zirve’den önce üç ülke lideri ikili görüşmelerde de bulundular. Zirveden çıkan en önemli sonuç, uzun bir süreden sonra, nihayet Suriye Anayasa Komitesi’nin oluşturulması oldu.

Zirve’de üç ülke lideri de Suriye’nin toprak bütünlüğüne ve siyasi birliğine verdikleri önemi vurguladılar, Suriye’de “çözümün” yolunun siyasi uzlaşıdan geçtiğinin altını çizdiler. İşte Anayasa Komitesi bu bakımdan önemli görülüyor. Suriye’yi birleştirebilecek olan ülkede siyasi ve ekonomik reformların gerçekleştirilebilmesi; bunun yolu da Suriye’de yeni bir Anayasa’dan geçiyor.

Suriye’de 2021 yılında Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılması gerekiyor. Ülkede Cumhurbaşkanı 7 sene görev görüyor. Yeni Suriye Anayasası’nın bir an önce ortaya çıkartılması, ülkedeki “yeni” siyasi düzenin bu Anayasaya göre şekillendirilmesi ve Cumhurbaşkanlığı seçiminin “yeni” Anayasa’ya göre gerçekleştirilmesi Suriye için yeni bir başlangıç imkanı doğurabilecek.

Yeni Anayasa’nın çok daha demokratik, çoğulcu olması ve Suriye halkının yönetime katılmasını sağlaması gerekiyor. Ancak bu hiç de kolay bir iş değil. Suriye’de siyasi ve ekonomik reformlar çok uzun bir süreden beri yapılamıyor; Suriye kendisini yenileyemiyor.

Zaten Suriye’de 8 yıldan beri süren savaşın sebebi de bu. Şam rejimi zamanında Suriye halkının isteklerini reformlarla karşılayabilseydi, kendi halkına karşı alışkanlık edindiği şekilde şiddete başvurmasaydı büyük ihtimalle Suriye yıkıcı bir savaşa sürüklenmeyecekti. Herkesin aklına gelen soru 8 sene önce bu reformları gerçekleştiremeyen Suriye’nin şimdi bu reformları yapıp yapamayacağı ve Suriye halkını birleştirecek, Suriye halkının kabul edeceği bir Anayasa ortaya çıkartıp çıkartamayacağı.

Türkiye ve Batı, (kendi halkına karşı sınırsız şiddete başvuran) Şam rejimini meşru kabul etmiyor. Arap ülkelerinin ve Dünya’nın büyük bir bölümü de aynı görüşte. Suriye’nin Arap Ligi’ndeki üyeliği bile askıya alınmış durumda. Ancak Rusya ve İran aynı şekilde düşünmüyor; Şam rejimini meşru olarak kabul ediyor ve güçlendirmeye çalışıyor.

Suriye’nin uluslararası sistemdeki yerini almasının, Suriye halkının (ve ülkenin) birleştirilebilmesinin tek yolu Suriye’de siyasi reformlardan ve halkın destekleyebileceği bir Anayasa’dan (siyasi ve ekonomik reformlardan) geçiyor. Şimdi Anayasa Komitesi’nin kurulduğu ve çalışmaya başlayacağı açıklandığına göre bütün dikkatler demokratik ve çoğulcu bir Anayasanın gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceği üzerinde olacak.

Türkiye, İran ve Rusya’nın Suriye’deki durumu aynı gözlerle görmedikleri açık olarak ortada. Ankara’nın, Suriye’de ciddi reformlar yapılmasını ve Suriye’yi birleştirecek, Suriye halkının desteklediği “meşru” bir yönetimin Şam’da iktidara gelmesini istediği biliniyor. Ankara bu sebeple yeni Suriye Anayasası’nın daha çoğulcu ve demokratik olmasını istiyor.

Yazının devamı...