GeriNil KARAİBRAHİMGİL Daha fazla gecikmeyelim
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Daha fazla gecikmeyelim

Ocak 2020’de Avustralya’da ormanlar cayır cayır yanarken yazmışım bu yazıyı.

Bir buçuk sene geçti ve şimdi bütün Akdeniz yanıyor, seller alıp götürüyor Karadeniz’i.

Bu küresel krizin etkilerini ve ilerleyişini yavaşlatmak için, hayatımızda neleri değiştireceğimize ve nelerin değişmesini talep edeceğimize karar vermenin vakti geldi de geçiyor.

Ağaçlarla çevrili bir yere taşınınca fark ettim ki, onları pek tanımıyorum.

Her sabah sincabın büyük bir aceleyle tırmandığı- gerçi o her şeyi büyük bir aceleyle yapıyor- ağaç meşe mi, kayın mı, diş budak mı?

Ağaçları anlatan bir çocuk kitabı aldım.

Her şeyi, felsefeyi bile, sanat tarihini bile çocuk kitaplarından öğreniyorum artık. Hem basit anlatıyorlar, hem eğlenceli, oyunlu.

Ağaçların sadece kendi türlerine yardım ettiklerini duyunca şaşırdım.

Ben ormanı kardeşcesine sanırdım, hani şu meşhur şiirde dediği gibi.

Evet kardeşlik var ama aynı türdeysen. Meşeysen meşelere yardım ediyorsun, kolluyorsun meşeleri, ama mesela kayın ağacını istemiyorsun yanında.

Onu beslemiyor köklerin, ona haber yollamıyorsun. Ağaçların birbirleriyle konuştuklarını bilmezdim mesela.

İnternet gibi bir ağ var altta. Hem kökleriyle, hem kokularıyla konuşuyorlar birbirleriyle.

En acayibi de mantar. Mantar bir tür orman kuryesi gibi bir şey.

Ve o kadar uyanık ki, mantarları okuduktan sonra gidip yakından bakmak istedim, bahsettiği şu yerde biten koca kafalı şey değil mi diye...

Ormanda üç şey karaborsada: Güneş ışığı, şeker ve su.

Ağaçlar, ihtiyacı olana şeker yolluyor. Bayramda gibi. Ve bu şekeri oradan oraya taşıma işi de diplerindeki mantarlara düşüyor.

Bakın şimdi mantarın uyanıklığına. Mantar, meşenin ona başka meşeye vermesi için yolladığı şekeri ulaştırıyor meşeye.

Fakat arada sırada, meşenin meşeye yolladığı şekeri gidip kayına veriyor. Meşenin hiç hoşuna gitmiyor bu!

Mantar bunu niye yapıyor biliyor musunuz?

Eğer bir gün olur da, meşelere bir böcek ya da hastalık dadanır da kururlarsa, kayın ağacının da işine yaradığını göstermek için.

Kayınların arasında da sempati kazanmaya çalışıyor yani.

Vallahi doğaya baktıkça, barış değil savaş görüyorum ama böylesine bir stratejiyi mantardan beklemezdim.

Ağaçlar gece uyuyor. Kışın uyuyor. Bazı ağaçlar yalnızlığı seviyor.

Mesela kavak, selvi, ladin... Onlar tohumlarını uzağa bırakmak istiyorlar.

O yüzden yalnızlığı seven ağaçların tohumları, rüzgara binip uzaklara gidebilsinler diye, ya tüylü (benim alerjim olan polenler mesela) ya da kanatlı oluyor.

Ama yalnız ağaçlar daha az ömürlü oluyor.

İnsanlar gibi, ağaçlar da yanyana güçlü ve sağlıklı.

Ağaç bile olsan, böceklerden korunmak için, fırtınanın gelişini bilmek için, açsan suyunu şekerini almak için başka ağaçlara ihtiyacın var.

Ağaç anneler de bizim gibi, yavrusu gövdesinin dibinde olsun istiyor.

Gölgesinde yavaş büyümesini istiyor.

Eğer bir yavru ağaç, ışığı erken alır da hızla büyürse, daha güçsüz oluyor.

Çocuklara çocukluklarını hediye etmek lazım. Onları çabucak büyütmenin alemi yok. Ağaçlar bile biliyor bunu.

En sevdiğim şeylerden biri de, hayattaki gibi ağaçlarda da her şeyin zamanlama olması.

Eğer yapraklarını kışa girerken dökmeyi geciktirirsen, karlar yapraklarına yağıp ağırlıklarıyla kırıyorlar dallarını.

Eğer rüzgar, ‘bu sene erken gelecek kış’ dediyse sana, soyunuverip uykuya dalacaksın hemen.

Bir de ağaçlara kazımayın adınızı, aşkınızı. O hiç geçmiyor.

Ağacın canı yanıyor. O dallarıyla sırtınıza bir şey yazsa nasıl hissederdiniz?

Bugünlerde her yerde bu kadar orman yanarken, ağaçların yok oluşuna daha çok üzülüyorum.

Onlar bizden binlerce yıl daha fazla yaşayan, dünyamıza nefes veren, su veren, bize meyve veren, odun veren, huzur veren, gölge veren, şifa veren harika canlılar.

Dünyanın en zekisi de biz değiliz ayrıca, baksanıza şu mantarın hesaplarına.

 

X

Downloading

Bazen hiçbir şey yapmıyormuş gibi geçiyor günlerim.

Ne gitarıma dokunmuşum, ne tek bi satır yazmışım ne de (bari) biraz kitap okumuşum.
Bakmışım, koklamışım, dinlemişim, tatmışım, iki cümle etmişim, erkenden uyumuşum.
Eskiden böyle günler benim için vicdan azabıyla dolu olurdu.
Kendimi dünyada, elimde bir kalemle (yaz Nil) ve içimde şarkılarla (çal Nil) bulduğumdan beri, yazmadığım ve çalmadığım günlerde, koca bir ziyafeti çöpe atar gibi hissediyordum. (Ziyafet lafın gelişi, yoksa onlar başkalarına yavan gelebilir elbet).
Bir dikiş makinesi düşünün, kimsenin bir şey dikmediği ya da bir tren gibi, istasyondan hiç ayrılmayan.
Öyle bir his otururdu içime. Görevimi yerine getirmeyen bir kaçak gibi hissederdim çoğu zaman.
Sonra, şarkılarını ve sesini çok sevdiğim Erykah Badu’nun bir röportajında şöyle dediğini duydum: Çalışmadığım zamanlarda, çalışmıyor değilim, o zamanlarda ‘indiriyorum’. (downloading dedi.)

Yazının Devamını Oku

Çöpümüz hayatımızdan büyük

Epictetus, “Bir insanın anavatanı çocukluğudur” demiş.

Şu an evlerimizde misafir ettiğimiz ve bize ait olmadıklarını bir türlü kabul edemediğimiz çocuklarımız, şu an anavatanlarını yaşıyor.

Hayata aitler. Dünyadaki canlılığa aitler.

Sadece iki yüz bin yıldır bu gezegende yaşayan insanlığa aitler.

Yalnız bugün, çocukluk anavatanı tehdit eden şeyler var. Dünyanın havasındaki değişim. “Ne varmış canım, dünya bir ısınır bir soğur, bazı yıl sıcak geçiverir” dönemlerini geçtik.

Yangınla, sellerle, fırtınalarla boğuşuyoruz. Susuzluk kapıda. Dünya ısınıyor.

Devletlerin, şirketlerin, bizlerin havaya saldığımız karbondioksit gazı dünyayı boğuyor.

Öksürmeye tıksırmaya, ateşlenmeye, canlılığını yitirmeye başladı dünya.

Herkes şu andaki gibi davranmaya devam ederse de pek yakında, ne elma kalacak, ne de su.

Yazının Devamını Oku

Çocuklara iklim krizini nasıl anlatalım?

Hem isim annesi hem de kurucularından olduğum, iklim krizi için harekete geçen Yuvam Dünya Derneği, Prof. Dr. Levent Kurnaz’la birlikte bir ebeveyn ‘iklim değişikliği eğitimi’ başlattı.

İlk buluşma, zoom’da, 23 Eylül’deydi. İkincisi 30 Eylül, diğerleri de 7-14 Ekim’de olacak.
İlk buluşmanın sonunda, ben de yarım saat, bir anne olarak çocuğuma bu konuyu nasıl anlatabileceğimi ve neler yapabileceğimizi konuştum.


İnsanlık olarak dünyayı bozduk ve şimdi yine insanlık olarak düzelteceğiz.
Bunu çocuklarımız, büyüdüklerinde nefes alabilsinler, su bulabilsinler, bir şeyler yiyebilsinler diye yapacağız.
Durum ciddi ve ne yazık ki acil bir çözüm gerektiriyor.

Yazının Devamını Oku

Öyle olsun

İnsanın kafasından saniyede o kadar fazla düşünce treni geçer ki, bazen ‘neden istasyon kurmadın?’ diye üzerine gelirler.

‘Nasıl kuracağım ki kafamdaki düşüncelere istasyon?’ diye sorarsın. (İlla ki herkes bir ara bu soruyu sorar.)

Cevabına meditasyon derler, mindfullness derler, farkındalık derler, derin nefes al ver kuruluyor derler. Doğrudur da.

Şöyle bir dikkat verdiğinde trenlere, kendilerine gelirler. Mola veren olur.

‘Ben artık eskidim hurdaya gideyim’ diyen olur.

‘Yahu ben nereye gidiyorum, sürekli aynı dairede dönüp duruyorum’ diyen olur.

‘Ben biraz yoruldum bir istasyonda dumanlar çıkararak durmak ve hararetimi atmak istiyorum’ diyen olur.

Bu trenler sen bakmazken çuf çuflar ve seni oradan oraya götürür ama sen baktığında, hizaya girerler.

İstasyon kurmazsan, soluklanmadan düşünüp durman gerekir. Sonra kafan yanar.

Yazının Devamını Oku

İnsan önüne neyi katmalı

Hepimiz, o uzun ince yolda yürüyoruz gündüz gece.

Bir şeylerin peşinde. Paranın, ünün, bazen merakın. Bazen birisinin peşinde.
Bazen bir şeylerden kaçar adım, bazen bir şeye doğru koşar adım.
Yanımızda biri var elimizi tutan bazen. (Hayret adımları bizimle aynı.) Bazen de yalnızız. (Onun adımları aynı değil artık, ya da yönü değişti bilmiyorum.)



Yokuş bazen çok dik, bazen de kırlar, ovalar, vadiler.
İçime çekesim geliyor bütün yolu öyle zamanlarda. İşte ömür, aşağı yukarı böyle bir şey.

Yazının Devamını Oku

İnsan neyle doyar?

Dün, 100 metrelik bir süper yat durdu karşımızda.

İçinde sinema salonu, kapalı havuz, 22 oda, 26 mürettebat ve kim bilir neler vardı.

Denize iskeleyle açılan salonlarını ve tepesinde helikopter sahasını görebiliyorduk.

Teknelerin ismini internete girdiğinizde bazen, kime ait olduklarını ve tekneyle ilgili teknik bilgileri alabiliyorsunuz.

Avustralyalı bir kumarhane sahibininmiş tekne.

Bir süre sonra tekneden, bizim olduğumuz sahile, kocaman bir bot geldi.

İçinden birkaç koruma, iki kız çocuğu, anneleri ve bakıcıları indi.

Biz de o sahile gidip piknik yapmayı, taşlar toplamayı ve kayalara tırmanmayı çok seviyoruz.

“Çocukların varsa, o tekneden de inip oynamak istiyorsun demek ki” diye düşündüm. İnsan insandır.

Yazının Devamını Oku

Düşünmeden önce düşün

“Konuşmadan önce düşün” deriz.“Karar vermeden önce düşün” deriz.

Ama asıl yapmamız gereken, düşünmeden önce düşünmek.
Ne demek peki, düşünmeden önce düşünmek?
Düşüneceğin şeye karar vermek, hepsinden ama hepsinden önemli.
Bütün gün, düşüncelerin bizi götürdüğü duygulara takılıp takılıp düşerek geçiyor zaman.
Rüyalarda bile günün oltasına takılanları ayıklayıp duruyoruz.
Peki ne düşündüğümüz üzerimize esen rüzgar gibi, gözümüze giren güneş gibi başımıza mı geliyor?
Yoksa biz mi başımıza üşüştürüyoruz onca şeyi?

Yazının Devamını Oku

Çocuklara kalacak mı bu dünya?

Küresel ısınma kelimesini hayatımızdan çıkaralım. Bunun ismi iklim krizi. Bir kriz bu.

Kriz anında nasıl hayatımıza olduğu gibi devam edemiyorsak, şimdi de edemeyiz. Alarma geçmeliyiz. Yeniden güzel dünyamızda huzurla nefes alabilmek için, hepimizin hayatında değişiklikler yapması gerekiyor.
Bazı alışkanlıklarımızdan vazgeçerek, yeni alışkanlıklar edinerek, bu konuyu her gün gündemimizde tutarak, çocuklarımıza öğreterek ve asıl yuvamızın dünya olduğunu unutmayarak yeni bir yolculuğa çıkmamız gerekiyor.
Kıvılcım Kocabıyık’la, isim annesi de olduğum Yuvam Dünya Derneği’ni kurarken, en başta çocuklar için bir şey yapabilecek olmanın heyecanını taşıdık.
Ve mecburiyetini. Ve acilliğini.
Bütününü hiçbir zaman, ufkuna baktığımız zaman bile, hissedemediğimiz kocaman güzel mavi yuvamız dünya, bizi silkeleyip üzerinden atmak istiyor artık. Daha önce de bir kaç kez olduğu gibi, üzerinde yaşayan canlılar yok olabilir.
Bize nefes olan atmosferine virüsler koyarak, havanın ısınmasına ve artık bu sabah Bodrum’da sabah 7’de 39 derece olmasına kayıtsız kalarak yaşamaya devam edersek, yanar bu dünya.

Yazının Devamını Oku

Kendinin dışına basmayı özleyenlere

Ne zaman “Yok ben bunu yapamam” dediğim bir şey yapsam, içinden değişmiş ve yenilenmiş biri olarak çıkıyorum.

Yüzü gençleştirici kremler varsa, ruhu da gençleştirici aktiviteler var.

Seni, katılaşıp kendine kabul ettirmediğin bir önceki bölümüne geri götüren şeyler.

Nil bunu yapmaz, sevmez, yorulur, onluk değil dediğin şeyler.

Hani herkes bize, sonra da biz kendimize şöylesin, böylesin demeden önceki ilk sayfaları hayatın.

Her şey mümkün, her şey denensin, her şey olur.

O zamanlar. Sonra biliyoruz ki, beyinde budama başlıyor ve senin o geniş ve çoklu yolların, gidip gidip geldiğin patikalara dönüyor.

Hatta ne patikası, otoyol.

İşte bu yüzden dilerim herkesin hayatında, onu kendinden dışarı basmaya davet eden biri olsun.

Yazının Devamını Oku

İçim bir diskotek

Uzun mu bana gelen yol? / Dik mi yokuşlarım? / Isırır benim soğuğum / Yakar rüzgarlarım / Kayboldun mu yoksa çıkmadı mı sokaklar? / Güvenmez bakışlarım / Çatık durur kaşlarım... Her yanım yüksek duvar / ama sever beni şarkılar / İçim bir diskotek! / Diskotek! Diskotek! / Dım tıs dım tıs dım tıs dım tıs... Yağmurlarım dinmez / Dağılmaz bulutlarım / Dursan bile yanımda / Başka bir yerde aklım / Vazgeçtin mi sen korkup geri döndün mü? / Çocukluğumda çakan şimşekleri gördün mü?.. Her yanım yüksek duvar / ama sever beni şarkılar / içim bir diskotek! / dım tıs dım tıs...

Cuma günü çıkan yeni şarkım “Diskotek”in sözleri bunlar.
Odamda gitarımla, dım tıs dım tıs diyerek kendi diskomu yaratmaya çalışırken, Ezgi Özkan’la beraber şarkı hiç tahmin etmediğim yerlere gitti.
Birisiyle el ele vermeyi bu yüzden seviyorum.
Sen onu bir yere çekiştiriyorsun, sonra o seni bir yere çekiştiriyor ve sonra hiçbirinizin tek başına gidemeyeceği bir yere varıyorsunuz.
Manzaraya hayran hayran bakarken de biliyorsunuz, birlikteliklerle varılan yerler bambaşka.
Bir artı birin üç etmesi bu.
Şarkı çıktıktan sonraysa, senin değil artık.

Yazının Devamını Oku

İnsanlar hakkımda ne düşünür?

Kaplankaya’daki Pilevneli galerinin çimlerinde, Esra Gülmen’in “İnsanlar hakkımda ne düşünür?” yazan mermer mezar taşı işini gördüğümde, “Ah ah yaşarken ölmek gibi bir şey bu soru” diye düşündüm.

Eskiden bir terapistin sorduğu soru geldi aklıma: Cenazende, insanlar hakkında ne desinler istersin?
Tuhaf bir soruydu. Ölünce de mi bunu düşüneyim yani? Zaten yaşarken hep bu soru var havada.
Konu komşu ne düşünür?
Amcanlar ne düşünür?
Şu yan şezlongdaki aile ne düşünür?
Babam ne düşünür?
Sınıftakiler ne düşünür?

Yazının Devamını Oku

İçinde çocuk büyütenlerin yaşı olmaz

Picasso, “Her çocuk sanatçıdır. Asıl problem, büyüdüğünde nasıl sanatçı kalacağıdır” demiş.

Benim içimde de var bir çocuk. Ben büyüdükçe küçüldü.

Sonra ben onunla sohbete başladım.

Dediklerini yapmaya başladım.

Arkadaş buldum ona.

İçinde capcanlı çocuklar taşıyan insanlara rastladım. Yanlarında hep uzun uzun kalmak istedim onların.

Maceraya vardır onlar. Kendileriyle ilgili şakaları kaldırırlar. Yetişkinlere saçma gelen şeyleri kolaylıkla kabul ederler.

Hele bir de sanatçılarsa, hemen anlarım onları.

Silvio Rodriguez gibi, “Dün mavi unicorn’umu kaybettim, bulana on binler, hatta milyonlar veririm” diye şarkı söyleyebilirler 74 yaşında.

Yazının Devamını Oku

Bu 5 doktoru mutlaka görmemiz lazım

Hayranı olduğum şarkıcı Erykah Badu’dan öğrendim. Her gün görmemiz gereken beş doktor varmış.

Sayıyorum:
Doktor Güneş.
Her gün 15 dakika, kremsiz, Doktor Güneş’e görünmeliyiz. Yeterince D ve diğer faydalarından almadan, güler yüzünden de moral bulmadan gün geçmemeli.
Doktor Uyku.
Her gün iyi uyumalıyız. Mümkünse erken yatmalıyız. Uyku bizim onarım yerimiz. Ayrıca bizi otomatikman rüyalar alemine götüren büyülü yer.
Doktor Beslenme.
Ağzımıza attığımız her şeyin bedene ilaç ya da zehir olduğunu biliyoruz artık. Kendimize iyi bakmak, ağzımıza iyi şeyler atmaktan geçiyor. Hatta iyi hissetmek bile oradan geçiyor. Yediklerimiz hem sağlığımız hem de ruh halimiz oluyor bedende.

Yazının Devamını Oku

Özlenen seyirciye mektup

Gonca aradı, “Kafa dergisi için özlediğin seyircine mektup yazar mısın?” dedi.

O kadar çok özledim ki o buluşmayı, herhalde ilkinde şarkı çalarken, sahnede durup biraz ağlayacağım.

Ondan sonra benim o sahneye çıkan Nil Karaibrahimgil versiyonumla buluşmam gerekecek.

O, bir ruhun bedene girmesi gibi gelip içime yerleşince, şakımaya başlayacağım.

Bütün bunlar ne zaman olur bilmiyorum. Henüz bir ses yok.

Mektubu yazdım ama muhakkak ona ulaşacağına eminim.

Benim tanımadığım dostlarım, kız kardeşlerim...

Biz sık buluşamazdık. Özlerdik çok birbirimizi.

Sonra bir anda beklenmedik bir yerde kavuşuverirdik.

Yazının Devamını Oku

Ne olacaksa olsun

Yaz güneşiyle geldi ve ısıttı içimizi. Donmuştuk, üşümüştük, korkmuştuk.

Saklanmıştık ve beklemiştik. O kapıyı çalınca, savaştaki sevgilisinden mektup bekleyen eski zaman aşıkları gibi kapıya koştuk.
Sıcacık bir kucak gibi açtı kollarını. “Gel” dedi, “buz gibisin, dışarı çıkalım, bulutlara ve ağaçlara bakalım, denize girelim ve kumlara basalım, rüzgarın uçuracağı incecik şeyler giyelim... Gel, sudan çıkan ıslak bir köpeğin yaptığı gibi, silkeleyelim şu endişeli soğuğu üstümüzden.”
Yazın elini tutup, uslu bir çocuk gibi dediklerini yapınca, içimde bir ferahlama oldu gerçekten.
Avucumda sıkı sıkı tuttuğum ve artık avuç içimi yara yapan o keskin endişe taşlarını bıraktım elimden.
Yaz şarkıları hep, “ne olacaksa olsun” der.
Öyle bir his yayıldı içime, mürekkep gibi yavaş yavaş. Daha şarkıyı bile duymadan, dans etmeye başladım.
Belki de soyunmaktan, bilmiyorum ama güneşe de çıkınca ve bir de ıslanınca, beden artık iyice bırakıyor tutunduklarını.

Yazının Devamını Oku

Ne yapayım ben dünya için?

Bizim asıl yuvamız, ailelerimizle içinde oturduğumuz, dört duvarı beton olan yer değil.

Bizim asıl yuvamız, oradan dışarı çıkıp da ağacını, denizini, rüzgarını soluduğumuz, çatısında gök olan yer: Dünya.

Dünya insanoğlundan milyonlarca yıl önce vardı.

Denizlerini büyüttü, karaları kırıldı, kıta oldu. Buz kestiği oldu.

Dünya sadece güzel bir sular ve bitkiler gezegeni olmak istemedi.

Canlılar yakışırdı ona.

Deli bir canlılık başladı, önce suda sonra karada.

Şu an dünyada baobab ağacından flamingoya, mercanlardan tek boynuzlu balinalara kadar inanılmaz güzellikte bir canlılık var.

İnsanı da bu güzelliğin içine katmak isterdim ama insanın ona verdiği zararı, diğer türlerin hiçbiri vermedi.

Yazının Devamını Oku

Bugüne şükranla

Bu sabah İki güçlü bacakla kalktım yatağımdan.

Kalkamaya da bilirdim.
Yulaf yedim, ballı süt
Ve taptaze şeftali.
Yiyemeye de bilirdim.
Huş ağaçlarının olduğu
Tepeye yürüdüm köpeğimle.
Yürüyemeyebilirdim.

Yazının Devamını Oku

Koltukta Glastonbury Festivali’ni izledim

İngiltere’nin bol yağmurlu, çok çamurlu çayırları sonsuza uzanan Worthy çiftliğindeydi festival.

İnternetten canlı yayınla bağlandılar.

Önce Wolf Alice diye bir grup çıktı.

Kızın beyaz elbisesi, etrafındaki taşlar, sisler, sesindeki isyan ve yeni kararan gökyüzü çok güzel bir başlangıçtı.

(Beyaz bir elbiseyle rüzgarlara bağıra çağıra şarkı söylemeyi özledim.)

Oğlumla ilk defa bir festivale gitmiş gibiydik. Tek farkı, hepimiz, battaniyenin altında evimizdeki koltuğa uzanmıştık.

Sonra Michael Kiwanuka çıktı.

Onu bilmeyenler “Tatlı Küçük Yalancılar” dizisindeki ‘cold little heart’ şarkısından hatırlar belki.

Akustik gitarıyla söylediği şarkıları, sesini seviyordum ben onun.

Yazının Devamını Oku

İlk tesadüfle ilk dilek

Tesadüfen, tamamen tesadüfen, çocuğu olmuşum Suavi’yle Berin’in. Doğmuşum bir sonbahar günü Ankara’da.

İsmimi Nil koymuşlar.

Tesadüfen, tamamen tesadüfen, çocuğu olmamışım Aneni ve Banga’nın.

Doğmamışım bir yaz akşamı Harare’de.

Bu yüzden ismim Shona değil.

Peki, her şey bu kadar tesadüfken, insanlığı bir yana bırakıp bu kadar kimlik bağımlısı olmamız niye?

Niye milletler, renkler, diller, dinler, cinsiyetler bizi küme küme ayırıyor?

Sen gel buraya. Sen orada kal. Hey sen oradaki, burası senin yerin.

Dışarıdan görünen ‘biz’le, içeriden gördüğümüz biz çok farklı değil miyiz, siz söyleyin.

Yazının Devamını Oku