GeriNil KARAİBRAHİMGİL Belki de dünya hepimizin annesi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Belki de dünya hepimizin annesi

Ve 2020 baharında bize çok sinirlendi.

Çok ama çok sinirlendi. Bize iyi bir ders vermeyi kafasına koydu ve durdurdu her şeyi.

Seyahati durdurdu, işleri güçleri durdurdu, ziyaretleri, alışverişleri durdurdu.

Oturun oturduğunuz yerde ve biraz düşünün bakalım yaptıklarınızı, biraz kendinizle ve gerçek olan her şeyle baş başa kalın dedi.

Fark etmeden yaptıklarımızı bir bir sıraladı:

Siz sürekli uçağa binip oradan oraya gidiyorsunuz, ben öksürüyorum:

Çok acayip bir şey oldu. Tesadüf denemeyecek kadar garip. Greta hepimizin suratına bağırınca, dünyaya yaptıklarımıza bir baktık.

Dünyayı en çok kirleten ve küresel ısınmaya en çok sebebiyet veren şeylerden biri uçak seyahatleriydi.

Hatta İsveç’te uçanları aşağılayan bir kelime bile çıktı: flygskam (uçma utancı).

Sonra korona geldi ve kimse bir yere uçmuyor. Dünyanın havası her gün temizleniyor. Karbon salınımı düştü.

Kendinizi sürekli başkalarından ayırıyorsunuz, halbuki hepiniz benim için kırmızı kanlı, iki ayaklı nefeslilersiniz:

Tarih boyu, sürekli kendimizi diğerlerinden ayırmanın yollarına bakmışız. Dil, din, ırk, cinsiyet hangisi olursa.

Biz ve siz yapmadan rahat etmemişiz. İnsanlık paydasını unutalı çok olmuştu, ta ki korona gelene kadar.

Şimdi kimse sen şu milletsin ben bu milletim demeden, hastalıkla mücadele için el ele. Çünkü hepimiz dünyanın dediği gibi, iki ayaklı kırmızı kanlı nefeslileriz.

Hep daha fazla istiyorsunuz, merak ediyorum neden doymuyorsunuz:

Harika bir cümlesi var Diderot’nun. Diyor ki, “Eski sabahlığımın mutlak efendisiyken, yeni sabahlığımın kölesi oldum.”

Her şeyin yenisi bize mutluluk filan getirmiyordu, yanlış şeye iştahlanıyorduk. Şimdiyse, tuvalet kağıdını depolarken, unuttuğun biri var, senin gibi iki çocuğu olan karşı apartmandaki kadın. Hiç tuvalet kağıdı bırakmazsan, onlar ne yapacak? Aklına bunları getirmene yarar belki korona.

Sadece sen yoksun hayatta kalma mücadelesi veren. Hepimiziz burada. Bir dünya insan.

Koşturmacalarınızdan başım döndü, bir durun:

Çok çalışmanın bir kaçış olduğunu okumuştum. Bize o kadar çok hayal gerçekleştirme filmi izletildi, beynimize öyle bir nakşedildi ki bu hedef, anlarımızı yaşamayı unuttuk.

Sadece var olmayı unuttuk. Her anın anlamı olması gerekti. Sanki işe gitmek bu anlamı karşılar gibiydi, kendimizi akıntıya bıraktık.

Sorgulamadığımız işlerimize koşturduk. Evimiz dekora dönüştü. Şimdi artık evindesin. Yarın işin de yok.

Koşuşturmanı, işini gücünü aldı korona. Şimdi bir bak bakalım, işin yokken sen kimsin? Yaşanılır biri misin?

Sadece kendinizi değil, mesela tek başına yaşayan yaşlı komşunuzu düşünün.

Yapabilirsiniz. Yaşlılar görünmezdi bizim için. Halbuki hayatın en sihirli cümlelerini onlar bilir. Halbuki çocuklara onlar bakar ve çocukluğumuzu bir tek onlar hatırlar. Şimdi onlar için bir şey yapmanın, evde kalmanın zamanı geldi.

Eskiden şarkı söylerdiniz, şimdi hep ekrana bakıyorsunuz.

Ne oldu? Eve tıkılınca, ekran anlamsız gelmeye başladı. Eskiden yorgun argın eve gelir ekrana koşardınız. Birbirinizin gözlerine bakmaz hatır sormazdınız, çocuklarla oynamaz, kitap okumazdınız. Şimdi birden ekran da anlamsız oldu.

Eğer arkadaşlarını kanlı canlı göremeyeceksen, dışarda bahar varken ağaçların yanına koşamayacaksan anlamsız oldu ekran da. Bir gün geldi bıktık zaten  koronayla ilgili felaket haberlerinden. Çıkıp balkona şarkı söylemeye başladık.

Hayvanlarımı yemeyin, vahşi hayvanlarımı yemeyin.

Hayvanlar da nefesli, onların da kanı canı var. Etsiz yemeği yemek saymayan var. O et yemelerimiz, et düşkünlüğümüz dünyayı mahvediyor.

İnekler en çok karbon salınımı yapan ilk üç şeyden biri. Yemesek, daha az yesek? Hele Uzakdoğuda, yarasa, pangolin, kaplan, gergedan bunları rahat bıraksak? Bu kaçıncı virüs hayvandan insana bulaşan?

Nehirlerime, denizlerime plastiklerinizi, pisliklerinizi atıklarınızı dökmenizden usandım.

Hepimiz Venedik kanallarındaki suyun şimdi ne kadar berrak olduğuna şaşıyoruz. Yunusların oldu Venedik.

Artık neyi ne kadar döküyorsak, nasıl o suyu berbat ediyorsak, o kahverengi su birkaç haftada billur gibi oldu. Her yer kapandı, denize pisliğimiz de akmıyor.

Denizler, balıklar, nehirler müteşekkir bu karantinaya.

Çocuklarınızı okullara, rutinlere, bakıcılara bıraktınız.

Biraz oturup oynayın, biraz kimlermiş tanışın. Önce şaşırdılar, aaa okul yok mu, sonra alıştılar yaşasın okul yok. Sonra bizi yanlarından buldular, çok ama çok sevindiler, onlarla oynayalım.

Onlarla bu günler bile güzel. Evet tarihin talihsiz bir salgına denk geldiler ama onlar bizimle sıkılmaya bile varlar. Onu her şeye yeğlerler, yeter ki orada olalım. Yanlarında. Her şeyimizle.

Birbirinize her şeyi parayla satmayın.

Biraz da sadece mutlu etmek, sadece ben de senin için buradayım demeyi öğrenin. Bir gün dünyanın en meşhur rock gruplarından Coldplay’in solisti Chris Martin ekranı açıp da, neyi söylememi istersiniz deyince, her şeyin para olmadığını, herkesin evde kalakaldığını anladık.

Bari birbirimize iyi gelelim dedik. Herkes birbirine moral vermek için videolar paylaşıyor. Kitap okuyanlar, konser verenler, kapılarını açan müzeler, spor yaptıranlar... Ekran üzerinden birbirimize kalbimizi, varımızı yoğumuzu açmayı öğrendik.

Şu anda, biz hastalanırsak iyileşelim diye, kendi hayatı pahasına hastanelerde, eczanelerde iş başında olan sağlık görevlileri bugünün asıl kahramanları.

“Bu illeti üzerinizden çekeceğim merak etmeyin, ama bunları öğrenmiş olarak hayata devam edin” dedi dünya.

Tamam söz, emin olabilirsin ki, taşlar kıpırdadı, nefesler hatırlandı, insanlık canlandı.

Ne olur yaza kalmadan bitsin bu ceza. Söz bir daha yapmayacağız dünya.

 

 

X

Çocuklara kalacak mı bu dünya?

Küresel ısınma kelimesini hayatımızdan çıkaralım. Bunun ismi iklim krizi. Bir kriz bu.

Kriz anında nasıl hayatımıza olduğu gibi devam edemiyorsak, şimdi de edemeyiz. Alarma geçmeliyiz. Yeniden güzel dünyamızda huzurla nefes alabilmek için, hepimizin hayatında değişiklikler yapması gerekiyor.
Bazı alışkanlıklarımızdan vazgeçerek, yeni alışkanlıklar edinerek, bu konuyu her gün gündemimizde tutarak, çocuklarımıza öğreterek ve asıl yuvamızın dünya olduğunu unutmayarak yeni bir yolculuğa çıkmamız gerekiyor.
Kıvılcım Kocabıyık’la, isim annesi de olduğum Yuvam Dünya Derneği’ni kurarken, en başta çocuklar için bir şey yapabilecek olmanın heyecanını taşıdık.
Ve mecburiyetini. Ve acilliğini.
Bütününü hiçbir zaman, ufkuna baktığımız zaman bile, hissedemediğimiz kocaman güzel mavi yuvamız dünya, bizi silkeleyip üzerinden atmak istiyor artık. Daha önce de bir kaç kez olduğu gibi, üzerinde yaşayan canlılar yok olabilir.
Bize nefes olan atmosferine virüsler koyarak, havanın ısınmasına ve artık bu sabah Bodrum’da sabah 7’de 39 derece olmasına kayıtsız kalarak yaşamaya devam edersek, yanar bu dünya.

Yazının Devamını Oku

Kendinin dışına basmayı özleyenlere

Ne zaman “Yok ben bunu yapamam” dediğim bir şey yapsam, içinden değişmiş ve yenilenmiş biri olarak çıkıyorum.

Yüzü gençleştirici kremler varsa, ruhu da gençleştirici aktiviteler var.

Seni, katılaşıp kendine kabul ettirmediğin bir önceki bölümüne geri götüren şeyler.

Nil bunu yapmaz, sevmez, yorulur, onluk değil dediğin şeyler.

Hani herkes bize, sonra da biz kendimize şöylesin, böylesin demeden önceki ilk sayfaları hayatın.

Her şey mümkün, her şey denensin, her şey olur.

O zamanlar. Sonra biliyoruz ki, beyinde budama başlıyor ve senin o geniş ve çoklu yolların, gidip gidip geldiğin patikalara dönüyor.

Hatta ne patikası, otoyol.

İşte bu yüzden dilerim herkesin hayatında, onu kendinden dışarı basmaya davet eden biri olsun.

Yazının Devamını Oku

İçim bir diskotek

Uzun mu bana gelen yol? / Dik mi yokuşlarım? / Isırır benim soğuğum / Yakar rüzgarlarım / Kayboldun mu yoksa çıkmadı mı sokaklar? / Güvenmez bakışlarım / Çatık durur kaşlarım... Her yanım yüksek duvar / ama sever beni şarkılar / İçim bir diskotek! / Diskotek! Diskotek! / Dım tıs dım tıs dım tıs dım tıs... Yağmurlarım dinmez / Dağılmaz bulutlarım / Dursan bile yanımda / Başka bir yerde aklım / Vazgeçtin mi sen korkup geri döndün mü? / Çocukluğumda çakan şimşekleri gördün mü?.. Her yanım yüksek duvar / ama sever beni şarkılar / içim bir diskotek! / dım tıs dım tıs...

Cuma günü çıkan yeni şarkım “Diskotek”in sözleri bunlar.
Odamda gitarımla, dım tıs dım tıs diyerek kendi diskomu yaratmaya çalışırken, Ezgi Özkan’la beraber şarkı hiç tahmin etmediğim yerlere gitti.
Birisiyle el ele vermeyi bu yüzden seviyorum.
Sen onu bir yere çekiştiriyorsun, sonra o seni bir yere çekiştiriyor ve sonra hiçbirinizin tek başına gidemeyeceği bir yere varıyorsunuz.
Manzaraya hayran hayran bakarken de biliyorsunuz, birlikteliklerle varılan yerler bambaşka.
Bir artı birin üç etmesi bu.
Şarkı çıktıktan sonraysa, senin değil artık.

Yazının Devamını Oku

İnsanlar hakkımda ne düşünür?

Kaplankaya’daki Pilevneli galerinin çimlerinde, Esra Gülmen’in “İnsanlar hakkımda ne düşünür?” yazan mermer mezar taşı işini gördüğümde, “Ah ah yaşarken ölmek gibi bir şey bu soru” diye düşündüm.

Eskiden bir terapistin sorduğu soru geldi aklıma: Cenazende, insanlar hakkında ne desinler istersin?
Tuhaf bir soruydu. Ölünce de mi bunu düşüneyim yani? Zaten yaşarken hep bu soru var havada.
Konu komşu ne düşünür?
Amcanlar ne düşünür?
Şu yan şezlongdaki aile ne düşünür?
Babam ne düşünür?
Sınıftakiler ne düşünür?

Yazının Devamını Oku

İçinde çocuk büyütenlerin yaşı olmaz

Picasso, “Her çocuk sanatçıdır. Asıl problem, büyüdüğünde nasıl sanatçı kalacağıdır” demiş.

Benim içimde de var bir çocuk. Ben büyüdükçe küçüldü.

Sonra ben onunla sohbete başladım.

Dediklerini yapmaya başladım.

Arkadaş buldum ona.

İçinde capcanlı çocuklar taşıyan insanlara rastladım. Yanlarında hep uzun uzun kalmak istedim onların.

Maceraya vardır onlar. Kendileriyle ilgili şakaları kaldırırlar. Yetişkinlere saçma gelen şeyleri kolaylıkla kabul ederler.

Hele bir de sanatçılarsa, hemen anlarım onları.

Silvio Rodriguez gibi, “Dün mavi unicorn’umu kaybettim, bulana on binler, hatta milyonlar veririm” diye şarkı söyleyebilirler 74 yaşında.

Yazının Devamını Oku

Bu 5 doktoru mutlaka görmemiz lazım

Hayranı olduğum şarkıcı Erykah Badu’dan öğrendim. Her gün görmemiz gereken beş doktor varmış.

Sayıyorum:
Doktor Güneş.
Her gün 15 dakika, kremsiz, Doktor Güneş’e görünmeliyiz. Yeterince D ve diğer faydalarından almadan, güler yüzünden de moral bulmadan gün geçmemeli.
Doktor Uyku.
Her gün iyi uyumalıyız. Mümkünse erken yatmalıyız. Uyku bizim onarım yerimiz. Ayrıca bizi otomatikman rüyalar alemine götüren büyülü yer.
Doktor Beslenme.
Ağzımıza attığımız her şeyin bedene ilaç ya da zehir olduğunu biliyoruz artık. Kendimize iyi bakmak, ağzımıza iyi şeyler atmaktan geçiyor. Hatta iyi hissetmek bile oradan geçiyor. Yediklerimiz hem sağlığımız hem de ruh halimiz oluyor bedende.

Yazının Devamını Oku

Özlenen seyirciye mektup

Gonca aradı, “Kafa dergisi için özlediğin seyircine mektup yazar mısın?” dedi.

O kadar çok özledim ki o buluşmayı, herhalde ilkinde şarkı çalarken, sahnede durup biraz ağlayacağım.

Ondan sonra benim o sahneye çıkan Nil Karaibrahimgil versiyonumla buluşmam gerekecek.

O, bir ruhun bedene girmesi gibi gelip içime yerleşince, şakımaya başlayacağım.

Bütün bunlar ne zaman olur bilmiyorum. Henüz bir ses yok.

Mektubu yazdım ama muhakkak ona ulaşacağına eminim.

Benim tanımadığım dostlarım, kız kardeşlerim...

Biz sık buluşamazdık. Özlerdik çok birbirimizi.

Sonra bir anda beklenmedik bir yerde kavuşuverirdik.

Yazının Devamını Oku

Ne olacaksa olsun

Yaz güneşiyle geldi ve ısıttı içimizi. Donmuştuk, üşümüştük, korkmuştuk.

Saklanmıştık ve beklemiştik. O kapıyı çalınca, savaştaki sevgilisinden mektup bekleyen eski zaman aşıkları gibi kapıya koştuk.
Sıcacık bir kucak gibi açtı kollarını. “Gel” dedi, “buz gibisin, dışarı çıkalım, bulutlara ve ağaçlara bakalım, denize girelim ve kumlara basalım, rüzgarın uçuracağı incecik şeyler giyelim... Gel, sudan çıkan ıslak bir köpeğin yaptığı gibi, silkeleyelim şu endişeli soğuğu üstümüzden.”
Yazın elini tutup, uslu bir çocuk gibi dediklerini yapınca, içimde bir ferahlama oldu gerçekten.
Avucumda sıkı sıkı tuttuğum ve artık avuç içimi yara yapan o keskin endişe taşlarını bıraktım elimden.
Yaz şarkıları hep, “ne olacaksa olsun” der.
Öyle bir his yayıldı içime, mürekkep gibi yavaş yavaş. Daha şarkıyı bile duymadan, dans etmeye başladım.
Belki de soyunmaktan, bilmiyorum ama güneşe de çıkınca ve bir de ıslanınca, beden artık iyice bırakıyor tutunduklarını.

Yazının Devamını Oku

Ne yapayım ben dünya için?

Bizim asıl yuvamız, ailelerimizle içinde oturduğumuz, dört duvarı beton olan yer değil.

Bizim asıl yuvamız, oradan dışarı çıkıp da ağacını, denizini, rüzgarını soluduğumuz, çatısında gök olan yer: Dünya.

Dünya insanoğlundan milyonlarca yıl önce vardı.

Denizlerini büyüttü, karaları kırıldı, kıta oldu. Buz kestiği oldu.

Dünya sadece güzel bir sular ve bitkiler gezegeni olmak istemedi.

Canlılar yakışırdı ona.

Deli bir canlılık başladı, önce suda sonra karada.

Şu an dünyada baobab ağacından flamingoya, mercanlardan tek boynuzlu balinalara kadar inanılmaz güzellikte bir canlılık var.

İnsanı da bu güzelliğin içine katmak isterdim ama insanın ona verdiği zararı, diğer türlerin hiçbiri vermedi.

Yazının Devamını Oku

Bugüne şükranla

Bu sabah İki güçlü bacakla kalktım yatağımdan.

Kalkamaya da bilirdim.
Yulaf yedim, ballı süt
Ve taptaze şeftali.
Yiyemeye de bilirdim.
Huş ağaçlarının olduğu
Tepeye yürüdüm köpeğimle.
Yürüyemeyebilirdim.

Yazının Devamını Oku

Koltukta Glastonbury Festivali’ni izledim

İngiltere’nin bol yağmurlu, çok çamurlu çayırları sonsuza uzanan Worthy çiftliğindeydi festival.

İnternetten canlı yayınla bağlandılar.

Önce Wolf Alice diye bir grup çıktı.

Kızın beyaz elbisesi, etrafındaki taşlar, sisler, sesindeki isyan ve yeni kararan gökyüzü çok güzel bir başlangıçtı.

(Beyaz bir elbiseyle rüzgarlara bağıra çağıra şarkı söylemeyi özledim.)

Oğlumla ilk defa bir festivale gitmiş gibiydik. Tek farkı, hepimiz, battaniyenin altında evimizdeki koltuğa uzanmıştık.

Sonra Michael Kiwanuka çıktı.

Onu bilmeyenler “Tatlı Küçük Yalancılar” dizisindeki ‘cold little heart’ şarkısından hatırlar belki.

Akustik gitarıyla söylediği şarkıları, sesini seviyordum ben onun.

Yazının Devamını Oku

İlk tesadüfle ilk dilek

Tesadüfen, tamamen tesadüfen, çocuğu olmuşum Suavi’yle Berin’in. Doğmuşum bir sonbahar günü Ankara’da.

İsmimi Nil koymuşlar.

Tesadüfen, tamamen tesadüfen, çocuğu olmamışım Aneni ve Banga’nın.

Doğmamışım bir yaz akşamı Harare’de.

Bu yüzden ismim Shona değil.

Peki, her şey bu kadar tesadüfken, insanlığı bir yana bırakıp bu kadar kimlik bağımlısı olmamız niye?

Niye milletler, renkler, diller, dinler, cinsiyetler bizi küme küme ayırıyor?

Sen gel buraya. Sen orada kal. Hey sen oradaki, burası senin yerin.

Dışarıdan görünen ‘biz’le, içeriden gördüğümüz biz çok farklı değil miyiz, siz söyleyin.

Yazının Devamını Oku

Azalmayı öğrendik

Evlerinize girin, dışarı çıkmayın, çocukları okula göndermeyin, dışarıdan gelen şeyleri dezenfekte edin, asla maskesiz ve mesafesiz başkalarıyla görüşmeyin denildiğinde, ki bu geçen yılın mart ayıydı, eve girip biz bize kapıları kilitlediğimiz an azalmayı öğrendik.

Kaç kişiysek o kadar olduk bir anda, üçse üç. Beşse beş. Bu kadar.
Dünyadan haberlerle içimiz kararıp da, her yerin kendi derdiyle kavrulduğunu gördüğümüzde biraz daha azaldık.
“O kadar da çok kişi değilmişiz” dedik.
“Bir dünya kadarmışız ve dip dibeymişiz meğer” dedik. Herkes oldu bir anda dünya. Sınırlar yok gibi oldu.
Herkes aynı dertten mustarip olunca, aile gibi olduk.
Yeni Zelanda’daki biri Hindistan’ı düşününce burnunun direği sızladı.
Eskiden çoktuk. Bir avuç oluverdik.

Yazının Devamını Oku

Bir tek annem olsun bana bir şey olmaz

Annedir yüreği fazla dayanamaz

Herkes bıksa benden annem bana doymaz

Öper koklar beni büyütür kalbinde

Bir tek annem olsun bana bir şey olmaz

***

Her gün bakar bana kusurumu görmez

Günler gece olsa, o ışığı sönmez

Ellerim büyüdü avuçlarında

Bir tek annem olsun bana bir şey olmaz

Yazının Devamını Oku

Çünkü bana bir çocuk teslim edildi

Meraklı birisi olmama rağmen, daha önce kendime mercek tutup pek bakmamıştım.

Kendime bakmıyordum aslında genel anlamda.

Bir kamera düşünün, dünyayı çekiyor, tanışıyor öğreniyor zoom’luyor bazı şeyleri, ama hiç o cep telefonunun yaptığı gibi kamerayı kendine çevirmemiş. Selfie çekmemiş yani.

Öyleydim ben.

Bedenimle de aklımla da ayrı bir ilişkim yoktu.

Onlar bendi zaten, ben de onlardım.

Sonra anne olunca, sanki kendimin aksini gördüm suda.

Dediğim sözler geri dönüp kulağımdan içeri girmeye başladı.

Eskiden duymazdım dediğimi, derdim sadece.

Yazının Devamını Oku

Ne büyük lüksmüş

Annene babana kardeşine sarılıp öpmek

Kalabalık sokaklarda kendi halinde yürümek.
İçinde keşif duygusuyla seyahat etmek.
Bir restoranda arkadaşlarınla yemek yemek.
Yan yana yoga yapmak.
Bir dükkana girip çıkmak.
Arabaya doluşup bir yere gitmek.
Bir konsere gitmek.

Yazının Devamını Oku

‘Bu da geçer’in hikayesi

Bir zamanlar bir Derviş, uzun süre yolculuk ettikten sonra, yorgun argın bir köye varmış.

Köylülere yatacak yer ve yemekleri olup olmadığını sormuş.
Köylüler de “beyim biz fakiriz” deyip, Şakir’in çiftliğini göstermişler. Şakir bir sürü sığırları olan zengin bir adammış.
Dervişi misafir etmiş.
Derviş güzelce yemiş, içmiş, dinlenmiş.
Giderken de Şakir’e “Zenginliğinin kıymetini bil” demiş.
Şakir de, “Bu dünyada her şey geçici, hiç belli olmaz, bu da geçer” demiş.
Aradan bir zaman geçmiş ve dervişin yolu yine bu köye düşmüş.

Yazının Devamını Oku

Anneler! Oğullarımıza bunları öğretelim

Her gün, bir erkeğe kurban olan, kurban edilmekle tehdit edilen, kurban gibi davranan kadınları kurtarmak için bir kere şu ‘kurban olduğum’ lafını dilimizden bir silelim.

Biz canım oğullarımızı ne kadar sevsek de, onlara sevgimizi ölümle anlatmak zorunda değiliz.
Paşam, aslanım, koçum...
Böyle büyüteçlerle büyütünce, hayatta kendilerini aciz hissettikleri ilk anda devleşmeye çalışıyorlar.
Yakıp yıkıyor, mahvediyor, canavarlaşıyor, empati yoksunu duygularından kopuk insanlar oluyorlar.
Kabloları hâlâ annelerinin kurban olurum cümlesine bağlı, sürekli kısa devre yapan makinelere dönüşüyorlar.
Neyin onları sürekli alaşağı ettiğini bilmeden, sağa sola yumruk savurarak yaşamaya çalışıyorlar.
Biz anneler, dilimizi, yaklaşımımızı değiştirip gerçek, hisli, güvenli, kendini tam hisseden erkekler yetiştirebiliriz.

Yazının Devamını Oku

Kadına şiddetin cezası çok ağır olmalı

Tam 6 sene önce, Özgecan cinayeti sonrası yazmışım bu yazıyı, bu köşede.

Ve ne yazık ki, bugün hâlâ, “kadına şiddetin cezası çok ağır olmalı” diye çığlık atıyoruz.

Bir kız çocuğunu, bir kadını korumak, kollamak, yanında olmak bu kadar zor olmamalı.

İşte 6 seneki önceki o yazım:

Bu topraklarda kanayan bir yara var.

Kız çocuklarının yarası bu.

Onların bedenlerinden yerlere akan kan, onların gözlerinden düşen damlalarla karışıp toprağa bir koku bırakıyor.

Biz şehirliler bu kokuyu bazen çok keskin olarak alıyoruz.

Sert bir rüzgar onu, burnumuzun direklerine çarpıyor ve yüreğimiz burkuluyor.

Yazının Devamını Oku

Vay be bir sene oldu

Bundan tam bir sene önce, “Özlüyorum” şarkısını yazmışım.

Nasıl oldu biz de anlamadık / birden evlerimize kapandık / dünyayı bir virüs mü ne sarmış / öldürürmüş hiç şakası yokmuş.
özlüyorum arkadaşlarımı / annemi babamı özlüyorum / sokaktan geçen yabancılara / omuzumla çarpmayı özlüyorum.
nereye kadar bu karantina / sen biliyor musun Valentina? / çiçekler açıyorlar dışarda / baharın da hiç haberi yokmuş
geçecek bu günler de geçecek / her şey gibi anısı kalacak / herkesin bir yanı güçlenecek / herkesin bir yanı solacak...
Özlüyorum...

Nasıl oldu anlamadan, özleyerek, İtalyan Valentina’yla aynı şeyleri yaşayarak tam bir sene geçmiş.
Şimdi yine habersiz, bahçemde açtı erik ağacı ve ötüyor kuşları.

Yazının Devamını Oku