MOSSAD’ın hedefindeki Türkiye

Gazeteci Uğur Mumcu öldürülmeden kısa süre önce, bugün artık iyice açığa çıkmış olan terör örgütü PKK ve onu kullanan Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA) ile İsrail gizli servisi MOSSAD arasındaki ilişkiyi araştırıyordu.

24 Ocak 1993’te aracına konulan bir bomba ile suikasta uğrayan Uğur Mumcu’nun, 7 Ocak 1993’te Cumhuriyet’te yayınlanan ‘MOSSAD ve Barzani’ başlıklı köşe yazısı şu cümle ile bitiyordu:

“(...) Kürtler sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA ve MOSSAD’ın Kürtler arasında? Yoksa CIA ve MOSSAD, antiemperyalist savaş veriyorlar da dünya bu savaşın farkında değil mi?”

Uğur Mumcu, PKK terör örgütünü yazdıkça, terör örgütünün medyası onu “Kürt düşmanı” ilan ediyordu. PKK’nın yayın organı Özgür Gündem gazetesinde örgüt yöneticilerinden Yaşar Kaya, Uğur Mumcu’yu şu sözlerle tehdit ediyordu:

“Kürtler Cumhuriyet’in kurulmasında temel taş oldular. 1925’ten sonra Kürtler inkâr edildi. Bu konuda Mumcu’nun Kürtler için istediği bir şey var mı? Herkes maskesini çıkarsın! Yoksa yüzlerindeki maskeyi biz yırtacağız. Biz yırtmazsak bile Kürt halkının dinamiği yırtacak. Herkesin notu, karnesi belli olmuştur. Kürt düşmanlığı yapmamak bile namus borcudur...”

Mumcu, bunun kendisini öldürmeye yönelik bir tehdit olduğunu eşine söylemişti.

MOSSAD’ın hedefindeki Türkiye

İSRAİL BÜYÜKELÇİSİNİN UYARISI

7 Ocak’taki MOSSAD üzerine yazısından bir gün sonra Uğur Mumcu’yu, İsrail’in Ankara büyükelçisi görüşmeye çağırdı. Sohbetten sonra büyükelçi Uğur Mumcu’ya, “Öldürülmekten korkmuyor musunuz?” diye sordu. Bu görüşmeden 17 gün sonra Uğur Mumcu, aracına konulan bir bomba ile havaya uçuruldu.

Geçen cuma günü, İran’ın nükleer programının mimarı olarak görülen nükleer fizikçi Muhsin Fahrizade’nin başkent Tahran yakınlarında uğradığı suikast sonucu yaşamını yitirmesi, nedense aklıma Uğur Mumcu suikastını getirdi.

MOSSAD’ın hedefindeki Türkiye

BAŞBAKAN HEDEF GÖSTERDİ

Çünkü İsrail Başbakanı Netanyahu, 30 Nisan 2018’de yaptığı bir sunumda İran’ın nükleer füze projesi Amad’ı ve proje başkanı Muhsin Fahrizade’yi anlatırken, “Fahrizade, bu ismi unutmayın” demişti. Daha önce bir saldırı girişiminden kurtulan Fahrizade, bu kez yine başka taşeronlar tarafından suikastla öldürüldü.

Olay gerçekleşir gerçekleşmez, suikastın arkasında İsrail’in olduğunun bilinmesine yönelik gayretler dikkat çekiciydi.

Nitekim Amerikan medyası da İsrail ve Amerikalı yetkililerle konuşarak bunu teyit etti.

Konuyu takip edenler, MOSSAD’ın CIA ile birlikte, İranlı bilim adamlarına suikastlar yaptığını zaten biliyordu.

Nitekim fizikçi Mesut Ali Muhammedi ve Feridun Abbasi ile nükleer fizikçi Mecid Şehriyari, 29 Kasım 2010 günü MOSSAD ve CIA işbirliği ile öldürüldü. Elektrik mühendisliği doktora öğrencisi Daryuş Rızayi Nejad 23 Temmuz 2011 günü, kimya mühendisi, nanoteknoloji uzmanı, Natanz Nükleer Tesisler Malzeme Satın Alma Müdür Yardımcısı Mustafa Ahmedi Ruşen de MOSSAD suikastıyla hayatını kaybetti.

Muhsin Fahrizade’nin 27 Kasım 2020’de öldürülmesiyle 10 yıl içinde İran’ın nükleer alanındaki 6 bilim adamı CIA ve MOSSAD eliyle katledilmiş oldu.

İSRAİL’İN MESAJI

İsrail, dünyanın gözü önünde gerçekleştirdiği saldırıyı ismini vermeden üstleniyor. Her istihbarat operasyonunda olduğu gibi, bir görünen bir de görünmeyen fail vardır. Yani bir kukla vardır, bir de onu oynatan kuklacı. İsrail, kuklacı olarak hem hedefe koyduğu bilim adamını öldürerek İran’ın nükleer projesine darbe vurdu, hem de İran ile nükleer konusunda yeniden görüşebileceği sinyalleri veren yeni Amerikan yönetimini bu politikasından uzaklaştırdı.

Daha önce üç Amerikalı yetkilinin, saldırının arkasında İsrail’in olduğunu yazan New York Times gazetesine konuşan üst düzey bir İsrailli yetkili de “İran’ın bir numaralı nükleer bilimcisini öldürdüğümüz için dünya bize teşekkür etmeli” diyerek suikasttaki rolünü ortaya koydu.

Elbette bu olay, İran’ı olduğu gibi tüm dünyayı etkileyecek. İsrail Başbakanı Netanyahu, arkasında oldukları suikastın sonuçlarını iyi hesaplamış olacak ki “Size Ortadoğu’da bir hareketlenme olduğunu söylemek istiyorum. Gergin günler bizi bekliyor” diyerek işareti verdi.

MOSSAD: TÜRKİYE, İRAN’DAN TEHLİKELİ

Bu olay Türkiye’yi nasıl etkiler?

Onun cevabını ise MOSSAD Başkanı Yossi Cohen’in, 18 Ağustos 2020 günü İngiliz Times gazetesine yansıyan sözlerinde görmek mümkün. Haberin giriş cümlesi şöyle: “İsrail ile BAE arasında çığır açan bir anlaşmayı müzakere ettiği için kamuoyunda en çok itibar gören kişi, Mossad’ın başkanı Yossi Cohen. Yıllardır Körfez ülkelerindeki casuslarla gizlice konuşuyor ve ortak bir düşman paylaştıklarına dikkat çekiyor: İran. Ancak yaklaşık 20 ay önce başka bir gündemi öne çıkardı. Mısır, Suudi Arabistan ve Emirlikler’den casuslara ‘İran’ın gücü kırılgan, ama asıl tehdit Türkiye’den’ dedi.” Haberin devamında, “Türkiye’nin neden tehdit olduğu” da anlatılıyor.

TÜRKİYE’DE DE SUİKAST YAPABİLİR

Silahlanmada teknolojisindeki seviyesi ve bölgesel bir güç haline gelmesi, Türkiye’yi, İsrail’in gözünde İran’dan da büyük bir tehdit haline getiriyor.

Tüm bu yaşananlardan çıkarılacak sonuç şudur: MOSSAD bu gücü kırmak için Türkiye’de her türlü operasyona girişebilir. Buna suikast dahil. Taşeron mu? Ondan bol ne var, başta PKK’lılar olmak üzere terör örgütleri...

“Yok canım, yapamazlar” diyebilirsiniz, o zaman da hemen yanımızdaki İran’da 27 Kasım’da gerçekleşen Fahrizade suikastına bakın...

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Bir mahrem imamdan daha Yazıcıoğlu itirafı

25 Mart 2009’da düşen helikopterde 6 kişi ile birlikte hayatını kaybeden BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu dosyasının üstünün kapatılmasında FETÖ parmağı her geçen gün belirginleşiyor. 2004’te FETÖ’ye katılan, 2014 ile 2 Mayıs 2017 arasında örgütün “Elazığ avukatlar imamı” olan, 8 Mayıs 2018’de itirafçı olarak ifade veren Abdullah Önder’den sonra, geçen hafta FETÖ’nün gaybubet evinde yakalanan ve örgütte üst düzey mahrem imam olarak görev yapan Kamil Bakum da Yazıcıoğlu suikastı davasının üstünün örtülmesi konusunda aynı itiraflarda bulundu.

Aralarında Gaziantep, Kahramanmaraş, Hatay, Mersin, Osmaniye, Batman, Siirt, Diyarbakır, Şırnak, Elazığ gibi şehirlerin bulunduğu ve FETÖ’nün “Gaziantep büyük bölge” diye adlandırdığı 19 ilden sorumlu mahrem imam olan Kamil Bakum, 150 sayfalık ifadesinde örgütün hukuk yapılanmasını anlatarak 300’den fazla ismi tek tek verdi. Savcılıkta da etkin pişmanlıktan yararlanarak ifadesini tekrar eden Bakum, mahkemede de FETÖ’nün iç yüzünü anlattı.

FETÖ Elazığ avukatlar imamı Abdullah Önder, 8 Mayıs 2018’de verdiği ifadede Malatya’dan Kahramanmaraş’a gelen Yazıcıoğlu dosyasında 17 Nisan 2014’te gizlilik kararının kalkmasıyla, FETÖ mensubu Mustafa Atalar’ın, helikopterden cihazları söken FETÖ’cü askerler Davut Uçum ile Aydın Özsıcak’ın avukatlığını yaptığının ortaya çıktığını söyledi.

Bunun ortaya çıkmasıyla paniğe kapılan FETÖ örgütünün hukuk yapılanmasından birçok isimle bir araya gelerek toplantılar yaptıklarını anlatan Önder, şu isimleri vermişti: Elazığ il imamı Mehmet Durakoğlu, FETÖ’cü avukat Ahmet Atilla Kavuran, büyük bölge imamı Sezai Çetin, Gaziantep bölgesi avukat dernekleri imamı Turan Canpolat, Malatya dar bölge sorumlusu Halil Kayış.

Abdullah Önder’in ismini verdiği FETÖ’cülerden birisi de Akdeniz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerinden 19 kentin bağlı olduğu “Gaziantep büyük bölge imamı” Kamil Bakum’du.


Abdullah Önder, ifadesinde Yazıcıoğlu dosyasının üstünün kapatılmasında Bakum’un rolünü şu sözlerle anlatmıştı: “Bu görüşme sonrası Mehmet Durakoğlu Elazığ’a döndüğünde kendisine neler konuşulduğunu sordum. Mehmet Kocatürk ile beraber Kamil Bakum ile de görüştüğünü, ayrıca Gaziantep ilinde örgütün ‘hâkim ve savcı sorumlusu’ ile de görüştüğünü söyledi. O dönem Muhsin Yazıcıoğlu dosyasına bakan soruşturma savcısı olan ve halen Elazığ Cumhuriyet Başsavcısı olan Habip Korkmaz’ın yabancı biri olmadığını, bizim abilerimizden biri olduğunu, kendisine örgütün ‘Gaziantep hâkim-savcı bölge sorumlusunun’ ilettiğini söyledi.”

Yazının Devamını Oku

Darbeci Amerika’da ‘darbe’!

“AMERİKA Birleşik Devletleri dış politikasını anlamanın sırrı, bunun hiçbir gizli yanı olmadığını anlamaktır.

İlke olarak, Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyaya egemen olmaya çalıştığı ve bu amaç uğruna her türlü yola başvurduğunu anlamak yeterlidir.

Bu anlaşıldıktan sonra Washington’un uyguladığı politikada görünürdeki tüm karmaşa, karşıtlık ve belirsizlik ortadan kalkar.

Bu egemenlik çabasını rakamlara dökmek gerekirse, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Amerika Birleşik Devletleri;

- Başka ülkelerde demokratik yollardan başa gelen 50’den fazla hükümeti devirmeye çalışmıştır.

- En az 30 ülkede demokratik seçimlere büyük çapta müdahale etmiştir.

- 50’den fazla yabancı lideri öldürmeye çalışmıştır.

- 30’dan fazla ülke halkının üstüne bomba yağdırmıştır.

20 ülkede halkçı ya da ulusalcı hareketleri bastırmaya çalışmıştır.

Yazının Devamını Oku

Savcı Korkmaz: HSK gerçeği ortaya çıkaracaktır

Muhsin Yazıcıoğlu suikastı ile ilgili FETÖ’nün Elazığ avukatlar sorumlusu Abdullah Önder’in ifadesinde, adı geçen dönemin Kahramanmaraş Savcısı Habip Korkmaz, dosya hakkında verdiği takipsizlik kararı ile ilgili yazılı açıklama gönderdi. Önder ifadesinde, FETÖ imamlarının dosyanın kapatılması hakkında yaptığı toplantıları yer ve isimler vererek anlatmış, HTS kayıtları ve ByLock yazışmaları ile söylediklerini delillendirilmişti. Önder, dosya hakkında takipsizlik kararı verilmesini şu sözlerle anlatmıştı:

“Bu görüşme sonrası Mehmet Durakoğlu, Elazığ’a döndüğünde kendisine neler konuşulduğunu sordum. Mehmet Kocatürk ile beraber Kamil Bakum ile de görüştüğünü, ayrıca Gaziantep ilinde örgütün ‘hâkim ve savcı sorumlusu’ ile de görüştüğünü söyledi. O dönem Muhsin Yazıcıoğlu dosyasına bakan soruşturma savcısı olan ve halen Elazığ Cumhuriyet Başsavcısı olan Habip Korkmaz’ın yabancı biri olmadığını, bizim abilerimizden biri olduğunu, kendisine örgütün ‘Gaziantep hâkim-savcı bölge sorumlusunun’ ilettiğini söyledi.”

Bunun üzerine Ankara Cumhuriyet Savcılığı 27 Temmuz 2020’de, Kahramanmaraş Savcılığı ise 24 Kasım 2020’de Hâkimler ve Savcılar Kurulu’na gerekli incelemenin yapılması için başvuruda bulunmuştu. Şu anda Kocaeli Başsavcısı olan Habip Korkmaz, gerekli incelemenin sonunda gerçeğin ortaya çıkacağını belirtirken, süreç ile ilgili şu yazılı açıklamayı yaptı:

“Başsavcı’nın açıklaması

25/03/2009 tarihinde Muhsin Yazıcıoğlu ve yanındakilerin ölümüne neden olan helikopter düşmesi olayının soruşturması 02/03/2011 tarihine kadar yaklaşık 2 yıl Kahramanmaraş Cumhuriyet Savcısı Uğur Koç tarafından yürütülmüş, müşteki vekillerinin talepleri üzerine hazırlanan fezlekeyle eylemin Ergenekonvari bir örgüt tarafından gerçekleştirilmiş olabileceği düşüncesiyle evrak Malatya (Özel Yetkili) Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiş olup şüpheliler arasında NTV Spikeri Mirgün CABAS ile 7 kişi bulunmaktadır.

FETÖ üyeliğinden daha sonra ihraç edilen Malatya Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcı Vekili Özden DOĞAN ve Cumhuriyet Savcısı Şeref GÜRKAN soruşturmayı birlikte yürütmüşler, özel yetkili savcılıkların ve mahkemelerin kaldırılması üzerine dosya 21/03/2014 tarihinde yetkisizlik ile Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı’na geri gönderilmiştir. Yaklaşık 3 yıl soruşturma yürüten bu iki savcının 13 klasör olan soruşturma evrakını ilgisiz alakasız bilgi ve belgelerle 133 klasöre çıkardıkları, helikopterden parça söken askerleri gözaltına alıp tutuklanmışlar ise de kısa süre sonra serbest bırakılmışlardır.

Usulsüz dinlemelerle şüpheli sayısını 132’ye çıkarttıkları, getirttikleri delil torbalarını açmadan 2 yıl beklettikleri ve dosyada delilleri tamam olan iddialar yönünden hiç bir karar vermedikleri görülmüştür.

YARGI 5 YIL KARAR VERMEDİ

Terör ve Örgütlü Suçlar Kahramanmaraş Savcısı olarak tarafıma tevdii edilen dosyaya tayinimin çıkması nedeniyle görevden ayrıldığım 23/06/2014 tarihine kadar 3 ay süreyle tarafımdan bakılmış, dosyanın tümünün tasnifi, inceleme ve tespitlerimin dosya inceleme tutanağıyla UYAP’a kaydedilmesi, kapalı torbalarda bulunan ve 2 yıldır el vurulmayan delillerin açılıp incelenmesi bizzat şahsım tarafından yapılmıştır.

Yazının Devamını Oku

FETÖ’den mahkûm ‘sanık’ Yazıcıoğlu dosyasında ‘tanık’

Muhsin Yazıcıoğlu suikastı ile ilgili son yazımda, “2007’de katledilen Hrant Dink cinayetini araştırmanın başlangıcında gibi hissediyorum” demiştim. Kahramanmaraş Adliyesi’nden Yazıcıoğlu dosyasına son derece hâkim bir hukukçuyla yaptığım uzun telefon konuşması hislerimin beni yanıltmadığını gösterdi. Yazdığım son yazılarımla ilgili “objektif” olmamakla suçlarken, birilerinin beni yönlendirdiğini de söyledi.

Oysa tüm kaynağım üst düzey kamu görevlilerinin yargılandığı Yargıtay 5. Ceza Dairesi’ne savcılık tarafından sunulan 221 sayfalık ana, 81 sayfalık ek mütalaa ile Kahramanmaraş Savcılığı’nın hazırladığı Yazıcıoğlu’nun ölümü ile ilgili hazırladığı 96 sayfalık iddianameydi. Yani beni yönlendiren, tıpkı 2007’de Hrant Dink cinayeti dosyası araştırmasında olduğu gibi yalnızca Yazıcıoğlu dosyalardaki bilgi ve belgelerdir. Her iki dosyanın ortak özellikleri, soruşturmanın eksik ve bütünlükten uzak yapılmasıydı.

DİNK VE YAZICIOĞLU’NUN BENZER AKIBETLERİ

Ne ilginçtir ki Hrant Dink de Yazıcıoğlu da öldürülmeden önce FETÖ’cülerin kontrolündeki Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanlığı’nda FETÖ’cü istihbaratçı Ali Fuat Yılmazer ve Ramazan Akyürek’in yasadışı biçimde 2006 yılı Haziran ayında kurdukları C5 isimli büro tarafından takip edilmiş. FETÖ’cülerin BBP içine yerleştirdikleri ajan Erhan Tuncel’in yönlendirmesiyle 19 Ocak 2007’de Dink öldürülünce, Yazıcıoğlu ve partisi neredeyse cinayetin zanlısı ilan edilecekti.

Bu cinayetten sonra “Bizim tarla çoktan sürülmüş” diyen Yazıcıoğlu da 25 Mart 2009’da düşen helikopterde hayatını kaybetti. Daha sonra her iki cinayet de FETÖ’cüler tarafından ‘Ergenekon kumpasına’ eklenmek istendi.

Yapamadılar, çünkü böyle bir durumda failin FETÖ olduğu ortaya çıkacaktı.

Yalnız kendileri değil, Dink ve Yazıcıoğlu dosyaları da benzer akıbeti yaşadı.

2007’de Dink dosyasını okuduğumda aynı yılın nisan ayında çıkmış olan iddianamede en önemli ifadelerin ve resmi belgelerin değerlendirilmediğini görmüştüm. Bazı konular dosyadan koparılmış, Trabzon’a soruşturma yapılması için gönderilmişti. Tıpkı önceden ve şimdi Yazıcıoğlu dosyasında olduğu gibi.

Ben 2007’de

Yazının Devamını Oku

Yazıcıoğlu dosyasında gerçeğe bir adım daha

Bugün 1 Ocak 2021, herkese sağlıklı, mutlu ve huzurlu bir sene diliyorum.

Yıl yeni ama sorunlar eski, dolayısıyla bu sene de bunları ve yenilerini konuşacağız.  2020’deki son yazımın başlığı ‘Muhsin Yazıcıoğlu’na yargı suikastı’ idi. 

11 yıldır süren ve halen devam eden soruşturma ve dava dosyalarındaki karmaşa, bir arpa boyu yol alınamamasına yol açıyor.

Yaşadıklarıma rağmen okuduklarım beni hâlâ şaşırtabiliyor, tıpkı 2007’da katledilen Hrant Dink cinayetini araştırmanın başlangıcında gibi hissediyorum kendimi.

2021’in ilk yazısında da Yazıcıoğlu dosyasına devam edeceğim. Çünkü 25 Mart 2009 günü kendisini taşıyan helikopterin düşmesi, iddialara göre düşürülmesi sonucu yanındaki beş kişiyle hayatını kaybeden BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu dosyasında 11 yıl sonra yeni bir boyuta geçildi. Üst düzey bazı kamu görevlilerinin sanık olduğu Yargıtay 5. Ceza Dairesi’ndeki yargılamada savcılık 221 sayfalık ana, 81 sayfalık ek mütalaasını verdi. Öte yandan Kahramanmaraş Savcılığı da 10 Aralık 2020 tarihli 96 sayfalık yeni bir iddianame hazırladı.

İTİRAFÇI FETÖ’CÜ HER ŞEYİ ANLATTI

Her iki kurumun çalışmaları, Yazıcıoğlu’nun ölümü öncesi gelişmelerde, ölümü ve ölümü sonrası soruşturmaların karartılmasında Fetullahçı Terör Örgütü’nün istihbarat ve yargıdaki uzantılarının rollerini ortaya koyuyor.

Bu konudaki en önemli gelişme, FETÖ’nün Elazığ il avukatlar sorumlusu

Yazının Devamını Oku

Muhsin Yazıcıoğlu’na ‘yargı suikastı’

Birkaç gündür, Muhsin Yazıcıoğlu suikastı ile ilgili Yargıtay Başsavcılığı’nın 221 sayfalık mütalaası ile 81 sayfalık ek mütalaasını, 11 Aralık 2020 tarihli 96 sayfalık yeni iddianameyi okuyup duruyorum. Gecem gündüzüm birbirine girdi, işin içinden nasıl çıkacağımı bilemiyorum.

Muhsin Yazıcıoğlu’nun yalnızca kendisi değil, olayın ilk saatlerinde karartılmaya çalışılan ancak daha sonra ortaya konan ve dosyaya giren delillere rağmen 11 yıldır aydınlatılamayan davası da resmen ‘yargı suikastına’ uğramış.

Maalesef bugün de hâlâ durum pek iç açıcı değil.

25 Mart 2009 günü yanındaki beş kişi ile birlikte, düşen ya da düşürüldüğü iddia edilen helikopterde hayatını kaybeden Muhsin Yazıcıoğlu’nun dosyasına önce Malatya özel yetkili savcıları olan FETÖ’cü Şeref Gürkan ve Özden Doğan baktı. Yalancı tanıklar, sahte belge ve gizli tanıklarla Yazıcıoğlu dosyasını önce Ergenekon kumpasına bağlamaya çalıştılar.

ERDOĞAN VE FİDAN’A YIKACAKLARDI

Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 10 Aralık 2020 tarihinde hazırladığı son iddianameyle ilgili olarak 25 Aralık 2020’de yaptığı açıklamada belirtildiği gibi, eğer 17-25 Aralık 2013 operasyonları ve 15 Temmuz 2016 darbesi başarılı olsaydı, Yazıcıoğlu dosyası, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın yargılanacağı bir kumpasa dönüştürülecekti.

17-25 Aralık operasyonları sonrası FETÖ’nün kontrolündeki özel yetkili mahkemeler kaldırılınca, Yazıcıoğlu dosyası 13 Mart 2014 tarihinde Kahramanmaraş Savcılığı’na gönderildi. Bu kez Kahramanmaraş Savcısı Habip Korkmaz, Malatya’dan gelen Yazıcıoğlu dosyası hakkında 13 Mayıs 2014 tarihinde takipsizlik kararı verdi. Yazıcıoğlu ailesinin avukatları bu karar itiraz etti. Gaziantep 1. Ağır Ceza Mahkemesi 17 Haziran 2014 tarihinde takipsizlik kararını kaldırıldı.

Soruşturma yeniden açıldı. Kahramanmaraş Savcısı Necati Kazak, 20 Haziran 2016 tarihinde 132 şüpheli hakkında takipsizlik kararı verdi. 13 Temmuz 2016’da itirazda bulunuldu. Ancak bu kez takipsizlik kararının kalkması iki yılı buldu. Kahramanmaraş 2. Sulh Ceza Mahkemesi 10 Nisan 2018’de, 112 kişi hakkında takipsizlik kararını kabul ederken, FETÖ’den haklarında soruşturma olan 20 kişi hakkında takipsizliği kaldırdı.

DAVALAR VAR, ADALET YOK

Yazının Devamını Oku

Öcalan-PKK-HDP ortak yapımı: Katliam ayaklanması

Tam da “açılım” diye neredeyse ülkenin bölünmesine giden sürecin ortasında PKK’nın talimatı, HDP’nin çağrısıyla 53 kişinin hayatını kaybettiği bir ayaklanma yaşandı. Birileri, Yasin Börü gibi vücutları parçalanarak öldürülenleri unuttu, o ayaklanma çağırısını yapan HDP’lilerin ve o zamanki eşbaşkanı olan, halen bu nedenden tutuklu bulunan Selahattin Demirtaş’ın derdine düştü.

“Suçsuz” demeye dilleri varmadığı için “Suçu ne?” diye soruyorlar, “Serbest bırakın” diyemiyorlar, “AİHM karanına uyun” diyorlar. Bunun başını da sadece ve sadece seçimlerde onları yüzde 50 artı 1 oya yükselteceğini umdukları HDP oylarını almanın derdinde olan CHP ve İYİ Parti (İP) çekiyor. CHP açıktan, İP mahcup biçimde Demirtaş üzerinden HDP’ye göz kırpmaya devam ediyor.

CHP milletvekili, Anayasa hukukçusu İbrahim Kaboğlu’nun başkanlığında 2018 Ocak-Haziran aylarında İP, Saadet Partisi ve HDP’lilerin bir araya gelip ‘çift dilli eğitim, özerlik’ içeren ve başlangıcından ‘Türk Milleti, Atatürk’ ifadelerinin çıkarıldığı, ‘güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçiş için anayasa ilkeler metnini’ de bunun için hazırladılar. Her şey ama her şey sadece HDP’lilerin oylarını almak için.

Bu niyetlerini de ‘hakikat’, ‘hukuk’ ve  ‘demokrasi’ kelimeleriyle kamufle ediyorlar.

O zaman hakikat ne, hukuk ne, beraber bakalım.



TARİH 2 EKİM 2017

Yazının Devamını Oku

PKK terörünün ‘çözüm süreci’ devam ediyor

CHP ve İYİ Parti’nin (İP) başını çektiği ‘millet ittifakı’nın doğrudan ve dolaylı ortaklarının ağzından ‘Kürt Sorunu’ lafı eksik olmuyor. Bunu böyle bir soruna inandıklarından değil, onları yüzde 50 artı 1 oy oranına ulaştıracağını umdukları HDP’nin oylarını almak için yapıyorlar.

Terör örgütü PKK’nın onlara bıraktığı alanda siyaset yapan ve teröristlerin sözcülüğünden öteye geçemeyen HDP de taleplerinin kabul edilmeyeceğini biliyor ama tek başlarına bir anlam ifade etmedikleri için koz ve tehdit aracı olarak ellerinde tuttukları oy gücünü kullanarak ittifaka tutunmaya çalışıyor.

AÇILIM SÜRECİ FELAKETİ

Bu nedenle karşılıklı olarak ‘Kürt sorunu’ lafı da ağızlarından düşürmüyorlar. 2013-2015 arasında yaşanan ve PKK’nın çukur ve hendekler açarak HDP’liler aracılığıyla özerklik ilanları sonrası yapılan operasyonlarla sona eren açılım sürecinin, Türkiye’yi nasıl bir felakete götürdüğü ortaya çıktı.

Saldırılarına sözü edilen süreç içinde de devam eden PKK, 2015 yılı Temmuz ayında iki polisi şehit ederek kanlı eylem sürecini yeniden başlattı.

Böylece sorunun ‘Kürt sorunu’ değil, Amerika’nın paralı uşağı haline gelen PKK terör örgütü sorunu olduğu anlaşıldı.

PKK ETKİSİNİ KAYBETTİ

Bu tarihten sonra terör örgütü PKK’ya karşı verilen mücadelenin sonuçları son dört yılda ortaya çıktı.

Yurtiçi ve yurtdışı operasyonlarla PKK’nın alan hâkimiyetini ve bölge halkı üzerindeki baskısını kaybetmesi, olumlu sonuçlarını verdi.

Yazının Devamını Oku

FETÖ’cü istihbaratçılar ölümünden önce Yazıcıoğlu’nu neden takip etti?

19 Ocak 2007 tarihinde Şişli’de sahibi olduğu Agos gazetesinin önünde vurularak öldürülen Hrant Dink cinayetinde sorumluluğu olan kamu görevlileri ile ilgili yargılama sona yaklaşıyor. Mahkeme savcısı, çoğunluğu FETÖ’cülerden oluşan sanıklar hakkında “ağırlaştırılmış müebbet”e varan hapis cezaları istedi. Sanıkların son savunmalarının ardından mahkeme nihai kararını verecek.

‘DİNK’İN ÖLDÜRÜLMESİNE GÖZ YUMDULAR’

Mütalaada, Ergenekon ve Balyoz gibi kumpas operasyonlarını yürüten FETÖ’cü istihbaratçı Ali Fuat Yılmazer’in, diğer örgüt üyeleriyle birlikte Hrant Dink cinayetine kasıtlı olarak göz yumduğu şu satırlarla anlatıldı:

“Sanık Ali Fuat Yılmazer’in Emniyet içinde FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü’nün İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü’nde yapılanmasını gerçekleştirerek, sonradan kumpas oldukları anlaşılan Ergenekon, Balyoz gibi soruşturmaları başlatmayı amaç edinen FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün yöneticilerinden olduğu, bu amaçla söz konusu yapılanmanın gerçekleştirilmesi için Hrant DİNK cinayetinin araç suç niteliğinde olduğu, sanığın yöneticisi olduğu Silahlı Terör örgütünce, Hrant Dink’in mutlak suretle öldürüleceği, bunun için hazırlıklar yapıldığı, 13.10.2005 tarihinden itibaren bilinmesine rağmen amaç suçun gerçekleşmesi için araç suç olan Hrant Dink cinayetinin gerçekleşmesinin beklendiği...”

‘YASADIŞI C5 ŞUBESİ KURDULAR’

Mütalaada, Ali Fuat Yılmazer’in, 12 Haziran 2007’de başlayan Ergenekon operasyonlarından tam bir yıl önce, Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanlığı C Şube Müdürlüğü içinde yasadışı şekilde ‘C5’ isimli bir büro kurduğu da şöyle hatırlatıldı:

“Sanık Ali Fuat Yılmazer tarafından Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı C Şube Müdürlüğü içerisinde oluşturulan C-5 isimli gizli birimde, Hrant Dink, Rahip Santora ve Zirve Yayınevi cinayetleri, Ergenekon, Balyoz gibi geniş kapsamlı soruşturmalara bu büronun baktığı, büronun başında sanık Yılmaz Angın’ın bulunduğu, sanık tarafından söz konusu büronun 2006 yılı Haziran ayında C-2 büro içerisinde böyle bir büro kurulduğu ikrar edilmiş ise de İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 49184388.2152.13-100-0013 sayılı yazısında, C-5 Bürosu’nun 23.05.2012 tarihinde İçişleri Bakanı oluru ile kurularak yasal mevzuata bağlı olarak çalışmaya başladığı belirtilmiş, sanığın yasal mevzuat dışında söz konusu büroyu kurarak FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü’nün amaçları doğrultusunda hareket etmiştir.”

Mütalaada da belirtildiği gibi, FETÖ’cü istihbaratçılar Emniyet İstihbarat Dairesi içinde, henüz adı bile olmayan ve 12 Haziran 2007’de başlayacak olan Ergenekon operasyonlarının altyapısını oluşturmak amacıyla 2006 yılı Haziran ayında

Yazının Devamını Oku

Mağaraya değil tedaviye çekilmiş

9 Aralık günü bu köşedeki yazımın başlığı, ‘FETÖ elebaşı Gülen koronavirüse mi yakalandı?’ idi.

FETÖ’nün son dönemde yaşadığı sağlık problemlerinin artması ve tüm dünyayı etkileyen koronavirüs salgınının kale gibi korunan Pensilvanya’daki çiftliğin duvarlarını da aşması, örgüt içinde “Gülen ağır hasta veya öldü” düşüncesinin yayılmasına yol açtı.

Salgına rağmen Gülen’in örgüt üyeleri ile görüşmelere ara vermemesi bu tartışmaların nedeniydi.

Örgüt üzerindeki kontrolünü kaybetmekten korkan ve en yakınındakilerle bile güven problemi yaşayan FETÖ elebaşı, kendisine bilgi vermek amacıyla gelenlerle bizzat görüşmeyi kesmediği biliniyor. Hatta bu durum, FETÖ elebaşına en yakın isimlerden birisi olan ve örgütün en üst yönetim birimi ‘Baş Yüceler Şurâsı’ üyesi olarak bilinen İsmail Büyükçelebi tarafından sosyal medyada eleştirilmişti.

ÖRGÜT ÜYELERİ TARTIŞIYOR

İsmail Büyükçelebi, Twitter hesabından, “Yaşadığımız şartlar içerisinde hiç kimse kendisine bulaşmadığından emin olamaz. Hatır gönül deyip misafir kabul edenleri de aklım almıyor. Ciddi bir ikaz... Cemaat içerisinde bu kadar yayılmasına rağmen maskesiz insanlarla görüşenleri aklım almıyor” diye konuyu gündeme getirdi.

Tüm bu gelişmeler, örgüt içinde FETÖ elebaşının koronavirüse yakalandığı iddialarını güçlendirdi ve yurtdışı gibi Türkiye’deki örgüt üyeleri tarafından da tartışılmaya başlandı.

Konu FETÖ elebaşının ölümü sonrası,

Yazının Devamını Oku

11 yıl önceki manşetten bugüne

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Hrant Dink cinayetinde yargılanan FETÖ üyesi polis, jandarma, gazeteci ve istihbaratçılarla ilgili davada savcının “ağırlaştırılmış müebbete” varan ceza talebiyle ilgili haberler bana 11 yıl önce 10 Haziran 2009 tarihli Milliyet gazetesinin manşetini hatırlattı.


10 Haziran 2009 tarihli Milliyet gazetesi, açılan davayı ‘Sen misin ihmali yazan’ diye manşet yapmıştı. Haberde ‘Cinayete 20, kitabına 28 yıl istendi’ başlığı vardı.

O gazetede birçok haberim manşet olmuştu ama o gün manşet olan bendim.

‘Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları’ kitabım nedeniyle Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Ramazan Akyürek, İstanbul İstihbarat Müdürü Ali Fuat Yılmazer, istihbaratçı müdür Faruk Sarı, İstihbaratçı polis memuru Muhittin Zenit bana dava açmıştı. Sebebi, gazete haberlerimde olduğu gibi FETÖ’cülerin Hrant Dink cinayetindeki rollerini yazmamdı.

En güçlü zamanlarıydı; Ergenekon’dan Balyoz’a kumpas üzerine kumpas operasyonları yapıyorlardı. FETÖ’cü polislerin kurduğu kumpası, FETÖ’cü savcılar dosya haline getiriyor, FETÖ’cü hâkimler tutuklayarak cezaevine gönderiyor, FETÖ’cü gazeteciler de sahte dokümanlarla algı operasyonu yapıyorlardı.

Bu işin başını da Hrant Dink cinayetinde sorumlu olduğunu yazdığım “Ergenekon operasyonlarının beyni” olarak bilinen istihbaratçı Ali Fuat Yılmazer çekiyordu.

Dolayısıyla hakkımdaki şikâyeti anında davaya dönüştü. 2009 yılı Nisan ayında Ramazan Akyürek, Faruk Sarı ve Muhittin Zenit’in şikâyetleriyle birleştirildi ve bir anda 20 yıl hapis istemiyle İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan “sanık” durumuna geldim. Yetmedi, 8 yıl hapis istemiyle bir başka dava daha açıldı. FETÖ’cü istihbaratçıların Hrant Dink cinayetinde sorumlu olduğunu yazdığım için toplam 28 yıl hapis istemiyle yargılanırken, Hrant Dink’i öldüren katil Ogün Samast 20 yıl hapis istemiyle yargılanıyordu. İşte Milliyet o manşeti bu garip durum için atmıştı.

‘YOK’ DENİLEN ÖRGÜT FETÖ İDİ

Yazının Devamını Oku

Türkiye ‘düşmanı’ Amerika

Suriye topraklarında PKK terör örgütüne yardım eden ve 15 Temmuz darbe girişiminde bulunan Fetullahçı Terör Örgütü’ne verdiği destek nedeniyle son dört yıldır şu cümleyi tekrar ediyorum: Amerika gibi müttefikin varsa düşmana gerek yoktur. Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’ye karşı yeni bir düşmanca adım attı. CAATSA yaptırımları olarak bilinen ‘ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası’ kapsamında Rusya’dan füze savunma sistemi S-400’ü satın aldığı gerekçesiyle Türkiye savunma sanayisini doğrudan hedef alan yaptırımları uygulamaya soktu.

2017’de ABD Kongresi tarafından onaylanan CAATSA, esas itibarıyla “hasım” olarak görülen Rusya, İran, Çin ve Kuzey Kore’ye karşı uygulandı.

Ancak bir NATO ülkesi olan Amerika Birleşik Devletleri “hasımları” için çıkardığı bu yasa kapsamındaki yaptırımları ilk kez bir başka NATO ülkesi olan Türkiye’ye karşı uyguluyor.

5 MADDELİK YAPTIRIM

Yaptırımlar Amerika’nın gözünde “müttefik” dediği Türkiye’nin resmen “hasım” yani düşman olarak görüldüğünün ilanıdır.

Yasada yer alan 12 yaptırım kararından şu 5’i uygulamaya sokuldu:

1- Savunma Sanayisi Başkanlığı’na (SSB) her türlü ihracat lisansının yasaklanması, 

2- SSB’ye ABD finans kurumları tarafından 10 milyon dolar üstü kredilerin 12 ay süreyle yasaklanması,

3- SSB’ye ABD Export-Import Bank desteklerinin yasaklanması,

Yazının Devamını Oku

Amerika’nın gayrinizami harp operasyonlarına hazır mısınız?

İkinci Dünya Savaşı sonrası ‘Varşova Paktı’ ve ‘NATO Paktı’ olarak bloklaşan dünya düzeninin en önemli simgelerinden birisi Almanya’yı da ikiye ayıran Berlin Duvarı idi. 1990’ların başında Soğuk Savaş döneminin sona ermesi ve Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla yalnız sosyalist bloğun çürümüşlüğü değil, kapitalist bloğun kirli, kanlı yüzü de ortaya çıktı.

Bugün Rusya Federasyonu olarak bilinen ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) başını çektiği, arasında Doğu Avrupa ülkelerinin de yer aldığı Varşova Paktı ülkelerinin işgalinden korkan NATO üyesi ülkelerde, olası işgali direnişi başlatmak amacıyla bir yapılanmaya gidildiği ortaya çıktı. Sorun yapılanma değil, yapılanmanın işlediği suçlardı.

İtalya’da NATO tarafından gizli olarak örgütlenen kontrgerilla operasyonunun kod adı ‘Gladio’ idi. Latince “kılıç” anlamına gelen Gladio, Amerikan ve İngiliz kontrgerilla örgütlenmesi Stay Behind tarafından 1952 yılında kuruldu. CIA tarafından yönetilen ve finanse edilen örgüt, 1956 yılında ABD ile işbirliği içinde, casusluk ve gerilla savaşı yapmak üzere örgütlendi.

ABD, NATO, GLADIO

Örgütlenmenin benzerleri, diğer NATO ülkelerinde de oluşturuldu. İtalya’da “Gladio” adını alan örgüt, Türkiye’de “Kontrgerilla” veya “Özel Harp Dairesi” olarak anıldı. Yunanistan’da B-8 veya SheepSkin, Belçika’da SDRA-8, Hollanda’da NATO Command, Batı Almanya’da Gehlen örgütü, Stay Behind ya da Sword, Avusturya’da Schwert, Fransa’da Rüzgâr Gülü, İspanya’da Anti-Terör Kurtarma Grubu (GAL), İngiltere’de ise Secret British Network olarak biliniyordu.

Soğuk Savaş döneminin bitmesiyle, Gladio’nun düşman ülkelerden çok NATO ülkelerinde suikast ve sabotaj dahil suçlara karıştığı ortaya çıktı. 2000’li yıllar gelmeden bu yapılar tasfiye edildi.

Konuyu araştıran Avrupa Parlamentosu, sorunla ilgili karar tasarısında, “Avrupa Topluluğu’na üye pek çok ülkede gizli, paralel istihbarat ve silahlı operasyon örgütlerinin 40 yıldır var olduğu Avrupa hükümetleri tarafından ortaya çıkarılmıştır. Kırk yıldır bu örgütlerin demokratik kontrolden çıktığı ve NATO ile işbirliği halinde ABD gizli servislerince yönetildiği anlaşılmıştır” denildi.

El Kaide terör örgütünün 11 Eylül 2001 saldırısı, ABD’nin Afganistan ve Irak saldırısı, doğrudan işgal dönemini de başlattı. Ama bunun yarattığı insani ve ekonomik maliyet ve meşruiyet sorunu, doğrudan çatışma içinde olmak yerine

Yazının Devamını Oku

Karada, denizde, havada her yerde FETÖ ile mücadele

Dünyanın herhangi bir yerinde, “295’i halen aktif görevde olan ve ordu içine sızmış 304 terör örgütü üyesi gözaltına alındı” diye bir haber çıksa, o ülkede herkes bunu konuşur.

Hatta Amerika ve Avrupa’nın yer aldığı NATO üyesi bir ülkenin ordusunda bu yaşansa, dünyanın en önemli gündemi bu olurdu. Ama böyle büyük ve önemli bir olay Türkiye’de yaşayanlar için sıradan hale geldi. Hafta başında, İzmir Cumhuriyet Savcılığı tarafından bir seferde yapılan en büyük FETÖ operasyonu gerçekleşti. Ama “Kimsenin umurunda olmadı” desem yeridir.

15 Temmuz darbe girişiminden beri Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sızmış olan Fetullahçı Terör Örgütü üyesi 20 binden fazla kişi ihraç edildi ama bırakın dünyayı, ülkemizde bile yeterince tartışılmıyor.

Hiçbir sonuca varmayacak “FETÖ’nün siyasi ayağı” tartışmaları kadar gündeme gelmiyor. Sebebi, siyasetçilerin gerçek anlamda FETÖ’cü temizliği olarak değil, konuyu siyasi rekabette bir araç görmesinden kaynaklanıyor.

EN BÜYÜK OPERASYON

Buna karşın, savcılıklar eliyle Emniyet, Jandarma ve MİT’in çalışmalarıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nde FETÖ temizliği etkili biçimde devam ediyor. Bu operasyonların en büyüğü hafta başında İzmir Cumhuriyet Savcılığı tarafından gerçekleştirildi. 5’i Albay, 1’i yarbay, 1’i binbaşı, 10’u yüzbaşı, 221’i astsubay, 7’si uzman çavuş olmak üzere 295’i muvazzaf asker toplam 304 kişi gözaltına alındı. Aralarında bir de askerlerden sorumlu olan Hava Kuvvetleri’nde görevli sivil memur bulunuyor. İzmir Emniyeti ve Jandarması görevlilerince yürütülen ve 50 ilde gerçekleştirilen operasyonda gözaltına alınanların ifade işlemleri sürüyor.

İZMİR HAREKETLİ

İzmir Cumhuriyet Savcılığı tarafından, ilki 19 Kasım 2019’da yapılan ve 13 Ekim 2020 tarihine kadar gerçekleştirilen toplam 11 operasyonda bugüne kadar 946’sı muvazzaf olmak üzere toplam 1342 TSK mensubu hakkında gözaltı kararı verildi.

Yazının Devamını Oku

FETÖ elebaşı koronavirüse mi yakalandı?

Bir süredir internet üzerinden propagandaya ara veren Fetullahçı Terör Örgütü elebaşı Gülen, “Yer değiştirdi”, “Koronavirüse yakalandı” hatta “Öldü” iddialarının arttığı bir dönemde yeniden örgüt üyelerine seslendi.

33 dakikalık konuşması koronavirüs salgını, öldüğü iddialarına cevap ve sonunda, “mağaraya çekilmek” mesajıyla bitti.

Konuşmaya gelirken, duvarı boydan boya LED ekran olan bir odadan geçiyor. Ekranda İstanbul manzarası olduğu görünüyor.

Normal koşullarda her sohbet öncesi yapılan kayıtlarda etrafında örgüt üyeleri olan FETÖ elebaşı, konuşma yapacağı salona yürümekte zorlanarak ve tek başına geliyor.

Konuşmasını dinleyen tüm örgüt üyelerinin FETÖ elebaşına hiç yaklaşmadığı ve hepsinin maskeli oldukları görülüyor. Tek maske takmayan ise FETÖ elebaşı Gülen. Maske takmayarak örgüt tabanına mesaj veriyor.

Konuşması boyunca zor nefes aldığı görülen FETÖ elebaşının, konuşmasının nefes almada yaşadığı zorluktan dolayı defalarca kesildiği ve montajla 33 dakikalık kayıt haline getirildiği görülüyor.

Hatta ölümü konusundaki iddialara cevap verdiği bölümde, başının sol yanına düşmüş olduğu, konuya da yanındakilerin uyarısıyla girdiği dikkat çekiyor.

FETÖ elebaşı

Yazının Devamını Oku

Amerika ve AB gibi ‘müttefikin’ varsa düşmana ihtiyaç yoktur

Batı’nın sürekli kullandığı “müttefik”, “ortak”, “dostluk” gibi kavramlar, tıpkı ağızlarından düşürmedikleri “demokrasi”, “insan hakları”, “hukuk” gibi birer aldatmacadan ibaret.

Bu tespitimin “Batı düşmanlığından” değil bizzat onların söylem ve tutumlarından kaynaklandığını, olgulara dayandığını belirtmek isterim.

Çünkü Batı “hak” kavramından bihaber, “çıkar” kavramı ile olaylara yaklaşıyor.

Türkiye’nin herhangi bir konuda “hak sahibi”, “haklı” olması onlar için bir şey ifade etmiyor. Onlar için sadece “çıkarları” var.

“Hukuk, insan hakları, demokrasi” kelimeleri de “çıkarlarını” en üst seviyede tutmak için kullandıkları birer araç.

PKK VE FETÖ DESTEKÇİSİ BATI

Hemen bir örnek vereyim:

Binlerce insanı katleden PKK, 1990’lı yılların başından beri hem Amerika hem de Avrupa Birliği tarafından bir terör örgütü olarak tanınıyor.

Buna rağmen Amerika, PKK’nın Suriye kolu PYD/YPG’ye silah ve para yardımı yapıyor. Avrupa ülkeleri de bu hukuksuzluğa hatta teröre yardıma sessiz kalıyor. Çünkü kendileri de PKK’yı koruyup kolluyor. PKK’nın Avrupa’da uyuşturucu kaçakçılığı, insan kaçakçılığı yapmasına, eleman sağlamasına, para toplamasına göz yumuyorlar.

Yazının Devamını Oku