GeriNaci Cem Öncel Çetin cevizler
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Çetin cevizler

Ağustos sonunda başlayan ceviz hasadı, yöresine göre içinde bulunduğumuz ekim ayı sonuna dek sürüyor. Malum, cevizin çok büyük faydaları var. Hekimler her fırsatta “antioksidan” cevizdeki yağın; protein, vitamin ve minerallerin yararlarını uzun uzun anlatıyorlar.

MANEVİYATLA NE İLGİSİ VAR?

Peki ama bu kıymetli meyvenin maneviyatla ne ilgisi var? Ceviz, İslam kültüründe insan varlığının ve hakikatin anlaşılması için kullanılmış bir benzetmedir. Hemen her dönemde, farklı şekillerde karşımıza çıkar. Niyâzî-i Mısrî’nin (ö.1694) ifadesiyle yendiğinde “nice marazlara ve illetlere şifa hasıl olan” ceviz, “sırf hakikate misaldir ki içinde asla yabana atacak bir şey yoktur”.

Çetin cevizler

KAT KAT HAKİKAT

Cevizin en dışındaki yeşil kabuk, insanın dışına (zahîr) benzer. Etrafa rengini verip, boyayan işte bu katmandır. “Ceviz yeşili” dış yüzeydir, bedendir, kalıptır. Onun içindeyse ilk bakışta görünmeyen, zamanla ortaya çıkan sert kabuk vardır. Ceviz kabuğu, insanın nefsini (egosunu) sembolize eder. Nasıl cevizin kabuğunu kırmadan içindeki değerli meyveye ulaşmak mümkün değilse, nefsini kırmadan insanın ve hakikatin özüne ulaşmak da mümkün değildir. Üstelik nefis inatçıdır, yani “çetin cevizdir”. Öyle kolay kolay kırılmaz.

ÖZE ULAŞMAK

Cevizin toplanmasında asıl amaç elbette içindeki besleyici, lezzetli kısma ulaşmaktır. O ceviz içi, insanın içyüzünün, yani kalbin-ruhun ve ilahi hakikatin temsilidir. Taze iç cevizdeki ince zar ise şüphelere, şartlanmalara benzer. Ayıklandığında ceviz içi daha da yumuşak olur. İşte bu saf parçadan çıkan özün tadına doyum olmaz. Ayrıca tatlı-tuzlu pek çok yemeğe lezzet katar. Üstelik o özden “sıkılarak” çıkan ceviz yağı, şifa kaynağıdır. Diğer bir deyişle, kalbini tüm kirlerden temizleyen, iç sıkıntılarını aşan insan, etrafına da güzellikler verir.

VAKİT GEÇ OLMADAN

Ne var ki cevizin kabuğu zamanında kırılmazsa, içi zamanla kurur. Önce tadını yitirir; sonra tamamen çürür, tüm değeri kaybolur. Artık içi boş bir kabuktur sadece. İşte insan da böyledir... Vakti geldiğinde kibri kırılıp nefis perdesi açılmalı ve ruhundaki öz açığa çıkarılmalıdır. Ancak tüm kabuklarını kırıp özüne inmiş; varlığındaki ilahi hakikati idrak etmiş insan olgun bir insandır.

*

Peki ya bizler ne durumdayız? Kabuğumuz ne kadar kalın, ne kadar inatçıyız? Mesela çevremize, hayata karşı ne kadar sertiz? Bugüne kadar sertlikle ne elde ettik ki? Aslında kararlarımızın ardında çoğu zaman “kırılma” korkusu yok mu? Sakın “sağlam duralım” derken vaktimizi boşa geçiriyor olmayalım? Malum, cevizi bekletirken bir bakmışsınız ki içi çoktan kurumuş...

*

İçimiz olgunlaşmadıkça, sert ve boş kabuklardan ibaretiz sadece. Olgunlaşmak için sertlikle değil özümüzden gelen “rıfk (yumuşaklık)” ile hareket etmek gerekiyor. Resullullah’ın ifadesiyle: “Bir iş rıfk (yumuşaklık) ile yapılırsa, o işi mutlaka güzelleştirir.” Şu hayatta en güzeli, “taze ceviz içi gibi” yumuşak huylu ve faydalı olmak galiba...

Çetin cevizler

ŞEKİL YETMEZ

GAZZÂLÎ’ye göre insanların ve olayların dış görünüşüne bakarak hüküm vermek, cevizin kabuğunda kalmak gibidir. Mevlânâ da Kuran’ı çok iyi ezberlemiş olmasına rağmen manasını davranışlarına yansıtmayan biri için şöyle demiştir: “Evet, sadece cevizleri iyi sayıyor, ama onun özünden bir haz almıyor.” Maverdî’nin aktardığı bir şiirdeyse cimriliğini bir türlü aşamayan insan şu dizelerle tarif edilir: “Seni ceviz gibi görüyorum, hani özünü engeller kişiden / Öyle ki ancak kırılınca verir hayrını içinden.” Mevlânâ’nın ifadesiyle: “Cevizi kırmadıkça, içi görünmez, yağ vermez.” Yani insanın kemale ulaşmasının yegâne yolu, şekilde kalmayıp öze inmekle mümkündür.

Çetin cevizler

KİM YİYECEK?

CEVİZ, ancak uzun yıllar geçtikten sonra meyvesini veren bir ağaç. Bunu bilen bir padişah, kırda çıktığı bir gezintide hayli yaşlı bir adamın ceviz ağacı dikmekte olduğunu görünce şaşırır: “Ey ihtiyar, ceviz mi dikiyorsun?” İhtiyar: “Evet hünkârım” der. Padişah “İyi de daha ne kadar yaşayacaksın da meyvesine yetişeceksin?” diye sorar. İhtiyar bilgece bir tavırla yanıtlar: “Efendim, bizden öncekiler ektiler biz yedik; biz de ekelim bizden sonrakiler yesinler.”

X

Müthiş, şahane harika, efsane...

Müthiş Cuma, şahane Cuma, harika Cuma, efsane Cuma, süper Cuma... Neredeyse tüm mecralar, özel indirimler sunan “Cuma” duyurularıyla dolup taşıyor. Peki ama neden cuma?

Ayrıca bir takvim yılında aşağı yukarı 52 adet cuma günü varken, neden özellikle bu cuma? Bu sorunun cevabını bulmak için inanç tarihinde kısa bir yolculuğa çıkmamız gerekiyor...

İNANÇ UĞRUNA GÖÇ

Avrupa’da bir yanda İngiliz kilisesiyle Papalık, diğer yandaysa Katolikler ve Protestanlar arasında büyük anlaşmazlıklar, derin ayrılıklar yaşanıyordu. Bu kaostan ve baskılardan kurtulmak isteyenler için uzaklara göç etmekten başka çare yok gibiydi... İnançları uğruna küçük gemilere doluşan Avrupalı göçmenler (muhacirler), okyanusu aşıp Amerika’ya ayak bastıklarında takvimler 1600’lerin başlarını gösteriyordu. Artık inançlarını özgürce yaşayabileceklerdi...

Ancak yerleşimcilerin “havasını, suyunu” hiç bilmedikleri bu diyarda nasıl tarım yapacakları, nasıl beslenecekleri büyük bir soru işaretiydi. Acaba bu koşullarda hayatta kalabilecekler miydi? Neyse ki Amerikan yerlilerinden öğrendiklerini kendi bilgileriyle harmanlayıp topraktan mahsul almayı başardılar. İşte bu ilk hasadın ardından Allah’a şükretmek için toplanıp büyük bir sofra kurdular. Bu “şükür yemeği” (Thanksgiving) geleneği, yüzyıllar boyunca yayılarak devam etti. 1942 yılındaysa “Şükran Günü”, her kasım ayının dördüncü perşembesi olarak kabul edilerek ABD’de resmi bir tatil günü oldu.

ŞÜKÜRLER OLSUN, İNDİRİM VAKTİ

20.yüzyıl’a gelindiğinde ABD’de büyük mağazalar, Şükran Günü tatiliyle Noel arasındaki bir aylık süreyi, “indirim ayı” olarak geçiriyordu. İşte bu indirim sezonunun başlangıcı, Şükran Günü ertesindeki cuma günüydü. Halk, indirime giren ürünleri kaçırmamak için ilk günden mağazalara koşturuyordu. Öyle ki 1950’lerde bu cuma gününde yoğunluktan şehir merkezlerinde yollar kilitleniyordu. Gazetelere göre trafik polisleri için bu kargaşa günü, “kara bir cuma” idi! Diğer taraftaysa bu günlerde artan satışlar sayesinde, mağazaların muhasebe defterleri, zarar belirten kırmızıyla değil “kâr” belirten “siyah” mürekkeple yazılırdı... 1980’li yıllarda, bu özel indirim gününün “Siyah/Kara Cuma (Black Friday)” olarak anılması yaygınlık kazandı. Hatta bu indirim geleneği başka ülkelere de yayıldı. Gerçi oralarda “Şükran Günü” perşembesi yoktu ama ertesi günkü “Siyah Cuma” indirimleri vardı!

MÜBAREK CUMA

Yazının Devamını Oku

Çocukların hakkı var

Yarın 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü... Bu özel gün, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin kabul edildiği 20 Kasım 1989 tarihine dayanıyor. Elbette insanlığın yararına olan yazılı kurallar ve sözleşmeler, onlara herkesin eksiksiz uyacağı anlamına gelmiyor.

Bu, günümüzde olduğu gibi geçmişte de böyleydi. Örneğin Kuran’ın yön verdiği İslam medeniyeti, çocuk haklarının korunmasına dair pek çok kural getirmiştir. Öyle ki, “çocuğun anne-babası üzerinde hakları vardır.” Bu ilkelerin uygulanması her devirde ve her coğrafyada kusursuz olmasa bile çocuk hakları, İslam medeniyetinde önemli yere sahiptir.

YAŞATACAKSIN

Çocuk haklarının en temeli, yaşama ve gelişme hakkıdır. İslam, çocukların öldürülmesini “büyük bir suç” görür ve açık şekilde yasaklar: “Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin (En’am, 151)”; “Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler... Onlar gerçekten sapmışlardır (En’am, 140)”. Hz. Peygamber, anne-babanın çocuklarının sahibi değil emanetçisi olduğunu vurgulamıştır. Bunun yanında bir kişinin çocuğunu reddetme hakkı da yoktur, ona sahip çıkmakla yükümlüdür. Bu ilkeler günümüzde gayet “doğal” olsa da 7. yüzyılda önemli bir zihin değişimi anlamına geliyordu.

ADIYLA BÜYÜSÜN

Her çocuğun bir isme ve kimliğe sahip olma hakkı vardır. Nitekim çocuklara güzel bir isim koyma, İslam kültüründe büyük önem taşır. Hz. Peygamber’in “Çocuğun babası üzerindeki haklardan biri, onun ismini ve edebini güzel yapmasıdır” hadisi, bu anlayışın açık ifadesidir. Bu doğrultuda doğumun ilk gününde veya en geç yedinci güne kadar çocuğa bir isim verilmesi, güçlü bir gelenek halini almıştır.

ÇOCUKLAR MASUMDUR

İslam’a göre her çocuk, tabiatı gereği masum doğar. Ayrıca anne-babalarının hatalarından sorumlu değillerdir. Buna karşın anne-babalar reşit olmayan çocuklarının tüm sorumluluklarını taşımak durumundadır. Bu, onların bakımını ve iyi şekilde yetiştirilmesini de içerir. Bu zorunluluk, boşanma durumunda da aynen geçerlidir. Ayrıca çocuklar doğdukları andan itibaren ebeveynlerinden gelen mülkiyet hakkına sahip olurlar.

Yazının Devamını Oku

Kendine kafa atan keçi

İstanbul Büyükşehir Belediyesi görevlileri, geçtiğimiz günlerde Başakşehir Ziya Gökalp metro istasyonundaki asansör kapısının kırıldığını fark ettiler. Bunlar kırılması hayli zor cam kapılar olduğu için, güvenlik kamerası görüntüleri incelemeye alındı. Karşılarına çıkan görüntüyse son derece şaşırtıcıydı: Camı bir keçi kırmıştı... Evet, mecazi değil, gerçek bir keçi. Hem de kafa atarak!

“Olay yeri” ekiplerinin çözdüğü bu gizemli olay şöyle gerçekleşmişti: Nasıl oluyorsa oluyor, sahipsiz bir keçi sokakta dolaşırken metro asansörünün önüne denk geliyor. İşte o sırada asansör kapısının camında kendi yansımasını görüyor. Tabii karşısında rakip bir keçi görünce hemen “keçi inadı” kabarıyor... Kendi yansımasını başka bir keçi sanarak başlıyor var gücüyle kapıya toslamaya. Ne de olsa kimin patron olduğunu göstermesi lazım! O tosluyor vuruyor, karşısındaki “sanal keçi” de aynı şiddette karşılık veriyor. Bu inatlaşma, bir süre devam ediyor. Ta ki cam, maruz kaldığı boynuz darbeleriyle kırılana kadar. Kapı kırılıyor, mücadele bitiyor...

YA KEÇİ DEĞİLSE?

İlginç ve komik bir hikâye... Keçinin yanılgısına gülmemek elde değil. Ne var ki insanlardaki muhakeme yeteneğinden yoksun olan o inatçı keçiye kızamayız. Peki ama “keçi inadı” olan insanlara ne demeli? Hani kendiyle bile inatlaşıp karşılarına kim çıkarsa kafa tutup toslayanlara...

ÖNCE BEN

Başkalarıyla tartışıp inatlaştığımız konular çoğu zaman “benlik” kavgasından kaynaklanır: “Benim dediğim olacak”, “önce ben geçeceğim”, “ben ne dersem o”... Bir karakter özelliği olarak inatçılık, bitmek tükenmek bilmeyen bir kendini kanıtlama çabasıdır. Oysa inatlaşıp güç gösterisi yaparak elde ettiğimiz üstünlükle sadece nefsimizi/egomuzu tatmin etmiş oluruz. Çünkü bu “kırıcı” başarılar, ne bize kalıcı iç huzuru getirir ne de bize hakiki saygı kazandırır.

KİM DAHA BÜYÜK?

Kuran’da örneklenen en inatçı kişilerin başında firavun gelir. O, geceleri bir başına kaldığında kainatın bir yaratıcısı olduğuna inanıyor, ama sabahleyin insanlar sarayın kapılarında birikip

Yazının Devamını Oku

Kültürün merkezinde olmak

Medine, Şam, Bağdat, Kahire, Semerkant, İsfahan, İstanbul gibi şehir isimlerini art arda duyduğumuzda, aklımızda hemen İslam medeniyeti canlanır.

Bu şehirler, tarih boyunca Müslüman coğrafyasının hayranlık uyandıran, örnek alınan kültür merkezleri oldular. Elbette liste aslında daha uzun: Buhara’dan Delhi’ye kadar niceleri var. Gelin görün ki tüm bunlar içinde sadece tek bir şehir, iki büyük medeniyetin kesintisiz başkenti olmak vasfını taşımıştır: İstanbul.

İHTİŞAM VE İKİLEM

İstanbul, sadece İslam coğrafyasının değil, özellikle 16. ve 17. yüzyıllarda dünyanın en önemli kültür merkezlerinden biri olmuş; Doğu’dan ve Batı’dan pek çok sanatçıyı, âlimi, seyyahı kendine çekmiştir. Ne var ki bilimsel, askeri ve ekonomik üstünlüğün adım adım Batı’ya geçmesiyle dünya genelinde “Müslüman” şehirlerin etkisi azalmaya başladı. Güçlü bir tarihi kırılma kapıdaydı... İstanbul 19. yüzyılda mimaride bir tür Doğu-Batı sentezini kovaladı. Ama bu tek başına yeterli değildi. Her alanda ikili bir yapı oluşuyordu: Bir yanda “geleneksel” sanatlar, diğer yanda “modern” sanat. 20. yüzyılda ise “geleneksel” kültür ürünleri, tüm dünyada “turistik eşya” haline dönüşüyordu.

*

Söz konusu kimlik ikilemi sadece Türkiye’ye özgü değil tabii ki. Bugün Fas’tan Endonezya’ya uzanan dev coğrafyada, öncü bir medeniyet çizgisinden söz etmek olanaksız. Günümüzün küresel kültür başkentleri New York, Los Angeles, Londra, Paris gibi şehirler... Milano, Barselona, Kopenhag, Şanghay gibileri onları kovalamaya çalışırken İstanbul, Kahire ve diğerleri hayli geriden geliyor.

YENİDEN BULUŞMA NOKTASI

Yazının Devamını Oku

Çok beklenen Cumhuriyet

Hz. Peygamber, kendisini karşısında görünce heyecandan tir tir titreyen birine şöyle demişti: “Rahat ol, ben kral değilim.” Resulullah, insanların soyluluk veya zenginlik nedeniyle özel haklara sahip olmasını reddediyordu.

Kendisine, eğer Müslümanlığı kabul ederse ne gibi şahsi ayrıcalıkları olacağını soran amcası Ebû Leheb’e verdiği cevap bunun açık örneğidir: “Ey Muhammed! Sana iman edecek olursam diğer Müslümanlara benim bir üstünlüğüm olmayacak mı?” Hazret-i Peygamber ona “Neyle üstün olacaksın ki?” diye cevap verdi. Bunun üzerine Ebû Leheb hiddetlendi: “Böyle bir din olmaz olsun. Ben bunlarla birlikte eşit mi olacağım?!”

Azası eksik bir zencinin bile emir olmasını” mümkün gören Son Peygamber, Veda Hutbesi’nde insanlara şu önemli ilkeyi de miras bırakmıştı: “Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyaha, siyahın da kırmızı tenliye bir üstünlüğü yoktur.”

DANIŞARAK YÖNET

Resulullah, yola çıkan iki-üç kişinin bile içlerinden birini karar verici olarak seçmelerini öğütlerdi. Yönetici seçimine bu denli önem vermekle birlikte kendisi, “dünya” işleriyle ilgili çoğu zaman çevresine danışmış, yani şûraya başvurmuştur. Onun çok takdir ettiği Abdullah bin Mesud hakkında “Müslümanların istişaresi olmaksızın bir kişiyi emir (yönetici) tayin edecek olsaydım onu tayin ederdim.” demesi, ortak görüşe ve çoğunluğa verdiği değeri yansıtır. Zaten Kuran’da iyi bir müminin nasıl olması gerektiği anlatılırken “Onların işleri, aralarında danışma iledir (Şûra, 38)” denir. Nitekim Medine’deki Mescid-i Nebevi aynı zamanda bir meclis binası işlevine sahipti.

SEÇİMDEN SALTANATA

Yazının Devamını Oku

Can çıkar da ‘Hulk’ çıkmaz mı?

Çizgi roman-sinema dünyasının meşhur süper kahramanı “Hulk”u duymuşsunuzdur. Hani sinirlenip öfkelenince dev bir yeşil adama dönüşen...

Hikâyeye göre Hulk, “normalde” bilim insanı olan Bruce Banner’dır. Ama nükleer bir silah deneyinin yol açtığı, tuhaf bir dönüşüm geçirir. Artık çok kızdığında makul düşünemeyen, karşısına çıkan ne varsa ezip geçen, yeşil bir dev haline dönüşmektedir. Öyle ki iradesi, tümüyle alt benliğinin, yani nefsinin kontrolüne geçer, herkesi varlığına tehdit olarak görür... Neyse ki aynı bedendeki “akıllı” Banner ile “hiddetli” Hulk, zamanla zaaflarını kontrol edip sahip oldukları gücü insanlığın faydası için kullanmayı başarırlar. Böylelikle yeşil dev Hulk, dünyayı kurtaran bir süper kahramana dönüşür.

ÇOK FARKLI BİR ‘HULK’

Benim asıl bahsetmek istediğim ise çok farklı bir “hulk”. Şöyle ki... Bu “hulk”, sadece sinirlerine hâkim olunca insanların gözünde devleşir. Zorluklara sabır ve sükûnetle göğüs gerebilir. Bu “hulk” nefsine tabi olduğunda güçten düşer... Ama sakinleşip yumuşadıkça güçlenir, yüzü parıldar...

*

Arapça kökenli bir kelime olan “hulk”, “huy, insanın doğuştan gelen davranış özellikleri” demek. “Hulk” aynı zamanda “ahlak” kelimesinin de kökeni. Yani ahlakın temelinde sahip olduğumuz huylar var. Elbette bizdeki “hulk”, olumsuz yanlar taşıyabilir (öfke, dedikodu merakı, sabırsızlık vb.). Hatta kötü huylar bizi kırıcı, yıkıcı, çevresine zararlı bir “dev” haline getirebilir. Ancak aynı “hulk”, sabırla ve sevgiyle üzerine düşüldüğünde “güzel ahlaka” dönüşür (tevazu, merhamet, çıkarsız dostluk vb.). Resulullah, “Din, güzel ahlaktır” diyerek tarif etmiş. Bu yönüyle din, kötü huylarımızı iyi huylarla (hüsn-i hulk) değiştirme sanatıdır.

İNSANLIĞI KURTARMAK İÇİN

“Hulk”

Yazının Devamını Oku

'Manasını anlagıl'

Önümüzdeki pazar akşamı, yani 17 Ekim, Türkiye’de Mevlid (gündelik dilde mevlit) Kandili olarak kutlanacak.

Ne var ki Hz. Peygamber’in doğum günü, yani “Mevlid-i Nebi”, Resulullah hayattayken hiç kutlanmamıştır. Keza “Hulefa-yı Raşidin (Olgun Halifeler)” zamanında da, hatta Emevi ve Abbasilerde de... Hz. Peygamber’in dünyaya gelişine hürmeten düzenlenen kutlamalar ancak 10. yüzyılın sonlarında, Mısır’daki Fatımi Devleti’nde görülmeye başlanır. 12. yüzyıl sonlarındaysa Erbil’deki Türk atabeyi Kökböri’nin (Gökbörü) teşvikiyle yaygınlaşır. Bu “anma gecesi”, zamanla daha geniş bir coğrafyada benimsenmiş, Müslümanların değer verdiği geleneklerden biri haline dönüşmüştür.



FARKLI GÖRÜŞLERE ILIMLI ÇÖZÜM

Mevlit kutlamasının Hz. Peygamber’den çok sonra ortaya çıkan bir âdet olması, alimler arasında görüş ayrılıklarına yol açmıştır. Ne var ki din alimlerinin çoğunluğu bunun faydalı bir yenilik, yani “bid‘at-ı hasene” olduğu yönünde görüş bildirmiştir. Öte yandan Selefiler, mevlit kutlamalarına tümden karşı çıkmış, bazı alimlerse sadece bu gecelerdeki gösterişli törenleri ve israfı eleştirmiştir. Osmanlılar ise aşırılıklara meydan vermeyen bir kutlama adabı geliştirmiştir. Bu anlayışla şekillenen kandil geleneğinin çeşitli unsurları, günümüze dek süregelmiştir.

KAYNAĞI 

Yazının Devamını Oku

Ya siz olsaydınız?

Başarılı bir savcının cinayet şüphelisi kardeşi... Ilgaz savcı, kardeşini savunması için hırslı avukat Ceylin’i tutar. Hemen işe koyulan avukat, tesadüfen bulduğu önemli bir cinayet delilini ortadan kaldırmayı teklif eder: “İzin ver atayım çantama, kimse görmez... O senin kardeşin!” Savcı Ilgaz zor bir durumla karşı karşıyadır. Bir yanda suçsuzluğuna inandığı gencecik kardeşinin geleceği, diğer yanda adaletin tecellisi... Ceylin’in teklifini “Sen ne dediğinin farkında mısın?” diyerek reddeden Ilgaz, delili polise teslim eder. Avukat Ceylin ise onun bu tercihini eleştirir: “Tebrikler, bu dürüstlüğün kardeşinin 30 yılına mal olacak!”

Anlattığım bu olay “Yargı” adlı televizyon dizisinden kurgu ürünü bir sahne. Görevi suçluları ortaya çıkarıp adaletin sağlanması olan savcı, bu hikâyede ağır bir sınavdan geçiyor. Ailesini korumakla ve adaleti korumak arasında seçim yapmak zorunda kalıyor... Böyle bir durumda hemen hepimiz Ilgaz savcıyla aynı biçimde davranacağımızı varsayarız. Ama gerçek hayattaki sınavlar, televizyon karşısında hüküm vermekten çok daha zordur elbette.

KIZIM BİLE OLSA

Yakınlara iltimas geçerek adaletten ayrılmak, Kuran’da açık şekilde kınanır: “Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız dahi olsa adaletli olun (En’âm, 152)”.Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun”. Devamında ailenin yanı sıra zenginlere / güçlülere de iltimas geçilmemesi gerektiği belirtilir: “(Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar... Adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın (Nisâ, 135)”.


‘Yargı’ dizisinde savcı, ailesini korumakla adaleti korumak arasında seçim yapmak zorunda kalıyor.

Hz. Peygamber, hatırlı bir aileden olan, hırsızlık yapmış bir kadının cezasının affedilmesi talebiyle aracı olanlara içerlemiş ve şöyle demiştir: “Ey insanlar! Sizden öncekilerin helak olmalarının sebebi, aralarında ileri gelen (zengin) kimseler hırsızlık yapınca suçun cezasını vermeyip zayıf (ve fakir) kimseler hırsızlık yapınca ceza uygulamalarıdır.” Herkese eşit muamele yapılması gerektiğini dile getiren Resulullah ayrıca hırsızlık yapan kişi kendi kızı (Hz.) Fatıma bile olsa aynı cezanın onun için de geçerli olacağını vurgulamıştır.

MANEVİ İLTİMAS

Yazının Devamını Oku

Engelleri aşanlar

Hayatta hepimizin şikâyet ettiği şeyler, karşımıza çıkan pek çok engel var. Bunlarla mücadele çoğu zaman gözümüzde büyür. Oysa azimli biri için tüm engeller, aşmak içindir. Örnek mi istediniz? İşte Paralimpik Oyunları’nda ülkemizi başarıyla temsil edip madalyalarla dönen sporcularımız... Avrupa rekortmeni, altın madalya sahibi engelli atletlerimiz...

İşte üst üste iki kez Avrupa Şampiyonu olan Ampute Futbol Milli Takımı. Kiminin doğuştan, kiminin sonradan gelen bedensel engelleri var... Bu nedenle karşılaştıkları sorunlarla hayat boyu mücadele etmek durumundalar. Ama bu zorlu gerçeğe rağmen onların azimle çalışıp başarılı olmaları, hepimize şunu anlatıyor:
Hayatta en büyük engel, aslında nefsimizdir.

‘YÜKSEK AZİM’ SAHİPLERİ

Azim, bedensel ve ruhsal tüm kuvvetleri harekete geçirip kararlılıkla hedefe yönelmektir. İnsanlığın akışına yön veren peygamberler de azmin ve güçlü iradenin müstesna örnekleridir. Onlar Kuran’da “yüksek azim sahibi” yani “ülü’l-azm” olarak nitelenir: “Peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret“ (Ahkâf, 35). Tek bir yaratıcıya inanmaya çağırdıkları insanlardan “deli, aklını kaçırmış” muamelesi görmek, karşılarına çıkarılan engellere ve eziyetlere sabretmek, hiç şüphesiz büyük bir nefis mücadelesi gerektiriyordu. Kuran, azim ve sabrın en zor şartlarda bile terk edilmemesi gerektiğini öğütler.

KENDİNE ENGEL OLMA

Nefsimiz hem sabırsızdır, hem de başarısızlığa tahammülü yoktur. Başarısızlık fikri veya başkalarının bize söyledikleri, çoğu zaman cesaretimizi kırar, kendimize engel oluruz. Oysa nefsimize değil kalbimize kulak vermek gerek. Değişip gelişme çabası, şikayetçi olduğumuz hayatımızı (ve hatta dünyamızı) iyileştirmenin başlangıç noktasıdır. İnanç ve kararlılık, karşımıza çıkan engelleri eninde sonunda kaldıracaktır. Hz. Peygamber’in ifadesiyle: “İnanan kişi (mümin) taze ekin gibidir. Olgunlaşıncaya kadar rüzgâr onu eğip büker; bazen yere yatırır, bazen de doğrultur. Ama o kırılmaz.

Yazının Devamını Oku

Bana dokunmayan virüs

“Birini öldürmek” deyince, aklımıza hemen filmlerdeki silahlı saldırı veya infaz sahneleri gelir. Elbette bunlar “kasten işlenen cinayetin” tipik görüntüleri. Ama bir de tedbirsizlikle ölüme sebebiyet vermek var. Yol yapımında gerekli önlemleri almayıp kazaya yol açmak mesela... Kamu sağlığını tehlikeye atacak şekilde çevre kirliliğine neden olmak... Bina inşaatında kalitesiz veya yanlış malzeme kullanmak... Tüm bunlar, niyeti bu olmasa da insanı dolaylı olarak “katil” konumuna sokar. Peki ya içinde bulunduğumuz dönemde, tedbirsiz davranıp başkalarına hastalık bulaştırmak mesela? Burada durum nedir? Vicdanımız ne kadar rahat?

Elbette hiçbir “normal insan”, sevdiği birinin suyuna, yemeğine zehir koymaz. Hiç şüphesiz bu cinayete teşebbüs olur. Ne var ki bunun birine ölümcül virüs bulaştırmaktan yegâne farkı, “kasten” olmasıdır! Tedbirsizlik, bazen bir cana, hatta canlara mâl olabiliyor. Eğer “dolaylı katil” olmak istemiyorsak, gelin şu salgını sona erdirmek için elimizden gelen tüm tedbirleri alalım, önlemlere titizlikle uyalım. “Bana dokunmayan virüs bin yıl yaşasın” deme hakkımız yok. Ne de olsa Hz. Peygamber’in ifadesiyle “Müslüman, elinden ve dilinden insanların zarar görmediği kimsedir”.

*

KAÇ KİŞİ OLMALI?

BUGÜN dünyanın neresinde olursa olsun 250 kişinin hayatını kaybettiği bir kaza, çok önemli bir haber olarak duyurulur, değil mi? Medyada hızla gündem olurken on binlerce paylaşım görürüz. Kaybedilen hayatlara “içimiz acır”, hüzünleniriz. İnsan olmanın gereğidir bu duygular.

Gelin görün ki, son zamanlarda bu ülkede her gün “beş-altı otobüs dolusu” insan, salgın nedeniyle hayatını kaybediyor. Ama ne yazık ki bizler bu durumu giderek kanıksar hale geliyoruz. Salgın kaynaklı vefat sayılarına adeta günlük döviz kurlarına, hava durumuna bakar gibi bakıyoruz! Daha da acısı, bu kanıksama hali sadece salgına özgü değil. Terör ve trafik kazalarında kaybettiğimiz canlar için de benzer tepkiler veriyoruz. Üzücü bir haber duyduğumuzda çoğumuzun ilk sorusu aynı: “Kaç kişi ölmüş?” Ama bir yakınımıza hastalık veya ölüm tehlikesi isabet ederse, şu gerçeği hatırlıyoruz: Hepimizin sadece “bir” canı var.

*

Yazının Devamını Oku

Vira bismillah

“VİRA”, makineleri çalıştırıp denize açılmak anlamında kullanılan bir kelime. Ülkemiz kıyılarındaysa besmeleyle birleşip “vira bismillah” olur. Bu ifade, kazasız, sıkıntısız bir sefere başlama duasıdır aynı zamanda. Karadakiler “haydi rastgele; hayırla gidin, sağ-salim dönün; Allah’a emanet olun” gibi temennilerle onları denize yolcu ederler. Bu yıl da sezonun başlamasıyla birlikte balıkçılar “vira bismillah” diyerek denize açıldılar. Biz de denizler bol bereketli; tutulan balıklar hep doğru boyda ve “müsilajsız” olsun diyelim...

BALIKLAR ÖLMEDEN

Kutsal kitaplarda suların bereketi ve inanç arasında bir bağ olduğunu görürüz. Örneğin Hz. Musa’nın tebliğine kibirle karşı çıkan firavun ve Mısır halkı, pek çok doğal felaketle karşılaşır. Tevrat’a göre bu “çevre felaketlerinden” biri de balıkların hızla ölmesidir: “Irmaktaki balıklar öldü, ırmak kokmaya başladı.”

Deniz” ve “balık” kelimeleri, Kuran’da da defalarca geçer: “Hem size hem de yolculara fayda olmak üzere deniz avı yapmak ve onu yemek size helal kılındı (Maide, 96)”. “İçinden taze et yemeniz ve takacağınız bir süs (eşyası) çıkarmanız için denizi emrinize veren O’dur (Nahl, 14)”.

TAZESİNİ YEMELİ

Denizden çıkan “taze et”leri yemenin helal olduğu Kuran’da açıkça belirtilir. Dolayısıyla çabuk bozulan su ürünlerinin tazeyken, hızla tüketilmesi esastı. Hele de buzdolabının olmadığı devirlerde... Aynı doğrultuda, neden öldüğü bilinmeyen, suyun yüzeyine veya karaya vurmuş; yani “taze et” vasfını yitirmiş balıklardan uzak durulurdu.

*

Yahudilikte yüzgeci-pulu olmayan balıklar veya kabuklu deniz hayvanları yenmez. Kuran’da ise deniz canlılarıyla ilgili açıkça tanımlanmış bir yeme yasağı yoktur. Bununla birlikte Hanefi mezhebinden bazı âlimler, hadislerden hareketle kurbağa-yılan gibi hem suda, hem karada yaşayan, kimisi zehirli hayvanların yenmesini yanlış bulmuş; ayrıca yengeç gibi “amfibik” kabuklu deniz hayvanlarına tereddütle yaklaşmıştır. Ancak diğer din âlimleri, taze ve zehirsiz olmak kaydıyla tüm deniz canlılarının helal olduğu görüşündedir.

Yazının Devamını Oku

Tarihi bir dönemeç

Geçtiğimiz günlerde iki önemli olayı andık: Malazgirt Savaşı ve Büyük Taarruz. Biri bu toprakları yurt edinmemizin, diğeri bu topraklarda yaşama kararlılığımızın göstergesi...

Bugün, yani 3 Eylül ise dünya tarihi için bir başka dönüm noktasının yıldönümü: ‘Aynicâlût Savaşı’nın. Peki ama bu savaş kimler arasındaydı ve neden önemliydi? Bu soruya cevap verebilmek için 13. yüzyılın başlarına dönmeliyiz; tarihin akışını değiştiren Moğol istilalarına...

DURDURULAMAYAN GÜÇ

Cengiz Han’ın muazzam ordusu, Orta Asya’dan Balkanlar’a kadar uzanan çok büyük bir yayılma hareketine girişmişti. Anadolu Selçuklu Devleti de bu yıkıcı fırtınaya direnemedi ve 1243’ten itibaren Moğollara tabi oldu. 1258’de İslam medeniyetinin kültür ve bilim başkenti Bağdat’ı yıkan Moğolların sonraki hedefiyse Suriye’ydi. Müslüman devletler birer birer egemenliklerini kaybediyordu... Bu güçlü istilacılarla kim başa çıkabilirdi ki?

PARALI ASKERLERİN İKTİDARI

Moğol istilaları sürerken, Mısır’da Eyyûbi Devleti, Haçlılarla mücadele halindeydi. Ordunun seçkin gücü, eğitimli köle askerlerden, yani memlûklerden oluşuyordu. Bunlar çoğunlukla Türk boyları içinden seçilirdi. Memlûk komutanları, 1250 yılında iktidarı ele geçirdiler. Onların yönetime gelmesindeki kilit isimlerden birisi de yine Türk kökenli olan melike (kraliçe) Şecerüddür idi.

 

Yazının Devamını Oku

Kurtuluş yolunda

“Yarabbi! Sen Türk ordusunu muzaffer et... Türklüğün, Müslümanlığın, düşman ayakları altında esaret zincirinde kalmasına müsaade etme!” Yaveri Muzaffer Kılıç’ın anlatımına göre, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, 26 Ağustos’ta Kocatepe’de, sabaha karşı saat 5’te topçu taarruzu başlarken böyle dua etmişti...

Hatta bu sözleri söylerken gözleri yaşarmıştı. Atatürk’ün bu duasına belki sadece yaveri kulak misafiri olmuştur. Ama duasının kabul edildiğine tüm dünyada yüz milyonlar tanıklık etti. Türk ordusu, ardı ardına aldığı zaferlerle, sadece iki hafta sonra Batı Anadolu ve Ege’yi düşman işgalinden kurtardı.

ZAFER VE SEVİNÇ

Milli Mücadele’nin büyük zaferi, tüm yurtta muazzam bir sevinç rüzgârı estirdi. Elbette yaşananlar sadece Türklük adına değil, Müslümanlık için de büyük mutluluk kaynağıydı. Öyle ki Mustafa Kemal Paşa’ya ve Ankara’ya ulaşan tebrik telgraflarında hep bu ortak duygu görülür. Örneğin Zonguldak’tan gönderilen kutlama mesajında şöyle deniyordu: “[Sizin isminizi] üç yüz milyon[luk] ümmet-i Muhammed ebediyen, ve altı bin yıllık Türk tarihi iman gibi kalbinde taşıyacaktır.” Ülkenin her yanında topluca şükür namazları kılınıyor, hatimler indiriliyordu. Bunlar içinde en manidarı, o sırada işgal altında bulunan İstanbul’da, Ayasofya’da 25 bin kişinin katılımıyla okutulan mevlit olsa gerek.

MÜSLÜMAN DÜNYASINDAKİ YANKI

Zafer, Diyarbakır’da da benzer şekilde kutlanırken Türklerle Kürtlerin ve Arapların yan yana yaşadığı “Müslüman” şehirlerde farklı bir birleştirici anlam taşıyordu. Büyük zafer ayrıca Beyrut, Tebriz ve Nahçıvan’da; Güney Afrika’da Johannesburg’ta, Nairobi’de, Fas’ta, Cezayir’de Müslümanlarca büyük bir heyecanla kutlanmıştı... Hindistan’ın Kalküta şehrindeki gösterilerdeyse “Yaşasın Mustafa Kemal Paşa” nidaları duyuluyordu. Aynı ifadeye Bombay’da bir cami duvarında rastlamak mümkündü: “Zinde Bâd Mustafa Kemal.” Azerbaycan, Afgan ve İran sefirleri de yayınladıkları bildirilerle bu sevinci paylaşanlar arasındaydı.

İNANÇ VE KURTULUŞ

TBMM’nin, İşgal Kuvvetleri’ne karşı stratejik duruşunda dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların etkisi çok mühimdi. Elbette daha da önemlisi, Milli Mücadele’de inancın oynadığı asli roldür.

Yazının Devamını Oku

Afganistan’dan ayrılan bir çocuk

Halk arasında değer gören, döneminin en önemli bilginlerindendi... Hatta bilginlerin sultanı, yani “sultanü’l-ulema” olarak anılırdı...

Yaşadığı şehir olan Belh, yüzyıllardır önemli bir bilim ve kültür şehriydi. Örneğin astronom Ebû Ma’şer El-Belhî (ö.886), tabip ve coğrafyacı Ebu Zeyd Belhî (ö.934) gibi etkili âlimler; matematikçiler, hukukçular, tarihçiler ve meşhur şairler hep bu şehirden yetişmişti. Ayrıca ismi dört bir diyara yayılan İbrâhim b. Edhem (ö.783) gibi çok sevilen sûfîler de yine bu coğrafyadan çıkmıştı...

HÂKİMİYET EL DEĞİŞTİRİNCE

Ne var ki Belh’te istikrarsızlık yaşanıyor, hâkimiyet el değiştiriyordu: Şehirde yedi yıl hüküm sürebilen Gurlular’ın yerini 1205’te rakipleri Harizmşahlar aldı. İşte “sultanü’l-ulema” olarak bilinen Bahâeddin Veled’in yıldızı, bu yeni iktidar sahipleriyle bir türlü barışmadı. Yeni hükümdarın idaresinde, üzerinde oluşan baskı nedeniyle Belh’te kalmak onun için giderek zorlaşıyordu. Huzur bulabilmek için ailesiyle birlikte uzaklara göç etmekten başka çıkar yol görünmüyordu...

BÜYÜK İŞGAL

Bahâeddin Veled’in ve ailesinin hayatında bunlar olurken sadece bölgenin değil, medeniyetin akışını değiştirecek bir süreç yaşanıyordu... Cengiz Han, tarihin kaydettiği en geniş istila hareketini başlatmıştı. Onun muazzam ordusu karşısında durabilecek bir askeri güç yok gibiydi. 1218’de Orta Asya şehirleri hızla Moğolların eline geçmeye başladı. Bu yıkıcı savaşlardan Belh de en ağır şekilde etkilendi. 1221 yılına gelindiğinde şehir tam anlamıyla bir harabeye dönmüştü...

GÖÇ YOLLARI

İşte tüm bu kargaşanın arifesinde

Yazının Devamını Oku

Bir damla suyla söner mi?

Günlerden bir gün bir karınca, sırtında boyuna göre büyük bir su damlasıyla güç bela yürüyormuş yolda. Onu gören bir kuş sormuş: “Ey karınca hayırdır, nereye böyle sırtında bir su damlasıyla?” “Duymadın mı?” demiş karınca. “Zalim kral Nemrut, İbrahim Peygamber için büyük bir ateş hazırlatmış. Eğer inancından dönmezse onu ateşe atacakmış. İşte o ateşi söndürmek için su taşıyorum.” Bunu duyan kuş, alaycı bir kahkaha atmış: “İlahi karınca, senin sırtındaki bir damlacık suyla, hiç söner mi o devasa ateş?” Karınca ciddiyetle cevap vermiş: “Ben de biliyorum herhalde bir damlayla sönmeyeceğini. Ama ben gücümün yettiğini yapayım da... Hiç değilse içim rahat giderim bu yolda.”

BİR BAŞIMIZA

Malum... Kendi ellerimizle kirlettiğimiz dünyamız git gide ısınıyor, kavruluyor. Orman yangınları yerkürenin dört bir yanında muazzam bir tahribata yol açıyor. Yangınlar bir başladı mı, kolay kolay söndürülemiyor. Öte yandan seller kasabaları, binaları, araçları önüne katıp sürüklüyor. Küresel çevre sorunlarını çözmek için tüm devletlerin işbirliği şart. Bizlerse kendimizi, bu büyük resimde küçücük ve etkisiz görebiliriz. Ama unutmayalım ki “Ateşi tek başımıza söndüremesek bile, hiç değilse içimiz rahat gideriz bu yolda”.

NELER YAPABİLİRİM?

Bu vesileyle çevre kirliliğine karşı bireysel olarak alabileceğimiz bazı temel önlemleri bir kez daha hatırlayalım...

 Odadan çıkarken ışıkları söndürmek

 Tasarruflu ampulleri tercih edip, zorunlu olmayan ışıkları kullanmamak

 Diş fırçalarken, el-yüz yıkarken, tıraş olurken musluğu sürekli açık tutmamak

Yazının Devamını Oku

Minnettarız

“Çok teşekkür ederiz”, “Sağ olun, var olun”, “Elleriniz dert görmesin”, “Şükranlarımızı sunuyoruz”...

Dilimiz, teşekkür ifadeleri açısından hayli zengin. Ayrıca pek çok hayır duası, günlük konuşmalarımızın parçasıdır: “İşiniz rast gitsin”, “Ayağınıza taş değmesin”, “Allah korusun”, “Allah’a emanet”... “Allah razı olsun”, “Allah iki cihanda aziz etsin”...

*

Bazen de öyle durumlar olur ki karşımızdakilere “nasıl teşekkür edeceğimizi bilemeyiz”. Bize yardımı dokunanlara “ne kadar teşekkür etsek az” geldiğini düşünürüz. Onlara tek kelimeyle “minnettar” oluruz. Son günlerde yaşadığımız ve halen devam eden yangın felaketleriyle mücadele edenlere minnettar olduğumuz gibi...



*

Yazının Devamını Oku

Bana dostunu söyle...

Birleşmiş Milletler’in kabulüne göre bugün, yani 30 Temmuz, Dünya Arkadaşlık Günü. Malum... Türkçede, arkadaşlık-dostlukla ilişkili çok sayıda kelime, atasözü ve deyim var: Dost, yoldaş, ahbap, refik, yâren, gönüldaş, kafadar, hempa... Tabii “kanka” (kan kardeşten türetme), “pampa” gibi yeni kuşak kelimelerle bu liste uzayıp gidiyor. Elbette dildeki bu zengin birikim, tarih boyunca hem Türk hem de İslam kültüründe arkadaşlığa verilen büyük değerin göstergesi.

‘HALİL’ İBRAHİM

Hz. İbrahim, Türkiye’de halk arasında “Halil İbrahim” adıyla da anılır ve ona hürmeten çocuklara bu isim verilir. Aslında “dost” anlamı taşıyan “halil”, İbrahim peygamberin ismi değil, Kuran’da ona verilmiş bir vasıftır: “Allah, İbrahim’i dost (halil) edinmiştir (Nisa, 125)”. Doğru yola ileten hakiki “dostu” seçmenin önemi, Kuran’da sıkça vurgulanır: “Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.” “Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına (evliyaullah) hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de. (Yunus, 62)”

DÜNYA, AHİRET DOSTUM

Türkçedeki “veli”, “evliya” kelimeleri de Kuran’da sıkça kullanılan “dost” anlamındaki “veli” kelimesinden gelir: “Biz dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızız. (Fussilet, 31)” “Dost”, İslam kültüründe Yaradan’ı, onun “dostum” dediği peygamberleri ve “Allah’ın dostlarını” ifade eder. Nitekim Hz. Peygamber’in son nefesini vermeden önce “En yüce Dost’a...” dediği rivayet edilir. Yunus Emre de, “hakiki dost”u görebilmek için gönüllere bakmak gerektiğini düşünür: “Yunus sen dilersen, dostu görem dersen / Ayandır görenlere, işte gönül içinde.”

ÖLÇÜLÜ SEVMEK

Elbette “inanç” ve “hakikat” dostluğunun yanında arkadaşlığın dünyevi boyutları da vardır. Örneğin Resulullah’a “Dostların en hayırlısı hangisidir?” diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir: “Sen onu hatırladığında sana yardım eden ve iyilikte bulunandır. Bundan daha hayırlısı ise sen onu unuttuğunda bile seni hatırlayandır.” Kişi her konuda olduğu gibi dostlukta da yumuşaklığı benimsemeli ve aşırılıktan kaçınmalıdır: “Sevdiğini ölçülü sev. Çünkü o, bir gün nefret ettiğin kişi olabilir. Nefret ettiğin kişiye de aşırı nefret besleme. Gün gelir o da dostun olabilir.

Yazının Devamını Oku

Bize her gün bayram

Bugün Kurban Bayramı’nın son günü. Ama eğer...

Başkalarının hakkını, kendi hakkımız gibi adaletle gözetiyorsak

Başkalarının derdini, kendi derdimiz gibi önemsiyorsak

Başkalarının mutluluğunda, kendi mutluluğumuzu buluyorsak gönlümüze her gün bayram.

Eğer...

Aynada yüzümüze, saçımıza baktığımız kadar iç güzelliğimize de bakıyorsak

Kıyafete, makama, güce, diplomaya baktığımız kadar gönüllere de bakıyorsak

Maddi zenginlik kadar manevi enginliğe de bakıyorsak yüreğimize her gün bayram.

Yazının Devamını Oku

Gök-kafes

Önce Konya Ovası’ndan ciddi kuraklık haberleri geldi. Ardından da Tuz Gölü’nde yüzlerce yavru flamingonun toplu ölüm haberi...

Bu çok üzücü olaya, kuraklığın yanı sıra tarım nedeniyle göle yeterli su gitmemesinin neden olduğu söyleniyor. Bilimsel rapor henüz açıklanmadığı için tam nedeni bilemiyoruz. Ama çevre sorunlarının, doğal kaynakların yanlış tüketimiyle bağlantılı olduğu aşikâr.

Hz. Peygamber’in su kullanımıyla ilgili bir tavsiyesinin, bu çağda bile layıkıyla anlaşıldığını söylemek çok zor... Resulullah, bir gün nehirden getirilen bir kap suyla abdest almış. Kapta kalan temiz suyuysa geri vererek şöyle demiş: “Bunu nehre boşaltın. Ola ki ileride bir canlının kursağına gıda olur.” Bizler, sadece kendi gıdamızın derdine düşüp diğer “canlıların kursağını” görmezden gelirsek, çevremizin iyiye gitmesi mümkün mü? Kendimizi dünyanın tek ve mutlak hâkimi zannetsek de aslında hepimiz doğal hayatın parçasıyız: “İki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi topluluklardır (En’âm, 38)”.

*

İslam medeniyetinde kuşların ve tüm canlıların varlığını gözetmek, sadece dünyevi değil aynı zamanda manevi bir sorumluluktur: “Hiçbir kişi yoktur ki bir serçeyi yahut ondan daha büyük bir canlıyı haksız yere öldürsün de yüce Allah ona bunun hesabını sormasın!” Hz. Peygamber bir sahabeden, elindeki yavru kuşu derhal yuvasına geri bırakmasını; kuşun “annesini üzmemesini” istemişti. Kuşları ve yuvalarını korumaya yönelik bu hassasiyeti, mimaride bile görmek mümkündür. Örneğin Osmanlı’da cami duvarlarına kuş evleri, avlulara ve mezarlıklara kuşlar için su hazneleri inşa edilirdi. Bazı köylerdeyse güvercinlikler bulunurdu.

*

Osmanlı’da kafesteki esir kuşların özgür bırakılması gibi ilginç bir hayır-sadaka geleneği vardı. Günümüzdeyse çevre kirliliği nedeniyle gökyüzü dev bir kafese dönüşüyor. Ellerimizle inşa ettiğimiz bu “gök-kafes”te esir ve nefessiz kalmak istemiyorsak, hepimiz doğaya daha fazla özen göstermeliyiz.

Yazının Devamını Oku