Saç ve cilt tipi yağlı olanların yaşadığı sorunlara çözümler

Araştırmalara göre yağ üreten bezlerin bulunduğu bölgelerde kırışıklıklar çok derin ve uzun olmuyor. Ayrıca bu bölgelerde cilt daha pürüzsüz ve kalın. Ama bu cilt tipi çeşitli sorunlara da yol açabiliyor. İşte onlardan bazıları için çözüm önerileri...

Saç ve cilt tipi yağlı olanların yaşadığı sorunlara çözümler
Saçım/cildim
neden böyle?

Sebum cildinizdeki fazla yağlı bölgelerin başsorumlusudur ve yağ bezleri tarafından üretilir. Yağlı bir cilde veya saça sahip olan kişilerde yağ bezleri sayıca çoktur veya fazla çalışır. Yağ bezlerinizin fazla çalışmasının çeşitli sebepleri vardır. Mesela hormonal olabilir. Androjen olarak adlandırılan erkek hormonları (hem erkeklerde hem kadınlarda bulunur) sebum üretimini yönetir. Ergenlik dönemi gibi androjen miktarının fazla olduğu durumlarda daha çok sebum üretilir ve salgılanır. Eğer ergenlik dönemini geçirdiyseniz ve yağ bezleriniz yine de fazla sebum üretiyorsa bunun sebebi; genetik, sıcaklık, nem, sağlıksız beslenme, yanlış cilt bakımı ürünleri, stres ve hatta bazı ilaçlar olabilir.

Sorun çıkmasını nasıl önlerim?

- Yüzünüze ve saçınıza sürekli dokunmaktan kaçınmayı deneyin.

- Her gün düzenli cilt bakımı yapın.

- Sabah uyandığınızda, gece yatmadan önce ve egzersiz yaptıktan hemen sonra yüzünüzü yıkadığınızdan emin olun.

- Beslenme düzeninize de önem verin. Şekerli ve yağlı besinlerden uzak durun. Bunun yerine balık ve yemiş gibi omega 3 yağ asidi ve B6 vitamini içeren besinlere yönelin.

Yağlı saç nasıl tedavi edilir?

- Eğer her gün yıkamanıza rağmen hâlâ yağlı saçtan musdaripseniz bunun sebebi olması gerektiğinden fazla yıkama olabilir. Fazla yıkamak saç derisindeki doğal yağları soyarak bu derinin kendisine gereken ortamı yaratabilmesi için daha fazla yağ üretmesine yol açar. Bunun yerine iki günde bir yıkamayı deneyin. Şampuanı saç derisine, saç kreminiyse saçlarınızın uçlarına uygulayın. Önce saç kremini, sonra şampuanı kullanmak duştan sonra saçınızda herhangi bir ürün kalıntısı kalmadığından emin olmaya yardımcı olabilir.

- Tarağınızı her gün temizleyin. Taraktaki saç ürünü kalıntıları ve ölü deri hücreleri saçınızın yağlanmasında etken olabilir.

- Saçınızı saç kurutma makinesiyle kurutmak faydalıdır. Isı saçın üst derisini kabartarak saç derisi yağının emilmesini sağlar.

- Saç derinize elma sirkesi sürerek ve saç derisinin pH dengesini sağlaması ve fazla yağdan kurtulması için yıkamadan önce birkaç dakika bekletin. Bir diğer doğal yöntemse aloe vera uygulamak. Bir yemek kaşığı aloe vera’yla üç yemek kaşığı limon suyunu şampuan şişesinde karıştırın. Birkaç yıkamada bu karışımı kullanın.

- Yağlı saçı daha çok nemlendirmek her ne kadar kulağa mantıksız gelse de bu aslında oldukça önemli. Jojoba yağı içeren nemlendirici bakım ürünlerini tercih edin.

Yağlı cilt nasıl tedavi edilir?

- Yağ üretimini kontrol ederek yağlı ciltle mücadele eden asitleri içeren ürünleri kullanmaya çalışın. Doğal bir yöntem olaraksa ‘hamamelis’ yüksek tanin seviyesi nedeniyle damarları büzüştürerek cildi kurutmadan fazla yağı yok etmeye yardımcı olur.

- Nemlendirmeyi unutmayın. Yağlı cildi kontrol altına almak ve cildi nemlendirmek ayrı iki şeydir. Hiyalüronik asit gibi ciltteki yağı ve su üretimini dengeleyen bileşenleri içeren ürünler kullanın. Ek olarak ‘yağ içermez’ ve ‘sivilce yapmaz’ etiketi bulunan ürünlere yönelin.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

COVID-19 emzirmeyle bulaşır mı?

Zaten zor olan emzirmeyi, pandemi daha da stresli hale getirdi. Anneler, emzirme yoluyla COVID-19’un bulaşıp bulaşmadığını merak ediyor. Emziremeyen ya da emzirmek istemeyenler için de en iyi anne sütü alternatifleri önemli.

Yeni doğan bebeğin bağışıklık sistemini desteklemeye yardımcı olmak için ilk altı ay emzirmek öneriliyor. Anne sütünün her bir damlası bakteri öldüren, enfeksiyonla ve hastalıkla savaşan, vücuttaki yaşlı ve zarar görmüş hücreleri yok etmeye yarayan tam 1 milyon beyaz kan hücresi içeriyor. Anne sütü immünoglobulin A (IgA) gibi mikroorganizmalara bağlanan ve onları vücut dokularından uzak tutan antikorlar içerir. Ek olarak dokosaheksaenoik asit (DHA) anne sütünde var olan ve bebeğin sağlığı için yararlı omega-3 yağlarına sahiptir. DHA ceninin ideal beyin, göz, bağışıklık ve sinir sistemi gelişimi için olmazsa olmazdır.

Anne sütü elbette çok kıymetli, bununla beraber bebeği emzirmek zor veya ağrılı olmamalı. Eğer zorlanıyorsanız, bunu ne olursa olsun yalnız başınıza yapmak zorunda olduğunuza inanmak yerine emzirme konusunda bir uzmana danışabilirsiniz.

DSÖ emzirilebilir diyor

Şu sıralar annelerin en sık sorduğu soru COVID-19’un emzirme yoluyla çocuğa bulaşıp bulaşmadığı... Bunu inceleyen kısıtlı sayıda araştırma var ve şimdiye kadar anne sütünde virüs tespit edilmedi. Ancak annelerin COVID-19’u kendi sütüyle bulaştırıp bulaştırmayacağını kesin olarak bilmiyoruz. Eğer endişeleniyorsanız, doktorunuzla görüşmelisiniz.

Öte yandan Dünya Sağlık Örgütü gibi sağlık otoriteleri COVID-19 virüsü olan annelerin emzirebileceğini söylüyor. Bu aynı zamanda daha önce COVID-19 geçirmiş olan ve/veya antikor testi pozitif çıkmış olan anneler için de geçerli. Ancak bebeğe virüsü bulaştırmamak için el yıkamak ve maske takmak gibi önlemleri de almaları lazım.

Ya emziremezseniz...

Bebeği emzirmiyorsanız, mama seçimi önem kazanıyor. Bebek maması seçerken besin değerleri açısından anne sütüne en yakın olanı tercih edin. Bebeğinizin sağlık durumuna göre mamanın türünde değişikliğe gidebilirsiniz. Örneğin eğer bebeğiniz prematüre doğduysa, bir sağlık sorunu veya sancısı varsa özel bir mama kullanmanız gerekebilir. Örneğin karbonhidrat kaynağı olarak sakkaroz (sofra şekeri) içermeyen ve standart olarak yüzde 0.32 DHA içeren bir mama seçebilirsiniz.

Eğer bebeğinizin inek sütü veya yiyecek proteini alerjisi varsa ve kapsamlı şekilde hidrolize edilmiş bebek maması işe yaramıyorsa, aminoasit bazlı bebek maması kullanmanız öneriliyor. İnek sütündeki proteinlere bebekler için hidrolize edilmiş kazein proteini içeren mama seçin. Bunlar alerjik reaksiyonu önlemek için küçük parçalara bölünmüş süt proteini içerir.

Yazının Devamını Oku

COVID-19 yorgunluğuna çare olacak 4 öneri

Hayat normale dönmeye başladıkça ve kısıtlamalar azaldıkça insanlar COVID-19 tehdidi karşısında daha rahat davranmaya başladı. Oysa artan yeni vaka ve vefat sayıları virüsün pandeminin başında olduğu kadar ciddiye alınması gerektiğini gösteriyor.


Son zamanlarda COVID-19’dan daha az korkulmasının bir sebebi basitçe onu her gün duyuyor olmak denebilir. Virüs hakkındaki haberlere ne kadar çok maruz kalırsanız, bu durumu o kadar kabullenirsiniz. Beyinlerimiz yeni ve şaşırtıcı şeyleri fark etmek üzerine eğitimli… Bu, tehlike yakın olduğunda ‘savaş veya kaç’ tepkisi vermek şeklinde açıklanabilir. Ancak bu tehlike ortalıkta olmaya devam ediyor ve gitmiyorsa, rutinimizin bir parçası haline gelir.

Daha kontrol edilebilir

Söz konusu ‘kademeli olarak hissizleşme konsepti’ aslında birçok genel korku türünün tedavisinde kullanılan esas yöntemdir. Yükseklik korkusu mu? Kişiyi duruma alışana kadar her seferinde yavaş yavaş daha yüksek yerlere götürün. Sosyal fobi mi? Kişiyi kaygısı yok olana kadar her seferinde daha fazla insanın bulunduğu ortamlara götürün. İşte aynısı COVID-19 için de oluyor. Her gün virüs hakkında bir şeyler duydukça, hâlâ çok tehlikeli olmasına rağmen o şoke etme özelliğini kaybetmeye başlıyor.

Öte yandan eğer sağlık sektörü için çalışmıyorsanız ya da büyük bir şehirde yaşamıyorsanız, COVID-19’un etkilerini kişisel düzeyde hissetmemiş veya virüsü almış birini tanımıyor olabilirsiniz. Bu durumda hastalık, günlük hayatınızı etkileyen bir şey olmaktansa yalnızca haberlerde gördüğünüz bir şey haline gelir. Yani pandeminin tehlikesini mantıken biliyor olsanız bile zamanla virüse kayıtsız kalmaya başlayabilirsiniz.

COVID-19 hakkında hâlâ bilmediğimiz çok şey var. Nasıl tedavi edilir ve bağışıklık ne kadar sürer bilmiyoruz, ayrıca olası semptomların tamamı ölçülmemiş olabilir. Ancak virüs hakkında, ilk başta olduğundan daha çok şey biliyoruz. Nasıl bulaşıp bulaşmadığını biliyoruz. Hangi önlemlerin virüsün yayılmasını gerçekten yavaşlatacağını biliyoruz. COVID-19 hâlâ tehlikeli ancak daha tahmin edilebilir, dolayısıyla da daha kontrol edilebilir bir durumda. Bu sayede bilinmeyene karşı olan korkumuz daha azalmış olabilir.

Tetikte kalmak önemli

Pandeminin ilk zamanlarındaki başlıca söylemlerden biri, sağlık sistemine yüksek vaka sayıları nedeniyle yük bindirmemek için elimizden geleni yapmaktı. Vaka sayılarını kontrol altında tutmak, hem hastanelerin ihtiyaç duyulan kişisel koruyucu donanımlara ve solunum cihazlarına sahip olması hem de yoğun bakım ünitelerinin yatak kapasitelerinin dolmaması için bize zaman kazandırdı. Bugün vaka sayılarını kontrol altında tutma çağrıları azaldı. Bu değişim size daha az kaygılanmanız gerektiği izlenimi verebilir. Oysa hâlâ kişisel koruyucu donanım eksikliğinin tekrar yaşanabileceği hakkında endişeler var. Nitekim böyle bir kaygı olmasa dahi bizlerin sağlık sistemine yük bindirmemek için maske takmaya ve sosyal mesafeye özen göstermemiz gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

Hemen yürüyüşe başlamanız için 6 sebep

Spor ayakkabılarınızı bağlayıp yürüyüşe çıkın. Yeni başlıyorsanız günde yarım saati hedefleyin. Yürüyüş yapmak hem vücudunuza hem de zihninize iyi gelecek...

Eğer egzersiz yapmayı sevmeyen ancak kardiyonun sağladığı faydalardan yararlanmak isteyen biriyseniz çözümünüz yürüyüş yapmak olabilir. Yürüyüş düşük yoğunlukta bir egzersiz olduğu için birçok insan daha yoğun bir egzersizin faydalarına yürüyüşle erişemeyeceğini düşünüyor. Bu doğru değil.

KİLO VERMEYE YARDIM EDER

Yeni bir zindelik yolculuğuna başlıyorsanız binanızın çevresinde yalnızca birkaç tur atmayı deneyin. Yürüyüş yağsız kas üretimine, kilo kaybına ve metabolizmanın hızlanmasına yardımcı olur. Temponuzu ne kadar arttırırsanız ve ne kadar uzun süre yaparsanız kalori yakımı o kadar artar. Yine de her istediğinizi yiyemezsiniz. Doymuş yağ oranı düşük ve sebze temelli bir beslenme düzenine sahip olmalısınız.

STRESİ AZALTIR, İYİ HİSSETTİRİR

Egzersiz, orta tempoda yürüyüş bile olsa, vücutta endorfin salgılanmasını sağlar. Endorfin hormonu kendimizi iyi hissetmemize yardımcı olur, modumuzu yükseltir. Ruh sağlığımızı koruyabilmek için özellikle şu sıralar stres seviyemizi her zamankinden daha çok kontrol etmemiz önemli.

BEYİN FONKSİYONLARINI GELİŞTİRİR

Yazının Devamını Oku

Ne kadar suya ihtiyacımız var?

İnsan bedeni çoğunlukla sudan oluşur. Bazı tahminlere göre bir yetişkin bedeninin yüzde 60’ı su. Yani susuz kalmamanın sağlık için ne kadar önemli olduğu aşikâr. Peki ama ne kadar içmeliyiz?


Su, bedenimizde bulunan her bir hücre için gerekli temel yapıtaşıdır. Tükettiğimiz tüm makro besinlerin (karbonhidrat, protein ve yağ) içinde vardır ve hücrelerin enerji üretmesiyle vücudumuzdaki atıkların dışarı atılması konularında etkili rol oynar.

İnsan bedeni çoğunlukla sudan oluşur. Bazı tahminlere göre bir yetişkin bedeninin yüzde 60’ı sudur. Dolayısıyla susuz kalmamanın sağlık için ne kadar önemli olduğunu duymak pek de şaşırtıcı değil.

Günlük olarak; böbreklerimiz aracılığıyla üretilen idrarla, attığımız terle ve solunum sistemimizle yüksek oranda su kaybederiz. Hareketsiz bir yetişkin günde ortalama 2-3 litre su kaybeder. Eğer aktif biriyseniz ve su içmeye dikkat etmiyorsanız, günde 4 litreye yakın ve hatta belki daha fazla su kaybediyor olabilirsiniz!

Yeterince su içmediğimiz zaman beynimiz susuz kaldığımızı hisseder ve antidiüretik hormon (ADH) adı verilen bir hormon salgılamaya başlar, bu hormon vücudumuza mümkün olduğunca fazla su depolaması gerektiğini söyler ve bize susadığımızı hatırlatır.

Her bir kişinin, vücudunun fonksiyonlarına en iyi şekilde devam edebilmesi için ihtiyacı olan su miktarı birbirinden farklı olabilir. Araştırmaya göre erkeklerin kadınlardan daha fazla su tüketmesi gerekiyor. Yetişkin erkekler için su tüketim miktarı günde 3 litre ve yetişkin kadınlar için 2.2 litre olarak tavsiye ediliyor.

Fitness gurusu değilseniz dikkat!

Bu sayılar kesin olarak önerilen miktarlar değil zira yaşadığınız iklim, sahip olduğunuz kilo, var olan sağlık sorunları, kullandığınız ilaçlar ve aktivite seviyeniz gibi birçok faktör ihtiyacımız olan su tüketim miktarını etkileyebilir. Ek olarak, zaman içinde susuzluğu anlama kabiliyetimiz azalır ve böbreklerimiz susuzluk hormonu olan ADH’ye karşı daha duyarsız hale gelir, ileri yaştaki kişilerin susuz kalma risklerinin daha fazla olmasının sebebi budur.

Yazının Devamını Oku

Uykunuzu alamadığınızın beş gizli göstergesi

Bitkinlik, asabiyet, odaklanma zorluğu, değişken ruh hali... Bunlar uyku eksikliğinin bilinen belirtileri. Ama başka göstergeler de var. Uyusanız bile uykunuzu alamadığınızı gösteren beş gizli belirtiyi ve bunlara karşı neler yapabileceğinizi sizinle paylaşıyorum.

KALORİLİ YİYECEK İSTİYORSANIZ

Eğer canınız normalden daha fazla kurabiye, şeker ve cips gibi yiyecekler çekiyorsa bunun nedeni uykusuzluk olabilir. Uykunuzu yeterince almadığınız zaman leptin (iştahı azaltır) seviyeniz düşer, girelin (iştahı arttırır) seviyeniz artar ve canınız yüksek kalorili abur cubur türü gıdaları çekebilir. Uyku kalitenizi arttırmak için yatak odanıza gün ışığını engelleyecek perdeler asın ve oda ısısını yaklaşık 20 derecede tutun.

CİNSEL DÜRTÜ DÜŞÜKSE

Yorgun hissettiğiniz zaman cinsel birliktelik modunda olmayabilirsiniz. 2015’te yapılan bir araştırmaya göre ‘sağlıklı bir cinsel dürtü’ye sahip olabilmek için uyku çok önemli. Erkekler üzerinde yapılan başka bir araştırmaya göreyse, yedi-dokuz saat yerine yalnızca beş saat uyuyan erkeklerin testosteron hormonu seviyelerinde düşüş gözlemlendi. Kaliteli bir uyku için yatak odanızı yalnızca uyku ve cinsel birliktelik için kullanın. TV izlemek gibi aktivitelerden kaçınarak vücudunuza ‘yatak odası demek uyku zamanı demek’ eğitimini verebilirsiniz.

YORGUN UYANIYORSANIZ

Yazının Devamını Oku

‘Çifte bela’ ile mi karşı karşıyayız?

Hava soğudukça COVID-19 vakalarında yükseliş olacağı uyarıları yapılıyor. Bir de influenza salgını tehdidi var. Tıp uzmanlarının ‘ikizdemi’ dediği bu durumla yani iki ciddi virüsle karşılaşmaya hazırlanmak kaygı verici olabilir.

Önümüzdeki aylarda mevsimsel influenza salgınları ve COVID-19 pandemisi aynı anda yaşanabilir. Tıp uzmanları tecrübe etme ihtimalimiz olan bu durum için ‘ikizdemi’ terimini kullanıyor. Bu bir problem çünkü durum hastaneye giden hasta sayısını arttırabilir ve sağlık sisteminin üzerine yük bindirerek en kritik hastaların tedaviye ulaşmasını zorlaştırabilir. Bunun yaşanmasını istemeyiz, bu nedenle bu kafa karışıklığında nasıl bir yön çizebilir ve hasta olmaktan nasıl kaçınabiliriz?

İki virüsü aynı anda almak...

COVID-19 enfeksiyonunun uzun vadedeki etkilerini hâlâ öğreniyoruz, ancak her iki virüsü birden aynı anda almak çoğu organ üzerinde inanılmaz bir zorlanma yaratacak ve bağışıklık sisteminizin enfeksiyonlarla savaşmasını zorlaştıracaktır. Her hastalığın kardiyak hasar bırakma ve kalpte, beyinde veya kas dokularında iltihaplanma yapma riski vardır. Bu olası komplikasyonlar herkesi etkilemeyecektir ancak risklerin farkında olmak önemlidir. Görünen o ki grip ve COVID-19’un bazı belirtileri örtüşüyor. COVID-19 veya influenza virüsü taşıyan birinde oluşabilecek belirti ve komplikasyonlara bir bakalım, ancak hastalığın daha ciddi olan bu yönlerinin herkeste oluşmayabileceğini aklımızın bir köşesinde tutmakta fayda var:

- Zatürre                 
- Solunum yetmezliği           
- Akut solunum yetersizliği (ciğerlerde sıvı birikmesi)       
- Kan zehirlenmesi                   

Yazının Devamını Oku

Kalp krizi ile kalp yetmezliği arasındaki farklara dikkat!

İnsanlar kalple ilgili problemleri düşündüğünde akıllara ilk olarak kalp krizi gelir. Ancak konu kalp sağlığı olduğunda odaklanılması gereken başka bir sorun, daha az bilinen kalp yetmezliğidir. Aslında yaygın olsa da birçok insan kalp yetmezliğinin tam olarak neyi ifade ettiğinden emin değil, kalp kriziyle kalp yetmezliğini eşit tutuyor. Eğer özellikle kalp sorunları olan bir aile öykünüz varsa her ikisinin de risklerini ve belirtilerini bilmelisiniz.

Kalp krizi genellikle televizyonda ya da sinemada, yaşlı bir insanın (çoğu zaman bir erkek) dramatik bir şekilde göğsünü tutup yere düşmesiyle tasvir edilir. Bu tamamen yanlış olmasa da betimleme şekli kalp krizinin bazı önemli belirtilerini göstermekte eksik kalıyor.

Kalp krizi sırasında kalbe kan akışı kesilir; genellikle bir kan pıhtısı veya ana damarlardan birinde plak artışı nedeniyle... Kalp kası, gereken oksijeni alamaz ve ölmeye başlar. Kalp krizi geçirenlerin acilen hastaneye kaldırılıp tıkanıklığın çözülmesi, kan akışının yeniden başlatılması gerekir.

Kriz belirtileri nelerdir?

Kalp krizinin belirtilerine televizyonda gösterilenler dahil ancak daha az bilinenleri de var. Birçok insan göğüste veya boyunda başlayıp kol, çene veya sırta doğru yayılabilen baskı, daralma, acı ve sıkışma hissini biliyor. Daha az bilinenler mide bulantısı,  yanması, sindirim güçlüğü, karın ağrısı, nefes darlığı, bayılma hissi, yorgunluk.

İlginç bir şekilde genellikle göğüs ağrısı erkeklerde en çok göze çarpan belirtidir ancak kadınlarda farklı belirtiler vardır ve bunlar kalp krizi işaretleriyle bağdaşmaz. Bu durum, neden bazen kadınların kalpte hasar oluştuktan sonra acile götürüldüğünü açıklıyor. Kadınlardaki bazı kalp krizi belirtileri terleme, bulantı, kusma, hazımsızlık hissi, yorgunluk, çene ağrısı ve nefes darlığı olarak sayılabilir.

Kalp yetmezliği nedir?

Kalp krizi bir anda oluşabilecekken kalp yetmezliği zamanla kötüleşen belirtilerle yıllar içinde gelişebilir. Yetmezlik, kalp kası vücudun ihtiyacı olan miktarda kanı pompalayamadığı zaman oluşur. Bazen de kalbe pompalayacağı miktarda kan dolmaz. Kalp vücuda yeterince kan pompalayamaz ve vücut telafi için diğer sıvıları tutmaya çalışır. Bu da kalbi strese sokup yetmezliği daha kötü hale getirir. 

Kalp yetmezliğinin en yaygın belirtileri nefes darlığı, yorgunluk ve vücudun ayak bileği, ayak, bacak, karın ve boyun damarları gibi bölgelerinde şişlik olarak sayılabilir. Kalbiniz zayıfladıkça sıvı birikimi de artar ve belirtiler kötüleşir. Bu sıvı birikimi aynı zamanda kilo alma, sık tuvalete çıkma ve yatarken öksürmeye de neden olur.

Yazının Devamını Oku

Ağız hijyeni önemli

Tedavi edilmeyen ağız sorunları alzheimer, diyabet gibi başka hastalıkları tetikleyebiliyor. Günlük hayatta kazanacağınız birkaç alışkanlıkla bunun önüne geçmek hiç de zor değil.

Ağız sağlığını korumak, yalnızca parıldayan bir gülümsemeye sahip olmak için önemli değil. Uzun dönemde fiziksel sağlık için de olmazsa olmaz. Araştırmalara göre kalp hastalıkları, alzheimer hastalığı, diyabet ve bazı kanser türleri dahil birçok kronik sağlık probleminin sebeplerinden biri bu... İyi haber şu ki ağız sağlığınızla ilgilenmek için hiçbir zaman geç değil. Herkesin bugün uygulamaya başlayabileceği yöntemlere göz atalım.

Elektronik diş fırçası tercih edin

Dünyada yapılan bazı çalışmalara göre, elektronik diş fırçası kullanmak zararlı plak ve tartarların yok edilmesinde çok etkili bir rol oynuyor. ‘Klinik Periodontoloji Dergisi’nde yayımlanan bir çalışmaya göre elektronik diş fırçası kullanımı 11 yıllık bir süreç içinde yüzde 22 daha az dişeti çekilmesi ve yüzde 18 daha az diş çürümesi problemi ile sonuçlanıyor. Peki neden? Çünkü titreyen başlıklı elektronik diş fırçaları plakların ve zararlı bakterilerin yok edilmesini kolaylaştırıyor. DentalHealth.org sitesine göre de sağlıklı bir diş fırçalama süresi, florür içeren bir diş macunuyla her bir fırçalamada ikişer dakika olmalı.

Diş ipi ve ‘ağız duşu’ kullanmayı unutmayın

Herkes diş ipi kullanımını günlük bir rutin haline getirmeli. Bu rutine ‘ağız duşu’ adı verilen ve diş aralarını su ile temizlemeye yardımcı olan cihaz da destek verir. Eğer diş teli, takma diş köprüsü, diş kronu veya implant kullanıyorsanız, bu cihaz zamanı etkili kullanmanızı sağlayacak efektif bir yöntem olabilir.

Fırçalama tekniği için hekiminize danışın

Öğle yemeği de dahil, her öğünden sonra dişlerinizi fırçalamanız önerilir. Bu da günde üç kez dişleri fırçalamak gerektiği anlamına gelir. Dişinizi doğru şekilde fırçalamak, en az günde birkaç kez fırçalamanız kadar önemli. Dişlerinizin ve dişetlerinizin sağlığını korumak için kafanızda oluşan soruların en doğru kaynağı diş doktorunuzdur, danışmaktan çekinmeyin.

Dişleriniz için dikkat etmeniz gerekenler

Yazının Devamını Oku

Midenizdeki sorun ciddi mi? 5 belirtiye dikkat!

Mide ağrısı stresten sinire, çok yemekten hızlı yemeye kadar birçok farklı günlük faktörden dolayı oluşabilir. Ancak bazen mide probleminizin başka nedenleri vardır. Bunun muhtemelen doktorunuzu ziyaret etmenizi gerektirecek daha ciddi bir sağlık sorunu olabileceğini gösteren bazı belirtilere birlikte göz atalım.

1) Her seferinde aynı noktada ağrı

Eğer her seferinde midenizin aynı kısmında kramp veya ağrı hissediyorsanız ağrının şiddetini belirleyin. Eğer çok aşırıysa acile gitmeniz gerekebilir. Eğer kronikse ve şiddetli değil ama yavaş yavaş daha kötüye gidiyorsa herhangi bir sağlık sorunu ihtimalini bertaraf etmek adına doktorunuzu görmelisiniz.

2) Midede sürekli gaz

Eğer midenizde düzenli olarak gaz problemi yaşıyorsanız yediğiniz bir besinle semptomlarınız arasında bir bağlantı olup olmadığını belirlemeniz gerekebilir. Vücudunuzun sindirmekte zorlandığı bir besin nedeniyle aşırı gaz oluşabilir. Midede sürekli gaz oluşmasının diğer bazı sebepleriyse enflamatuar bağırsak hastalıkları veya ince bağırsakta aşırı bakteriyel gelişim olabilir ve bu diyabet için komplikasyon oluşturabileceğinden tedavi gerektirebilir. 

3) Kanamanız oluyorsa...

Eğer tuvalete çıktığınızda kanamanız oluyorsa bu bir hemoroit (basur) belirtisi olabilir ve kolayca tedavi edilebilir; ancak bazı durumlarda biraz daha ciddi sorunlara işaret etmesi de mümkündür. Eğer dışkınız bir anda çok koyu görünmeye başladıysa bu dışkınızın içinde kan olduğunun bir göstergesi olabilir. Böyle bir durumda hemen doktorunuzu görmeniz gerekir. 

4) Sürekli şişkinlik

Şişkinliğin normal bir yanı olsa da bazen tıbbi yardım almanız veya beslenme düzeninizde değişiklik yapmanız gerektiğini gösteren bir işaret olabilir. Eğer şişkinliğiniz sürekli hale geldiyse beş günlük bir günlük tutun ve her şişkinlik hissettiğinizde neyi, ne zaman, ne kadar yediğinizi not edin. Bu faktörleri gözlemleyerek düzenli bir sebebe bağlı olmadığını anlarsanız doktorunuzu görün.

Yazının Devamını Oku

Anksiyeteniz mi var, yoksa anksiyete bozukluğunuz mu?

Anksiyete, strese karşı bizi koruyabilecek, normal hatta yardımcı bir tepkiyken ‘anksiyete bozukluğu’ aşırı derecede kaygı ve korkuya neden olur. Hepimizin anksiyetenin belirgin semptomlarını yaşadığı şu günlerde işaretleri bilmek, bununla başa çıkmak için yol gösterici olabilir.


Genel anksiyete bozukluğu çeşitleri altı başlıkta toplanabilir. Bunların tamamı doktorunuzla en az bir kez de olsa görüşmeyi gerektirir.

Yaygın anksiyete bozukluğu: Yaygın anksiyete bozukluğu, anksiyetenizin genel bir durum olduğu ve herhangi bir konuya ya da duyguya bağlı olmadığı anlamına gelir. Yaygın anksiyete bozukluğuna sahip olan kişiler işyerinde, okulda veya gün içinde oluşabilecek herhangi bir durumda çok şiddetli stres yaşayabilirler. Eğer bu stres durumu hayatın diğer yönlerini de ele geçirmeye başlıyorsa (örneğin vücudunuz kas ağrısı, bulantı veya ishal gibi fiziksel tepkiler veriyorsa) bu durum anksiyete bozukluğunun göstergesi olabilir.

Panik bozukluk: Hiç beklenmedik anlarda panik atak geçirme halidir. Panik atak, ani ve şiddetli bir korku hissetme durumuna denir. Panik atak geçiriyorsanız kendinizi sersemlemiş hissedebilirsiniz, kalbiniz hızlı çarpabilir ve hatta çarpıntı yaşayabilirsiniz. Ayrıca nefes almakta zorluk çekebilir veya genel olarak (ve çoğunlukla korkutucu bir şekilde) her şeyin kontrolünüzden çıktığı hissine kapılabilirsiniz.

Fobiler: Yükseklikten karanlığa, turşudan yılana kadar her şeyden korkanlar olabilir. Korktuğunuz şeyle karşı karşıya gelmekten mantıksız ve aşırı derecede endişe duyar ve bu şeyden uzak durmaya çalışırken bu durumu hayatınızı etkileyecek aşamaya getirebilirsiniz.

Sosyal anksiyete bozukluğu: Yargılanmaktan duyulan endişe sebebiyle sosyal ortamlarda bulunmaktan korkmaya denir. Günlük yaşanan sosyal etkileşimlerde aşırı derecede içine kapanık hissedebilirsiniz. Korku o kadar şiddetlidir ki günlük aktivitelerinizi etkilemekle kalmaz, arkadaş edinme ve arkadaş kalmayı çok zorlaştırır.

Ayrılık anksiyete bozukluğu: Çoğunlukla çocuklarla bağlantılıdır… Küçük bir çocuğun ebeveyninden ayrılırken kopardığı kıyamete mutlaka denk gelmişsinizdir. Ancak bu akıl sağlığı bozukluğu yetişkinlerde de görülür. Sevdiğiniz kişilerden uzak kalmaktan veya onların başına bir şey gelmesinden mantıksız derecede korkabilir ve yalnız kalmaktan endişe duyabilirsiniz. Ayrılacağınıza dair kâbuslar görebilir, baş ağrısı çekebilir ve hatta panik bozukluk geliştirebilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

Stresli bir mesleğiniz varsa dikkate almanız gereken 4 öneri

Ne iş yaparsanız yapın, stres bir şekilde hayatınıza dahil oluyor, kuvvetle muhtemel ofisten çıktığınızda da sizinle kalıyor. Bunun birçok olumsuz etkisi var.


Akut stres, kısa zaman içinde gelip giden stres türüne denir. Vücudumuz bu durumla başa çıkmak için kortizol gibi hormonlar salgılamaya başlar. Baş ağrısı ve karın ağrısına sebep olabilir; konsantrasyon güçlüğü ve asabiyete neden olabilir.

Kronik stresse daha uzun vadeli, depresyon, anksiyete, obezite, akne, kalp rahatsızlıkları gibi sağlık sorunlarına yol açabilir. Eğer kronik strese sahipseniz vücut sürekli bir alarm durumundadır ve buna bağlı olarak asıl tehlike çoktan geçmiş olsa bile kortizol hormonu seviyesi hep yüksektir. Bu sürekli yüksek alarm durumunda olma hali uyku, sindirim ve kilo alma şekli gibi vücudun birçok sürecini kötü etkileyebilir. Bu reaksiyonları önleyebilmek adına iş bağlantılı stresi kontrol altına alabilmek için bazı kolay yöntemlere göz atalım.

İŞ-YAŞAM SINIRLARI KOYUN

Bazı kariyer dalları ofis dışında da çalışmayı gerektirir. Sürekli çalışıyor olmanız sebebiyle strese girebilirsiniz. Konu akıl sağlığınız olduğunda sevdiğiniz kişilerle zaman geçirmek ve kendinizle ilgilenmek çok önemlidir. İş ve yaşam arasındaki dengeyi oluşturabilmek için sizden beklentileri belirleyin.

YÖNETİCİNİZDEN YARDIM İSTEYİN

Eğer önceliklerinizle ve iş yükünüzle ilgili sorunlar yaşıyorsanız bunu çözmek için yöneticinizle konuşmanız oldukça önemlidir. Üzerinde çalıştığınız her şeyi ve alınması gerektiğini düşündüğünüz aksiyonları bir ‘yapılacaklar listesi’ hazırlayarak bir araya getirin. Böylece planlı davranın.

AKIL SAĞLIĞI İÇİN BİR GÜN İZİN ALIN

Yazının Devamını Oku

Yüzünüzü yıkadıktan sonra kirli havlu kullanmak, başınızı klozete sokmaktan daha kötüdür

Tezgâhları ve sürekli dokunulan yüzeyleri temizlemek güzel bir alışkanlık ancak bakteriler aklınıza gelmeyen yerlerde yaşıyor olabilir. En çok da mutfak ve banyo havlularında. Yüzünüzü, ellerinizi ve vücudunuzu kirli bir havluyla kurularken tekrar düşünün.


Yakın zamanda yapılan bir araştırmada beş ayrı şehirden 442 adet mutfak havlusunun içeriği analiz edildi. Test edilen havluların yüzde 88.7’sinde koliform bakteriler ve yüzde 13.5’inde koliform tespit edildi. Havluların ikisinde salmonella bulundu; bu özellikle mutfak el havlularında büyük bir risk oluşturur. Araştırmaya göre koliformun varlığının direkt sebebi sık yıkamama! Yani eğer havlularınızı sık yıkamıyorsanız, bunu kesinlikle tekrar düşünmelisiniz.

Havluların bu kadar bakteri taşıması aslında büyük bir sürpriz değil. Öncelikle nemli bırakıyoruz. Onları mutfak aletlerini silmek, elleri kurulamak, sıcak tabakları tutmak ve yüzeyleri silmek gibi birçok şey için kullanıyoruz. Havluyu ne kadar fazla yerle temas ettirirsek o kadar fazla bakteriyle tanıştırmış oluyoruz. Banyodaysa el havluları aileniz veya misafirleriniz tarafından kullanılıyor. Burada önemli olan şu: Evinizdeki havlular birçok farklı amaçla kullanılabiliyor. Her ne kadar ellerimizi yıkadıktan sonra uzanabileceğiniz temiz şeyler olarak düşünmek kolay olsa da bunu tekrar değerlendirmelisiniz.

Test edilen havlulardaki bakteri miktarı, geniş ailelerde çok daha yüksek gözlendi. Bu şu anlama geliyor -doğru tahmin ettiniz- eğer kalabalık bir aileyseniz ve sık sık misafir ağırlıyorsanız mutfak ve banyo havlularınızı daha sık yıkamanız gerekebilir. Yüzünüzü yıkadıktan sonra kirli havlu kullanmak, başınızı klozete sokmaktan daha kötüdür!

Arizona Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre, stafilokoklar pamuklu yüzeylerde 19-21 gün arasında yaşayabiliyor. Bir araştırmada stafilokokların bir yapısı olan MRSA salgınının kaynağı üzerinde çalışıldı ve üniversite futbol oyuncularının soyunma odalarında ortak kullandığı banyo havlularından bulaştığı ortaya çıktı. Buradaki ana fikir nedir? Halk içinde havlu paylaşmayın, hatta bunun pratiğini evde tedbir alarak yapın. Ayrıca COVID-19 salgını yaşadığımız bu günlerde özel eşyalarınızı arkadaşlarınızla paylaşmamaya özen gösterin.

NE SIKLIKLA VE NASIL YIKAMALI?

◊ Ev halkının el havlularını ne kadar sıklıkla yıkaması gerektiğine dair kesinlikle birden çok fikir var. Ekibimizin bir anketine göre katılanların yaklaşık yüzde 16’sı havluları günlük olarak yıkadığını söylüyor. Yüzde 33’lük kısım haftada iki ya da üç kez yıkadığını söylerken yüzde 40’lık bir kısım haftada yalnızca bir kez yıkadığını söyledi.

◊ Havluların her üç günde bir yıkanmasına ek olarak, yıkamak için sıcak su kullanmak oldukça önemli.

Yazının Devamını Oku

Güzel bir gülümseme için sağlıklı tarifler

Kanser, diyabet, kalp hastalıkları gibi sağlık problemlerine iyi gelen yiyeceklerin birçoğu dişeti çekilmesi, çürük gibi ağız sağlığı sorunlarının önlenmesine de yardımcı oluyor. Örneğin kereviz ve lahana iltihap oluşumunu önlüyor, karalahana süttekinden daha fazla kalsiyum içeriyor.


Bedeniniz için iyi olan her şey ağzınız için de iyidir. Bu şu anlama geliyor; sebze, tam tahıl ve baklagil gibi bitki kökenli yiyecekler vitamin, mineral ve antioksidan açısından zengin oldukları için oldukça faydalıdır.

Bitki kökenli beslenme düzenindeki yiyeceklerin neredeyse tamamı ağız sağlığınız için yararlıdır. Kereviz ve lahanayı ele alalım.

Kereviz liflerden oluştuğu için çok yararlıdır ve bunu çiğnemek dişleri temizlemeye yardımcı olur; bu lifleri diş fırçasının kılları gibi düşünebilirsiniz. Lahanaysa antioksidan ve iltihap önleyici besinlerin deposudur, bu da dişeti sağlığı için faydalıdır.

Kalsiyum zengini besinler dişlere faydalı

Kalsiyum bakımından zengin besinler de diş sağlığınız için yararlıdır ancak bu besinlerden en iyisinin süt olduğuna dair şehir efsanesine kanmayın.

Kalsiyum bakımından zengin besinlerin diş çürümesini önlediği doğru olsa da sütte yüksek oranda doğal veya katkı olarak eklenmiş şeker bulunabilir. Diğer zengin kalsiyum kaynakları tofu, kalsiyum takviyeli soya sütü ve karalahana olarak sayılabilir.

Daha parlak ve sağlıklı bir gülümsemeye hazır mısınız? Ağız sağlığınızı güçlendirmek için yandaki tarifleri deneyin...

Yazının Devamını Oku

Süt ürünleri yerine kullanabileceğiniz beş alternatif

Sindirim sorunlarınız mı var? Karın ağrısı ve kabızlığınızın ardında yatan sebep süt ürünleri olabilir. Süt ürünü içermeyen bir beslenme düzenine geçmenizi gerektirecek belirtiler varsa bu ürünlerin yerine kullanabileceğiniz leziz alternatifleri öğrenin.

Sütü badem sütüyle değiştirin: İnek sütü yerine badem sütü, soya sütü veya hindistancevizi sütü gibi farklı süt kaynaklarını deneyin. Bu ürünler zengin birer besin deposudur ve ek olarak çok lezzetlidir.

Vegan peynire bir şans verin: Vegan peynir badem, kaju veya tapyoka gibi besinlerden üretilir. Ancak vegan peynir tek seçenek değil. Size peynir lezzetinin tatminini yaşatacak krema kıvamında birçok alternatif bulunuyor. Avokado, tofu, besin mayası gibi malzemeler kullanmayı deneyin.

Tereyağı alternatiflerini keşfedin: Eğer süt ürünlerine intoleransınız varsa vücudunuz tereyağına aynı tepkiyi vermeyebilir çünkü süt, peynir ve dondurma gibi besinlere oranla tereyağının içinde daha az miktarda süt ürünü bulunur. Ancak yine de bunu tüketmek istemiyorsanız saf yağ ve hindistancevizi yağı gibi
alternatiflere yönelebilirsiniz.


Kendi dondurmanızı yapın: Çoğu dondurmacıda süt ürünü içermeyen dondurma satılıyor ancak bunların çoğu bol miktarda koruyucu içeriyor. Bu nedenle satın almadan önce etiketini mutlaka okuyun. Aynı zamanda evinizde kendi dondurma alternatiflerinizi de yapabilirsiniz. Dr. Öz ve Ekibi isimli YouTube kanalımızda evde yapabileceğiniz dondurma tariflerini de bulabilirsiniz.

Eğer süt ürünlerine alerjiniz varsa sindirim problemlerine ek olarak nefes almada zorluk ve cilt döküntüsü gibi daha aşırı belirtiler gösterirsiniz. Durum böyleyse doktordan randevu almalısınız.

PROBİYOTİK VE KALSİYUMU UNUTMAYIN

Yazının Devamını Oku

Doğru tava nasıl seçilir?

Hangi tavalar kızartma için daha uygun? Yapımında kullanılan güvenli maddeler neler? Hem temizlikten zaman kazanmak hem de ailenizin sağlığı için evde başka hangi ürünleri bulundurmak gerekiyor?

Kızartma tavasını yapışmaz yapan şey ne?

Yapışmaz tavaların daha pürüzsüz ve sürtünmesiz olabilmesi için tavanın pürüzlü kenarları üzerine kaplanan bir madde bulunur. Yapışmaz tavaların iki türü vardır: PTFE ve seramik. PTFE yapışmaz tavalar uzun yıllardır kullanılıyor ve piyasadaki yapışmaz tavalar arasında en yaygın olanlardan biri. Kaplama, tava yüzeyine spreyle uygulanır ve kurumaya bırakılır, sonrasında tava üzerindeki kaplamayı elinizle hissedebilirsiniz. Yüksek oranda su geçirmezdir ve yiyeceklerin suyunu geçirmez, ayrıca yapışmaz kaplama soyulmadığı sürece tavanın üzerinde kalan yiyecek kalıntılarının da tava yüzeyine yapışmasını engeller. Seramik tavalarsa kum ve taş gibi doğal maddelerle kaplandığı için PTFE’den daha sağlıklı ve güvenli olarak bilinir. Kaplamada yer alan kil benzeri maddede silikon bazlı bir yağ bulunur ve sıcaklık arttıkça bu kaplama çözünmeye başlar. Ancak bu henüz kanıtlanmış değildir ve seramik kaplama PTFE kadar dayanıklı değildir, ovalandıkça kolayca soyulur.

Yapışmaz tava kaplamaları güvenli mi?

Bundan birkaç yıl önce, PTFA’nın içinde bulunabilen PFOA’nın zararlı olduğu ve kansere yol açabileceğine dair endişeler vardı. Sonrasında büyük fabrikalar PFOA’nın, 2015’e kadar aşamalı olarak kullanımının durdurulacağı konusunda anlaştılar ve bunu başarılı bir şekilde uyguladılar. Eğer endişe ediyorsanız satın alacağınız pişirme malzemesinin üzerinde özellikle ‘PFOA bulunmamaktadır’ veya ‘PFOA kullanılmadan üretilmiştir’ yazıp yazmadığına bakın.

Amerikan Kanser Derneği’ne göre, pişirme malzemesi önerildiği şekilde kullanıldığı sürece PTFE’nin kendisi genel olarak güvenlidir.
Alışveriş ve temizleme tüyoları

- Yapışmaz tavaların temizliği için metal ürünler kullanmayın, kaplamasına zarar verir. Kauçuk veya tahta spatula kullanın ve tavaları bulaşık makinesinde değil, her zaman elde yıkayın.

Yazının Devamını Oku

Yazın tadını çıkarmak yine de mümkün

Kısıtlamalar hafifletilip yaz etkisini gösterince insanlar bir şeyler yapmak için heveslendi. Üstüne bir de Kurban Bayramı tatili geldi. Salgının devam ettiğini unutmayın ama yine de yapılabilecek bazı yaz aktiviteleri var...


Öncelikle şunu söylemek gerekiyor: Salgının ardından normal bir hayata geçtik. Ancak bu ‘yeni normal’. Lütfen, bayram boyunca bunu aklınızdan çıkarmayın. Dini görevlerinizi yerine getirirken maske, sosyal mesafe ve kişisel hijyen kurallarını unutmayın.

Bu, çok fazla et tüketilen bir bayram. Bu nedenle sağlığınız için günlük et tüketimine de dikkat edin. Kırmızı etin fazla tüketimi sağlığı olumsuz etkileyebilir. Kalp hastalığı olanlar, tansiyon hastaları ve kronik hastalığı olanlar günde sadece bir kez et yemeli. Kurban etini bir gün dinlendirin. Etin yanında bol bol salata ve sebze yiyin.

Gelelim yeni normal hayata... Önemli soru şu: İşletmeler açılsa bile evinizden çıkmalı mısınız? Yapabileceğiniz güvenli yaz aktiviteleri var mı?

Halk sağlığı kurallarına uymaya devam etmek ve risk seviyesini değerlendirmek önemli. Ancak kurallara uyarsanız eğlenceli ve güvenli bazı aktiviteler var.

ARABA YOLCULUĞU GÜVENLİ Mİ?

Uzun mesafelere seyahat etmenin lüzumsuz bir yayılma ve riske neden olduğunu unutmamalıyız. Ancak bir yerlere gitmeyi planlıyorsanız güvende olmak için takip etmeniz gereken bazı adımlar var: Maskelerin ve el dezenfektanı gibi malzemelerin bulunduğu bir çanta hazırlayın. Mola verince maskenizi takın, alışverişten sonra ellerinizi dezenfekte edin. Gittiğiniz yerdeki kısıtlamaları öğrenin.  

RİSKİ EN AZ OLAN SEÇENEKLER

Yazının Devamını Oku

Kalp krizi belirtileri herkes için aynı değildir, bu nedenle hepsini bilmelisiniz

Tamamen sağlıklı olan birinin sindirim güçlüğüne benzer bir ağrı yaşamasının sebebi muhtemelen gerçekten sindirim güçlüğüdür. Ancak kalp hastalığı risk faktörlerinden çoğuna sahip birinin ilk kez bu ağrıyı yaşamasının sebebi kalp krizi olabilir.

Göğüs ağrısı, terlemek ve kendini güçsüz hissetmek kalp krizinin bilinen belirtileridir ancak maalesef bu herkes için geçerli değildir. Kalp krizi geçiren birçok kişide, henüz bilinmeyen belirtiler görülebiliyor veya hiç belirti görülmüyor. Ağırlıklı olarak kadınlar, ileri yaştaki yetişkinler ve diyabet hastalığı olanlar genellikle kalp kriziyle bağdaştırılmayan belirtiler gösteriyor.

Özellikle risk faktörlerini biliyorsanız, kalp krizinin herkesin bilmesi gereken ve daha az yaygın birkaç belirtisi var. Bu belirtiler,

Gerçekten kalp krizi olup olmadığını nasıl bilebilirim?

Kalp hastalığı geçmişi olan kişiler, kalp krizi geçirmeye yatkındır. Sigara içmek, yeterli egzersiz yapmamak, yüksek tansiyon veya diyabet ve fazla kilolu olmak bir kişinin kalp hastalığı riskini arttıran faktörlerdir. Tamamen sağlıklı olan bir kişinin sindirim güçlüğüne benzer bir ağrı yaşamasının sebebi muhtemelen gerçekten sindirim güçlüğüdür. Ancak kalp hastalığı risk faktörlerinden çoğuna sahip birinin ilk kez sindirim güçlüğüne benzer bir ağrı yaşamasının sebebi kalp krizi olabilir.

Doktorumu hangi durumda, ne zaman görmeliyim?

Bir şeylerin ters gittiğini düşünüyorsanız yapmanız gereken şey doktorunuzu görmektir. Eğer kalp krizi geçirdiğinize dair bir belirtiniz olmasıyla alakalı en ufak bir şüphe duyuyorsanız acilen tıbbi yardım almalısınız. Beklemek yaşam ve ölüm arasındaki farkı gösterebilir ve üzülmektense tedbirli olmak gerekir. Genellikle kadınlar, belirtilerini sonradan ilettikleri zaman aslında çok daha ciddi bir durumda olduklarını fark ederler. Eğer sağlığınızın bir anda kötüleşmeye başladığını hissederseniz mutlaka bununla ilgili bir sağlık kuruluşunu ziyaret etmelisiniz.

GELECEK BİR KALP KRİZİ İHTİMALİNİ NASIL ÖNLERİM?

Kalp krizinden korunmak için anahtar kelime ‘önlem’dir. Kolesterolünüzü, kan şekeri değerlerinizi ve tansiyonunuzu kontrol edecek olan doktorunuzu yılda en az bir kez görün. Bu değerlerinize aşina olmak risklerinizi bilmenize yardımcı olur. Aynı zamanda, kalp sağlığınızı ciddiye almanız önemlidir ve yaşam tarzınızı ideal sağlığınıza göre düzenlemeniz gerekir.

Yazının Devamını Oku

Sağlığınızın gizli düşmanlarına dikkat!

Her gün tercih ettiğimiz birçok yiyeceğin içinde, yaptığınız rejimi ve egzersizleri boşa çıkaracak oranda gizlenmiş şeker olabilir. Hangi diyet planını takip ederseniz edin, evrensel olan tek kural var: Ne kadar az şeker, o kadar iyi.

Aldığınız günlük kalori oranının yüzde 10’undan daha az şeker kullanmalısınız. Hatta mümkünse daha da az (2 bin kalorilik bir diyet uygulayan kişiler için 200 kalori anlamına geliyor). Etiketleri okumayı ihmal etmeyin, ayrıca şekerin nerelerde saklandığını da bilmelisiniz. Bunun için altı popüler ürüne bir göz atalım.

Yulaf: Kalbe iyi gelir, tahıl ve lifle doludur ancak her yulaf aynı değildir. Bazı aromalı yulaflar 100 gramında 22 grama kadar ilave şeker içerir. Eğer şekerli çay, portakal suyu gibi tipik kahvaltı içeceklerinden biriyle yerseniz daha evden çıkmadan günlük önerilen ilave şeker kullanım hakkınızı doldurmuş olursunuz. Sade yulaf, taze meyve ve biraz tarçınla sağlıklı bir kahvaltı yapmayı deneyin. 

Salata sosu: Sağlıklı bir salatanın büyük bir şeker kaynağı olabileceğini tahmin etmezsiniz, ancak eklediğiniz soslar düşündüğünüzden çok şekerli olabilir. Markette sosunuzu seçerken mutlaka etiketi okuyun ve dışarıda sipariş verirken kullanılan sosun ne olduğunu sorun. Zeytinyağıyla sirke veya taze limonla biraz tuz ve karabiberli sosları tercih etmeye çalışın. Kremalı soslar da aşırı kalori ve yağ içerir.

Meyveli smoothie: Teoride sağlıklı görünseler de meyveler doğal olarak şeker bakımından zengindir. Smoothie’nizdeki bazı meyveleri yapraklı sebzelerle değiştirmeyi deneyin, süslemesinde şeker yerine çiğ yemişler ve tohumları kullanın.

Yeşil içecekler: Etiketinde organik, GDO’suz, vegan, glütensiz ve koruyucu içermez yazan ve tamamen sebzelerden oluşan yeşil içecekler sağlıklı görünür. Maalesef, bazen eklenen meyveler nedeniyle yüksek oranda şekerle doludur. Şekeri meyveden almanız insülini yükseltmediği anlamına gelmiyor.

Protein/enerji barları: Bazı enerji barları 20 gram proteinle birlikte günlük ihtiyacınız olan vitamin ve minerallerin yüzde 20’sini karşılasa da maalesef bir bedeli var. Günde binlerce kalori yakan profesyoneller için bu barlar kolay bir öğün, ancak normal insanlar için aynı faydayı sağlamıyor. Özellikle de bu ürünü atıştırmalık olarak yediğinizi düşünürsek, sağlıksız bir ani şeker yükselişi ve fazla kaloriye sebep olabilir. Eğer bunu yeme konusunda ısrarcıysanız besin değerlerini gösteren etikete bakın; ilk dört ürün şeker, şurup, çikolata ve ‘ose’ ile biten herhangi bir kelime (bu şeker olduğu anlamına gelir) olmasın. Ayrıca enerji deposu ve protein bakımından zengin bir karışımı evde kendiniz de yapabilirsiniz ve içindekilerin kontrolü sizde olur.

Hazır soğuk çaylar: Şekerle tatlandırılmış içecekler çok az-orta düzeyde içilse bile iltihaplanma ve vücudumuzun şeker ve yağ sindirimini bozma potansiyeli vardır. Früktoz zengini içecekler, aynı miktardaki diğer karbonhidrat içeren içeceklerle karşılaştırıldığında karaciğerde daha fazla yağ birikimine yol açıyor. Bir sonraki soğuk çayınızı iki bardağa bölüp üzerine her birinin içindeki miktar kadar soğuk su eklemeyi deneyin. Hem miktarı ikiye katlar hem de soğuk çayınızı daha az şekerle içmeye alışırsınız.

COVID-19 ile ilgili tüm gelişmelere ve güncel bilgilere Dr. Öz ve Ekibi YouTube kanalından ulaşabilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

Menopoz sonrası dönemde, uykuyla tip 2 diyabet arasında bağlantı var

Diyabetle uyku arasındaki bağlantı uzun süredir biliniyor. Şimdi yeni bir araştırma, diyabetin uyku sorunlarına yol açıp açmadığı konusunu aydınlatıyor.


Tip 2 diyabetin başlıca belirtisi normalden daha sık tuvalete çıkma ihtiyacı hissetmektir. Bu durum hayatınızı birçok açıdan etkileyebilir. Üstelik gece saatlerinde de sürer ve uykunun bölünmesine neden olur, özellikle de diyabetin takibi zayıf bir şekilde yapılıyorsa. Diyabetle uyku arasındaki bağlantı uzun süredir biliniyor ancak araştırmalar direkt olarak uyku sorunlarının diyabet için nasıl bir risk faktörü olduğuna odaklanıyor. Şimdiyse yeni bir araştırma, diyabetin uyku sorunlarına yol açıp açmadığını aydınlatıyor.

Araştırma, diyabeti olduğu bilinen orta yaş grubundaki kadınlar üzerinde yapıldı ve diyabeti olan kadınların diyabeti olmayan kadınlara göre daha çok uyku sorunu yaşadığı görüldü. Bir kısmı menopozun genel görülen belirtilerinin uykularını etkilediğini söylese de yine de diyabeti olan kadınların diyabeti olmayan orta yaş grubundaki kadınlara göre daha çok uyku rahatsızlığı yaşadıkları görüldü. Bu durum diyabetin bir şekilde uykularını etkilediğini gösteriyor ve hastalarla doktorların aynı oranda endişelenmelerini gerektiren asıl konu bu. Kötü uyku astım, depresyon, kalp krizi, kalp hastalığı, yüksek kan basıncı, obezite ve felç gibi birçok hastalıkla bağlantılıdır.

Gecede en az yedi saat 

Uykunun diyabet için risk faktörü olabileceğini gösteren birkaç sebep var:

Yaş aldıkça değişen alışkanlıklar

Araştırmaya göre, ne olursa olsun diyabeti olan kadınlar yaş aldıkça hem gündüz hem gece alışkanlıklarının ne şekilde değiştiğine dikkat etmeliler. Eğer uzun bir süre boyunca uykunuzda devamlı bölünme yaşıyorsanız doktorunuzla görüşerek uykusuzluk hastalığı, uyku apnesi veya uykuyla bağlantılı diğer tedavi edilebilir hastalıklardan birinin sizde olup olmadığını kontrol ettirin.

Doktorunuzun sizi biraz rahatlatabilir. Herkesin uyku ihtiyacı farklı olsa da bir gecede en az yedi saat uyumayı hedefleyin, mümkünse de fazlasını. Düşük glisemik oranlı bir beslenme düzeni uygulayın, özellikle de akşam yemeklerinde. Uyku, sağlığınızın temel taşıdır ve bu nedenle kesinlikle ihmal edilmemelidir.

Yazının Devamını Oku

COVID-19 aşısı ne zaman bulunacak?

Sosyal mesafe ve ekonomik sorunlardan sıkıldık, birçok insan aşının ne zaman bulunacağını merak ediyor. Kesin olan şu, tüm nüfusa bir ilaç enjekte etmeden önce olabildiğince çok şey bilmek istiyoruz. Ne kadar uzun sürerse sürsün, araştırmacılar güvenli ve etkili bir aşı bulma görevlerine sadık kalacak.

Amerikan Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü Direktörü Dr. Antony Fauci, aşının üretilmesinin 12-18 ayı bulacağını söylüyor. Diğer uzmanlara göre daha kısa sürebilir. Günümüzde aşı olmak birçok insanın hayatının normal bir parçası. Ancak aşıların yaygınlığına rağmen, yeni bir tanesini ortaya çıkarmak uzun ve güç bir süreç. Araştırma sürecinden tüm halkın ulaşımını sağlayana kadar genellikle 10 yıl geçiyor. Bunun iki sebebi var: Güvenlik ve etkili olmak. Eğer bir aşı güvenli ancak etkili değilse onu kullanmanın bir anlamı yok. Eğer etkili fakat güvenli değilse de kullanılamaz.
COVID-19 aşı üretim sürecinin kısaltılmasını isteyenler sürecin bazı kısımlarının daha etkili hale getirilebileceğini düşünüyor. Örneğin, klinik deney safhaları sırayla değil, aynı anda yapılabilir. Sürecin sonunda bulunacak aşıyı toplu olarak üretecek fabrikaların inşası klinik deneyler bitmeden yapılabilir. Ancak bunların yanında bazı adımlar kesinlikle hızlandırılamıyor; bu nedenle aşı bulunması belli bir süreç…


Birkaç aday var
İyi haber; COVID-19 için birkaç aday aşı üretildi ve bazıları insanlar üzerinde klinik deneylere başladı. Ek olarak Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), aşı üretmek için çalışan herkese beraber daha hızlı bir sonuç bulma umuduyla birlik çağrısı yaptı. Çalışmaların olumlu sonuç vermesi halinde yıl sonunda ya da 2021’in ilk aylarında aşı uygulaması başlayabilir.
Bazı araştırmacılar kendi aday aşılarının makak maymunlarının virüs bağışıklığı kazanmasında etkili olduğunu ortaya koydular. Araştırma ekibi dokuz maymuna yeni tip koronavirüs enjekte etti; maymunlarda zatürre gelişti. 5 hafta sonra tekrar enfekte etmeyi denediler ancak bu kez virüs tutunamadı. Bu şu anlama geliyor, maymunlar (ve muhtemelen insanlar) iyileştikten sonra yüksek olasılıkla virüse bağışıklık kazanıyor, ancak bağışıklığın ne kadar sürdüğü halen bir soru işareti.

Yazının Devamını Oku