Geriİzzet ÇAPA Hiç yakılacak fotoğrafım yok ama artık çektirmek istiyorum
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Hiç yakılacak fotoğrafım yok ama artık çektirmek istiyorum

30’lu yaşların altındakiler pek bilmezler ama bizim gençlik yıllarımızın büyük efsanelerinden biriydi Ayşe Mine. Duru sesi ve güzelliğiyle bir dönemin fenomen ismiydi. Sonra elini eteğini çekti sahnelerden. Şimdilerde unutulmaz şarkılarının cover’larıyla geri dönme hazırlığı içinde. Mikrofonu uzattığımda, çocukluğundan bugüne hayatının önemli kilometre taşlarını anlattı bütün samimiyetiyle. “Neden kayboldun bir anda piyasadan?” diye sordum. İnanın kelimenin tam anlamıyla bir dokundum, bin ah işittim. Hani “sanat camiasındaki dostluklar sahtedir” derler ya, gelin siz bunu bir de Ayşe Mine’den dinleyin...

Hiç yakılacak fotoğrafım yok ama artık çektirmek istiyorum

* “Sıkı Fıkı”yla hayatımıza girdin, “Erkek Milleti”yle bizleri ağlattın, sahnelerde estin gürledin fakat sonra suspus olup ortalardan kayboldun. Nasıl başladı bu acayip “medcezirli” öykün?
- Gerçekten de hem hayatım hem de kariyerim medcezirlerle dolu. Ama artık kararlıyım, oturup yakamozun keyfini süreceğim. Neyse gelelim her şeyin en başına... Daha 15-16 yaşlarındayken Ülkü Aker, Onno Tunç ve Nino Varon’la “Demek ki Öyle” ve “Sıkı Fıkı” parçalarını yaptık. Pop söylüyordum ve çok mutluydum. Altın Kelebek de dahil bütün ödülleri topladım.

* Niye popla devam etmedin peki?
- Nino pat diye arabesk bir şarkı getirdi. Sözlerini bir duysan, “Kim yakıyor her gece bu mumu” falan, kulaklarına inanamazsın. O yaşlarda bir kızın söylemesi için asla uygun olmayan bir parça. “Daha çok küçüğüm” dedim, dinletemedim. Pop müzikle doğmuş, tam yürümeye başlamıştım ki neredeyse doğarken öldürdü beni Nino.


NİLÜFER’E KIZDILAR BANA POP SÖYLETTİLER

* Seninle ne zoru olabilir ki?
- Sonradan öğrendim ki o zamanlar Nilüfer’le bir dargınlığı olmuş. Ardından barışmışlar. Herhalde kırgınken bana pop söyleterek onun karşısına rakip olarak çıkmamı istedi. Barıştıktan sonra da beni arabeske yönlendirdi.

* Nilüfer ne dedi bu duruma?
- Haberi bile yoktu ki! Nilüfer’in böyle olaylarla asla ilgisi olmaz zaten. Onno Tunç duruma çok kızıp karşı çıktı ama plak şirketindeki anlaşmamı bozamadığım için arabesk söylemek zorunda kaldım. Allah’tan Türk müziği eğitimim vardı da, zamanla o yönde yoluma devam edebildim.

* “Ufacıktım” diyorsun ne ara Türk müziği eğitimi aldın?
- Dayım daha 12 yaşımdayken beni musiki cemiyetlerine götürürdü. Evdekiler sesimin farkına varmış olacak ki 6 yaşımda, tüm düğünlerde elime mikrofon verir şarkı söyletirlerdi. Hiç unutmam, ilk seslendirdiğim parça da “Sensiz Saadet Neymiş”di. Pop içimde kalan bir ukde, hiç günahım olmadan koparılmışım hayalimden. Hayata ilk kırgınlığım herhalde budur.

* Asıl aşk kırmış olabilir mi seni?
- Olmaz olur mu? Su katılmamış aşk kadınıyım ben. Bir de meşhur platonik aşklarım vardır ki sorma. Sevdasından kendimi parçalarım, karşımdakinin haberi olmaz. Yıllarca Enrico Macias’a aşıktım böyle. Nereden bilsin adamcağız? (Gülüyor) Fakat inan hayatta ne yaptıysam hep isteyerek yaptım. Aileme kötü bir isim bırakmamak için asla yakılacak fotoğraf çektirmedim ama artık çektirmek istiyorum!

* Hoppala!!!
- (Kahkahalar) İnan pişmanım o tarz fotoğraflar çektirmediğime.

* “Çektirseydim daha farklı yerlerde olurdum” diye iç geçiriyor musun?
- Bambaşka bir yerde olurdum herhalde. Doğru karar verip vermediğimden hâlâ emin değilim. Belki biraz kilo verip şimdi çektiririm ama bir türlü zayıflayamıyorum.


KUŞHAN BENİ ZAYIFLATINCA MEŞHUR OLDU

* Bir ara verdiğin kilolarla da gündemdeydin...
- Yıllar önce Muzaffer Kuşhan babamın Şişli’deki mağazasının üst katına taşınmıştı. Telefonu olmadığından, babamın dükkanındakini kullanmak için sık sık aşağı inerdi. Bir gün babam beni arayıp “Üst katta bir doktor var, gazetecileri falan al gel de bir haberini yapsınlar adamın” deyince, gittim. Doğumların ardından 75 kiloya kadar çıkmıştım. Ne zaman ki Kuşhan beni kısa sürede 53 kiloya düşürdü, işte o zaman herkes onu konuşmaya başladı.

* Sana ne kadar teşekkür etse azdır...
- Açıkçası Muzaffer öyle dostluğa önem veren biri değildir. Uzun yıllar gittim onun merkezine zayıflamak için. Adeta müriti gibiydim, onsuz asla kilo veremiyordum.


ŞU AN AŞK YAŞAMADIĞIM İÇİN ŞİŞMANIM

* Şimdilerde aranız nasıl?
- Ona kırgın ve kızgınım. Merkezde bir çekim yapılacağını ve bana ihtiyacı olduğunu söyleyince hiç düşünmeden gittim. Fakat sonradan öğrendim ki bu bir reklam filmiymiş. Zayıflamak için her gittiğimde parası neyse verdim ama o beni bedava reklam filminde oynatmak gibi çirkin bir oyuna getirdi. Dönüp baktığımda en çok parayı da zaten zayıflamak için harcamışım. Amaaan neyse boşver, asıl aşk da insanı zayıflatıyormuş. Şu an aşk yaşamadığım için şişmanım herhalde. (Kahkahalar)

* Gel istersen bırakalım bunları... Ne oldu da bu muhteşem sesine rağmen hak ettiğin yere gelemedin? Sen onu anlat...
- Şöhretin zirvesindeki herkes gibi benim de önümü kesmek isteyenler çoktu.

* Bana böyle politik cevaplarla değil, isimle gel...
- Ben sadece yaşadıklarımı anlatabilirim, takdir okuyanlara kalmış. Mesela Hülya (Avşar) benimle tanışmak için sürekli randevu talep etmişti fakat çok yoğundum o sıralar. Neyse sonunda Erol Atar araya girdi. Çok iyi arkadaş olduk. Hatta şarkıcı olmak istediğinde ilk demosunu bana dinletti.

* Sen mi destek verdin şarkıcı olmasına?
- Destek vermek değil de fikirlerimi söyledim diyelim. Bir gün Hülya “Muzaffer Özpınar şarkı söylememi istiyor ama sesim çok çirkin, nasıl söylerim?” diye bana geldi. Bandı dinledikten sonra, kulağının çok güçlü olduğunu ve ancak bu işin üzerine giderse başarabileceğini uzun uzun anlattım.

Hiç yakılacak fotoğrafım yok ama artık çektirmek istiyorum


“BU KADIN PROGRAMA ÇIKMAYACAK” DİYEN ÜNLÜ KİM?

* Aranızda bir problem yoktu yani...
- Aksine gayet iyi arkadaştık. Ne olduysa Hülya Antalya’daki bir televizyon kanalında program yapmaya başlayınca oldu. Asistanı beni arayıp “Ayşe Hanım, Hülya Hanım sizi programına çağırıyor” dedi. Ben de “Hülya’yla biz arkadaşız, neden o değil de siz arıyorsunuz?” diye cevap verdim. Halbuki kendi arasa hiç düşünmeden koşar giderdim. Açıkçası arkadaşımın böyle davranması gücüme gitti.

* Ve Hülya’yla küstünüz...
- Aramıza soğukluk girdi haliyle. Daha sonra o, televizyon dünyasında büyük başarı yakaladı. Şimdi kelimelerimi düzgün seçmek istiyorum çünkü artık herkes hemen birbirine dava açıyor. Neyse kulağıma gelen bazı haberlere göre Hülya ve adını açıklamak istemediğim bir ünlü isim daha televizyon yapımcılarına benim için “Bu kadın programlara çıkmayacak” diye şart koşmuşlar. Doğrudur, yanlıştır bilemem ama bunlar benim direkt yapımcılardan duyduklarım. Şayet söyledikleri gerçekse, evet yolum kesildi.

* Biraz saf olabilir misin?
- Ne safı, bu konularda süzme aptalım. Kimseye zarar vermek aklımın ucundan geçmez, zaten nasıl kötülük yapacağımı da bilmem ben. Çok şükür bugün arayanlarım o günlerden daha fazla. Öyle sırtımı dayadığım işadamları falan hiç olmadı. Tek dayanağım Allah’ım, ailem ve çocuklarım. Ama artık benim için diplerden yukarı çıkıp nefes alma zamanı.

* Tekrar o güzel sesini duyacağız yani...
- İnşallah.

* Arabesk okuyacak mısın yine?
- Okurum tabii neden okumayayım. Zaten benim yaptığım kırık arabeskti.

* O nasıl oluyor?
- Hani şu fantezi dedikleri işte. Batı ve Türk müziği sazlarıyla birlikte söylenen... Şarkılarımı o kadar çok kişi okudu ki, onları tekrar seslendirmek boynumun borcu.

* Şarkılarım dediğin kendi bestelerin mi?
- Hayır ama bana özel olarak yapılmış besteler. Bülent Ersoy’dan Zeki Müren’e, Göksel’den Kıraç’a pek çok kişi söyledi bu şarkıları. Fakat maalesef kimse Ayşe Mine’nin adını bile anmaya gerek duymadı.


AYŞE’CİM SENİN GÖZLERİN İÇİN ŞARKI BESTELEDİM

* Hep bir kırgınlık, hep bir hüsran...
- Mesela bir gün Yusuf Nalkesen arayıp “Ayşe’cim senin o güzel gözlerin için öyle bir şarkı besteledim ki” dedi. “Hocam nedir?” diye sordum, “Gözlerin Doğuyor Gecelerime”yi okumaya başladı. Bu şarkıyı okuduğum albüm çok sattı.

* Yanlış hatırlamıyorsam Zeki Müren’le özdeşleşmiş bir beste o...
- Bir gün Zeki Bey’le karşılaştığımızda bu şarkı için “Ben senden daha güzel söylüyorum” dedi. Eh ne yapayım ben de “Tabii paşam” diye cevap verdim. Zaten üç sene sonra da kendi okudu. Şarkı yeniden patladı. Ama yine benim adım bile geçmedi.

* Sevmiyor muydu seni Paşa?
- Yok canım, hatta “Benden sonra tek düzgün Türkçe’yle şarkı söyleyen sensin” demişti bir keresinde. Mahcubiyetimin ve utangaçlığımın kurbanı oluyorum galiba her seferinde.

* Kusura bakma ama biz buna “salaklık” diyoruz...
- Haklısın, mütevazılığı aptallıkla karıştırıyorum. Bir gün Pop Star’ı seyrediyorum. Bülent Ersoy “Unutamazsın”ı okuduktan sonra Osmantan Erkır “Bülent Hanım siz Unutamazsın’ı, Zeki Müren de Gözlerin Doğuyor Gecelerime’yi meşhur etti” dedi. Ertesi sabah Osmantan’ı aradım. Aşkın Nur Yengi’nin ablası Süheyla açtı, ona “Bu şarkıları ilk okuyan, meşhur eden benim. Bestecileri bizzat bana özel olarak bu eserleri bestelediler. Bir daha programınızda ilk sen okudun, o okudu falan derseniz sizi mahkemeye veririm” dedim. Adımı söylemeyerek beni yok edemezler çünkü böyle bir yorum, böyle bir ses ve böyle bir kadın var!

HEPSİNİN GEÇMİŞİNİ BİLİYORUM

* Hiç yok mu o günlerden sana vefa borcu olan dostların?
- Hepsinin geçmişini o kadar iyi biliyorum ki, galiba bu yüzden beni aramıyorlar. Nedense insanlar eski günlerine aşina olanları pek sevmezler. Hele ünlü üç kadın sanatçı var ki hayatımı karartan, hiçbiri de “Bunun çoluğu çocuğu var, yazıktır” demedi. Yıllarca evde oturdum, onu sattım, bunu sattım, hayatımı idame ettirmeye çalıştım.

* Nasıl bir duygu, gökdelenin en üst katındayken birden kendini en aşağılarda bulmak?
- Hayat derslerle dolu. Baktım şatafatlı günler geride kaldı, “Sen de milyonlarca insan gibi yaşayabilirsin” dedim kendime. Lüks arabalardan inip otobüse bindim.

* Peki ne zaman küllerinden doğup kanatlanacak bu Anka Kuşu?
- Dediğin gibi küllerimden doğacağım inşallah. Şu an yeni bir albüm hazırlığı içindeyim. Sevdiğim şarkıların cover’larını yapıyorum. Beni bu hale getirenlere de selam eder, onlara korkulu günler dilerim...

Hiç yakılacak fotoğrafım yok ama artık çektirmek istiyorum

ASLA KİMSENİN ALT KADROSUNDA ÇALIŞMADIM

* Bülent Hanım’la tanışıklığın var mı?
- Var tabii, eski eşimin arkadaşıydı.

* Hiç alt kadrosunda sahneye çıktın mı?
- Ben kimsenin alt kadrosunda çalışmadım, çalışmam da. Bülent Hanım’ın bana belki bu yüzden kızgın olduğunu ve beni sevmediğini düşünüyorum. Ama ne yapayım, bu da benim prensibim. Birinin alt kadrosunda çıkmaktansa kendimi tamamen yok etmeyi tercih ederim. Zamana ayak uydururum ama ayak oyunları yapmam. Maksim hariç tüm büyük gazinolarda çalıştım. O bakımdan son assolistim!

* Peki neden Maksim hariç?
- Çünkü Fahri Bey’in şartları bana uymuyordu. Kendisinin daha farklı çalışma şekilleri vardı. Fazla detaya girmeye gerek yok, bilenler bilir...

* Bunca yıl köşene çekilmiş halde ne yedin, ne içtin, nasıl geçindin?
- Telefonun başında oturup çalmasını sabahlara kadar beklediğim o kadar çok gün oldu ki... Ama ne arayan, ne soran vardı. Hiç iş teklifi gelmeyince de yılbaşlarında falan evde iki gün saklanıp “Yurtdışında konserdeydim” diye insanları kandırdım. Belki de söylediği tek yalan bu oldu Ayşe Mine’nin inan! Onun dışında ne yapayım, önceden kazandıklarımı yedim. Şimdi ise ev hanımları için kurduğum Türk müziği koroları ve dershanelerinden kazandığım parayla geçiniyorum.

* Senin zamanında esamesi bile okunmayan isimlerin bugün gerçek birer star olduğunu görünce için hiç burkulmuyor mu?
- Bak starlık bir ödün müessesesidir. En küçüğünden en büyüğüne kadar tüm şöhretler ödün vermek zorunda kalmışlardır. Bense hiçbir zaman öyle bir star olmak istemedim.

* Zirvedeyken rüzgarın tersten estiğinin farkına varamadın mı?
- Varamadım çünkü ayak oyunlarını ne becerebildim ne de becermeye çalıştım. Birilerinin arkasında hep güçlü adamlar oldu ben hep tek başımaydım. Fakat önümü kesenlerin hesaplayamadığı bir şey var; benim bir gün tekrar dirileceğim...

GÖBEĞİM FARK EDİLMESİN DİYE AYLARCA EVDE PALTOYLA GEZDİM

* Aşk var mı aşk?
- Aşktan bir beklentim kalmadı artık. Fakat 10 senedir beni çok iyi anlayan, dinleyen, tanıyan biriyle beraberim. Kısıtlandığım an her şeyin biteceğinin farkında.

* Zamanında kocaya kaçmışlığın bile var halbuki...
- (Kahkahalar) Yahu ne kaçması, birbirimizi sevdik evlendik. Tabii evlendiğimizde hamile olmam hem benim hem de onun ailesini rahatsız etmişti. Annemler göbeğimi fark etmesin diye evde aylarca paltoyla dolaştım.

* Çocukların ne diyor annelerinin “saflıklarıyla” sekteye uğrattığı kariyeri için?
- Bazen üzülüyorlar, gözleri doluyor. Yeniden şarkı söylememi, gündemde olmamı istiyorlar ama ben nereden başlayacağımı bilemiyorum.

* Bu cesaretsizlik niye?
- Vallahi ne bileyim, ben kimseden bir şey istemeyi, kapı çalmayı beceremiyorum.

X

Artık her şeye gülüyorum yoksa ağlamaktan helak olurum

Geçtiğimiz hafta Fatih Altaylı’yla aylık olağan istikşafi görüşmelerimizden birini daha gerçekleştirdik. Bu sefer gündemimiz daha çok magazin, spor ve elbette onun son dönemde yaşadıklarıyla alakalıydı. Konuşmalar uzadıkça, atmosfer tam bir “Teke Tek Özel”e dönüştü. Ancak bu kez Fatih Bey sorgulayan değil, sorulanlara cevap veren koltuğundaydı. Yayından kaldırıldığında “Üzüntüden tansiyonum çıktı, burnum kanadı” dediği programından Reza Zarrab hakkındaki favori hipotezine kadar pek çok şeyi konuştuk... İşte o muhabbetten satır başları...

* İlber Ortaylı ve Celal Şengör’le yaptığınız Teke Tek Özel’ler son zamanların en ses getiren televizyonculuk olaylarındandı. Ne oldu da birdenbire yayından kaldırıldı?
- Vallahi ben de anlamadım İzzet. Bana söylenen gerekçenin de gerçek gerekçe olduğunu zannetmiyorum. Kanal yönetiminin de programı sevdiğini ve beğendiğini bildiğimden benim için sürpriz olsa da Türkiye’nin halini göz önüne alırsan, bu karara çok da şaşırmadım diyebilirim.

* Üzgün müsünüz peki?
- Bu kadar da olsa devam etmemize memnunum. En azından güzel bir şeylerin hâlâ yapılabileceğini gösterdik ama bu programın yayından kalkmasının sırrının, o rektör yardımcısının meşhur sözlerinde gizli olduğunu da düşünmüyor değilim.

 

SAĞ OLSUN FLASH TV, “BUYRUN KAPIMIZ SİZE AÇIK” DEDİ


Yazının Devamını Oku

Dün dünle beraber gitti cancağızım açgözlülere yeni savaşlar lazım...

Daha birkaç yıl öncesine kadar etrafımda geleceğe dair umut dolu ütopyalar dinlerdim dostlarımdan... Ama şimdilerde kapkaranlık distopyalardan başka bir şey duymaz oldum tüm tanıdıklarımdan...

Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey... Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu.
Tramvaylar, vapurlar sabahları, akşamları tıklım tıklım, daima aceleci, sinirli, telaşlı bir kalabalığını şehrin bir ucundan öteki ucuna taşıyıp duruyorlardı.”
Oktay Akbal’ın 1946’da kaleme aldığı bu sözler aradan onca yıl geçmesine rağmen maalesef hâlâ geçerliliğini koruyor.
Akbal mı çok ileri görüşlüydü yoksa insanoğlu mu tarihten hiç ders çıkarmayıp hep hırslarına ve açgözlülüğüne yenik düştü!

EKMEK VAR AMA PAYLAŞACAK VİCDAN TÜKENDİ


Bundan yetmiş sene önce sanki tam da bu günleri anlatmış büyük usta... Oysa biliyoruz ki dünyada hepimize yetecek kadar ekmek var, su var... Ama bunları paylaşacak ruh ve vicdanı tükettik...

Yazının Devamını Oku

50 yıldır sahnede

“Alışmak Sevmekten Zor”, “Tapılacak Kadınsın”, “Seninle Başım Dertte”, “Özledim”, “Sen Sevdalı Ben Belalı”... Hangimizin anılarında yoktur ki bir Selami Şahin şarkısı... Kimi zaman aşklara, kimi zaman da ayrılıklara eşlik etti duygu yüklü nağmeleri. Şu sıralar 16 Nisan’da Bostancı Gösteri Merkezi’nde yapılacak 50. Sanat Yılı Özel Gecesi’nin hazırlıkları içinde usta müzisyen. Onunla hem bu uzun müzikal macerasını hem de hayatının unutamadığı anlarını konuştuk...

◊ Kafiyelerin sihirbazı, romantik şarkıların efendisi Selami Şahin, küçüklüğünden beri mi böyle şiir gibi konuşup her lafa espri veya manalı birkaç sözle cevap verirdi?
- Esprisini, manasını falan bilmem ama 6 yaşına kadar Türkçe bile konuşamıyordum. (Gülüyor)
◊ Hayırdır abi, o niye?
- Antakya’nın Yoncakaya Köyü’nde doğmuşum. Hoş o zamanlar adı Cındarlı’ydı. Anacığım Mısırlı, eh malum bizim oralar da Suriye hududuna çok yakın olduğundan evde Arapça konuşulurdu. Ben Türkçeyi ancak ilkokula başlayınca öğrenebildim.
◊ Ve başladın söz yazmaya...
- (Gülüyor) Daha dur ne sözü, adımızı zor yazıyorduk. Radyo çaldığında içinde birileri var zannederdim. Fakat öğretmenlerim hep “Sesin çok güzel, şarkıcı olacaksın” derlerdi. Aslına bakarsan daha o günlerde kafaya koymuştum müzisyen olmayı.
◊ Ailede de var mıydı müzikle ilgilenen?

Yazının Devamını Oku

Aşık Veysel rehberimiz olmalı

“79 yıllık yaşamının 72 yılını görmeyen gözlerine rağmen gönlünde oluşturduğu ayrı bir dünya ile tamamladı. ‘Bir küçük dünyam var içimde benim/ Mihnetim ziynetim bana kafidir’ diyerek yaşadığı çağa tanıklık etti.

Allah birdir Peygamber Hak
Rabb’ül Alemin’dir mutlak
Senlik benlik nedir bırak
Söyleyin geldi sırası

Kürdü, Türkü ne Çerkezi
Hep Adem’in oğlu kızı
Beraberce şehit gazi

Yazının Devamını Oku

Tezgahları burada, aklı başka topraklarda olanlar defolup gitsin!

Eminim şimdi cukkalarını sırtlarına yükleyip ülkeden tüyme planları yapanlar vardır. Eminim ülkenin karanlık mahfillerinde bu hazin tabloya bakıp avuçlarını ovuşturanlar da bir köşede kirli oyunlardan nemalanmayı bekliyordur. O topladıkları valizlerle defolup gitsinler! Hiçbir yere gitmiyorum ben! Bu ülkenin ekmeğini yedim, suyunu içtim...

Ey sinsi!
Ey alçak!
Kadın, çoluk, çocuk demeden sokakları kana bulayıp masumları katleden şerefsiz! Duyuyor musun sesimi!
Hangi bedel karşılığında, kimlere sattın vicdanını!
Yok mu senin evladın, kardeşin, anan! Yok mu arkandan ağlayacak bir tane dostun, akraban!
Lanet olsun sana da, hizmet ettiğin efendilerine de!
Lanet olsun seni sokaklara süren o karanlık ellere!

Yazının Devamını Oku

Özel güvenlik işi yapıyorsan bagajında çelik yelek de olacak, külotlu çorap da...

Özel güvenlik ya da yakın koruma denildiğinde, pek çoğumuzun aklına bar kapılarındaki ızbandut gibi adamlar gelir. Meğer mesele hiç de göründüğü gibi değilmiş... Sektöre yeni girmelerine rağmen Madonna’dan Angelina Jolie’ye, Donald Trump’tan Adriana Lima’ya kadar dünyaca ünlü isimlere güvenlik hizmeti veren iki ortakla sohbet ettim bu hafta. Onlardan işin gerçek yüzünü ve perde arkasında yaşananları dinledim. Bu iki genç adam “Terörün ve şiddetin hızla arttığı dünyada, geleceğin mesleği profesyonel güvenlik olacak” iddiasındalar... Gerisini İSC Güvenlik Danışmanlığı şirketinin kurucuları Ahmet İşcen ve Uğur Kısa’nın ağzından dinleyelim; elbette her zamanki gibi karar sizlerin efendim...

◊ Mahalledeki bütün çocuklar polis olmak isterken siz özel güvenlik olmayı mı hayal ediyordunuz?
- Uğur Kısa: (Gülüyor) Ben zaten 10 yıla yakın bir süre emniyet mensubuydum, senelerce de Teşvikiye Karakolu’nun amirliğini yaptım. Ortağım Ahmet’in bilgi işlem şirketi de emniyetin GBT sorgulama sistemleri üzerinde çalışıyordu. Tanışmamız bu vesileyle oldu.
- Ahmet İşcen: Babam Oktay İşcen, yedi yıl boyunca Bonn Büyükelçisi’ydi. Almanya dışında Yugoslavya ve Hindistan’da da aynı vazifeyi üstlendi. Diplomat bir aile olarak ülke ülke dolaştık ve o yıllarda başımıza bela olan Asala teröründen biz de çok çektik. Haliyle küçük yaşlardan beri devletle ve polisle hep iç içe oldum. O nedenle de bu mesleği yapanlara büyük saygı besledim.
◊ Desene korunan taraftan koruyan tarafa transfer oldun...
- Ahmet İşcen: Aynen öyle. Almanlar güvenlik konusunda işini en iyi icra eden milletlerin başında gelir. Küçücük yaşta korunan taraf olarak bunu görme fırsatım oldu. Ardından ABD’de okuduğum dönemde eğitim ve seminerlere katıldım. Ve gördüm ki “yakın korumalık” fedai mantığından çok öte teknikler gerektiriyor.
◊ Yakın koruma diye tarif edilen şeyin bar kapılarında gördüğümüz ızbandut gibi adamlardan farkı ne; anlatsana biraz...
- Ahmet İşcen: Yakın korumanın temel prensibi, kendisinden sorumlu olduğu kişiyi, her türlü tehlikeden uzak tutmak ve o ortamdan kaçırmaktır.


Yazının Devamını Oku

Nazım’ın yatak odası ve Virginia Woolf’un bekareti!

Yalçın Küçük gibi ciddi bir bilim adamı Tenkit adını verdiği son kitabında Nazım’ın hayatını BBG evine çeviriyorsa, İthaki gibi önemli bir yayınevi Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’sının girişine yazarla ilgili saçma sapan bir biyografi koyuyorsa çıkıp kimse “magazinciler belden aşağıya vuruyor” demesin bu memlekette!

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte yani yürekte...”

Ah be Yalçın Küçük! Ne gerek vardı şimdi bunu yapmaya? Milletin özel hayatını ve yatak odasını dikizlemenin trend olduğu şu ahlak fukarası günlerde, Nazım’ın mahremini açmak yakıştı mı sana?
Neymiş efendim...
Nazım ölüm döşeğindeyken karısı Vera Tulyakova yan odada ‘bir hoyrat vücutla sabahı deniyor’muş. Yani sözün özü Vera, büyük şairi hasta yatağındayken yan odada aldatmış!
Sağ olun sayenizde öğrendik, şad olduk Yalçın Bey!

 

NE İŞİN VAR SENİN NAZIM’IN YATAK ODASINDA SAYIN KÜÇÜK

Yazının Devamını Oku

Aynı ev seksi öldürür

Bizim ‘Dört Benzemez’in bu haftaki konuğu Okan Bayülgen’di... Onu uzun uzun yaldızlı cümlelerle anlatmaya hiç gerek yok. Çünkü neredeyse çeyrek asırdır hayatını bütün ülkenin gözü önünde yaşıyor. Biz ekip olarak kendisinden fazlasıyla istifade ettiğimiz şahane saatler yaşadık. Umarım masadaki muhabbetin lezzetini satırlara da yansıtabilmişimdir efendim...

◊ Hanımlar beyler, ellerinizdeki telefonları bırakırsanız muhabbete başlayabiliriz...
- Gonca Vuslateri: Ay İzzet bir dakika şu fotoyu repost yapıp bırakıyorum.
- Seray Sever: Sevgilim Dubai’de, onunla FaceTime yapıp hemen geliyorum...
- Kenan Erçetingöz: Okan’ın elinde telefon yok, onunla konuşsana!
◊ Okan hayırdır senin yok mu sosyal medyada “acil” bir işin?
- Okan Bayülgen: Mümkün olsa elime bile almam telefonu. Geçen sene altı ay hiç kullanmadım inanır mısın? Tek kelimeyle müthişti o günler. Fakat sonradan çocuğum olduğu için mecburen tekrar yanımda taşımaya başladım.

Yazının Devamını Oku

Emeklerime rağmen adım üvey anneydi

Fatoş Güney, üvey kızının açtığı davayla ilgili ilk kez Hürriyet’e konuştu.

Geçen hafta sosyal medya ve gazetelerin gündeminde en fazla yer alan konulardan biri Fatoş Güney’in, üvey kızı Elif’in açtığı davadan beraat etmesiydi. Fransa’da yaşayan Elif Güney Pütün, 1974’te kurulan Güney Filmcilik A.Ş.’de hisse sahibi olduğunu, ancak şirketin yönetim kurulu başkanı Fatoş Güney’in genel kurul toplantılarında haberi olmadan kendisi adına imza attığını iddia etmiş, üvey annesi hakkında “resmi belgede sahtecilik” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştu. İşte o davadan beraat eden Fatoş Güney’in konuyla ilgili anlattıkları...




YÜKSEKLERDE HİÇ GÖZÜM OLMADI

Tüm yaşantım boyunca kirlenmemeye dikkat ettim. Bana sunulan dünya nimetlerini kullanıp bir yerlere gelmeyi ya da önemli birisi olmayı asla kendime amaç edinmedim. Bu yüzden de hep özgür oldum. Siyasete yanaşmamaya, kimseye kulluk etmemeye, boyun eğmemeye ve kimsenin hakkını çiğnememeye, dürüst ve namuslu olmaya, birtakım değerleri koruyup kollamaya özen gösterdim. Ne şan şöhrette, ne para pulda ne de yükseklerde gözüm vardı.

 

Yazının Devamını Oku

Siyaset ticaret ve şehvetin başkenti antik Efes’te bir gün!

Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti...

“Depremler oluyor beynimde,
Dışarıda siren sesi var,
Her yanımda susmuş insanlar,
İçimde ölen biri var...”
İş güç tatsız, haberler tatsız, dünya tatsız ve maalesef ülke tatsız... Sıkıntı bu kadar ağır olunca şehir üstüme üstüme gelmeye başladı. Ya birilerinin kalbini kıracak ya da bu diyardan uzaklaşacaktım.
Ve derken kendimi sabahın ilk ışıklarında Kordon’da yürürken buldum... Başlangıçta buraların yumuşak havası iyi geldi gelmesine de ne beynimdeki sirenler susuyordu, ne de içimdeki çocuğun çığlıkları... Anladım İzmir de kesmeyecekti beni.
Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti.

Yazının Devamını Oku

Sezen ‘Hovarda’yı bana gece kulübünün tuvaletinde hediye etti

Sesiyle, şarkılarıyla 25 yıldır hayatımızda ama dostluğu, samimiyeti ve müthiş enerjisiyle de sanat camiasındaki hemen herkesin en yakınındaki isimlerden biridir Emel Müftüoğlu.

Hazır son albümü “Emel ile Yeniden” de piyasaya çıkmışken bir araya geldik bu kitap gibi kadınla. Birlikte geçmişten bugüne sanat dünyasında bir “ufuk turu” attık ve kahkaha dolu saatler yaşadık. Umarım bir nebze olsa sizin de pazar gününüze keyif katarız efendim.

◊ Yıl 1990... Karlar Düşer’le beraber nur topu gibi bir de Emel düştü hayatımızın orta yerine...
- Öyle bir konuşuyorsun ki sanki kötü yola düşmüşüm! (Kahkahalar)
◊ Dakika bir gol bir! Kızım böyle giderse gülmekten bitiremeyiz biz bu röportajı...
- İstiyorsan çok da iyi ağlatabilirim.
◊ Yok yok sen böyle devam et...

Yazının Devamını Oku

Kıvanç erken evlendi

Dört kişilik masamıza bu hafta tek başına hepimize bedel bir ismi dahil ettik; Nur Yerlitaş. Kenan Erçetingöz, Gonca Vuslateri, Seray Sever ve bendenizden oluşan ekibimiz, Nurella’nın varlığıyla iyice şenlendi. Mide kelepçesinden girdik, Nur’un İşte Benim Stilim macerasından çıktık.

Elbette magazin gündeminin başlıklarında da hep birlikte bir ufuk turu attık. Biz birlikte şahane saatler yaşadık. Umarım okurken sizler de aynı keyfi alırsınız...



◊ Bugünlerde rejim yapmaya üşenen zayıflamak için mide ameliyatına koşuyor... Ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında? Mide küçültme operasyonlarını sağlıklı buluyor musunuz?
- Gonca: Yahu her isteyene de yapmıyordur herhalde doktorlar. İlla ki belirli şartlar, kriterler vardır!
◊ Mutlaka vardır tabii ama her yaptıranın da gerçekten son çaresi bu mu Allah aşkına? Haydi diyelim vücut sağlığına kavuştu, peki ya hastaların ruh sağlığı ne hale geliyor?
- Gonca: O konuda bir şey diyemem ama canının çektiğini yiyememek adamın sinirini hoplatır hatta zıvanadan çıkartır...

Yazının Devamını Oku

Fabrika ayarlarını şaşıran İzzet'in sanatla özüne dönme mücadelesi

“Bir kelebek ağrısıydı, vakit dardı, mevsim hicazdı. Yetişmem gereken bir ölüm, kaçmam gereken bir hayat vardı...”

Günlerdir Birhan Keskin’in bu nefis dizelerini nedenini bilmeden mırıldanıp duruyordum. Sonunda anladım vaziyeti! Evde oturmuş zap yaparken gördüğüm Kelebek’in yeni reklamı yaratmıştı hassas bünyemdeki bu lirik yansımayı. Yaşlanıyor muydum ne... 

Heyhat, her zamanki gibi kendi koordinatlarımı yine yanlış yorumlamıştım!
Bir yanda ‘Türkiye’nin en büyük magazincisi’, öte yanda şarkılarıyla, kitabıyla zirveden inmeyen Gülben, diğer tarafta ‘gece hayatının şövalyesi’ ve ‘moda dünyasının guruları’ vardı.
Gazetenin mutfağındaki bu ‘amansız rekabetten’ geri kalmamak adına, reklamı izlediğim gece vurdum kendimi şehrin sokaklarına.
Asmalı’da başlayan tur, Aksaray’ın arka sokaklarındaki pavyonlarda bitmişti.

KÜÇÜK YAŞA Kİ BAŞKALARINA YER KALSIN!

Yazının Devamını Oku

Ben babana, o Gönül Yazar’a aşıktı

Zor kadındır annem Gürnar Çapa Uğurlu vesselam... “Kime göre neye göre?” diyeceksiniz şimdi.

Bana göre zor a dostlar. Onu ne kadar çok sevdiğimi nasıl anlıyorum biliyor musunuz? Beni sürekli çileden çıkarmasına rağmen hayatımda onsuz bir an bile düşünemiyorum. Ara sıra ana-oğul ilişkimiz Stockholm sendromunun en iyi örneklerinden biri gibi görünse de Allah onu başımdan eksik etmesin... Peki benim ‘deli saraylı’ kimi zaman olmayan saçımı başımı bana nasıl mı yoldurtuyor?..



Bir kere o tamamıyla kendi doğrularıyla yaşıyor. Sadece onun okuduğu kitap, seyrettiği program, gittiği doktor, sevdiği insanlar en iyi, bunun dışındaki her şey fasa fiso!

“Anne tansiyonum yükseldi” derim; cevabı hazırdır; “Kim uyduruyor bunları? Doktorlar tüccar olmuş! Sende tansiyon olsa onlar değil ben bilirim...”
Bizimkinin kafası Ortaçağ engizisyon papazları gibi çalışır. Onlar da yıllarca İncil’de yer almadığı için, Amerika kıtasının varlığını kabul etmemişlerdi...
Nasıl denk getiriyor bilmiyorum ama toplantıların en kritik yerinde telefonumu çaldırır.

Yazının Devamını Oku

İstanbul'u yakmak istedim

İlk albümünü çıkaran genç sanatçılarla röportaj yapmayı pek sevmem, çünkü genelde şarkıları dışında anlatacak hikayeleri olmaz. Fakat Rümeysa farklıydı! Düğününe sekiz gün kala nişanlısını kaybetmesi, ardından O Ses Türkiye vakası ve nihayetinde Sezen’li geçirdiği koca beş yıl...

Muhabbet ettiğim insanların hikayelerinin içine normalde dahil olmamaya gayret ederim. Sadece dinleyip, anlattıklarını yansıtmaya çalışırım. Ama Rümeysa’da böyle olmadı. Onun öyküsünde kendimi kaybettim ve ilk defa bir röportaj sırasında gözyaşlarımı tutamadım. Dün piyasaya çıkan single’ı ‘Yansın İstanbul’la Rümeysa adeta sevdiğini elinden alan koca şehre meydan okuyor...
Yolun açık olsun Rümeysa!

EVLENMEYE SEKİZ GÜN KALA KAYBETTİ NİŞANLISINI

Müthiş bir trajedi var Rümeysa’nın geçmişinde. Her cümlesinde, her bakışında, her zerresinde hissediyor insan yaşadığı o derin acıyı. Düğününe sadece sekiz gün kala, üstelik tanıştıkları yer olan Anadolu Kavağı’nda, elim bir helikopter kazasında kaybetmiş Murat’ını Rümeysa. Henüz otuzundaydı Murat. Terfi bekliyor, başkomiser olmak için gün sayıyordu. Damatlığı da hazırdı.
Nikah için 29 Mayıs’a, Kadıköy Evlendirme Dairesi’ne gün almışlardı. Ama kader bu mutluluğa izin vermedi. Haber bültenlerinde o zamanın İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’a söylediği sözler manşetteydi: “Müdürüm ne olur yeni helikopterler alın. Murat, ‘hep eski helikopterlere biniyoruz’ derdi. 1969 yılından kalmaymış bu helikopter. Yenilerini alın ki, başka Murat’lar ölmesin...”
Törene nişanlısının, damatlığıyla gelmişti Rümeysa. Gözyaşları içinde sarıldı sevdiğinin tabutuna... “Damatlığını giyemedi ama cennette düğünümüzü yapacağız. Melekler nedimelerimiz, şahitlerimiz olsun. Ben tek kanatla nasıl uçacağım Murat’ım?

Yazının Devamını Oku

‘Ben Mahsun’un yerinde olsaydım düğünümü Diyarbakır’da yapardım’

Sonuna kadar takip ettiğim nadir dizilerden biri olan “Ezel”de Ramiz Dayı, Kenan İmirzalıoğlu’na dönüp unutamadığım şu repliği söylemişti: “Yeni eskiyi kovar!”

Kelebek ekibi de bu haftanın başında sunumundan içeriğine yepyeni bir gazete hazırladı. Vallahi bu takımın bir parçasıyım diye söylemiyorum, ortaya çok da güzel bir iş çıktı. Ve fakat hâl böyle olunca benim için de yeni bir şeyler yapmak farz oldu.
Sözün özü, yıllardır tanıdığım, kendim dahil ‘dört benzemez’i aynı masanın etrafında topladım. Gıybetin dibine vuran bir moderatör olarak attım ortaya kıtırları, üç akıllı çıkarmaya çalıştı. Buyrun size magazinin 3.5 Silahşörü Atos, Portos, Aramis, Dartanyan’dan gündeme dair inciler... Sürç-i lisan ettiysek affola efendim.

İzzet Çapa: Kenan sen küçüklüğünden beri kahvaltıda ananas suyu içersin zaten değil mi?
Seray Sever: Sade ananas suyu olsa iyi, içine bir de limonla kaya tuzu koydurttu. “Haydi bir tane de ben içeyim” dedim, baktım bizimki cebinden şişesini çıkartıp başladı bardağa bir şeyler damlatmaya. Yok efendim fazla alkalikmiş de, o yüzden bunu içmesi gerekiyormuş da falan filan.
Kenan Erçetingöz: Hayır asidikmişim, alkalik olmak için yapıyorum bunları.
İzzet Çapa: Vay be, piyasa seni yıllardır asabi bilirdi, meğer alkalikmişsin...

Yazının Devamını Oku

Cumartesi gecesi İzzet Çapa şehrin sokaklarını arşınladı

Yalnız bir adamın İstanbul’dan gece izlenimleri

Etrafımdaki goygoyu çok, icraatı kifayetsiz kalabalıktan uzaklaşıp “Yeter bu kuru gürültü, biraz kafanı dinle be İzzet! Hiç olmazsa bu geceyi kendine ayır” dedim. Bir yanım Boğaz’ın janjanlı mekanlarına doğru seyirtirken, öte yandan içimdeki hayta her zamanki gibi yine rahat bırakmadı beni... Kalbimle beynim arasındaki iktidar mücadelesinin sonunda, bir baktım ki Asmalımescit’teyim.

 

1 - Şehrin ve Gecenin Öteki Yüzü


Şehrin bu müstesna köşesi bir sokak partisi havasındaydı. Hanımlar alımlı, beyler zarifti. İnsanlar, ülkenin başka hiçbir yerinde görmenin mümkün olmadığı mütebessim bir ifadeyle dolaşıyorlardı. Ama beynimdeki şeytan, “Bu sahte tebessümlere kanma” diye dürtüp duruyordu beni. Sonunda midemin gurultusu, kafamdaki kalabalığın sesini susturdu.
Ayaklarım beni efsane mekan Yakup’un kapısına getirmişti. Bir köşede her zamanki gibi memleketi kurtaran gazeteciler, hemen yanında Beyoğlu’nun tadını çıkaran coşkulu turistler ve aralarına serpiştirilmiş Sevgililer Günü’nü bir gece önceden kutlayan çiftler vardı.
Ne boş masa, ne de bende bu pozitif atmosfere katılacak hal vardı... Tam arkamı dönüp gitmeye karar vermiştim ki, “İzzet abi, İzzet abi” diye bir ses duydum.

Yazının Devamını Oku

Kaç santim kaldı?

Bugün Sevgililer Günü. Elbette günün anlam ve önemine uygun konuşacak birçok isim vardı aklımda. Ama ben Ali Poyrazoğlu’nun kapısını çaldım çünkü o hayata hep sevgilisi muamelesi yapan, her güne Sevgililer Günü’ne uyanıyormuşçasına kalkan bir yaşam ustası. Ali’yi Akasya Acıbadem’de Bir Dakikada Bir Ömür adını verdiği oyunculuk workshop’unun tam ortasında yakaladım. Ufaklıklardan, sanki makam sahibi büyük işadamlarıyla konuşuyormuşçasına bütün kibarlığıyla izin isteyip yanıma geldi ve aldı sazı eline... Anlattıklarında aşk, muhabbet, hoşgörü ve sevgi vardı. Ben her zamanki gibi müthiş beslendim ondan; umarım size de hoş bir seda bırakmış oluruz bu pazardan...

* Yahu senin kendi tiyatron vardı, ne o sattın mı yoksa?
- Hâlâ var İzzet, niye geçmiş zamanda konuşuyorsun ki anlamadım?
* Ne bileyim, AVM’lerden çıkmıyorsun da son günlerde...
- Maalesef İstanbul’da artık eskisi gibi fazla tiyatro binası yok. Ne yazık, yerlerine yenileri de yapılmıyor. Biz de bari olanlar ayakta dursun diye uğraşıp duruyoruz işte. Ama bunun yanında yüzleşmemiz gereken bir gerçek daha var; o da seyircilerin alışveriş merkezlerinin içindeki tiyatroları tercih ediyor olmaları... Ee onlar da haklı aslında, düşünsene park yeri sorunu yok, metroyla veya metrobüsle hooop AVM’desin. Bu artık çok önemli bir özellik çünkü İstanbul o kadar büyüdü ki, resmen bir yerden diğerine gitmek Haçlı Seferi’ne çıkmak gibi bir şey! Ee hâl böyle olunca da, biz tiyatro olarak seyircinin ayağına gidiyoruz.
* Peki senin için zor olmuyor mu “bedevi” tiyatroculuk?
- Vallahi tek eksiğim var, o da kendime ait bir kulis! Geçenlerde “Tiyatroda proje bazında en çok istediğin şey nedir?” diye sordular, hiç düşünmeden “Bana ait bir soyunma odası” diye cevap verdim. Çünkü soyunma odası dediğin yer, oyuncunun mabedidir. Gidersin, aynaya bakarsın, akşamki performans için kendini hazırlarsın... Oysa benim böyle bir imkanım yok çünkü her gün başka bir tiyatroda oynuyorum. Bugün CKM’deyim, yarın Trump’ta, öbür gün Şişli’de, daha sonra Pendik’te, hemen akabinde Bostancı’da, ardından Samsun’da, Adana’da derken sürekli dolanıp duruyorum. Sadece ben değil, bütün tiyatrolar İstanbul içinde geziyorlar.


Yazının Devamını Oku

Kanalın programı TT olmuş, yöneticisi ölü taklidi yapıyor

Vay anasına sayın seyirciler! Annemden başladılar, yedi sülalemle devam ettiler...

Ne kıskançlığım kaldı, ne de Acun’dan para koparıp, program yapma peşinde olduğum. Yok tutarsızmışım da dikkat çekme derdindeymişim falan filan...

Efendim yukarıdaki ifadeler geçen hafta 3 Adam’ı komik bulmadığımı yazdığım için bana sosyal medyada ‘dijital mahalle baskısı’ uygulamaya çalışan bazı fanlara ve çoğunlukla ‘fan kılığına bürünmüş’ paralı troll’cüklere ait...
Nasıl olurmuş da, ben 3 Adam’la zamanında röportaj yapıp sonra da onları eleştirirmişim?

 

BÜTÜN FAN’LAR SÖZLEŞİP AYNI ANDA MI TWEET ATTI?


Yazının Devamını Oku

''Türkiye’de neler olacağına sadece Türkler karar verir'

Ülkemizde görev yapan bir konsolos olduğunu bilmeseniz, İstanbul’da doğup büyümüş bir levanten zannetmeniz işten bile değil.

Bize ve ülkemize duyduğu hayranlığı, “Britanya’da turistlerin gidebileceği topu topu 10 tane yer sayabilirsiniz ama Türkiye’de binlercesi var” sözleriyle son derece içten bir şekilde ifade ediyor Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosu Leigh Turner... Açıkçası biraz asık yüzlü, hafiften İngiliz kibrine sahip ve mesafeli birini beklerken, karşımda gayet neşeli, dost canlısı ve sıfır kompleks bir adam buldum. Eğer bir 007 James Bond numarası çekip beni kandırmadıysa, Turner gerçekten de bizden biri gibi olmuş. Bakalım anlattıklarını okuduktan sonra sizler ne hissedeceksiniz?

*Röportajı hangi dilde yapacağımıza siz karar verin. Benim İngilizcemle sizin Türkçeniz yarışır...
- Haydi gel Türkçe konuşalım ki bana da pratik olsun.
*Valla hiç de pratiğe ihtiyacınız varmış gibi gelmedi bana, maşallah şakır şakır konuşuyorsunuz...
- Orası tartışılır ama yine de biz Türkçe devam edelim.
*Her başkonsolos tayin edildiği ülkenin dilini öğrenmiyordur herhalde...

Yazının Devamını Oku