Geriİzzet ÇAPA 13 yaşında ölümle burun buruna geldim
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

13 yaşında ölümle burun buruna geldim

Güzeller güzeli bir kadın Belçim Bilgin... Müthiş pozitif bir elektriği var ve sizi daha ilk cümlenizde sarıp sarmalıyor sıcaklığıyla. Şimdilerde karşımıza “Çalsın Sazlar”la çıkıyor sinemalarda. Onunla Ankara yıllarından bugünlere uzanan bir yolculuk yaptık. Samimiyetinden ve güler yüzlü sohbetinden gerçekten keyif aldım. Umarım sizler de okurken aynı lezzeti bulursunuz. Buyrunuz...

* Muhabbete hayatının “sıfır kilometresinden” başlayıp bugünlere gelelim istersen...

- İlk filmimden mi başlıyoruz yani?

* Yok canım, ailenden, çocukluğundan girelim olaya...

- Hımmm... Eski defterleri deşeceksin anlaşılan...

* Yenileri bilen çok ama geçmişinden fazla haberdar değiliz...

- Yeterince anlattım ama hadi öyle olsun bakalım senin için... Babam inşaat mühendisi, annem ise ev hanımı. Babam çocuklarına güvenen, ilerici, demokrat, bizlere her anlamda yol açan çağdaş bir adamdır. Annem şahane ve çok özel bir kadındır. Çocukluğum sevgiyle dolu geçti. İkisiyle de her şeyi her zaman konuşabildim. Bu konuda kendimi çok şanslı hissediyorum.

* Kaç kardeşsiniz?

- Birbirine çok bağlı iki kardeşiz. Aydın bir ailenin bol sevgi ile yetiştirilmiş çocuklarıyız.

* Sanki röportaj değil de, seçim kampanyasında konuşma yapıyorsun...

- (Gülüyor) Ne yapayım? En doğru bu şekilde tarif edebilirim bizim aileyi.

* Aslen nerelisiniz?

- Babam Diyarbakırlı, annem ise bir taraftan Mardin, diğer taraftan Batmanlı. Fakat çok uzun seneler önce Ankara’ya yerleşmişler, haliyle ben de doğma büyüme Ankaralıyım.

BABAM ŞEYH SAİD’İN KARDEŞİNİN TORUNU

* Sözlüklerde Belçim Bilgin yazınca ilk karşımıza çıkan ne biliyor musun?


- Yok, inan ki bilmiyorum...

* “Şeyh Said’in soyundan” yazıyor...

- Evet doğru, babam gerçekten Şeyh Said’in en küçük kardeşinin torunu.

* Özellikle ünlü olduktan sonra “aile ağacının” hayatında nasıl bir etkisi oldu?

- İster istemez bir mücadelenin içine giriyorsun. İlla ki seni ait olsan da olmasan da bir tarafa çekmeye çalışıyorlar. Açıkçası benim duruşum sevgiden ve barıştan yana. Çok hümanist bir yerden bakıyorum hayata. Bundan öte söylenen ve yazılan her şey başka insanların yakıştırması. Benim tek derdim, insana dair güzel değerleri yücelten adil, sevgi dolu bir yerde durabilmek. Zaten sanatla ilgilenen insanların da bundan daha farklı bir şey hayal edeceklerini düşünmüyorum.

* Ailen nasıl karşıladı oyuncu olmanı?

- Aslına bakarsan çok küçüklükten beri hazırladım galiba onları. Aileyi oturtup “Şimdi size bir gösteri yapıcam” diyen çocuklardandım. Bu, bazen bir şarkı, bazen bir oyun, bazen de bir gösteri olurdu. Okulda ne zaman bir gösteri yapılacak olsa içinde ben olurdum.

* Sonunda “artist” olman sürpriz olmadı evdekilere yani...

- Olmadı herhalde. Benden bir oyuncu çıkacağını tahmin ediyorlardı sanki... Hatta kardeşim üniversite arkadaşlarıyla “Hatırla Sevgili”yi seyrederken benim ablası olduğumu söylemiyormuş. O kadar da doğal yani.

13 yaşında ölümle burun buruna geldim

ASTROLOJİDEN YOKSUN YAŞAMAK BİR EKSİKLİK

* Astrolojiye çok meraklı olduğun doğru mu?

- Astrolojinin kadim bir bilgi olduğunu ve bu bilgiden yoksun yaşamanın eksiklik olduğunu düşünüyorum.

* Malum Merkür’ün geri gitmesi çok moda, böyle günlerde film çekmemezlik falan yapıyor musun?


- Yahu böyle bir şey mümkün olabilir mi? Zaten hayat buna izin vermiyor. En fazla “Bugünkü dolunay yüzünden çok gerginim” diyebiliyorum. (Gülüyor)

YILMAZ’LA AYRILACAĞIMIZ DEDİKODULARI ASILSIZ

* Brad Pitt’e hakaret olacak ama Yılmaz’la sen Türkiye’nin Brangelina’sı olabilir misiniz? Kısaca Yılçim deriz size.

- (Kahkahalar) Ay buna verecek bir cevabım yok.

* Yılmaz’ın huysuz bir görüntüsü var. Zor değil mi böyle bir adamın karısı olmak?


- Yılmaz asla yersiz kızgınlıkları olan bir adam değil. Ayrıca ufak huysuzlukları da çok güldürüyor beni evde. Eskiye göre öfkesini de çok dizginlemiş durumda.

* Niye bu kadar çok ayrılık dedikoduları çıkıyor hakkınızda?

- O kadar çok yazdılar ki, bazen gazeteciler ayrılmamızı mı istiyorlar diye düşünmeden edemiyor insan. Her şey, geçen yıl Hakan Gence’ye verdiğim röportajda “Yılmaz benim sahibim değil eşim” dememle başladı. Onun üzerine ayrı ayrı görüldüğümüz her an yazmaya başladılar bunu. Ama tabii ki söylenenler asılsız.

* Neden seni artık dizilerde göremiyoruz?

- Dizilerde aynı rolü iki sene boyunca oynamak bana klostrofobik geliyor. İyi düşünülerek yazılmış, derinlikli, katmanlı bir hikaye olduğunda elbette dizi yapmayı da düşünürüm ama sinemada bir rolün içine kısa süreliğine girmek ve başka bir karakteri hayal edip ona dönüşmek beni çok daha fazla heyecanlandırıyor. Bittikten sonra da aynı heyecanı başka bir rolü hayal ederken yaşayabiliyorum.

BELÇİM, İRAN KÜRTÇESİ’NDE ÜZÜM YAPRAĞI DEMEK

* Nasıl bir öğrenciydin?

- Öğretmenlerimle aramda hep özel bir bağ vardı, onları minnetle anıyorum. Beni hayallerim için hep yüreklendirmişlerdir. Onlarla rüya gibi ilişkilerim oldu anlayacağın.

* Biz ona rüya değil inek diyorduk...


- (Gülüyor) Vallahi sen ne istersen de... İyi bir öğrenciydim ki beni seviyorlardı.

* Bu arada Belçim ne demek?

- Aa bak onun çok güzel bir hikayesi var! Babamın kanserle ağır mücadele veren İranlı bir Kürt arkadaşı “Benim çocuğum olmayacak. Kızım olursa adını Belçim koymak istiyordum. Ben yapamıyorum bari sen yap, kızına Belçim adını verirsen çok sevinirim” demiş ve ismim Belçim olmuş. İran Kürtçesi’nde “üzüm yaprağı” anlamına geliyor.

* Oyunculuğa ilk adım atmana gelelim...

- Bu sefer gerçekten “Sıfır Kilometre”yi soruyorsun...

* Bravo Belçim!

- (Gülüyor) “Kilometre Zero”daki tek kadın oyuncuy-dum. Fransız-Irak ortak yapı-mıydı ve bu film sayesinde Cannes’da yarışma fırsatım oldu.

* Durup dururken yönetmen seni nereden bulup da kadroya dahil etti?


- Yönetmenin Kürtçe bilen bir kadın oyuncuya ihtiyacı varmış. Yılmaz aracılığıyla haberdar olup, görüşmeye gittim. Audition’a girdim ve birkaç gün içinde rolü aldığım haberiyle aradı beni yönetmen.

YILMAZ’IN OYUNUNU İZLEMEYE GİTTİK, SAHNEDE GÖZÜ HEP BİZİM TARAFTAYDI


* Yani daha o zamandan Yılmaz’la tanışıyordunuz...

- Ankara’da arkadaşım Mert ile “Bana Bir Şeyhler Oluyor” oyununa gittik, yerlerimize oturduk, perde açıldı.

* Ve ilk görüşte aşk...

- (Gülüyor) O kadar da değil ama oyun oynanırken Yılmaz’ın bizim oturduğumuz tarafla biraz fazla göz göze geldiğini söyleyebilirim.

* Gerçekten bakıyor muydu?


- Bakıyordu bakmasına da, içimden “Bana öyle geliyor herhalde ya” diye geçiriyordum. Bu arada koskoca Yılmaz Usta’yı görmeye gitmişim, bir fırsat olsa da oyunculukla ilgili üç-beş soru sorsam diye içim içimi yiyor. Artık nasıl kalpten istediysem bunu, oyunun arasında kulise gidip tanıştık.

* Esra Erol’un programındaki yeni tanışan çiftler gibi elektrik alabildin mi bari?

- Bir hayranın sevdiği sanatçıyla karşılaştığı sırada ne oluyorsa bana da o oldu (gülüyor). Düşünsene İzzet, karşımda “Vizontele”yi yapan adam, hatta çocukluğumun Mükremin Abi’si duruyordu! Evimizde özel yeri olan iki ünlü isimden biri !

* Diğeri kim, Cem Yılmaz mı?

- (Gülüyor) Tabii ki Cem’i seviyoruz ama bizim ailede Sezen Aksu ve Yılmaz’ın yeri apayrıydı. Neyse biz sohbet etmeye başladık. “Yılmaz Abi oyuncu olmak istiyorum, ne yapmam gerek?” diye sordum. O sırada da BKM Mutfak daha yeni oluşuyordu, Yılmaz “İstanbul’a gelirsen öğrencimiz olursun. Geldiğinde beni mutlaka ara” dedi.

* Sen de hemen eve koşup bavullarını topladın tabii...

- (Gülüyor) Birkaç gün sonra Yılmaz beni arayıp Iraklı yönetmenin Kürtçe bilen kadın oyuncu aradığını söyledi. Ben de kalktım gittim. Ondan sonrası malum zaten.

13 yaşında ölümle burun buruna geldim

ŞU AN KÜÇÜK BİR KIZSIN AMA BÜYÜYÜNCE SENİNLE EVLENECEĞİZ

* Bu arada Yılmaz’la da muhabbetiniz arttı herhalde...


- Oyunculukla ilgili aklımda ne varsa ona soruyordum. Bir gün yine “Yılmaz Abi” diye konuşmaya başladığımda “Abi mi? Emin misin ya abiden?” dedi bana. O an nasıl heyecanlandığımı anlatamam (gülüyor). “Tamam o zaman, sen nasıl istersen öyle olsun Yılmazcığım” diye cevap verdim. Ondan sonra ne dese beğenirsin?

* Ne bileyim Belçim? En heyecanlı yerinde kesme konuşmayı, devam et!

- “Sen şu an küçük bir kızsın ama büyüdüğün zaman seninle evleneceğiz” demesin mi!

* Vay vay vay, iddiaya gel!

- Sorma! “Bu ünlüler ne garip insanlar. Yeni tanıdığı birine nasıl böyle bir şey söyler, acaba kızları hep böyle mi kandırıyorlar?” diye geçirdim içimden.

* Demek öyle kandırıyorlarmış...

- (Kahkahalar) O an kafamda neler kurduğumu anlatamam.

* Sen de bu sırada “Sıfır Kilometre”de rolü kaptın!


- O dönem çekimler için Kuzey Irak’a gittim, sonrasında da Paris’te yaşamaya başladım. Yılmaz’la aramıza iki yıla yakın bir mesafe girdi, yani iki sene süren bir kopukluk yaşadık. Ama arada “Ne yapıyorsun Belçim, hayat nasıl gidiyor?” gibi ufaktan jeton atmaları oluyordu. Bense zaten çoktan aşık olmuştum.

* Peki kalbine Eros’un oku ilk ne zaman saplandı?

- “Bana abi deme” dediği gün içime bir kıvılcım düşmüştü ama sevgili olma halini düşünmemiştim. Bu arada ben zaten Fransa’daydım. Düşünsene karşımdaki koskoca Yılmaz Erdoğan!

* Anlatırken hâlâ heyecanlandığının farkında mısın?

- Olmaz olur muyum? 10 sene geçmiş aradan ama bana hâlâ dünmüş gibi geliyor.

* Ee haydi dön artık Fransa’dan da, tamamına ersin bu hayırlı iş!

- (Gülüyor) Ben o iki sene içinde Fransızcamı iyice geliştirip, Paris’te sinema okumaya karar verdim.

* Hoppala! Kızım burada adam seni bekliyor...

- Türkiye’ye her gelişimde görüşüyorduk zaten. Üniversiteye başlasaydım dört yıl daha ayrı kalacaktık. Fakat bir gün Çeşme’de Yılmaz bana dönüp, “Benimle birlikte elimizin uzandığı her yere iyilik, güzellik götürmeye var mısın?” dedi. Öylesine şiirsel bir evlilik teklifiydi ki bu, hayatımda bir daha hiç bu kadar aşık olamayacağımı hissettim ve hiç düşünmeden “Evet” dedim.

“KELEBEĞİN RÜYASI”NDAN SONRA ACIMASIZCA ELEŞTİRİLDİM

* Geriye dönüp baktığında keşke evlenmeseydim de sinema eğitimi alsaydım diyor musun?

- Asla, hayır! Benim için Yılmaz; birlikte hayal kurduğum, hayatı da oyunculuğu da öğrendiğim hem müthiş bir koca hem de muazzam bir hoca.

* Her ne kadar Yılmaz Erdoğan’ın karısı olmak avantajmış gibi görünse de bazen onun isminin seni ezdiğini düşünmüyor musun?

- Bunu en çok “Kelebeğin Rüyası”nda yaşadım. O film çıktıktan sonra inanılmaz acımasız eleştirilerle karşılaştım. Bazı insanlar önyargılarını kırıp oyunculuğumu bile izleyemediler maalesef.

* “Kocasının torpiliyle Oscar’lık filmde rol kaptı” diyenler oldu...

- Yılmaz son derece profesyonel bir adam. İnanmadığı bir kişiyi karısı olsa bile asla filminde oynatmaz. Ayrıca 10 sene önce “İki şairin hikayesini yazıyorum, aralarındaki kızı sen oynamalısın” demişti bana.

* “Kelebeğin Rüyası”ndaki Suzan senin için yazılmıştı yani...

- İnan ki bende Suzan’ı görmüş olmasaydı, içine sinmeseydi, ne olursa olsun asla oynatmazdı.

13 YAŞINDA ÖLÜMLE BURUN BURUNA GELDİM

* Hayatında bir de çok büyük travma var seni etkileyen...

- 13 yaşında geçirdiğim kazadan bahsediyorsun sanırım. O zaman çok aşırı bir sarsıntı yaşadım, fakat yıllar geçince anladım ki hayatta yeni bir başlangıç için bazı şeylerin sona ermesi gerekiyor.

* Başladın yine seçim konuşmasına, anlatsana şu kazayı...


- Hâlâ her saniyesi film şeridi gibi gözümün önünde... O gün okul servisinin en arkasında oturuyordum. Viraja girdiğimizde, dikiz aynasına bir baktım ki şoför amcanın koltuğu boş. Adam aracın devrileceğini anlayınca kendini dışarıya atmış. Düşünsene bir araba dolusu çocuk belki de ölüme gidiyor ama olup bitenden haberi bile yok. Araba bir anda takla atınca saniyeler içinde ortalık karıştı. Herkes bağırmaya başladı, arkadaşlarımın gözlerindeki o korkuyu anlatamam sana. Ölüme ilk kez bu kadar yaklaşmıştım.

* Verilmiş sadakan varmış...

- Hem de nasıl! Diğer çocukların altında kalınca belim kırıldı. Altı ay yataktan kalkmadım, hiç kıpırdamamam gerekiyordu. Kazadan önce arkadaşlarımla Türkiye’nin ilk senkronize buz pateni grubunu kurmak için çalışıyorduk. Tabii belim kırılınca tüm hayallerim suya düştü.

* O yaşta bir çocuk için ağır bir travma... Bunalıma girmedin mi?

- Girmez olur muyum? Ama bir gün çok sevdiğim arkadaşım Ant gelip, beni Ankara Sanat Tiyatrosu’nun kursiyerlik sınavlarına girmem için ikna etti. Böylece profesyonel oyunculuk konusunda ilk adımımı atmış oldum.

* Gün geldi ilk filminle Cannes’a gittin, evdeki iki efsane isimden biriyle evlendin, diğeri de nikah şahidin oldu!


- (Gülüyor) Aynen öyle oldu. Bence Sezen Aksu bu ülkenin başına gelmiş lütuflardan biri. Kocaman yüreğiyle, duyarlılığıyla o bizim değerlimiz. Onunla aynı zaman diliminde yaşadığım için kendimi öylesine şanslı sayıyorum ki anlatamam. Yılmaz gelip “Biliyor musun nikah şahidimiz Sezen olacak” dediğinde ben nikahı falan unutup Sezen’i göreceğim diye heyecandan ölecektim (gülüyor).

EN KUTSAL VE ÖNEMLİ GÖREVİM ANNELİK

* Biraz da anne Belçim’den bahsedelim...

- Ah işte hayattaki en kutsal ve önemli görevim... Arkadaşlarım arasında ilk evlenen, hatta ilk anne olan benim. Doğumdan sonra hastanede daha ikinci günümdü. Annelik denen o kocaman karmakarışık duyguyla mücadele etmeye çalışırken, bizim kızlar en şık kıyafetleriyle dizildiler karşıma.

* Ne güzel, hazırlanıp arkadaşlarını ziyarete gelmişler...


- Yok canım, hastaneden sonra gece dışarı çıkacakları için süslenip püslenmiş zibidiler (gülüyor). Hepsinin gözündeki “Belçim sen artık bizden değilsin” bakışını okuyabiliyordum. O kadar farklı hissettim ki kendimi...

* Arkadaşların gecelere akmaya giderken, aklın onlarda kaldı mı?

- Kalır sanıyordum ama kalmadı biliyor musun? En garibi hastaneden çıkmadan önce yaşadıklarımdı. Bebeklerin olduğu bölümü aradım “Ben Rodin Erdoğan’ın annesiyim, çıkmak üzereyiz” dedim ve o an ilk defa yüksek sesle söyleyince resmen Rodin’in annesi olduğumu hissettim. “Ben artık bir anneyim” diye bir aydınlanma yaşadım.

* Nasıl bir annesin peki?


- Ah keşke bu soruya Rodin cevap verebilse... Hayattan topladığım her şeyin en iyisini elimden geldiğince oğluma aktarmaya çalışıyorum. Mümkün olduğunca Rodin’i kısıtlamamaya özen gösteriyorum.

* Üstüne fazla düşüyormuşsun gibi bir halin var!

- İlk yıllardaki o tecrübesiz telaşlı halim kalmadı. Artık daha soğukkanlı, kriz yönetebilen bir anneyim.

* Rodin babasının mı yoksa annesinin mi oğlu?


- Henüz öyle belirgin bir seçimi yok. Bu aralar futbolu keşfetti, babasıyla deli gibi futbol oynuyorlar. Aslında futbolu keşfetti demek yanlış olur, çünkü çocuk adeta Beşiktaş’ın içine doğdu (gülüyor). Rodin’in ilk giydiği şey Beşiktaş forması oldu. Odası, yatağı, çarşafı her şeyi Beşiktaş. Hayatımda ilk kez onun sayesinde başından sonuna kadar futbol maçı izler oldum.

* Ablasıyla arası nasıl?


- Harika tabii ki nasıl olsun? Berfin benim için de Yılmaz’ın kızından ziyade çok yakın bir arkadaş gibi. Geçenlerde New York’a onu ziyarete gittim, hasret giderdik.

13 yaşında ölümle burun buruna geldim
Fotoğraflar: Murathan ÖZBEK

“ÇALSIN SAZLAR” HEM AĞLATIYOR HEM OYNATIYOR

* Çalsın mı artık sazlar?

- (Gülüyor) Eh çalsın tabii... Bir gün menajerim Zeynep Berkiş “Sana bir senaryo gönderiyorum okur musun?” dedi, “Peki” diye cevap verdim. İki dakika sürmeden senaryo geldi elime. İnanır mısın yarım saat içinde hepsini okuyup bitirdim.

* Eee ne var bunda inanmayacak?

- Genelde senaryolarda eksikler olur, okurken takılırız ama “Çalsın Sazlar”ın hiçbir eksiği yoktu. Zeynep’e “Hemen bana sözleşmeyi yolla, uzun zamandır okuduğum en güzel senaryo” dedim.

* Nedir konusu “Çalsın Sazlar”ın?

- Dalgacı, hayalci, hayatı hafife alan iki yakın arkadaşın aynı kıza aşık olması sonucu yaşadıkları aşk, çarpışma ve dostluk ilişkilerini eğlenceli, aynı zamanda naif bir hüzünle anlatıp tıpkı benim filmdeki repliğim gibi “Hem ağlatıyor hem oynatıyor” Çalsın Sazlar...

* Biraz eski Türk filmleri havasında mı?

- Hayır, alakası bile yok. Günümüzde geçen ve geri dönüşlerle 1960’lardaki üç kişinin arkadaşlığını anlatan sıcacık bir hikaye. Daha fazlasını anlatmak istemiyorum. İzlediğin zaman zaten ne demek istediğimi anlayacaksın.

* Valla izleyince ne hissedeceğim bilmiyorum ama ne öpüşmüşsün be Belçim herkes günlerdir bunu konuşuyor!


- Bunu gerçekten anlamıyorum! Sinemamızın 100’üncü yılını kutladığımız bugünlerde hâlâ bu tarz haberlerin bu kadar büyük yayınlanıp, bu kadar da ilgi görüyor olması üzücü. İşini profesyonellikle yapan insanlara büyük haksızlık bu! Ve maalesef ki kurbanlar hep kadınlar oluyor.

* Peki Yılmaz ya da ailen ne dedi bu duruma?

- Bir erkek oyuncuya da aynı soruyu sorar mıydın merak ediyorum. Ben bir filmde oynamaya karar verdiğimde kimseden izin almam, çünkü kararlarımdan ben sorumluyum.

* Yılmaz gerçekten kıskanmıyor mu yakışıklı erkeklerle filmlerde oynamanı?

- Niye kıskansın ki? Bizim işimiz bu. Ben onu nasıl kıskanmıyorsam o da beni kıskanmıyor.

SEN AŞIKSIN DİYE SEVDİĞİNİN ZİHNİNE MÜHÜR VURAMAZSIN

* Atma Belçim din kardeşiyiz. Ne yani Monica Bellucci gibi efsane bir kadını da mı kıskanmadın?


- Hayır kıskanır mıyım ya? Gerçekten sevmek, özgür bırakmaktır. Bir yerde birine bir şey hissedecekse zaten bunu yaşamalı.

* Gidecekse gitsin diyorsun yani...

- Nasıl engel olabilirsin ki? Sen birini seviyorsun, aşıksın diye onun zihnine de kalbine de mühür vuramazsın.

* Yılmaz Erdoğan’ın oynadığı “Bana Masal Anlatma” da senin filmin “Çalsın Sazlar”la aynı gün vizyona girdi. Gişede karı-koca rakip olmak nasıl bir duygu?

- Ben bunu rekabet olarak görmüyorum. İkimiz aynı anda vizyondayız, hatta bir de “Son Umut” vizyonda. Bu gerçekten ilginç bir tesadüf... Ayrıca “Bana Masal Anlatma”nın Türkiye’de yepyeni bir komedi dili yaratacağını düşünüyorum.

* “Çalsın Sazlar” için 11 şarkı okudun. Teklif gelirse albüm de yapar mısın?

- Bu film vesilesiyle şarkıcı Yasemin’e ruh vermek benim için eğlenceli bir deneyimdi. En başından beri beni bu konuda cesaretlendiren Nesli Hocam’a ve Nadir Göktürk’e teşekkür ediyorum. Onunla çalışırken Yasemin’i buldum ben. Albüm yapma konusuna gelirsek, böyle bir şeyi hiç düşünmedim. Roller şarkı söylememi gerektirirse söylerim o kadar.

* Peki başrolü paylaştığın Caner ve Engin?

- İkisi de heyecanla bu iş için ellerinden geleni cömertçe yaptılar. Birbirimizi sevdik ve başından sonuna kadar pozitif bir enerjiyle çalıştık. Bazı sahnelerde onları izlemeye dalıp oyuna giremediğim bile oldu.

X

Artık her şeye gülüyorum yoksa ağlamaktan helak olurum

Geçtiğimiz hafta Fatih Altaylı’yla aylık olağan istikşafi görüşmelerimizden birini daha gerçekleştirdik. Bu sefer gündemimiz daha çok magazin, spor ve elbette onun son dönemde yaşadıklarıyla alakalıydı. Konuşmalar uzadıkça, atmosfer tam bir “Teke Tek Özel”e dönüştü. Ancak bu kez Fatih Bey sorgulayan değil, sorulanlara cevap veren koltuğundaydı. Yayından kaldırıldığında “Üzüntüden tansiyonum çıktı, burnum kanadı” dediği programından Reza Zarrab hakkındaki favori hipotezine kadar pek çok şeyi konuştuk... İşte o muhabbetten satır başları...

* İlber Ortaylı ve Celal Şengör’le yaptığınız Teke Tek Özel’ler son zamanların en ses getiren televizyonculuk olaylarındandı. Ne oldu da birdenbire yayından kaldırıldı?
- Vallahi ben de anlamadım İzzet. Bana söylenen gerekçenin de gerçek gerekçe olduğunu zannetmiyorum. Kanal yönetiminin de programı sevdiğini ve beğendiğini bildiğimden benim için sürpriz olsa da Türkiye’nin halini göz önüne alırsan, bu karara çok da şaşırmadım diyebilirim.

* Üzgün müsünüz peki?
- Bu kadar da olsa devam etmemize memnunum. En azından güzel bir şeylerin hâlâ yapılabileceğini gösterdik ama bu programın yayından kalkmasının sırrının, o rektör yardımcısının meşhur sözlerinde gizli olduğunu da düşünmüyor değilim.

 

SAĞ OLSUN FLASH TV, “BUYRUN KAPIMIZ SİZE AÇIK” DEDİ


Yazının Devamını Oku

Dün dünle beraber gitti cancağızım açgözlülere yeni savaşlar lazım...

Daha birkaç yıl öncesine kadar etrafımda geleceğe dair umut dolu ütopyalar dinlerdim dostlarımdan... Ama şimdilerde kapkaranlık distopyalardan başka bir şey duymaz oldum tüm tanıdıklarımdan...

Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey... Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu.
Tramvaylar, vapurlar sabahları, akşamları tıklım tıklım, daima aceleci, sinirli, telaşlı bir kalabalığını şehrin bir ucundan öteki ucuna taşıyıp duruyorlardı.”
Oktay Akbal’ın 1946’da kaleme aldığı bu sözler aradan onca yıl geçmesine rağmen maalesef hâlâ geçerliliğini koruyor.
Akbal mı çok ileri görüşlüydü yoksa insanoğlu mu tarihten hiç ders çıkarmayıp hep hırslarına ve açgözlülüğüne yenik düştü!

EKMEK VAR AMA PAYLAŞACAK VİCDAN TÜKENDİ


Bundan yetmiş sene önce sanki tam da bu günleri anlatmış büyük usta... Oysa biliyoruz ki dünyada hepimize yetecek kadar ekmek var, su var... Ama bunları paylaşacak ruh ve vicdanı tükettik...

Yazının Devamını Oku

50 yıldır sahnede

“Alışmak Sevmekten Zor”, “Tapılacak Kadınsın”, “Seninle Başım Dertte”, “Özledim”, “Sen Sevdalı Ben Belalı”... Hangimizin anılarında yoktur ki bir Selami Şahin şarkısı... Kimi zaman aşklara, kimi zaman da ayrılıklara eşlik etti duygu yüklü nağmeleri. Şu sıralar 16 Nisan’da Bostancı Gösteri Merkezi’nde yapılacak 50. Sanat Yılı Özel Gecesi’nin hazırlıkları içinde usta müzisyen. Onunla hem bu uzun müzikal macerasını hem de hayatının unutamadığı anlarını konuştuk...

◊ Kafiyelerin sihirbazı, romantik şarkıların efendisi Selami Şahin, küçüklüğünden beri mi böyle şiir gibi konuşup her lafa espri veya manalı birkaç sözle cevap verirdi?
- Esprisini, manasını falan bilmem ama 6 yaşına kadar Türkçe bile konuşamıyordum. (Gülüyor)
◊ Hayırdır abi, o niye?
- Antakya’nın Yoncakaya Köyü’nde doğmuşum. Hoş o zamanlar adı Cındarlı’ydı. Anacığım Mısırlı, eh malum bizim oralar da Suriye hududuna çok yakın olduğundan evde Arapça konuşulurdu. Ben Türkçeyi ancak ilkokula başlayınca öğrenebildim.
◊ Ve başladın söz yazmaya...
- (Gülüyor) Daha dur ne sözü, adımızı zor yazıyorduk. Radyo çaldığında içinde birileri var zannederdim. Fakat öğretmenlerim hep “Sesin çok güzel, şarkıcı olacaksın” derlerdi. Aslına bakarsan daha o günlerde kafaya koymuştum müzisyen olmayı.
◊ Ailede de var mıydı müzikle ilgilenen?

Yazının Devamını Oku

Aşık Veysel rehberimiz olmalı

“79 yıllık yaşamının 72 yılını görmeyen gözlerine rağmen gönlünde oluşturduğu ayrı bir dünya ile tamamladı. ‘Bir küçük dünyam var içimde benim/ Mihnetim ziynetim bana kafidir’ diyerek yaşadığı çağa tanıklık etti.

Allah birdir Peygamber Hak
Rabb’ül Alemin’dir mutlak
Senlik benlik nedir bırak
Söyleyin geldi sırası

Kürdü, Türkü ne Çerkezi
Hep Adem’in oğlu kızı
Beraberce şehit gazi

Yazının Devamını Oku

Tezgahları burada, aklı başka topraklarda olanlar defolup gitsin!

Eminim şimdi cukkalarını sırtlarına yükleyip ülkeden tüyme planları yapanlar vardır. Eminim ülkenin karanlık mahfillerinde bu hazin tabloya bakıp avuçlarını ovuşturanlar da bir köşede kirli oyunlardan nemalanmayı bekliyordur. O topladıkları valizlerle defolup gitsinler! Hiçbir yere gitmiyorum ben! Bu ülkenin ekmeğini yedim, suyunu içtim...

Ey sinsi!
Ey alçak!
Kadın, çoluk, çocuk demeden sokakları kana bulayıp masumları katleden şerefsiz! Duyuyor musun sesimi!
Hangi bedel karşılığında, kimlere sattın vicdanını!
Yok mu senin evladın, kardeşin, anan! Yok mu arkandan ağlayacak bir tane dostun, akraban!
Lanet olsun sana da, hizmet ettiğin efendilerine de!
Lanet olsun seni sokaklara süren o karanlık ellere!

Yazının Devamını Oku

Özel güvenlik işi yapıyorsan bagajında çelik yelek de olacak, külotlu çorap da...

Özel güvenlik ya da yakın koruma denildiğinde, pek çoğumuzun aklına bar kapılarındaki ızbandut gibi adamlar gelir. Meğer mesele hiç de göründüğü gibi değilmiş... Sektöre yeni girmelerine rağmen Madonna’dan Angelina Jolie’ye, Donald Trump’tan Adriana Lima’ya kadar dünyaca ünlü isimlere güvenlik hizmeti veren iki ortakla sohbet ettim bu hafta. Onlardan işin gerçek yüzünü ve perde arkasında yaşananları dinledim. Bu iki genç adam “Terörün ve şiddetin hızla arttığı dünyada, geleceğin mesleği profesyonel güvenlik olacak” iddiasındalar... Gerisini İSC Güvenlik Danışmanlığı şirketinin kurucuları Ahmet İşcen ve Uğur Kısa’nın ağzından dinleyelim; elbette her zamanki gibi karar sizlerin efendim...

◊ Mahalledeki bütün çocuklar polis olmak isterken siz özel güvenlik olmayı mı hayal ediyordunuz?
- Uğur Kısa: (Gülüyor) Ben zaten 10 yıla yakın bir süre emniyet mensubuydum, senelerce de Teşvikiye Karakolu’nun amirliğini yaptım. Ortağım Ahmet’in bilgi işlem şirketi de emniyetin GBT sorgulama sistemleri üzerinde çalışıyordu. Tanışmamız bu vesileyle oldu.
- Ahmet İşcen: Babam Oktay İşcen, yedi yıl boyunca Bonn Büyükelçisi’ydi. Almanya dışında Yugoslavya ve Hindistan’da da aynı vazifeyi üstlendi. Diplomat bir aile olarak ülke ülke dolaştık ve o yıllarda başımıza bela olan Asala teröründen biz de çok çektik. Haliyle küçük yaşlardan beri devletle ve polisle hep iç içe oldum. O nedenle de bu mesleği yapanlara büyük saygı besledim.
◊ Desene korunan taraftan koruyan tarafa transfer oldun...
- Ahmet İşcen: Aynen öyle. Almanlar güvenlik konusunda işini en iyi icra eden milletlerin başında gelir. Küçücük yaşta korunan taraf olarak bunu görme fırsatım oldu. Ardından ABD’de okuduğum dönemde eğitim ve seminerlere katıldım. Ve gördüm ki “yakın korumalık” fedai mantığından çok öte teknikler gerektiriyor.
◊ Yakın koruma diye tarif edilen şeyin bar kapılarında gördüğümüz ızbandut gibi adamlardan farkı ne; anlatsana biraz...
- Ahmet İşcen: Yakın korumanın temel prensibi, kendisinden sorumlu olduğu kişiyi, her türlü tehlikeden uzak tutmak ve o ortamdan kaçırmaktır.


Yazının Devamını Oku

Nazım’ın yatak odası ve Virginia Woolf’un bekareti!

Yalçın Küçük gibi ciddi bir bilim adamı Tenkit adını verdiği son kitabında Nazım’ın hayatını BBG evine çeviriyorsa, İthaki gibi önemli bir yayınevi Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’sının girişine yazarla ilgili saçma sapan bir biyografi koyuyorsa çıkıp kimse “magazinciler belden aşağıya vuruyor” demesin bu memlekette!

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte yani yürekte...”

Ah be Yalçın Küçük! Ne gerek vardı şimdi bunu yapmaya? Milletin özel hayatını ve yatak odasını dikizlemenin trend olduğu şu ahlak fukarası günlerde, Nazım’ın mahremini açmak yakıştı mı sana?
Neymiş efendim...
Nazım ölüm döşeğindeyken karısı Vera Tulyakova yan odada ‘bir hoyrat vücutla sabahı deniyor’muş. Yani sözün özü Vera, büyük şairi hasta yatağındayken yan odada aldatmış!
Sağ olun sayenizde öğrendik, şad olduk Yalçın Bey!

 

NE İŞİN VAR SENİN NAZIM’IN YATAK ODASINDA SAYIN KÜÇÜK

Yazının Devamını Oku

Aynı ev seksi öldürür

Bizim ‘Dört Benzemez’in bu haftaki konuğu Okan Bayülgen’di... Onu uzun uzun yaldızlı cümlelerle anlatmaya hiç gerek yok. Çünkü neredeyse çeyrek asırdır hayatını bütün ülkenin gözü önünde yaşıyor. Biz ekip olarak kendisinden fazlasıyla istifade ettiğimiz şahane saatler yaşadık. Umarım masadaki muhabbetin lezzetini satırlara da yansıtabilmişimdir efendim...

◊ Hanımlar beyler, ellerinizdeki telefonları bırakırsanız muhabbete başlayabiliriz...
- Gonca Vuslateri: Ay İzzet bir dakika şu fotoyu repost yapıp bırakıyorum.
- Seray Sever: Sevgilim Dubai’de, onunla FaceTime yapıp hemen geliyorum...
- Kenan Erçetingöz: Okan’ın elinde telefon yok, onunla konuşsana!
◊ Okan hayırdır senin yok mu sosyal medyada “acil” bir işin?
- Okan Bayülgen: Mümkün olsa elime bile almam telefonu. Geçen sene altı ay hiç kullanmadım inanır mısın? Tek kelimeyle müthişti o günler. Fakat sonradan çocuğum olduğu için mecburen tekrar yanımda taşımaya başladım.

Yazının Devamını Oku

Emeklerime rağmen adım üvey anneydi

Fatoş Güney, üvey kızının açtığı davayla ilgili ilk kez Hürriyet’e konuştu.

Geçen hafta sosyal medya ve gazetelerin gündeminde en fazla yer alan konulardan biri Fatoş Güney’in, üvey kızı Elif’in açtığı davadan beraat etmesiydi. Fransa’da yaşayan Elif Güney Pütün, 1974’te kurulan Güney Filmcilik A.Ş.’de hisse sahibi olduğunu, ancak şirketin yönetim kurulu başkanı Fatoş Güney’in genel kurul toplantılarında haberi olmadan kendisi adına imza attığını iddia etmiş, üvey annesi hakkında “resmi belgede sahtecilik” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştu. İşte o davadan beraat eden Fatoş Güney’in konuyla ilgili anlattıkları...




YÜKSEKLERDE HİÇ GÖZÜM OLMADI

Tüm yaşantım boyunca kirlenmemeye dikkat ettim. Bana sunulan dünya nimetlerini kullanıp bir yerlere gelmeyi ya da önemli birisi olmayı asla kendime amaç edinmedim. Bu yüzden de hep özgür oldum. Siyasete yanaşmamaya, kimseye kulluk etmemeye, boyun eğmemeye ve kimsenin hakkını çiğnememeye, dürüst ve namuslu olmaya, birtakım değerleri koruyup kollamaya özen gösterdim. Ne şan şöhrette, ne para pulda ne de yükseklerde gözüm vardı.

 

Yazının Devamını Oku

Siyaset ticaret ve şehvetin başkenti antik Efes’te bir gün!

Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti...

“Depremler oluyor beynimde,
Dışarıda siren sesi var,
Her yanımda susmuş insanlar,
İçimde ölen biri var...”
İş güç tatsız, haberler tatsız, dünya tatsız ve maalesef ülke tatsız... Sıkıntı bu kadar ağır olunca şehir üstüme üstüme gelmeye başladı. Ya birilerinin kalbini kıracak ya da bu diyardan uzaklaşacaktım.
Ve derken kendimi sabahın ilk ışıklarında Kordon’da yürürken buldum... Başlangıçta buraların yumuşak havası iyi geldi gelmesine de ne beynimdeki sirenler susuyordu, ne de içimdeki çocuğun çığlıkları... Anladım İzmir de kesmeyecekti beni.
Ruhumun, şimdiki zamandan uzaklaşacağı bir yolculuğa ihtiyacı vardı... Evreka! Sonunda doğru istikameti bulmuştum; Efes’ti.

Yazının Devamını Oku

Sezen ‘Hovarda’yı bana gece kulübünün tuvaletinde hediye etti

Sesiyle, şarkılarıyla 25 yıldır hayatımızda ama dostluğu, samimiyeti ve müthiş enerjisiyle de sanat camiasındaki hemen herkesin en yakınındaki isimlerden biridir Emel Müftüoğlu.

Hazır son albümü “Emel ile Yeniden” de piyasaya çıkmışken bir araya geldik bu kitap gibi kadınla. Birlikte geçmişten bugüne sanat dünyasında bir “ufuk turu” attık ve kahkaha dolu saatler yaşadık. Umarım bir nebze olsa sizin de pazar gününüze keyif katarız efendim.

◊ Yıl 1990... Karlar Düşer’le beraber nur topu gibi bir de Emel düştü hayatımızın orta yerine...
- Öyle bir konuşuyorsun ki sanki kötü yola düşmüşüm! (Kahkahalar)
◊ Dakika bir gol bir! Kızım böyle giderse gülmekten bitiremeyiz biz bu röportajı...
- İstiyorsan çok da iyi ağlatabilirim.
◊ Yok yok sen böyle devam et...

Yazının Devamını Oku

Kıvanç erken evlendi

Dört kişilik masamıza bu hafta tek başına hepimize bedel bir ismi dahil ettik; Nur Yerlitaş. Kenan Erçetingöz, Gonca Vuslateri, Seray Sever ve bendenizden oluşan ekibimiz, Nurella’nın varlığıyla iyice şenlendi. Mide kelepçesinden girdik, Nur’un İşte Benim Stilim macerasından çıktık.

Elbette magazin gündeminin başlıklarında da hep birlikte bir ufuk turu attık. Biz birlikte şahane saatler yaşadık. Umarım okurken sizler de aynı keyfi alırsınız...



◊ Bugünlerde rejim yapmaya üşenen zayıflamak için mide ameliyatına koşuyor... Ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında? Mide küçültme operasyonlarını sağlıklı buluyor musunuz?
- Gonca: Yahu her isteyene de yapmıyordur herhalde doktorlar. İlla ki belirli şartlar, kriterler vardır!
◊ Mutlaka vardır tabii ama her yaptıranın da gerçekten son çaresi bu mu Allah aşkına? Haydi diyelim vücut sağlığına kavuştu, peki ya hastaların ruh sağlığı ne hale geliyor?
- Gonca: O konuda bir şey diyemem ama canının çektiğini yiyememek adamın sinirini hoplatır hatta zıvanadan çıkartır...

Yazının Devamını Oku

Fabrika ayarlarını şaşıran İzzet'in sanatla özüne dönme mücadelesi

“Bir kelebek ağrısıydı, vakit dardı, mevsim hicazdı. Yetişmem gereken bir ölüm, kaçmam gereken bir hayat vardı...”

Günlerdir Birhan Keskin’in bu nefis dizelerini nedenini bilmeden mırıldanıp duruyordum. Sonunda anladım vaziyeti! Evde oturmuş zap yaparken gördüğüm Kelebek’in yeni reklamı yaratmıştı hassas bünyemdeki bu lirik yansımayı. Yaşlanıyor muydum ne... 

Heyhat, her zamanki gibi kendi koordinatlarımı yine yanlış yorumlamıştım!
Bir yanda ‘Türkiye’nin en büyük magazincisi’, öte yanda şarkılarıyla, kitabıyla zirveden inmeyen Gülben, diğer tarafta ‘gece hayatının şövalyesi’ ve ‘moda dünyasının guruları’ vardı.
Gazetenin mutfağındaki bu ‘amansız rekabetten’ geri kalmamak adına, reklamı izlediğim gece vurdum kendimi şehrin sokaklarına.
Asmalı’da başlayan tur, Aksaray’ın arka sokaklarındaki pavyonlarda bitmişti.

KÜÇÜK YAŞA Kİ BAŞKALARINA YER KALSIN!

Yazının Devamını Oku

Ben babana, o Gönül Yazar’a aşıktı

Zor kadındır annem Gürnar Çapa Uğurlu vesselam... “Kime göre neye göre?” diyeceksiniz şimdi.

Bana göre zor a dostlar. Onu ne kadar çok sevdiğimi nasıl anlıyorum biliyor musunuz? Beni sürekli çileden çıkarmasına rağmen hayatımda onsuz bir an bile düşünemiyorum. Ara sıra ana-oğul ilişkimiz Stockholm sendromunun en iyi örneklerinden biri gibi görünse de Allah onu başımdan eksik etmesin... Peki benim ‘deli saraylı’ kimi zaman olmayan saçımı başımı bana nasıl mı yoldurtuyor?..



Bir kere o tamamıyla kendi doğrularıyla yaşıyor. Sadece onun okuduğu kitap, seyrettiği program, gittiği doktor, sevdiği insanlar en iyi, bunun dışındaki her şey fasa fiso!

“Anne tansiyonum yükseldi” derim; cevabı hazırdır; “Kim uyduruyor bunları? Doktorlar tüccar olmuş! Sende tansiyon olsa onlar değil ben bilirim...”
Bizimkinin kafası Ortaçağ engizisyon papazları gibi çalışır. Onlar da yıllarca İncil’de yer almadığı için, Amerika kıtasının varlığını kabul etmemişlerdi...
Nasıl denk getiriyor bilmiyorum ama toplantıların en kritik yerinde telefonumu çaldırır.

Yazının Devamını Oku

İstanbul'u yakmak istedim

İlk albümünü çıkaran genç sanatçılarla röportaj yapmayı pek sevmem, çünkü genelde şarkıları dışında anlatacak hikayeleri olmaz. Fakat Rümeysa farklıydı! Düğününe sekiz gün kala nişanlısını kaybetmesi, ardından O Ses Türkiye vakası ve nihayetinde Sezen’li geçirdiği koca beş yıl...

Muhabbet ettiğim insanların hikayelerinin içine normalde dahil olmamaya gayret ederim. Sadece dinleyip, anlattıklarını yansıtmaya çalışırım. Ama Rümeysa’da böyle olmadı. Onun öyküsünde kendimi kaybettim ve ilk defa bir röportaj sırasında gözyaşlarımı tutamadım. Dün piyasaya çıkan single’ı ‘Yansın İstanbul’la Rümeysa adeta sevdiğini elinden alan koca şehre meydan okuyor...
Yolun açık olsun Rümeysa!

EVLENMEYE SEKİZ GÜN KALA KAYBETTİ NİŞANLISINI

Müthiş bir trajedi var Rümeysa’nın geçmişinde. Her cümlesinde, her bakışında, her zerresinde hissediyor insan yaşadığı o derin acıyı. Düğününe sadece sekiz gün kala, üstelik tanıştıkları yer olan Anadolu Kavağı’nda, elim bir helikopter kazasında kaybetmiş Murat’ını Rümeysa. Henüz otuzundaydı Murat. Terfi bekliyor, başkomiser olmak için gün sayıyordu. Damatlığı da hazırdı.
Nikah için 29 Mayıs’a, Kadıköy Evlendirme Dairesi’ne gün almışlardı. Ama kader bu mutluluğa izin vermedi. Haber bültenlerinde o zamanın İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’a söylediği sözler manşetteydi: “Müdürüm ne olur yeni helikopterler alın. Murat, ‘hep eski helikopterlere biniyoruz’ derdi. 1969 yılından kalmaymış bu helikopter. Yenilerini alın ki, başka Murat’lar ölmesin...”
Törene nişanlısının, damatlığıyla gelmişti Rümeysa. Gözyaşları içinde sarıldı sevdiğinin tabutuna... “Damatlığını giyemedi ama cennette düğünümüzü yapacağız. Melekler nedimelerimiz, şahitlerimiz olsun. Ben tek kanatla nasıl uçacağım Murat’ım?

Yazının Devamını Oku

‘Ben Mahsun’un yerinde olsaydım düğünümü Diyarbakır’da yapardım’

Sonuna kadar takip ettiğim nadir dizilerden biri olan “Ezel”de Ramiz Dayı, Kenan İmirzalıoğlu’na dönüp unutamadığım şu repliği söylemişti: “Yeni eskiyi kovar!”

Kelebek ekibi de bu haftanın başında sunumundan içeriğine yepyeni bir gazete hazırladı. Vallahi bu takımın bir parçasıyım diye söylemiyorum, ortaya çok da güzel bir iş çıktı. Ve fakat hâl böyle olunca benim için de yeni bir şeyler yapmak farz oldu.
Sözün özü, yıllardır tanıdığım, kendim dahil ‘dört benzemez’i aynı masanın etrafında topladım. Gıybetin dibine vuran bir moderatör olarak attım ortaya kıtırları, üç akıllı çıkarmaya çalıştı. Buyrun size magazinin 3.5 Silahşörü Atos, Portos, Aramis, Dartanyan’dan gündeme dair inciler... Sürç-i lisan ettiysek affola efendim.

İzzet Çapa: Kenan sen küçüklüğünden beri kahvaltıda ananas suyu içersin zaten değil mi?
Seray Sever: Sade ananas suyu olsa iyi, içine bir de limonla kaya tuzu koydurttu. “Haydi bir tane de ben içeyim” dedim, baktım bizimki cebinden şişesini çıkartıp başladı bardağa bir şeyler damlatmaya. Yok efendim fazla alkalikmiş de, o yüzden bunu içmesi gerekiyormuş da falan filan.
Kenan Erçetingöz: Hayır asidikmişim, alkalik olmak için yapıyorum bunları.
İzzet Çapa: Vay be, piyasa seni yıllardır asabi bilirdi, meğer alkalikmişsin...

Yazının Devamını Oku

Cumartesi gecesi İzzet Çapa şehrin sokaklarını arşınladı

Yalnız bir adamın İstanbul’dan gece izlenimleri

Etrafımdaki goygoyu çok, icraatı kifayetsiz kalabalıktan uzaklaşıp “Yeter bu kuru gürültü, biraz kafanı dinle be İzzet! Hiç olmazsa bu geceyi kendine ayır” dedim. Bir yanım Boğaz’ın janjanlı mekanlarına doğru seyirtirken, öte yandan içimdeki hayta her zamanki gibi yine rahat bırakmadı beni... Kalbimle beynim arasındaki iktidar mücadelesinin sonunda, bir baktım ki Asmalımescit’teyim.

 

1 - Şehrin ve Gecenin Öteki Yüzü


Şehrin bu müstesna köşesi bir sokak partisi havasındaydı. Hanımlar alımlı, beyler zarifti. İnsanlar, ülkenin başka hiçbir yerinde görmenin mümkün olmadığı mütebessim bir ifadeyle dolaşıyorlardı. Ama beynimdeki şeytan, “Bu sahte tebessümlere kanma” diye dürtüp duruyordu beni. Sonunda midemin gurultusu, kafamdaki kalabalığın sesini susturdu.
Ayaklarım beni efsane mekan Yakup’un kapısına getirmişti. Bir köşede her zamanki gibi memleketi kurtaran gazeteciler, hemen yanında Beyoğlu’nun tadını çıkaran coşkulu turistler ve aralarına serpiştirilmiş Sevgililer Günü’nü bir gece önceden kutlayan çiftler vardı.
Ne boş masa, ne de bende bu pozitif atmosfere katılacak hal vardı... Tam arkamı dönüp gitmeye karar vermiştim ki, “İzzet abi, İzzet abi” diye bir ses duydum.

Yazının Devamını Oku

Kaç santim kaldı?

Bugün Sevgililer Günü. Elbette günün anlam ve önemine uygun konuşacak birçok isim vardı aklımda. Ama ben Ali Poyrazoğlu’nun kapısını çaldım çünkü o hayata hep sevgilisi muamelesi yapan, her güne Sevgililer Günü’ne uyanıyormuşçasına kalkan bir yaşam ustası. Ali’yi Akasya Acıbadem’de Bir Dakikada Bir Ömür adını verdiği oyunculuk workshop’unun tam ortasında yakaladım. Ufaklıklardan, sanki makam sahibi büyük işadamlarıyla konuşuyormuşçasına bütün kibarlığıyla izin isteyip yanıma geldi ve aldı sazı eline... Anlattıklarında aşk, muhabbet, hoşgörü ve sevgi vardı. Ben her zamanki gibi müthiş beslendim ondan; umarım size de hoş bir seda bırakmış oluruz bu pazardan...

* Yahu senin kendi tiyatron vardı, ne o sattın mı yoksa?
- Hâlâ var İzzet, niye geçmiş zamanda konuşuyorsun ki anlamadım?
* Ne bileyim, AVM’lerden çıkmıyorsun da son günlerde...
- Maalesef İstanbul’da artık eskisi gibi fazla tiyatro binası yok. Ne yazık, yerlerine yenileri de yapılmıyor. Biz de bari olanlar ayakta dursun diye uğraşıp duruyoruz işte. Ama bunun yanında yüzleşmemiz gereken bir gerçek daha var; o da seyircilerin alışveriş merkezlerinin içindeki tiyatroları tercih ediyor olmaları... Ee onlar da haklı aslında, düşünsene park yeri sorunu yok, metroyla veya metrobüsle hooop AVM’desin. Bu artık çok önemli bir özellik çünkü İstanbul o kadar büyüdü ki, resmen bir yerden diğerine gitmek Haçlı Seferi’ne çıkmak gibi bir şey! Ee hâl böyle olunca da, biz tiyatro olarak seyircinin ayağına gidiyoruz.
* Peki senin için zor olmuyor mu “bedevi” tiyatroculuk?
- Vallahi tek eksiğim var, o da kendime ait bir kulis! Geçenlerde “Tiyatroda proje bazında en çok istediğin şey nedir?” diye sordular, hiç düşünmeden “Bana ait bir soyunma odası” diye cevap verdim. Çünkü soyunma odası dediğin yer, oyuncunun mabedidir. Gidersin, aynaya bakarsın, akşamki performans için kendini hazırlarsın... Oysa benim böyle bir imkanım yok çünkü her gün başka bir tiyatroda oynuyorum. Bugün CKM’deyim, yarın Trump’ta, öbür gün Şişli’de, daha sonra Pendik’te, hemen akabinde Bostancı’da, ardından Samsun’da, Adana’da derken sürekli dolanıp duruyorum. Sadece ben değil, bütün tiyatrolar İstanbul içinde geziyorlar.


Yazının Devamını Oku

Kanalın programı TT olmuş, yöneticisi ölü taklidi yapıyor

Vay anasına sayın seyirciler! Annemden başladılar, yedi sülalemle devam ettiler...

Ne kıskançlığım kaldı, ne de Acun’dan para koparıp, program yapma peşinde olduğum. Yok tutarsızmışım da dikkat çekme derdindeymişim falan filan...

Efendim yukarıdaki ifadeler geçen hafta 3 Adam’ı komik bulmadığımı yazdığım için bana sosyal medyada ‘dijital mahalle baskısı’ uygulamaya çalışan bazı fanlara ve çoğunlukla ‘fan kılığına bürünmüş’ paralı troll’cüklere ait...
Nasıl olurmuş da, ben 3 Adam’la zamanında röportaj yapıp sonra da onları eleştirirmişim?

 

BÜTÜN FAN’LAR SÖZLEŞİP AYNI ANDA MI TWEET ATTI?


Yazının Devamını Oku

''Türkiye’de neler olacağına sadece Türkler karar verir'

Ülkemizde görev yapan bir konsolos olduğunu bilmeseniz, İstanbul’da doğup büyümüş bir levanten zannetmeniz işten bile değil.

Bize ve ülkemize duyduğu hayranlığı, “Britanya’da turistlerin gidebileceği topu topu 10 tane yer sayabilirsiniz ama Türkiye’de binlercesi var” sözleriyle son derece içten bir şekilde ifade ediyor Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosu Leigh Turner... Açıkçası biraz asık yüzlü, hafiften İngiliz kibrine sahip ve mesafeli birini beklerken, karşımda gayet neşeli, dost canlısı ve sıfır kompleks bir adam buldum. Eğer bir 007 James Bond numarası çekip beni kandırmadıysa, Turner gerçekten de bizden biri gibi olmuş. Bakalım anlattıklarını okuduktan sonra sizler ne hissedeceksiniz?

*Röportajı hangi dilde yapacağımıza siz karar verin. Benim İngilizcemle sizin Türkçeniz yarışır...
- Haydi gel Türkçe konuşalım ki bana da pratik olsun.
*Valla hiç de pratiğe ihtiyacınız varmış gibi gelmedi bana, maşallah şakır şakır konuşuyorsunuz...
- Orası tartışılır ama yine de biz Türkçe devam edelim.
*Her başkonsolos tayin edildiği ülkenin dilini öğrenmiyordur herhalde...

Yazının Devamını Oku