Benim de bir fikrim var!

Milli Eğitim Bakanlığı, COVID-19 salgını nedeniyle başlattığı uzaktan eğitimi daha iyi bir seviyeye getirmek için çalışıyor. Bu konuda fikri olan herkesi o fikrini paylaşmaya çağırıyor. Bunun için de bir mikrosite açtılar.

Benim de bir fikrim var! Ancak benimkisi içerikten önce altyapıya yönelik. Aslında bu fikri Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü’nün çağrısıyla sizlere daha önce aktarmıştım. Altyapısı olmayan yerlere altyapı, bilgisayarı olmayan çocuğa bilgisayar kampanyası. Hepimiz el ele vererek büyük bir kampanya başlatmalıyız. Lütfen buradan, “Devlet yapsın” diyerek sıyrılmayın! Tabii ki devletin de yapması gerekenler var ama sorunlar büyük. Onlar hepimizin çocukları, hepimizin geleceği. Bu yüzden de hepimizin el ele vermesi gerekiyor.

Benim de bir fikrim var

UZAKTAN EĞİTİM YENİ NORMALİN PARÇASI

Gelin önce bir tabloya bakalım...

COVID-19’un henüz küresel çapta bir salgın olarak bilinmediği 10 Şubat 2020’de, Eğitim Bilişim Ağı (EBA) altyapısını “eğitimde fırsat adaleti” anlayışıyla, yapay zekâ sistemleriyle güçlendiren Millî Eğitim Bakanlığı, salgın süreciyle okullardaki eğitime ara verilmesinin ardından dünyada uzaktan eğitime başlayan ilk ülkeler arasındaki yerini aldı.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın uzaktan eğitim platformu EBA, bu süreçte yaklaşık 3.1 milyar tıklanma sayısıyla Türkiye’de en çok ziyaret edilen 10. site, dünyada ise en çok ziyaret edilen 3. eğitim sitesi oldu.

TRT ve TÜRKSAT’la gerçekleştirilen işbirliği ile TRT EBA TV İlkokul, TRT EBA TV Ortaokul ve TRT EBA TV Lise olmak üzere 3 televizyon kanalıyla eğitim verildi.

Ancak hem ciddi bazı eksiklik ve sorunlar var, hem de yeni bir döneme giriliyor. Dünya salgında birinci dalgadan bile kurtulabilmiş değil. Sonbahar ve havaların soğumasıyla birlikte dünya genelinde vaka sayılarında artış bekleniyor. Her ne kadar yüz yüze eğitim hedeflense de bu hedef gerçekleşmeyebilir. Edindiğim bilgilere göre, velilerin yüzde 46’sı salgın sebebiyle çocuğunu okula göndermek istemiyor. Bu ciddi bir rakam. Diğer yandan eğitimciler ve bakanlık çocukların eğitimi açısından da psikolojik açıdan da yüz yüze eğitimi isteseler de ortaya çıkabilecek ve üstlenilmesi zor bir risk var. İşte bu nedenle yeni dönemde uzaktan eğitim yeni normalin bir parçası haline gelecek.

BİLGİSAYARSIZ ÇOCUK KALMASIN!

Bakın, aşağıdaki rakamlar doğru!

1 milyon öğrencinin internet
erişimi yok.

1.5 milyon öğrencinin
bilgisayarı yok.

Milli Eğitim Bakanlığı uzaktan eğitimin altyapısını güçlendirmek, yani bir milyon öğrencinin internete erişimini sağlamak için çalışma yapıyor. GSM operatörleri ve teknoloji üreticileri de sosyal sorumluluk çerçevesinde masada.

Diğer yandan edindiğim bilgilere göre kapalı iken okullarda boş duran bilgisayarlar zimmetlenerek çocuklara evlerinde kullanabilmeleri için veriliyor.

Evinde birden fazla çocuğu olan ancak tek televizyonu olan ailelere ikinci TV ekranı da ulaştırılıyor.

Ancak rakamlar büyük. Sadece bakanlığın çabalarıyla başarıya ulaşılması pek de mümkün görünmüyor. Çocukların bilgisayarı, interneti veya televizyonu olmadığı için uzaktan eğitimden mahrum kalmaması için tüm toplum kesimlerinin el ele vermesi şart...

HAYDİ BAŞLATALIM KAMPANYAYI!

Bakanlık, Türkiye genelinde A’dan Z’ye tüm eksiklikleri çıkardı. Rakamlar biliniyor. Sırada bu yükü sadece devlete atmadan hep beraber üstlenmek olmalı. İşinsanları, ünlüler, dernekler, imkânı olan tüm bireyler elini taşın altına koysun, 1.5 milyon çocuğumuz da uzaktan eğitim görebilsin! Milli Eğitim Bakanı’na da buradan çağrıda bulunuyorum. Ben çok sayıda mesaj ve telefon aldım. Gönüllüleri çağırsın, öncülük etmek isteyenlerle kampanya bir an önce başlatılsın. Böylece hiçbir çocuğumuz uzaktan eğitimden mahrum kalmayacaktır.

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Vaka sayısı neden önemli?

-“Yani semptomu olmayan COVID pozitif her vaka HES’e geçiyor mu?” -“Hepsi HES’te. Bütün vakalar. Kısaca söyleyeyim: Pozitif olan, semptomu olan olmayan fark etmiyor.”

Yukarıdaki soru ve yanıt Ertuğrul Özkök’ün Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ile yaptığı sohbetten alındı. Türkiye bir süredir Bakan Fahrettin Koca’nın “Her vaka, hasta değildir” gerekçesinden hareketle, kamuoyuna günlük vaka sayısı yerine günlük hasta sayısını açıklıyor. Yani Ertuğrul Özkök’ün mülakatında dikkat çekildiği üzere, HES kayıtlarında yer alsa da kamuoyu günlük kaç kişinin COVID-19’a yakalandığını bilmiyor, çünkü açıklanmıyor. Sağlık Bakanlığı’nın internet sitesinde yer alan durum raporlarına göre Türkiye, temmuz ayının sonuna kadar kamuoyuyla vaka sayılarını paylaşmış. Ağustos ayından itibaren ise hasta sayılarını...

Peki vaka sayılarının açıklanması gerekli mi ve neden önemli? Soruyu Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan’a yönelttim. Mehmet Hoca, Dünya Sağlık Örgütü’nün vaka tanımına dikkat çekerek, “Vaka tanımı klinik durumu ne olursa olsun ifadesiyle başlar, yani testi pozitif olan kişi vakadır” dedi ve şöyle devam etti:

“Halkı ve biz bilim insanlarını ilgilendiren vaka sayısıdır. Bizi neden ilgilendiriyor? Çünkü tüm istatistiki hesaplamalar, modellemeler vaka sayısı üzerinden yapılır, hasta sayısı üzerinden değil. Bana bu gidişle ‘Toplumsal bağışıklık ne kadar sürede gelişir’ diye sorarsanız, açıklanan rakamlarla bu modellemeyi yapamam. Bana ‘Toplumda virüs ne kadar yaygın’ diye sorarsanız, vaka sayısını bilmedikçe bunu da söyleyemem. Bunlara hasta sayısıyla değil, vaka sayısıyla yanıt verilir. Kısacası salgın ne kadar yaygın, ne zaman biter sorularının öngörüleri için vaka sayısının açıklanması gerekir.”

BİR-İKİ YILA TOPLUMSAL BAĞIŞIKLIK KAZANMA OLASILIĞI

Mehmet Hoca’ya Türkiye’de günlük hasta sayısı ortalama 1500 ise vaka sayısı nedir sorusunu da yönelttim:

“Ortalama bir hesap yapacak olursak, Türkiye’de 1500 hasta sayısının açıklandığı gün vaka sayısının bunun 10 katı olduğunu düşünebiliriz. Kabaca yaptığımız bu hesaba, taramaya katılmayan, yani bulunamayan, tespit edilemeyen vakaları da koyarsak, ortaya çıkan tablo toplumsal bağışıklık yakalanmasının süresiyle ilgili de fikir verir. Bu durumda bir iki seneye toplumsal bağışıklık kazanılmış olur.”

DÜNYA SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞINA MI GİDİYOR?

Ülkelerin ekonomik kaygılarla sıkı tedbirlere dönmemesi zaten tartışılıyordu. Ancak buna bir de üç araştırmacının kaleme aldığı, daha sonra binlerce kişi tarafından imzalanan

Yazının Devamını Oku

Mesele Ali Edizer değil Ali Edizerler

Sevgili okurlarım...

Geçtiğimiz salı günkü yazımı “Tek satır açıklamasını okumamak dileği ile elveda” diyerek bitirmiştim. Ancak bazı sorular yöneltmiştim. Onlardan biri de “Nasıl yükseldin başhekim yardımcılığına kadar?” sorusuydu. Meslek büyüğüm Saygı Öztürk başhekim yardımcılığına nasıl yükseldiğini tüm ayrıntılarıyla yazdı. Ali Edizer’den bahsediyorum. Aslına bakarsanız mesele tek başına Ali Edizer değil, mesele, daha doğrusu Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorun, Ali Edizerler ve Ali Edizerleri yetiştiren, sonra onların devlete sistematik yerleşmesini sağlayan cemaatler, tarikatlar. Konunun bir başka boyutu ise yıllar boyunca siyaset kurumunun başta oy kaygısı nedeniyle bu oluşumlarla kurduğu ilişki, kimilerinin sessizliği, kimilerinin ise cılız sesleri.

15 TEMMUZ’DAN DERS ÇIKARMAMAK

“Dinde bir fikir, kitap, şeyh, imam, veli, âlim veya ibadet için bir araya gelen topluluklara cemaat; aynı dinin içinde birtakım yorum ve uygulama farklılıklarına dayanan, bazı ilkelerde birbirinden ayrılan Tanrı’ya ulaşma ve onu tanıma yollarından her biri ise tarikat...”

Böyle diyor sözlükler... Sözlüklerin hiçbirinde “amaçları devlette kadrolaşmak, sermaye biriktirmek, siyasileri saflarına katmak, kendi medyasını kurmak, eğitim kurumları ile kendi ideolojisine uygun öğrenci yetiştirmek” gibi tanımlar bulunmuyor. Ancak günümüzde tarikat ya da cemaatlere baktığımızda sağlık sektöründe, eğitim alanında, iş dünyasında örgütlendiklerini; kadrolarını yetiştirdiklerini, yetiştirdikleri kadrolarını siyasetteki sempatizanlarının yardımıyla devlet örgütlenmesinde üst kademelere taşıdıklarını görüyoruz. O zaman da ortaya kocaman ve ürkütücü bir “Neden?” sorusu düşüyor.

Amaç Allah’a ulaşmak, ibadet, fikir, kitap ise neden arazileri var? Neden televizyonları var? Neden işadamları örgütleniyor? Neden sağlık sektörü başta olmak üzere para kazanmaya odaklanıyorlar? Neden sempatizanlarını devlette kilit noktalara yerleştirmenin derdindeler? Bunların dinle, kitapla ne ilgisi var? Bu soruları 15 Temmuz kâbusunu yaşayan bir ülkenin sorması, sorgulaması normal. Normal olmayan, hâlâ FETÖ ile mücadele edilirken bu soruları akıllara getirmemek, bu soruları duymamak. FETÖ, devlette kadrolaşarak, devleti ele geçirerek, sermaye biriktirerek, eğitim kurumları ile beyin yıkayarak, medyasıyla propaganda yaparak 15 Temmuz’a geldi. Dolayısıyla artık hiçbir oluşumun FETÖ’nün yöntemlerini kullanarak farklı bir yapılanmaya gitmesine, devlet kurumlarına sızmasına ve liyakatin dışında atamalarla devlette örgütlenmesine asla müsaade edilmemeli.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’Nİ YAŞATIN!

Gelelim meselenin diğer boyutuna... Bu boyutu Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı sevgili

Yazının Devamını Oku

Sivilleri hedef alan işgalci Ermenistan

Konu uluslararası ilişkiler de olsa, devletlerarası ve uluslararası çıkarlar göz önünde bulundurulsa da insan hayatı söz konusu olduğunda gerçekleri olduğu gibi söylemek ve gereğini yapmak gerekir. Doğruyu söyleyip gereğini yapacak olanların başında da uluslararası kurum ve kuruluşlar gelir, gelmeli.

Şimdi gelelim sorulara... Ermenistan’a BM kararları ortadayken “işgalci Ermenistan” demek bu kadar zor mu? Ya da 1915 olayları söz konusu olduğunda her seferinde Ermenistan’ın arkasında duranların sesi, Ermenistan sivilleri hedef aldığında neden çıkmaz?

Ermenistan, Dağlık Karabağ ve 6 reyonu 1992-1994 yıllarında işgal etti. İnsanlar öldü, bir milyona yakın insan işgal edilen topraklardan kaçmak zorunda kaldı. Ermenistan işgali 28 yıldır sürüyor. Diğer bir deyişle Azerbaycan 28 yıldır sabrediyor, sabrediyordu.

NATO Genel Sekreteri, krizin ortasında Ankara’yı ziyaret etti. Ne BM’nin kararlarına atıfta bulundu, ne de sivilleri hedef alması konusunda Ermenistan’a tepki koydu. Bunlar yerine, taraflara “acil ateşkes ilan etmeleri ve sorunun müzakereler yoluyla çözülmesi için” çağrıda bulundu. NATO’nun taraflara yönelik itidal tavsiye eden cümlelerini anlayabiliyorum ancak ortada BM kararları varken, siviller hedef alınmışken tepki göstermemeyi anlamıyorum.

Oysa gerçek gün gibi ortada... Hocalı Katliamı ve 28 yıllık işgalini uluslararası kamuoyunda 1915 olayları ile unutturmaya çalışan Ermenistan, bugün de sivilleri hedef alan, işgalci bir devlettir.

AB ZİRVESİNİN ARDINDAN

AB liderleri geçtiğimiz hafta Doğu Akdeniz ve Türkiye gündemli zirvede buluştu. Belli ki bu zirve ile Türkiye-Yunanistan görüşmeleri, NATO Genel Sekreteri’nin Ankara temaslarında da ele alındı. NATO Genel Sekreteri, Türkiye ve Yunanistan arasında istenmeyen bir kazanın yaşanmaması için askeri alanda kurulan mekanizmanın işleyişini “İki ülke arasında güvenli bir çağrı hattı oluşturuldu. Yedi gün 24 saat açık bir hat” cümleleriyle anlattı. Bunu da ekleyerek AB zirvesinin sonuçlarını özetleyecek olursak;

İki ülke arasında yaşanabilecek bir kazayı engellemek için iki ülke arasında kurulan askeri mekanizma işliyor.

AB zirvesinden Türkiye’ye yaptırım çıkmadı ancak Türkiye’ye yönelik yaptırım tehdidi çıktı. Kriz şimdilik aralık ayına ertelendi. Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikaları takip edilecek.

Yazının Devamını Oku

Şef konuştu!

Şef çok dikkat çeken bir zamanlama ile konuştu. Aydınlık gazetesinin manşetinde yer alan habere göre şef Türkiye’nin saldırgan bir tutumda olmadığını söyledi ve çatışmayı Amerikalıların kışkırttığını iddia etti. Şimdi diyeceksiniz ki şef kim, ne önemi var söylediklerinin...

Şef, Rusya Devlet Başkanı Putin’e elleriyle servis yapan kişi, Yevgeny Prigozhin. Sosisli standıyla başladı, yemek imparatorluğu kurdu, “Putin’in şefi” denildi. Uzun süredir sadece yemek yapmıyor.  Rus Federal Haber Ajansı’nın da Internet Research Agency adlı propaganda sitesinin de sahibi Yevgeny Prigozhin. Yemek fabrikasının yanı sıra trol ordusu da var.

2016 yılı ABD başkanlık seçimlerine Rusya’nın olası müdahalesinin soruşturmasına “seçimlere müdahalede bulunduğu” gerekçesiyle Rus trol fabrikası ve sahibi Yevgeny Prigozhin de dahil edilmişti. Bitmedi... Şef Prigozhin’in Libya’da, Suriye’de sahada olan Rus paralı askerleri Wagner’in de sahibi olduğu belirtiliyor. Putin’in şefi, sırdaşı, Ermenistan-Azerbaycan arasındaki çatışmalar ve Dağlık Karabağ sorunu hakkında Aydınlık gazetesine konuştu. Sırdaş şef Prigozhin’in açıklamalarını, satır aralarını, zamanlamasını ve konuşulan olasılıkları madde madde sıralayalım...

Rusya, Ermenistan’ın hamisi olsa da bu krizde kullandığı temkinli dil dikkat çekiyor. Başından beri yapılan açıklamaları “arabuluculuk, ateşkes, Moskova’da taraflara ev sahipliği, itidal, tüm bölge ülkelerini itidale, çatışmanın taraflarını da askeri faaliyetleri derhal durdurmaya çağırması” şeklinde özetleyebiliriz.

Devlet yetkilileri tarafından yapılan bu içerikteki açıklamaların ardından, kimi zaman Suriye’de, kimi zaman Libya’da Türkiye’nin karşısına çıkan Wagner’in patronu sırdaş şef Prigozhin Türkiye’ye destek açıklaması yaparken, Ermenistan Başbakanı Paşinyan’dan duyulan rahatsızlığın da nedenini anlattı.

Prigozhin, Aydınlık gazetesine “Türkler, Ermenistan sınırını geçmedikleri sürece, hukuki olarak Karabağ çatışmasına müdahil olma hakkına tam anlamıyla sahiptir. Ermenistan ve Azerbaycan, uzun seneler Dağlık Karabağ’daki çatışmaları durdurma imkânını buldular, öyle ki Rusya onları anlaşma masasına oturtmuştu. 2018 turuncu devriminin ardından, yani Paşinyan’ın iktidara gelmesiyle çok yüksek sayıda Amerikan NGO’su Ermenistan topraklarında boy gösterdi. Sorunun özü burada yatıyor. Çatışmayı Amerikalılar kışkırtıyor” dedi.

Kısacası Rusya’da Paşinyan’ın ABD bağlantısından rahatsızlık var. Mesele sadece ABD ya da ABD’nin NGO’ları da değil, genel olarak bir süredir Rus yönetiminin Paşinyan’a sıcak bakmadığı biliniyor.

Son olarak Karabağ’da Rusya ve Türkiye’nin karşı karşıya gelmemesi konusunda sessiz bir uzlaşma olabilir. Bu uzlaşmanın bir ucu da İdlib’e uzanıyor olabilir. Bunu önümüzdeki günlerde daha net görebiliriz.

Yazının Devamını Oku

Kendi göbeğini kesmek: ‘Strateji değişikliği ve kararlılık’

En eski ihtilaflardan birinde taraflar savaşın eşiğine geldi... Sorun Dağlık Karabağ, gerilim hattının bir ucunda Azerbaycan, diğerinde Ermenistan var. Bölge diken üstünde; tarafların sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hali ilanı açıklamalarını endişeyle takip ediyor.

NASIL BU NOKTAYA GELİNDİ?

Sovyet kontrolünün 1980’li yılların sonunda zayıflamasıyla patlama noktasına gelen Azeri-Ermeni anlaşmazlığında, 1991’lerden itibaren Dağlık Karabağ’daki çatışmalar adeta savaşa döndü. Ermeni güçlerinin sivilleri katlettiği Hocalı Katliamı bir dönüm noktası oldu. Her ne kadar Rusya’nın arabuluculuğu ile ateşkes ilan edilse de sorun bitmedi, Azerbaycan toprakları işgal altında kaldı. Sonraki yıllarda zaman zaman süren görüşmeler de tıkandı, 2016 yılından beri bölgede sıcak çatışmalar var. Bugün itibarıyla Azerbaycan’ın topraklarının yüzde 20’lik bölümü işgal altında.

ERMENİSTAN’IN TAHRİK EDEN SALDIRILARI

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan dün Uluslararası Deniz Hukuku ve Doğu Akdeniz Sempozyumu’nda, “‘Artık hesap vakti geldi’ diyen Azerbaycan ister istemez kendi göbeğini kendi kesmek zorunda kalmıştır. Yaşanan gelişmeler, bölgede nüfuz sahibi tüm ülkelere gerçekçi ve adil çözüm yöntemlerini devreye sokmaları konusunda bir fırsat tanımıştır” açıklamasını yaptı. Peki neden? Açık ve net söyleyelim: Dağlık Karabağ konusunda strateji değişikliğine gidildi. Kararlılık net bir biçimde ortaya konuldu. Nedenlerine gelince;

Sorun 30 yıldır sürüyor.

Minsk üçlüsü sorunun çözümü için gerçekte hiçbir şey yapmadı, yani süreç işlemedi.

Son dönemde Azerbaycan halkında ve devletinde, Dağlık Karabağ’ın diplomasi yoluyla geri alınmayacağı yüksek sesle dile getirilir oldu. Tek yolun askeri çözüm olduğu görüşü ağırlık kazandı.

Azerbaycan’ın askeri çözüm görüşünün pekişmesinde ise Ermenistan’ın tahrik eden saldırıları etkili oldu.

Yazının Devamını Oku

61. istikşafi görüşme

Türk-Yunan tarihi, bitmeyen sorunlar ve bitmeyen görüşmeler tarihi aynı zamanda. İnişli-çıkışlı, yakınlaşmalı-krizli, yardıma koşmalı-it dalaşlı gelişmelerle dolu.

Bir kere daha, iki ülke ilişkileri ciddi bir krizin içindeyken uzun soluklu görüşmelere, bir aksilik olmazsa araştırma görüşmelerine başlanacak. Adına “istikşafi” görüşmeler deniyor. İlk görüşme 2002’de Ankara’da yapılmıştı. Son görüşme ise 2016 yılında... 14 yılda 60 görüşmenin ardından kesilen istikşafi görüşmelerin, dört yıl aradan sonra, Doğu Akdeniz krizi bir anlamda zirveye ulaşmışken yeniden başlayacağı duyuruldu.

UCU AÇIK DA OLSA GÖRÜŞMEK İYİDİR

Geçtiğimiz günlerde Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Yunanistan’ın Kathimerini gazetesine yazdığı makalede iki ülkenin önünde iki seçenek olduğunu hatırlatarak, bunların ya birbirlerinin adımlarını karşılıklı olarak kilitlemek ya da kazan-kazan formülü üzerinden ilerlemek olduğunu yazdı. Türkiye son dönemde “diyalog ve koşulsuz görüşme” çağrılarını hemen her platformda dile getirdi. Almanya ve AB de arabuluculuğa soyundu. Karşılıklı birbirlerini kilitlemek, daha da artan gerilim, sürekli bir çatışma riski ya da kaza olasılığı hatta savaş korkusu ile bölgenin diken üstünde yaşamasındansa, ucu açık, belki 160 tane daha yapılacak istikşafi görüşmelere yeniden başlanacağının açıklanması bile tansiyonu düşürdü. Çok doğru bir zamanda düzenlenen Uluslararası Doğu Akdeniz Konferansı’nın açılışını yapan İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un da bu konuda verdiği mesajlar dikkat çekti. Altun, “Yunanistan ile istikşafi görüşmeler başlatma fırsatını memnuniyet ile karşılıyoruz; diplomasi her daim doğru yoldur. Önümüzdeki dönemde Doğu Akdeniz’de gerilimi azaltmalı, adil ve kalıcı bir çözüm için oluşan ivmeyi birlikte korumalıyız” dedi.

ZORLU SÜREÇ

Zorlu bir süreci içerecek olan istikşafi görüşme platformu, her ne olursa olsun diyalog için önemli bir fırsat. 60 turda çözüme kavuşamayan sorunların kimse hemen çözülmesini beklemiyor. Ancak platform çatışmayı engelleyecek, gerilimi daha da düşürecektir. Konuşulacak başlıklara gelince... Sorunlara farklı bakan iki ülkenin konuşulacak başlıklarda bile sorun yaşayacağını biliyoruz. Yunanistan’ın bu konudaki koşulları haberlere yansıyor. Türkiye ise müzakerelerin ön koşulsuz olarak başlatılması ve bütün sorunların masaya getirilmesinden yana. Taraflar başlıkları ve görüşme yöntemini içeren bir çerçeve belge üzerinde çalışıyor. Çerçeve üzerine uzlaşma sağlanınca, görüşme takviminin de duyurulması bekleniyor. İstikşafi görüşmelerde ele alınacak olan dosyalar her iki ülkede de siyasi otoriteye sunulacak. Süreç uzun ve zorlu olsa da masaya oturmak en iyi çıkar yol.

MISIR GÖRÜŞMELERİ YUNANİSTAN’DA MERAK EDİLİYOR

İletişim Başkanlığı’nca düzenlenen Uluslararası Doğu Akdeniz Konferansı’nda Yunan bir gazetecinin sorduğu soru, Yunanistan kamuoyunda en çok merak edilen başlıklardan birini de gözler önüne serdi. Yunan meslektaşımız “Mısır ile münhasır ekonomik bölge çizmek Türkiye’nin stratejisi içinde yer alıyor mu?” sorusunu yöneltti. Yunanistan’ın, Mısır ile Türkiye’nin bir anlaşmaya varmasını istemeyeceği aşikâr. Konferans konuşmacılarından Dışişleri Bakanlığı Bakan Yardımcısı Yavuz Selim Kıran, “Biz Mısır ile görüşmeye hazırız. Deniz yetki alanlarının sınırlandırılması, münhasır ekonomik bölge anlaşması yapılmasına açığız. Bu Mısır’ın göstereceği iradeye bağlı” yanıtını verdi. Arka kapı diplomasisinin işlediğini biliyorduk, yani iki ülke istihbarat örgütlerinin görüştüklerini... Üstüne Dışişleri Bakanlığı’ndan verilen bu güçlü mesaj da gösteriyor ki Türkiye, Mısır ile diyalog talebinde ısrarcı. Yunanistan’ın bu konudaki merakı ve endişesi göz önünde bulundurulursa Türkiye’nin ısrarı doğru ve yerinde.

 

Yazının Devamını Oku

Kritik hafta

Hem Türkiye-AB ilişkileri, hem de Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki politikaları açısından kritik bir haftaya giriliyor. Avrupa liderleri, Türkiye’yi ve Doğu Akdeniz’deki gelişmeleri görüşmek üzere 24-25 Eylül tarihlerinde toplanıyorlar. Toplantı öncesinde peş peşe sorulan sorular var:

Zirveden Türkiye’nin tam üyelik görüşmelerinin kesilmesi gibi bir karar çıkar mı?

Ekonomik yaptırım kararı çıkar mı?

İlişkiler kötüleşir mi?

Yoksa diyalog kazanır mı?

Bu sorulara elimizdeki somut veriler ışığında yanıt aramaya çalışacağız.

AP’NİN GERGİNLİK YARATAN KARARI

Zirve öncesi en dikkat çeken kararı Avrupa Parlamentosu 694 vekilden 601’inin kabul oyuyla aldı. “Türkiye’nin Yunanistan ve Kıbrıs’a bağlı münhasır ekonomik bölgelerdeki eylemleri” kınanarak, Yunanistan ve Kıbrıs ile tam dayanışma vurgusu yapıldı. AP üyeleri, 24-25 Eylül’de toplanacak AB Konseyi’ne, Türkiye’ye yönelik “sektörel bazda, hedef gözeten, Türk halkı ya da Türkiye’de yaşayan sığınmacılar üzerinde ters etki yaratmayacak ek kısıtlayıcı önlemler geliştirmesi” çağrısında bulundu. CNN Türk’te Tarafsız Bölge programına katılan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, AB üyelerinin Türkiye ve Yunanistan arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsa son aşamada Yunanistan’dan yana tavır koyacaklarını söylemişti. Parlamentonun kararı hem bu açıdan değerlendirilebilir, hem de zirve öncesinde Türkiye’ye yönelik bir siyasi hamle olarak görülebilir.

TÜRKİYE’NİN ÇAĞRISIYLA BAŞLAYAN DİYALOG SÜRECİ

Yazının Devamını Oku

Mısır ile süren görüşmelerin perde arkası

Aslında biliyorduk, Türkiye ve Mısır arasında istihbarat örgütlerinin görüştüğünü Cumhurbaşkanı Erdoğan açıklamıştı. Ancak Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın yönettiği Tarafsız Bölge’de bu görüşmelere ilişkin önemli bir açıklama yaptı. Çavuşoğlu, “Mısır ile görüşülmüyor değil. İstihbarat düzeyinde görüşmeler var. Mısır’a ‘Libya ile yapılan anlaşma gibi bir anlaşma imzalayabiliriz’ dedik” açıklamasını yaptı. Ben de Mısır’a önerilen anlaşmanın peşine düştüm. Önce Ankara, Mısır’ın Doğu Akdeniz’deki durumunu nasıl yorumluyor ona bakalım:

- Yunanistan, Mısır’ı kullanıyor. Başka hiçbir konuda ortak paydaları bulunmadığı halde Türkiye karşıtlığı üzerinden Mısır’ı yanına çekiyor.

- Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır’a para aktarıyor, nakit akışı sağlıyor. Mısır’dan isteği ise Türkiye ile görüşmemesi. Yunanistan ile Türkiye karşıtlığında buluşması.

Bu durumun farkında olan Ankara, Mısır ile bir süre önce başlattığı arka kapı diplomasisini sürdürüyor. İki örgütün istihbarat örgütleri üst düzeyde görüşüyor. Peki Mısır’a teklif edilen anlaşma ne?

Kaynaklarım bu teklifi şöyle özetlediler:

“Teklif edilen anlaşma Mısır’a üç Kıbrıs adası büyüklüğünde bir alan yaratıyor. ‘Yani deniz yetki alanları konusunda bizimle anlaşırsan, üç Kıbrıs adası büyüklüğünde bir alanı ekonomine katarsın’ denildi. Açık şekilde Mısır’ın çıkarı Türkiye ile hareket etmektir mesajı verildi.”

Birleşik Arap Emirlikleri’nin parasıyla bu görüşmeleri ve anlaşmayı engellemeye çalışmasına rağmen Mısır ve Türkiye arasındaki arka diplomasisi işliyor.

AYASOFYA’NIN İBADETE AÇILMASI KİTAPLA ANLATILACAK

Yazının Devamını Oku

Türkiye’de vaka ve ağır hasta sayısı artmaya devam ediyor

Dünya Sağlık Örgütü, küresel vaka sayısında rekor artış yaşandığını açıkladı. Örgütün Avrupa direktörü, ekim ve kasım aylarında salgınla mücadelenin daha da zorlaşacağını ve daha fazla ölüm getireceğini söyledi. Moraller bozuk, haritalarda kıpkırmızı görünen Ankara’da daha da bozuk. Daha önceki yazılarımda çember daralıyor diye uyarmıştım. Çember artık daraldı.

Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu üyesi Doç. Dr. Afşin Emre Kayıpmaz, “Ülkemizde de aktif vaka ve ağır hasta sayısı artamaya devam ediyor. Bizler de salgının uzun süre daha devam edeceğini düşünerek bireysel önlemleri en üst düzeyde uygulamalıyız” dedi. Peki DSÖ Avrupa Direktörü’nün ekim ve kasım ayları için yaptığı uyarı ne anlama geliyor? Bilim Kurulu üyesine bu soruyu da yönelttim. Kayıpmaz, “Sonbahar-kış ayları diğer solunum yolu enfeksiyonlarının da yükselişe geçtiği bir dönemdir. Ayrıca havaların soğuması insanları daha çok kapalı alanda vakit geçirmeye mecbur bırakır. Kapalı alanlar, eğer kurallara dikkat edilemezse, virüsün yayılımı açısından açık alanlara göre daha tehlikelidir. İyi tarafından bakacak olursak doğru maske kullanımı, fiziki mesafe ve hijyen bizi her sene çok yaygın gördüğümüz üst ve alt solunum yolu enfeksiyonlarından da önemli ölçüde koruyacaktır” yanıtını verdi.

ÜLKE GENELİNDE SIKI TEDBİRLER GÜNDEME GELEBİLİR

Durum iç açıcı değil. Peki bireysel tedbirler yerine neden daha radikal adımlar atılmıyor? Hükümet ya da Bilim Kurulu ne bekliyor? Bilim Kurulu üyesi Kayıpmaz, dünyada ve Avrupa’daki hükümet yöneticilerinin katı önlemlere sıcak bakmadığını belirtti, işin ekonomik ve sosyal boyutu olduğunu söyleyerek şöyle devam etti:

“Biz hekimler olarak işin sağlık boyutunu düşündüğümüz için karantina uygulamasını savunabiliriz.

Ama bütün hükümetler konuyu bütün açılardan ele alarak karar vermek durumunda kalıyor. Bununla birlikte biz bireysel önlemlerde isteksiz davranırsak, tıpkı geçen hafta alınan kararlar gibi ülke genelini kapsayacak daha sıkı tedbirlerin alınması da gündeme gelebilir.”

ANKARA İNİŞE GEÇECEK Mİ?

Salgının ilk döneminde vakaların yarıdan fazlası İstanbul’daydı. Şimdi batı, orta ve güneydoğu Anadolu’da vakalar yoğun. Peki Ankara’da vaka sayısı ne zaman ve nasıl azalır? Afşin Emre Kayıpmaz’ın bu soruya yanıtı şöyle oldu:

“Ne yazık ki aylardır söylediğimiz tedbirlere uyumdaki gevşeklik ve umursamazlık bizi şu anda içinde bulunduğumuz kırmızı haritayla karşı karşıya bıraktı. Maskesiz, mesafesiz, sınırsız sosyalleşmemiz umursamazca devam ettiği sürece, biz ne yaparsak yapalım, işimizin çok zor olduğu kesindir. İnsanlarımız da artık salgının yönetimine katkıda bulunmalıdır. İnsanlarımız sağlık çalışanlarımızla işbirliği içinde olduğu, tedbirlere harfiyen uyduğu sürece, il genelinde alınan tedbirlerin de etkisiyle önümüzdeki haftalarda düşüşe geçecektir diye umuyorum. Bununla birlikte umursamaz sosyalleşmemiz devam ederse, düşüşe geçmek için daha çok beklememiz gerekir.”

Yazının Devamını Oku

Ah bu Covid'li sonbahar

Geçmiş olsun ve hoş geldiniz

Bana göre en güzel mevsimdir sonbahar... Hele de eylül ayı. Tabii dünyanın başına bela olan virüs olmasaydı bambaşka bir tadı olacaktı... Yine de eylül ayının ilk günlerinde biz gazetecileri mutlu eden bir haber geldi. Hep söylerim, gazeteci olmak demek suç işleme özgürlüğünüz olduğu anlamına gelmez. Ancak mesleğin doğası gereği ifade özgürlüğünün en geniş şekilde kullanıldığı alandır gazetecilik. Bu nedenle gazeteciler Barış Pehlivan, Hülya Kılınç ve Murat Ağırel’e “Geçmiş olsun ve hoş geldiniz” diyorum. Uzun yıllardır tanıdığım Müyesser Yıldız başta olmak üzere gazetecilerin bu sonbaharda en kısa sürede özgürlüklerine kavuşmalarını dileyerek başlıyorum yazıma...

DOĞRUSU NE İSA’YA NE MUSA’YA

Tuhaf bir durum var bizim ülkemizde. Herkes kendi gazetecisini istiyor. Hangi taraf, hangi görüş, hangi parti olursa olsun “Gazeteci beni sevsin, beni övsün, karşı tarafı sürekli eleştirsin, mümkünse bağırsın, kavga etsin” istiyor. Bu son yıllarda izleyici ve okuyucuya da sirayet etti. Takım tutar gibi parti tutanlar, sosyal medyada trollük yapanlar, gazetecilerin kendi sesleri olmasında ısrar ediyor, karşı taraftakini ise linç ediyorlar. Diğer yandan daha evvel de dikkat çekmiştim, vekâlet yayınları ile bu iş daha da körükleniyor. Siyasilerin yerine siyasi parti görüşlerini ne yazık ki gazeteciler savunuyor. Peki bu işin doğrusu ne olmalı? Siyasi parti temsilcileri “Ben onunla çıkmam, tek çıkarım, bununla çıkmam” kaprislerini bırakıp, medeni tartışma programlarına katılmalılar. Gazeteciler haberleriyle, görüşleriyle, analizleriyle öne çıkmalı. Diğer yandan “Siyaset doğası gereği gazeteciyi sevmez, sevmemeli”. Üstelik doğası gereği gazeteci de “Ne İsa’ya ne Musa’ya yaranır”... Yaranmak gibi de bir derdi olmaz, olmamalı. İyiye iyi, kötüye kötü der. Umarım tüm bunları hep beraber yeniden hayata geçiririz.

SALGIN İÇİN YENİ BİR PLAN GEREKMİYOR MU?

EKONOMİK çarkların dönmesi şart. Devletler muhtemelen ekonomik çarkların durması ya da bu kış da yavaşlaması durumunda salgından çok daha vahim sonuçlara neden olabileceğini hesap etmişlerdir. Ancak bir yandan da yeni vaka sayılarındaki artış da ölümlerdeki artış da sürüyor. Bazı tedbirler alındı. Toplu taşıma ve düğünler konusunda sınırlamalar geldi. Tüm çarklar dönerken, toplu taşıma araçlarının sayıları belli iken, tedbir özellikle büyük ve kalabalık şehirlerde nasıl hayata geçirilecek sorusunun yanıtı yok. Diğer yandan yaklaşmakta olan grip mevsimini de hesaba katarsak, acaba düğünler, kalabalık toplantılar, ödül törenleri için daha radikal tedbirler gerekmiyor mu? Ben bir uzman değilim ancak sanki 2020 salgınla mücadele planını duymaya ihtiyaç var. Bu rakamlar sadece sürekli “maske-hijyen-sosyal mesafe” uyarısı ile düşmeyecek gibi görünüyor. Kısacası çember daralıyor.

15 TEMMUZ’U UNUTMAMAK GEREK!

İLKKOKULDAN itibaren din derslerinde öğretilen bir cümle hep aklıma kazınmıştır: “Bizim dinimizin en güzel yanı Allah’a ulaşmak için bir aracının olmamasıdır”. Hepiniz bu cümle ile büyümediniz mi? Üstelik dinimizin en önemli ve güzel özelliklerinden biri değil midir? Peki sakalı ne kadar uzun olursa o kadar popüler olan, “akıl veren ama kendi her türlü ahlaksızlığı yapan”, iddiaya göre bir akımı silahlandıran, bazıları devlette örgütlenmeye çalışan, “manevilik diye ahkâm keserken tek dertleri para kazanmak olan”, ünlü Türk düşünürleri olarak görüşlerine başvurulan bu adamlar kim? Kimse kızmasın, darılmasın, gücenmesin. Bu ülkenin başına “maneviyat, kardeşlik, din-kitap” gibi kutsal kavramların arkasına saklanan kişi en büyük belayı açtı. Hâlâ o yıllarca “cemaat lideri” olarak adlandırılan terör örgütü liderinin devletteki örgütlenmesini temizlemekle uğraşılıyor. O yüzden 15 Temmuz’u devlet de millet de unutmasın!

 

Yazının Devamını Oku

Suriye’nin kuzeyindeki oyunlar ve pes dedirten gözyaşları

Türkiye ve uluslararası kamuoyu genel olarak Doğu Akdeniz’e odaklanmışken, Suriye’nin kuzeyinde yine oyunlar sahnede.

Birinci oyun, ABD ile Rusya arasında. Adı, terör örgütünü kim sahiplenecek oyunu. ABD’nin amacı kendi güdümünde bir devletçik ya da özerk bir yapı kurdurmak. Rusya ise sözünden çıkmayan rejimi sıkıntıya sokmayacak bir kısmi özerk yapı formülüyle, hazır silahlı gücü Suriye ordusuna katmak formülünü hayata geçirmek derdinde. Peki Türkiye farkında mı? Olanın bitenin farkında. Konuştuğum kaynaklar “Sahadayız, gözlemliyoruz, önlem alıyoruz, uyarıyoruz” diyorlar. Suriye’nin kuzeyinde terör örgütü PKK/YPG/PYD için oynanan oyunun ayrıntılarına bakacağız.

ABD’NİN ‘PKK BAYRAĞI KULLANMAYIN’ TALİMATI

Türkiye, Milli Savunma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve MİT ile terör örgütü PKK’ya yönelik operasyonlarını aralıksız sürdürüyor. Özellikle Kandil’i izole etme konseptiyle Irak’ın kuzeyinde de geçici üs bölgeleri oluşturularak hem terör örgütünün Türkiye’ye sızma girişimlerinin büyük ölçüde önüne geçildi, hem de Türkiye’den militan kazanması engellendi. Terör örgütü bu sırada Sincar’ı üs olarak kullanmaya başladı. Ancak Türkiye o bölgeye yönelik operasyonlarıyla bunu da baskıladı. PKK bu açıdan zorda. Fakat özellikle Amerikalılar terör örgütünün Suriye’de ekonomik ve siyasi açıdan güçlenmesi için her yolu deniyor. Petrol anlaşması, görüşmeler, Suriye Ulusal Kürt Konseyi ile barıştırmalar... Sadece bunlar mı? Değil, uluslararası kamuoyunda “PKK eşittir YPG” algısını yıkmak için de yine ABD sahnede. Ankara, Amerikalıların YPG’lilere verdiği iki “talimatı” biliyor.

Sınırda PKK bayrağı kullanmayın.

Sınırda Öcalan posteri kullanmayın.

Amaçları, Türkiye’nin “PKK eşittir YPG” açıklamalarına karşı uluslararası kamuoyunda farklı bir algı yaratmak. Bununla da bitmiyor. Diğer yanda ise Araplarla ve Kürt muhaliflerle de terör örgütünü barıştırmaya çalışıyor.

SAHANIN GERÇEKLERİ

Ankara bir yandan tüm gelişmeleri takip ediyor, diğer yandan uyarılarını hem ABD’ye hem de Rusya’ya yapıyor. Sahada aktif. Aşiretlerle görüşmelerini sürdürüyor. Tüm olasılıklara karşı da hazırlık yapılıyor. Yetkililer,

Yazının Devamını Oku

Bir aydır alarm veren Ankara!

Sevgili okurlar, bunlar Hürriyet Ankara’nın sadece Ağustos ayının ilk 15 günü attığı manşetler.




Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, “Türkiye’de vaka sayısının en fazla olduğu il Ankara. Birinci dalganın ikinci pikini yaşıyoruz” açıklamasını dün, 3 Eylül günü, yani Hürriyet Ankara’nın ilk uyarısından tam bir ay sonra yaptı. Buradan birlikte çalışmaktan onur duyduğum Hürriyet Ankara’nın Deniz Gürel yönetimindeki tüm ekibini bu konudaki haberler, doktorlarla yaptıkları görüşmeler ve acil hayata geçirilmesi gereken önlemlere her seferinde yer verdikleri için kutluyorum. Ancak bir aydan beri uzmanların “Aman dikkat, geliyor” uyarılarına rağmen ortaya çıkan bu kıpkırmızı Ankara tablosundan, hayatını kaybedenlerden kimler sorumlu? Bunun tek bir yanıtı yok. Hepimiz sorumluyuz.

KALABALIK TOPLANTILAR NEREDEN ÇIKTI?

Maskeyi takmayan, sosyal mesafe ve hijyen kuralına uymayan, düğünler gibi kalabalık ortamlarda rahat davrananlar, ‘Bana bir şey olmaz’cılar, ‘Aslında virüs yok’cular, ‘Gencim ben’ diyenler sorumlu. Diğer yandan Ankara’da kamu binaları ve o binalardaki çalışma koşulları nedeniyle acaba esnek ve kademeli mesai, ağustos ayının başında, yani başkent alarm vermeye başladığında hayata geçirilemez miydi? Toplanmalara sayı kısıtlaması daha önce uygulamaya konulamaz mıydı? Toplu taşımadaki risk ve kalabalık oranı için bir çalışma yapılamaz mıydı? Diğer yandan her seferinde vatandaşa seslenen siyasetçiler, üyelerini uyaran sendikalar, dernekler, iş örgütleri, biraz onlara da bakmak gerekmiyor mu? Hani mecbur kalmadıkça kalabalık toplantılar düzenlenmeyecekti? Onların da bu süreçte mecbur kalmadıkça bu yüz yüze kalabalık toplantılardan bir süre vazgeçmesinde fayda yok mu?

Belli ki devletler ekonomik hayatın aksamaması için pandeminin ilk aylarındaki gibi komple yasaklara başvurmayacaklar. Ancak bu vaka sayılarıyla yaklaşmakta olan gribal enfeksiyon döneminin zor geçeceği anlaşılıyor. Sağlık Bakanı da bu olasılığa vurgu yaparak, “Mücadelenin boyutu değişecek” dedi. Gribal enfeksiyon dönemi başlamadan umarım siyasetçisinden vatandaşına, gencinden yaşlısına herkes üzerine düşeni yapar. Sağlık çalışanlarının insan olduğunu, yorulduklarını, boş vermişliğimiz nedeniyle şevklerinin kırılabileceğini unutmayalım.

Yazının Devamını Oku

Ege’nin iki yakası

Ege Denizi, Patrikhane, Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Batı Trakya’daki Türkler...

Tarih boyunca zaman zaman yaşanan yakınlaşmalara, Ege’nin coşkusuyla karşılıklı yapılan olumlu açıklamalara rağmen aslında çözülemeyen ya da kimi zaman çözülmek istenmeyen sorunlar, sonuca ulaşamayan “istikşafi görüşmeler”, tarihten kalan korku ve düşmanlık hikâyesi Türk-Yunan ilişkileri. Aynı zamanda hem tarih, hem konjonktür, hem ekonomik ve jeopolitik gerçekler, hem ortak yaşanmışlıklar nedeniyle düşmanlığın ve korkunun içinde birbirinden vazgeçmenin ne kadar zor olduğunu gösteren bir hikâye. Gelinen noktada Ege’nin iki yakasında İsmail Cem ve Yorgo Papandreu’nun dansları artık çok uzakta kaldı. Bugün dünyayı korkutan Ege’nin iki yakasındaki yönetimlerden yükselen savaş tamtamları...

Aslına bakarsanız ne kavga yeni ne de Yunanistan’ın kavga üslubu. Ege Denizi ile buluşmadan önce sırtını İngilizlere dayayan Yunanlar, bugün de görüntüde başını Fransa’nın çektiği cepheye yasladı. Ankara’ya göre o cephenin arka planını ise Türkiye’nin hemen her coğrafyada ve her konuda karşısında yer alan Birleşik Arap Emirlikleri ile Suudi Arabistan oluşturuyor.

YUNAN TUZAĞI

Karşılıklı açıklamalar, NAVTEX ilanları ile gerilim tırmanıyor. Son olarak 5 yıl içinde 10 milyar Euro’luk silah alacağını açıklayan Yunanistan’ın amacı ne? Ankara’ya göre Yunanistan maksimalist bir politika izliyor. Amacı Türkiye’nin Yunanistan’a askeri bir karşılık vermesi, yani ateş açması. Neden mi? Bir Yunan uçağının Türkiye tarafından düşürüldüğünü ya da bir Yunan gemisinin batırıldığını düşünün... Ankara’ya göre böyle bir durumda Batı, Yunanistan’ın arkasında tek vücut olarak duracak, yani Türkiye’nin üzerine çullanacak. Kısacası Ankara’ya göre Yunanistan Türkiye’yi böyle bir tuzağa çekmeye çalışıyor. Türkiye böyle bir tuzağa düşmemesi gerektiğinin farkında. Ancak bu Türkiye’nin haklarından, hukukundan, kazanımlarından taviz vereceği anlamına da gelmiyor. Türkiye’nin politikası hakkını, hukukunu, sınırlarını, kazanımlarını sonuna kadar korumaya yönelik.

ALMAN-FRANSIZ REKABETİ Mİ?

Peki Türkiye karşıtı cephenin adeta sözcülüğünü yapan Fransa ile Türkiye-Yunanistan arasındaki gerginliği sona erdirmek için arabuluculuğa soyunan Almanya, gerçekte birlikte mi hareket ediyorlar yoksa rekabet mi ediyorlar? 2009 yılında Yunanistan’da patlak veren ekonomik krize kadar Almanya, Yunanistan’ın bir numaralı ticaret ortağıydı. İlişkileri her zaman çok iyiydi. Krizle birlikte Almanya, Yunanistan’a köklü tasarruf önlemlerine gitmesi karşılığında ciddi oranda mali yardımda bulundu. Her ne kadar Yunan halkını kemer sıkmaya zorlayan politikalar nedeniyle Almanya, Yunanların gözünde tasarruf müfettişi bir ülke olarak algılansa da Yunanistan’ın krizi atlatmasında büyük yardımı oldu. Almanya’nın Yunanistan’dan hâlâ alacağı var. Ancak bugünkü tabloda Yunanistan, Almanya yerine Fransa’yı tercih etmiş görünüyor. Hem bu nedenle, hem de Almanya’nın olası mülteci göçü ve terörle mücadele hassasiyeti nedeniyle Türk-Yunan sorunlarını dondurma konusunda daha yüksek sesle hareket edeceğini beklemek gerçekçi olmaz mı? Diğer yandan Kardak krizinin aşılmasında Ege’nin iki yakası arasında güçlü mesajlar vererek sabaha kadar telefon diplomasisi sürdüren ABD Başkanlığı’nın katkısı hatırlanmalıdır. Bu dönemin başkanı her ne kadar iki yakayı aramış olsa da belli ki savaş tamtamlarını susturacak kadar olaya müdahil olmamayı seçti. ABD Başkanlığı’nın iki NATO üyesi arasındaki kavgaya ne zaman ve ne şekilde ciddi bir biçimde müdahil olacağını ise önümüzdeki süreçte göreceğiz.

 

Yazının Devamını Oku

Salgın kontrolden çıktı

“Salgın kontrolden çıkmış durumda...” Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı ve Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan’ın bu sözlerini duyunca irkildim.

Mehmet Hoca’nın bu açıklamasının arkasında 10 gündür iyileşen vaka sayısının, yeni vaka sayısının altında seyretmesi yatıyor. Neredeyse her gün bir tanıdığımızın virüse yakalandığı haberini alıyoruz. Tanıdıklarımızdan, bizzat hastalananlardan, doktorlardan hastanelerin yoğun olduğunu hatta bazı illerde yatak sorunu yaşandığını dinliyoruz. Sorun büyüyor. Virüsü adeta ensemde hissediyorum.

KADEMELENDİRİLMİŞ MESAİ ÇALIŞMASI

Rakamların artması nedeniyle tedbirler yeniden hayatımıza giriyor. İllere yönelik kısıtlamalar başladı, kamuya esnek çalışma geldi. Duyumlarıma göre Sağlık Bakanlığı kademelendirilmiş mesai üzerinde de çalışıyor. Umarım en kısa zamanda çalışma tamamlanır.

Mehmet Hoca da yeni açıklanan tedbirler arasında en önemli adım olarak kamuda esnek çalışmanın getirilmesini görüyor. Bir an önce kademelendirilmiş mesaiye geçilmesi gerektiği görüşünde. Böylece toplu taşımadaki kalabalığın ve riskin azalacağını söylüyor.

İLLER YERİNE TÜM TÜRKİYE

Ancak gelinen noktada mevcut tedbirleri de yeterli bulmuyor. Yapılması gereken, salgının yeniden kontrol altına alınması. Diğer bir anlatımla, iyileşen hasta sayısının günlük yeni vaka sayısını geçmesi. Bunun için ne yapılması gerektiğini Mehmet Hoca’ya sordum:

“Virüs her tarafa, yani tüm Türkiye’ye yayılmış durumda. Artık test ve vaka sayısına bakarak illere göre tedbir almak etkili olmayacaktır. Alınacak tedbirler ülke genelinde olmalı. Benim önerim yasak getirmek değil, ancak kişi sayısını kısıtlamak. Bazı etkinlikleri tamamen yasakladığınızda bireyler bunu gizli biçimde, daha tehlikeli ortamlarda yapmaya kalkıyorlar.”

Mehmet Hoca

Yazının Devamını Oku

Siz tartışırken kaç kadın öldü?

Gazeteleri okuyor musunuz?

Televizyonda haberleri izliyor musunuz? Sosyal medyayı takip ediyor musunuz? Peki kadınların çığlığını duyuyor musunuz, duyabiliyor musunuz? Sadece İstanbul Sözleşmesi’ni kaldırmayı tartıştığınız süre boyunca kaç kadın daha öldürüldü, saydınız mı?

Bu ölümler, bu şiddet, bu tecavüzler yaşanırken “Aileyi koruyalım” diyerek bir kazanımdan vazgeçmek ne kadar doğru? Hangi aileyi koruyacağız? Kadının şiddet gördüğü yerde, kadının hakaret işittiği yerde, çocuğun dövüldüğü evde hangi aileden bahsediyoruz? “E kadın sen de biraz sus, katlan azıcık, aileni koru yeter ki” mi diyeceğiz? Sizi döven bir insanla bırakın aynı yatağa girmeyi, aynı ortamda nefes almak ister misiniz?

Bir de başka boyutu var tartışmanın... Şimdi hepinize soruyorum: Şiddete sadece kadın ya da erkek söz konusu olduğunda mı karşı çıkacağız? Cinsiyeti ne olursa olsun tüm insanlara şiddet uygulanmasına karşı çıkmamız gerekmiyor mu? Hatta hatırlayın izlediğiniz görüntüleri, hayvana da şiddete karşı çıkmamız doğru değil mi?

SAYIN FUAT OKTAY’A ÇAĞRIM

İstanbul Sözleşmesi’ne ilişkin çalışmalar Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın koordinasyonunda ele alınıyor. Oktay’ın çalışma düzeni ve yöntemine bir başka konuda tanık olmuştum. Bir grup meslektaşımla birlikte biz de davet edilmiş ve gayet demokratik bir ortamda tüm önerilerimizi, eleştirilerimizi, kırgınlıklarımızı rahat rahat sıralamıştık. Fuat Oktay saatlerce not alarak dinlemişti bizi. Sadece biz gazetecileri değil, konuyla ilgili tüm paydaşları gruplar halinde ağırlayarak görüşlerini almıştı. Sanıyorum benzer yöntemi şimdi İstanbul Sözleşmesi ile ilgili izleyecek. İlgili bakanlarla ve bazı kadın milletvekilleriyle toplantılar düzenlemiş; onların görüş, öneri ve eleştirilerini dinlemiş. Ardından da Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ilk sunumu yapmış. Çalışmaların hızlandırılmasına karar verildiğini biliyoruz.

Edindiğim bilgilere göre Oktay, bazı sivil toplum örgütlerinin temsilcileriyle de görüşmeye başladı. Geçen hafta bazı kadın dernekleri temsilcileri de görüşlerini anlatmak için bir grup oluşturarak, Cumhurbaşkanlığı makamına görüşme talebini iletmiş. Sayın Fuat Oktay’a çağrım, tüm bu talepleri değerlendirmesi ve ilgili tüm kadın derneklerinin temsilcilerini, yani bizlerin temsilcilerini dinlemesi. Zaten politik görüşleri ne olursa olsun, tüm kadınlar bu konuda aynı görüşte birleşmiş durumda. Yine parti ayrımı yapmadan kadın vekillerin konuyla ilgili temsilcilerini de dinlerse prensipte hepsinin uzlaştığını görecek. Son olarak, kadın bir gazeteci olarak bu konunun tüm siyasi hesaplardan bağımsız değerlendirilmesi, kazanımlardan geri adım atılmadan bir çözüm bulunması dileğim. Sanki erkekler mağdurmuş gibi suyu bulandırmaya çalışanların çoğunun derdinin “kadına karşı şiddetin önlenmesi” olmadığı aşikâr. Bu hassas konu ne o zihniyetlere, ne tarikatlara, ne de tarikat tabanlarının başka partilere kayma ihtimaline dayalı yapılan hesaplamalara kurban edilmeyecek kadar önemli ve hayati. Tüm kadınları doğrudan ilgilendiren bu konuda görüş alma önceliğinin kadınlara ve onların temsilcilerine verilmesi umuduyla...

Yazının Devamını Oku

Çocuklar için kampanya çağrısı

Sevgili okurlarım, son yazımda virüs nedeniyle yüz yüze eğitimin ertelenmesi, uzaktan eğitim kararı konularında görüşlerimi paylaştım. Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü, Türkiye genelinde bilgisayar hatta televizyon sorunu yaşayan çocuklar olduğunu hatırlatıp iş dünyasına ve imkânı olan tüm bireylere kampanya başlatmak için çağrıda bulundu. Bilim Kurulu üyesi Afşin Emre Kayıpmaz ise sonbaharda tüm dünyada vaka sayılarının artma ihtimali olduğunu belirterek, “Vaka artış hızının yükselmesi durumunda okulların açılma kararı yeniden gözden geçirilebilir” dedi. Sizlere hem bu kampanyanın başlatılmasının önemini, hem de virüsle ilgili son durumu anlatacağım...

ANKARA’DA DURUM CİDDİ Mİ?

Ankara’ya dönünce tüm sohbetlerde duyduğum soru aynı: “Ankara’da hastanelerde yer yokmuş, rakamlar çok yüksekmiş, doğru mu?” Ben de soruyu doğrudan Bilim Kurulu üyesi Afşin Hoca’ya yönelttim:

“Güneydoğu Anadolu bölgemizle Ankara, Konya ve Karaman illerimizi kapsayan Batı Anadolu bölgemizin yeni tanı konan vaka sayılarında ilk iki sırayı paylaştığını görüyoruz. Ülkemizin pandemiyle mücadelede amiral gemisi olan Ankara Şehir Hastanemiz ve fedakâr sağlık çalışanlarımız sayesinde durum kontrol altındadır. Ayrıca birçok ülkede sadece entübe hastalara verilebilen Favipiravir isimli antiviral ilaç, artık ülkemizde üretilebiliyor. Biz de hekimler olarak bu ilacı hastalarımıza hastalığın çok erken döneminde başlayabiliyoruz. Bu da bize risk faktörleri olmayan, yaşamsal bulgularında herhangi bir anormallik olmayan pozitif hastalarımızın evlerinde izole olarak tedavilerini almaları imkânını sağlıyor. Acil servislerdeki yoğunluk görüntülerinin çoğu zaman kaynağının, herhangi bir klinik belirtisi olmayan veya burun tıkanıklığı, boğazda yanma gibi basit belirtileri olan, pozitif bir kişiyle uzaktan temas etmiş kişilerin genel kontrol ve test yaptırmak amacıyla yaptığı başvurular olduğunu söyleyebiliriz. Bu kişilerin de aile hekimlerine veya polikliniklerimize başvurmaları daha uygundur.”

MAKYAJ MALZEMESİ KULLANIMINA, GÜZELLİK SALONLARINA DİKKAT!

Afşin Hoca, hastalığın bulaştırıcılığında veya hastalık yapıcı etkisinde herhangi bir değişiklik olmadığını söyledi. Yani virüs etkisini kaybetmiş değil. Afşin Hoca, bir düğünde aynı makyaj malzemesinin kullanılması sonucu 35 kişinin virüse yakalanması konusunu sorunca önemli uyarılarda bulundu:

“Güzellik salonları, kuaförler, cilt bakımı yapan yerlerde çalışanlar mutlaka maske ile burnunu kapatmalı, siperlik kullanmalıdır. Ayrıca dezenfekte edilmemiş ve makyaj malzemesi gibi dezenfekte edilemeyen malzemelerin kesinlikle ortak kullanılmaması lazım.”

OKULLAR YENİDEN GÖZDEN GEÇİRİLİR

Peki sonbaharda ne olacak?

Yazının Devamını Oku

Okul kararı

Sağlık Bakanlığı tarafından her gün açıklanan COVID-19 yeni vaka sayıları iç açıcı değil. İşin uzmanlarına sorduğunuzda hepsinde de aynı endişeyi gözlemleyebiliyorsunuz. Sayıların artıyor olmasından, sonbahara ve grip mevsimine yüksek sayılarla girilme ihtimalinden endişe ediyorlar. Bu yüzden acil tedbir alınması gerektiğini de sık sık dile getiriyorlar. Hatta Sağlık Bakanı Fahrettin Koca son açıklamasında, “Artış bu hızla devam ederse bir daha yaşamak istemediğimiz ağır tedbirlere dönmemiz gerekebilir” dedi.

Dünya üzerinde bazı ülkeler ekonomik, sosyal kaygılar ve bunların yol açabileceği daha ağır krizler nedeniyle tedbirleri uzmanların söylediğinin aksine aşama aşama ve zamana yayarak kaldırmak yerine bir anda kaldırdılar. İnsanların çoğu da ister istemez bir anda rahat davranmaya başladı. Sonuç ortada. Sadece Türkiye’de değil dünyanın birçok ülkesinde haberler aynı. Vakalar artıyor.

Artan vaka sayıları nedeniyle okulların açılması da ertelendi. Şimdilik 21 Eylül’de aşamalı ve seyreltilmiş yüz yüze eğitimin başlayacağı duyuruldu. Şimdilik diyorum çünkü 21 Eylül’e kısa bir süre kala vaka sayıları ve virüsün yayılma hızı göz önünde bulundurularak bu kararda Milli Eğitim Bakanı ve Bilim Kurulu’nun katılacağı bir toplantıda ele alınacaktır. Çocuklarımızın, büyüklerin, kısacası hepimizin sağlığı açısından bu durumu yadırgamıyorum. Ancak velilerle, öğretmenlerle, okul yönetimleriyle, öğrencilerle yaptığım sohbetlerden yola çıkarak, kendim de bir veli olarak bazı endişeleri ve hassasiyetleri de paylaşmak istiyorum.

ÇOCUKLAR NEREDE DAHA ÇOK GÜVENLİ?

 Okullara gidemeyen çocuklarımız okullar dışında açık olan her yerde olmaya devam edecekler. Parklarda, sokakta, arkadaşlarıyla aynı ortamlarda, AVM’lerde, kafelerde vakit geçirecekler. Ergenlik dönemindekileri evde tutmak neredeyse mümkün değil. Soru şu: Öğretmen gözetimindeki sınıf mı daha güvenli yoksa rahat hareket edebildikleri diğer ortamlar mı?

 Artan vakalar ve ortaya çıkabilecek yeni olumsuzluklar şimdiden göz önünde bulundurularak çocukların psikolojilerine yönelik bir çalışma yapılıyor mu? Bununla birlikte sıkılan, yalnız kalan, kilo alan, bilgiyi unutan, okuldan kopan çocuklarımız olduğunu da hatırlatmak isterim. Kayıp nesil kaygısı her gün daha da artıyor.

 Daha önce özel okulların 15 Ağustos’tan itibaren yüz yüze telafi eğitimi verebilecekleri açıklanmıştı. Birçok okul 17 Ağustos Pazartesi için hazırlık yapmıştı. Şimdi bu okullar telafi eğitimini sanal eğitime çevirmek zorunda. Çoğu 17’sine yetiştiremeyecek. Bu karar biraz daha önce alınamaz mıydı?

UZAKTAN EĞİTİMDEKİ SORUNLAR

 Uzaktan eğitim salgın nedeniyle tüm dünyanın uygulamak zorunda kaldığı bir yöntem haline geldi. Türkiye’de bu konudaki hazırlığını önceden yaparak hemen uygulamaya geçti. Çocukların ekran yorgunu olduğu bir sır değil. Ayrıca uzaktan eğitimde özellikle bilgisayarla yapılan derslerde sorun var. Yaş büyüdükçe bu sorun daha da artıyor. Kurallara çok dikkat eden çocuklarımız da var. Ancak genelde öğrenciler kamera ya da mikrofonlarını ya da her ikisini birden kapatarak derse katılıyorlar. Sadece o anda

Yazının Devamını Oku

Siyasetin gündemindeki çağrı

Siyasetin en sıcak başlıklarından biri İYİ Parti konusu, daha doğrusu MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Meral Akşener’e yaptığı çağrı. Önce şunu söyleyeyim: Tam da MHP Lideri Bahçeli’nin bu açıklamayı yaparken amaçladığı oldu, konu siyasetin ana gündem maddelerinden biri haline geldi ve sürekli tartışılıyor. Şimdi bu açıklamanın ayrıntılarına ve perde arkasında konuşulanlara bakalım.

Hatırlayacaksınız, CHP kurultayında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Önümüzdeki ilk seçimlerde dostlarımızla birlikte iktidar olacağız” demişti. O dostların kim olduğu uzun süre tartışıldı. Bu tartışmaya ilerleyen satırlarda yeniden döneceğiz. Sonrasında Meral Akşener, Ayasofya’yı ziyaret ederek namaz kıldı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise yaptığı açıklamada önce Akşener’in Ayasofya ziyaretine değinerek, “Bana göre bu ziyareti ve ibadeti ziyadesiyle memnuniyet vericidir” dedi. Ardından da siyasetin gündemine adeta bomba gibi düşen o açıklamayı yaptı: “Sayın Akşener’in böyle gitmeyeceğini, böyle ittifak olmayacağını, olsa bile bir ayağının çukura düştüğünü görüp derhal ve çok kısa süre içinde evine dönmesi doğru ve tutarlı bir davranış olacaktır. Evinde rahatı ve huzuru bulacaktır. İkbal ile idbar arasında sıkışıp kalmak yerine, kaldı ki zillete düşmektense evde olmak isabetli bir tercihtir.”

SİYASETTE HER ŞEY KONUŞULUR

MHP’li kaynaklarıma açık açık şu soruyu sordum: Bu Akşener ve arkadaşlarının MHP’ye dönmesi için bir çağrı mı, yoksa İYİ Parti’nin ‘cumhur ittifakı’na katılması için bir davet mi? Ya da iki seçenek de masada, her ikisine de yanıt mı bekliyor MHP Genel Başkanı? Kaynaklarım bunun bir ayrıntısı olmadığını söylediler. MHP Genel Başkanı’nın ikinci bir açıklama yapıp sözlerine daha da açıklık getirmeye şimdilik ihtiyaç duymadığını belirtiyorlar. Mesele ve sorunun HDP ile birliktelik olduğunun altını çiziyorlar: “Bir yanda HDP ile birliktelikleri var, diğer yanda milliyetçi ve muhafazakâr bir çizgileri. Bu ikilik ortadan kalkmalı. Karar versinler, siyasette her şey düşünülür, konuşulur” yorumunu yapıyorlar. MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin konunun tartışılmasını istediğini de vurguluyorlar.

ESKİ HUKUK

Cumhurbaşkanı Erdoğan da Bahçeli’nin çağrısını yadırgamadığını söyledi: “Makul çizgide bir davettir. Terör örgütleriyle el ele olmak, milli ve yerli olarak düşündüğümüz İYİ Parti’ye hiç uygun düşmeyebilir. Böyle bir sıkıntının olması hasebiyle, böyle bir davet gerçekleşmiş diye düşünüyorum. Ülke genelinde bir bütünleşmenin gereğini düşünüyorum” dedi. Aslına bakarsanız, son cümlesi ile Cumhurbaşkanı da Bahçeli’nin davetine katkı yapmış oluyor. Burada Erdoğan-Akşener hukukunun eskiye dayandığını da hatırlatmak gerekir. DYP’den istifa eden Akşener, 2001 yılında Fazilet Partisi’nden kopan Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan’ın önderliğini yaptığı, yenilikçi kanat olarak adlandırılan oluşuma katılmıştı. Ailevi dostlukları olduğunu da hatırlatalım.

TABAN KABUL ETMEZ

Peki İYİ Parti’de durum ne? MHP ile fırtınalı bir geçmişi olan İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, Bahçeli’nin çağrısını “siyasi magazin” olarak tanımlayarak, kamuoyu önünde ciddiye almadığı mesajını verdi. İYİ Parti’de zaman zaman yapılan sohbetlerde ‘cumhur ittifakı’nda yer alma olasılığı her ne kadar değerlendirilse de teknik olarak mümkün görülmüyor. Tabanın bunu istemeyeceği ve İYİ Parti’nin ‘cumhur ittifakı’na katılması durumunda tabanın diğer partilere, özellikle de yeni kurulan partilere kayacağı belirtiliyor. ‘Cumhur ittifakı’ ile işbirliğinin iyileştirilmiş, güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçiş temelinde gündeme gelebileceği söyleniyor.

TEMAS YOK

Yazının Devamını Oku